(Bu gezi suresince bulundugum noktayi harita uzerinde canli bu linkden izleyebilirsiniz)

Genel

2007 yılında Rusya'yı Tuncay'la birllikte boydan boya, motorla geçen ilk Türk'ler olmuştuk...Moskova-Vladıvostok, tam 10.000 km, üstelik 2.500 km;sı de tamamen off-road... sanırım raporu halen duruyor buralarda bir yerlerde... Neyse, insan sıcağı sıcağına hemen yeni planlar yapmaya başlıyor. Sanki köprüden geçip Eminönü'ne gideceksin. Bu tip uzun ve de belli bir özelliği olan turlar her zaman yapılamıyor işte... o kadar basit... Ama yine de aklımda 2 tur vardı. Biri Afrika'yı kuzey-güney komple geçmek ve diğeri de Avustralya kıtasını kıyıdan tamamen turlamak...

Afrika arada Cahit arkadaşımıza nasip oldu. Böylece bana da Avustralya kaldı...  Şaka bir yana, bu kıtayı motorla tek başına dönecek nadir Türk'lerden biri olacağım için mutluyum. Daha önceden gidenler olmuş, ben onların rotalarını bilemiyorum. Ayrıca da çok emin değilim ama, sanırım Cape York'a (kuzey uç) motorla giden ilk Türk de ben olacağım. Neyse, sonuçta Türk bayrağı işte.... Bu satırları yazdığım sırada bu turun ilk 2450 km'sini arkamda bırakmış vaziyetteyim. Sonuçta eski bir rüya daha gerçek oluyor. Üstelik bu seyahatte, bu kıtanın her yönden tüm dört uç noktasına da değmeyi planlıyorum. Batı ucunu yaptım bile...(Cape Byron) Özetle, kuru kuru yapmak işime gelmedi... Biraz tuzlamak gerekiyordu... İşte hikayesi...

Kasım itibarı ile Sydney'de yeni görevime başlayacak olmam bu işe tabii ki önayak oldu. Gitmeden araya kabaca bir 35 günü ve de 18.000km'yi sıkıştırma fikri hemen oluşuverdi. Kendi motorumu götürmeyecektim çünkü bunun için gerekli zamanım kalmamıştı. Kiralara baktıktan sonra, orada yeni bir motor almanın ekonomik açıdan daha cazip olduğuna kanaat getirdim. Zaten orada belli bir süre kalacaktım ve de motorsuz olmazdı... Böylece gıcır gıcır bir 2013 Triple Black 1200 GSA sahibi oluverdim. Tourtech ve Wunderlich ikilisine de bayağı bir katkıda bulunduğumu söyleyebilirim.

Hazirliklar

Hazırlıkları oldukça kısa bir sürede bitirdim. Rusya tecrübesinin burada payı büyük.. Toplam 4-5 hafta içinde hemen hemen herşey tamamen planlanmış ve hazırlanmıştı. Buna motor da dahil...

Yol planlama

Bu konuya her zaman azami titizlik gösteririm. Daha o rotaya çıkmadan artık kafamda (tabii ki sadece harita formatında) tamamen hazırdır. Gidince sadece gerçek görüntü ile kafamdaki harita görüntüleri tanışır ve öpüşürler.

Rotayı uzun, etapları genel olarak orta-kısa tuttum. Arada 3-5 tane anırtacak etap var, ama onlar zaten kaçınılmaz...Kıtayı mümkün olduğu kadar dış uçtan dönme şartı ie birlikte herkesin önerdiği asfalt yolları değil ama daha kaplaması yapılamamış ve de rivayete göre arabaların bile geçmekte zorlandığı bir takım ara yolları da bu rotaya entegre ettim. Örneğin kuzey uca çıkan Peninsula Development Road (PDR) ya da Norther Terrıtory eyaleti ile Western Australıa (eyaletı arasındaki 'Gibb Rıver Road'... veya ''Gulf Development Road'' gibi... Ve bu konularda İnternet'ten epey bir araştırma yaptım. Kuzeydeki (ve de kısmen Batı'daki) yollar çok ücra olduğu için teker teker benzin istasyonlarını arayıp bulup rotayı ona göre kurdum. Her ne kadar yedek taşınsa da adı üstünde... yedek...

Bunun dışında yerli bazı Forum'lara da üye olarak planlarımı paylaştım ve de çeşitli öneriler aldım. Bunun da faydası çok büyük oldu... hem rotalar hem de planlama açısından...

Avustralya her ne kadar çok gelişmiş bir ülke olsa da yol altyapısı şaşırtıcı bir şekilde az gelişmiş... Ama gerçekten çok büyük bir yer olmasının bunda ciddi bir payı olduğuna inanıyorum. Bir de tabii nüfusun toprağa dağılımı çok düzensiz... Bu da birçok yeri dezavantajlı duruma düşürüyor sanırım.

Envanter

Yalnız yapılan bir seyahatte herşeyi detaylıca düşünmek gerekiyor. Fazla eşya almadan yine de yeterli teçhizatı ayarlamak gerekiyor. Ben yanıma alet takım vs. de aldığım halde mevcut kutulara zorlanmadan yerleştim. Fotoğraf çekmeyi çok sevdiğim için kamera çantası da yer istiyor. Kişisel eşyalarım gerçekten çok az ama 5 lt'lık jerry can'ım var. :) Hava pompası da... :)

Mekanik

BMW için yol yardım servisi mevcut. Bir telefona bakıyor ve tüm kıtanın her yerinde geçerli... Hiçbir teknik detaya girmeden gayet turistik de gidilebilir. Yer kazandırır ama sonuçta şahsi tercih meselesi...Ben ufak tefek belli şeyleri yanımda bulundurmayı tercih ediyorum.

Vize

Avustralya vizesi tamamen on-line...Bu konuda herkesi aşmış durumdalar... Başvurumu yaptıktan 30 dak. Sonra Ankara'dan aradılar. Ertesi iş günü vize çıkmıştı. Üstelik herşey elektronik, öyle pasaporta pul yapıştır vs. hıkayelerini tamamen geçen yüzyılda bırakmışlar. Ben tüm dünyada bu kadar düzenli çalışan ve de medeni bir vize sistemi görmedim.

Harita

Bu konuda kaynak çok. Yaşasın Google Maps...
Ama özellikle Hema yayınlarından Avustralya Motorsiklet Yol Atlas'ını tavsiye ederim. Onu da sadece Internet'ten veya doğrudan Avustralya'da alabilirsiniz.

Giyim

Her zaman olduğu gibi, kat kat... Zira 10 ile 40 derece arasında bir aralık sözkonusu.  Özellikle dış katmanı (ceket ve pantolon) sağlam tercih ediyorum. Zira botlarda öyle, bir de tabii nehir geçişleri için su geçirmez olması tercih sebebi...Kravata gerek yok.

Ekipman

Gerek Wunderlıch gerekse Touratech'ten ciddi bir listem oluştu. Off-Road geçişleri olacağı için hepsi de yol dışı şartlarda ilave koruma üzerine. Süslük pek birşeyim yok.

Lastik

Karoo'ları çıkardım. Heidenau K60 Scout benim yoluma daha uygun bir seçim olacak. Sonuçta ben %80/20 gibi bir dağılıma sahip olacağım. Bu lastikler asfaltta Karoo gibi çabuk bitmiyor ama off-road'da da Metzeler'den daha iyi bir profili var.

Mevsim secimi

Aşağı tarafta mevsimler haliyle ters. Eylül Ekim tam bahar zamanı ve havalar ısınmaya başlıyor. Kasım ortasından itibaren kuzeyde Monsoon yağmurları başladığı için mutlaka ya Ekim sonuna kadar gitmek ya da Haziran Temmuz'u beklemek gerekiyor. Ama bu seferde Güney tarafta yağmur şansı çok yüksek (Kış)... Dolayısı ıle kıtanın her iki tarafını da en iyi dengeleyen tek zaman aralığı gerçekten Eylül-Ekım...En kuru zaman penceresi... Bunun dışında www.bom.gov.org adresinden her türlü tarihsel ve anlık meteoroloji bilgisine ulaşmak mümkün.

Konaklama

Ben kamp yapmamyı tercih ettim ve de motellerde kalacağım. Hem kişisel tercih hem de haliyle bütçe meselesi, zira süre uzun... Çadır kurmak için Camping alanı çok. Timsah ve yılan da çok.

Benzinci sıklığı

Bu konuda çok dikkatli davranmak gerekiyor. Şehiriçi ve nüfus yoğun yerlerde tabii ki OK ama daha ücra yerlerde uzun süre benzinci olamayabiliyor. Ortalama 50-100km, ama Kuzey'deki birçok yolda 250km gibi bir mesafeyi planlamak gerekiyor.

Uydu telefon ve SpotTracker

Cep telefonu şehirlerde çok iyi ama şehirdışı pek çekmiyor. Zira nüfus  yok. Uydu telefonsuz da gidilebilir, çünkü gelen geçen vs. oluyor ama tabii ki tercih meselesi... Kirası günlük 15 Dolar.

Her halikarda Spot Tracker tavsiye ederim. En azından acil bir durumda (allah korusun) basacak bir düğme var ve yer tespiti mümkün. Ayrıca tabii ki tüm rotayı da çok güzel kayda alıyor ve de seyahat boyunca ınternet üzerinden rota görüntüleme mümkün...

Cape York (Kuzey uç) yol durumu

Bu konuda çok çelişkili bilgiler var. Bu paragrafı oraya gittikten sonra güncelleyeceğim.

Yol notlari

Gün 0 >  7/8 Eylül 2013

Cumartesı sabahı çok erkenden Sydney'e varır varmaz eşyalar otele bırakılıp doğrudan BMW servisin yolu tutuldu. Otelimi önceden ayarlamış ve de BMW'ye yürüme mesafesinde bir yer tutmuştum. İlk gün motorun teslim alınması ve de servisteki son hazırlıklar ile geçti. Gerçekten oldukça profesyonel ve de herkesin elinden geldiği kadar yardımcı olduğu bir ortamda son hazırlıklar tamamlandı. Birkaç ufak yedek malzeme eksiğim vardı ama onları da Pazar günü bir alışveriş merkezinin yolunu tutarak hallettim.

Yolun solunda araç kullanmak gerçekten çok fazla konsantrasyon istiyor. Beynim sürekli "oğlum bak solda kal" diyor ama adaleler bazı şeyleri bir kere öğrendi mi kafanın sürekli kontrolde olması gerekiyor. Öyle dalıp gitmek filan olmuyor.

Pazar akşamı şehir merkezinde hafif yağmur altında kısa bir tur attıktan sonra sabah erkenden yola çıkabilmek için otelin yolunu tuttum.

Gün 1 - 9 Eylül 2013               Sydney-Coffs Harbor

Sabah kısa bir kahvaltıdan sonra Sonuçta Sydney'de fazla bir şey göremeden yola koyuldum

Yeni bir ülkede ve büyük bir şehrin her ilk gününde olduğu gibi GPS'e rağmen bazı yolları ve dönüşleri şaşırmak sureti ile Sydney'den zor bela çıktım. Ama meşhur Sydney Harbour Brıdge köprüsünden geçmeyi ihmal etmeden...

İlk günün en büyük zorluğu soldan gitmeye alışmaktı... İnsan pek fazla birşeye bakamıyor bu yüzden... Ama zaten yol da öyle çok özel bir etap değildi.

Gün 2 - 10 Eylül 2013              Coffs Harbor-Brisbane

Bugün yeni motorumun ik 1000 km bakımını yaptırmam gerekiyor. Sabah servisi arıyorum. Önüzdeki 2 hafta için dolu olduklarını söylüyor. Nuh var peygamber yok. Neyse ki diğer servisin numarasını veriyor ve orada şansım daha yaver gidiyor. Aynı gün alamasa da ertesi gün sabahın köründe gelebileceğimi söylüyor. Yırttık.

Daha önceden FarRider adlı siteden tanıştığım ve de bir çok konuda yardımcı olup çeşitli öneriler, harita ve rotalar vs. veren ve de bu sitenin Admin'ı olan Clint ile kısaca telefonlaşıyoruz. Zira Brisbane'e gelince mutlaka aramamı istemişti. Adresini veriyor ve akşamüstü evinde buluşmak üzere sözleşiyoruz. Özel bir etap yok bugün. Çoğu otoyol olan rotadan geçip Clint'i buluyorum. Clınt Gold Wing'ci... Baba zaten saç sakal 60 yaşında ve de hayatını Avustralya yollarında turistlere Batı kıyısından Doğu kıyısına özel 4x4 araçlarla tur düzenleyerek geçirmiş. Tam bir doğa adamı... Tam evin önündeyken birden bir motor daha geliyor. Karısı da 55 yaşlarında ve de hızlı bir Honda kullanıyor. Motora gönül vermiş bir aile..Çocukları büyütüp kendi düzenlerinş kurmuşlar. Beni evlerinde misafir ediyorlar; ben de karşılığında onları akşam yemeğine davet ediyorum. Arkadaşlık, çeşitli hikayeler ve kahkaha ile geçen bir sıcak Brisbane akşamını geride bırakıyoruz. Yıldızlarla dolu gecede Clint'in bana muhtemelen bir denizciden daha iyi bildiğini tahmın ettiğim Güney Yarımküre Yıldızlarını teker teker anlatmasını herhalde hep hatırlayacağım.

Gün 3 - 11 Eylül 2013              Brisbane-Gladstone

Bugün erken başladı. Daha kahvaltı etmeden saat 7.45'te BMW servisin kapısına gelmiştim. Erkenden açmışlar ve güleryüzlü bir karşılama sonucunda motor hemen servise alınıyor. Adamlar trafik kuralları konusunda o kadar katı ki, teknisyen motoru bahçeden servise sürerken bile kendi alanları içinde kask takıyor. Ama öyle kebapçı servisi gibi yarısı havada değil; tam teşekküllü yani...

Serviste ısmarlanan kahvaltıyı yaparken başka bir motor sahibi ile tanışıyor ve de kendisinin jeolog olduğunu öğreniyorum. Zira Avustralya'daki en ücra madenlerde çalıştığı için, benim rotamda bulunan ve de pek motorun girmediği bütün özel etaplar hakkında çok güzel bilgiler ediniyorum.

Evet; timsah, yılan ve de özellikle kangurulara çok dikkat etmek gerekiyormuş. Kanguruları aşağıda yazacağım. Timsahlar da daha çok nehir kenarı bölgelerde bulunuyor. Yılanlar ise belli bölgelere dağılsa da kırsal her yerde var. Avustralya'nın en tipik 10 yılanının 8'i oldukça zehirli imiş. Bulaşmamakta fayda var. Yola çıkanların da üstünde uygun bir açı ve hızla geçmek gerekiyor.

Bir de, karşı yönden gelen ve de 'road train' adı verilen toplamda 4 treyler çeken TIRlar için pratik tavsiyelerde bulunuyor. Hareket halinde iken kesinlikle durmayan ve de yoldaki tüm tozu havaya kaldıran bu çekicilerle karşılaşınca yapacak tek Bir şey varmış; o da sağa (yani sola) çekip beklemek.... Tabii ki hayatta kalmak isteyenler için...Bu konuda başından çok şey geçtiğini anlatırken onun tedirginliğini sezebiliyorum.

 


Toplam 2 saat süren servis durağından sonra yağı ve filtresi değişmiş arkadaşımla yola koyuluyoruz. Kuzeye devam.... yol aynı sıkıcılıkla devam ediyor. Her ne kadar sahile yakın gitse de pek bir şey görmek mümkün değil... Otoyol değil ama çift şerit hızlı yol diyelim biraz bizim Türk usulü yani...İlk 200-250 km sonrası tek şeride düşüyor (yer yer 3. tırmanma şeritli) yanı tam bizim usul ve böylece yol biraz daha ilginç olmaya başlıyor. Hava da artık iyice ısındı... İlk defa 30'un üstüne çıkıyor  ve de gün içinde 35'e değiyor.

Sonunda ilk gerçek Kanguru'yu görüyorum.... ama.... yolun kenarında ve ölü.... bana uzun uzun anlatılan hikayelerden sadece bir tanesi... Önümdeki kalan 33 günde bana bir çarpma durumu olmaması için dua ediyorum içimden... maşallah çoğu geyik ebadında; epey zarar verebilir...

Gladstone yakınlarında tanıdık bir isim gösteren bir yön levhası.... TURKEY BEACH....Sanki eve gelmiş gibi..

Bizi o kadar çok seviyorlar ki adımıza plaj yapmışlar. Neyse, hava kararmadan Gladstone'a giriyorum. Klasik kısa bir tur ve de genel izlenim edinmece... bence hiçbir özelliği olmayan sahildeki ufak liman şehirlerinden biri... ama şehirdeki ortam olarak liman havası hiç yok...


Artık duş almak istiyorum. Sıcak hava sonunda kendini hissettirmeye başladı. Yol inşaatında (ki acaip yol çalışması var her yerde) çalışanların kaldığı bir motelde yer buluyorum.

Gün 4 - 12 Eylül 2013                         Gladstone-Mackay

Gayet iyi başlayan bir gün boktan bitti. Detayları aşağıda...

Gladstone dediğim gibi oldukça anlamsız bir yer. Sabah moteldeki resepsiyon görevlisinden önümde bulunan yol hakkında detaylı bilgiler alıyorum. Aslında günkük etabım nispeten kısa olduğu için amacım biraz daha zorlayarak daha ileride bir yere gitmek ve de böylece 1 gün kazanmak. Zira ileride lazım olacağını biliyorum. Ama aldığım tavsiye pek bu yönde değil. Çünkü günler kısa ve de en geç akşamüstü 17.30 gibi nereye girilicekse girmek gerekiyor. Karanlıkta gitmek sorun oldğundan değil ama pratik birkaç sebebi var.

1- motellere kapıdan yer bulduğum için ilerleyen saatlerde hem respesiyonda kimse olmuyor, olursa da oda bulmak çok daha zorlaşıyor. Her yerde de fazla seçenek yok açıkcası...

2- Özellikle sabah gündoğumu ve de akşam günbatımı sıralarında yola çıkan hayvanat sayısında çok ciddi bir artış var. Bilhassa Kangurular ciddi bir probem teşkil etmekte... Çılgınca yola fırladıkları için örneğin saatte 90km hızla bir Kanguru'ya çarpmak çok ciddi riskleri beraberinde getiriyor. Bu konuda şu ana kadar o kadar hikaye dudum ki, gerçekten hiç zorlamak istemiyorum. 

Özetle, bugün plana sadık kalmak amacındayım. Yolda en çok Kanguru'yu da bugün gördüm. En az 5-6 tane... ama maaelesef hepsi ölüydü. Bizdeki yollarda nasıl kedi, köpek telef oluyorsa, burada da Kanguru, Koala ve benzeri mahlukat maalesef hep yol kenarlarında...

Yol yine tatsız ve de uzun sıkıcı düzlükler filan var. Buradaki hız kuralları gerçekten çok ama çok sıkı...Mevcut sürat limitinin 40 km üstüne çıkıldığında olay çok basit... aracı bağlamaca ve de sürücüyü tutuklamaca... şaka değil yani... Polis o kadar ciddi kontrol yapıyor ki inanması zor... zaten her yer ama her yer (ki buna şehir dışındaki çok ücra yollar da dahil, kamera ve radar dolu... yoldaki mobil kameralarda öyle mal gibi sağa (sola) çekip avını beklemiyor. İşi o kadar ilerletmişler ki tam bir zeka oyunu... aradaki orman yollarına bir saklanıp kamera tesisatını yola çekiyorlar. Görmesi biraz zor... özellikle de hızlı gelince... Aradaki sürat limiti aşımlarında da çok ciddi para cezaları var. Mesela 400-500 Dolar gibi. Aynı paraya kafadan yeni bir lastik takımı alınır yani...

Bu durumda yolda herkes hemen hemen aynı hızda seyir halinde.. Tam sinir harbi. Buna rağmen ben şöyle güzel bir düzkükte gaza biraz asılınca (ki sadece 160km yaptım)... bunun 139km'sine denk gelen bir yerde abiler beni enselemez mi? Artık nasıl haber verdiyse, oldukça ücra bir yerde tarlaların ortasında seyir halinde iken, gayet racon bir polis aracı karşi istikametten gelip bana çok güzel bir karşılama yaptı. Şansıma iyi bir memura denk gelip klasik alttan alma, çamura yatma ve de aptalı oynama manevraları ile beni cezasız yolcu etti. Bir de elimi sıktı ve iyi yolculuklar diledi. Utanmasa bir de öpecekti vallahi...

Bu konuda ne kadar şanslı olduğumu bir sonraki mola yerindeki yerli çalşanlardan öğreniyorum. Babalar ceza yazmadan kesinlikle bırakmazmış ama ben iyi bir polise denk gelmişim... Kısmet işte.

Gün kısa olup Mackay'a erken girince şöyle bir turladım. Cici bir yer ama özel değil. Plaj tarafını da bulmakta zorlanınca GPS haritasını biraz daha dikkatli izleyerek çok güzel bir doğal plaja ulaştım. Bir de ne göreyim... Plajın bulunduğu yarım adanın ucuna doğru giden bir toprak yol... Toprakçıyız ya, bir de illa ki herşeyin en ucuna mutlaka gidilecek, kaşındım... Biraz gidince sağ sol kum olmaya başladı. Ben içimden ''yok sakın;  zaten girilmez ki buralara'' filan derken benim gittiğim yolda birden derin kuma dönüverdi. Neden durmadım, halen bilmiyorum. İlk 200-300 metreyi BMW kum sürüş teknikleri kataloğuna girecek şekilde geçtikten sonra tabii ki çaktım. Yumuşak oldu. Ama meret yerden kalkmıyor. Sis farı filan sağ tarafda belli başlı hasar durumu, yani durup dururken çok can sıkıcı oldu. Erkenden otele gidip bu satırları yazarım derken, gün batımına yakın bir saate ıssız bir plajda tek başıma kumda debelenmeye başladım. Üstelik bir de gereksiz hasar oldu.  Hadiii, çantaları indir filan, ultra gereksiz bir amelelik durumu, neyse yerden kalktı. Kan ter, ağzım kuru, 10 metre daha gittim, bir daha çaktım. Artık güven sarsıldı ya bir kere... Bu sefer de artık kaldıramadım bizimkini yerden.. İleride plaja çekmiş duran ufak bir minivan'a ''help'' şeklinde bir girişim yapınca, sonradan adının John olduğunu öğrendiğim 50 yaşlarında, ne dediği açıkcası pek de anlaşılmayan, katil kılıklı bir arkadaş imdadıma yetişti. Tabii ki beraberce yerden kaldırmak çok zor olmadı ama 20 metre sonra bir daha çakıp bu sefer yan kutuyu yarınca (ki bu arada sağ ayna, sağ sinyal, ön rüzgarlık, el koruma vs. gibi hasarları saymıyorum) iyice sinirlendim. Durup dururken tamamen gereksiz bir hasar oluştu. Neyse ki hiçbiri motorun gidişini engellleyecek bir hasar değildi ama dedim ya gereksizdi. Neyse, sarkan sis farı ve de yarılan yan kutuyu duct-tape ile idareten bağladıktan sonra kumda bir gazlamışım artık çıkışa kadar öyle giitim. Zavallı John'a da bir by-by diyemeden üstelik... Öyle bir yerde imdadıma yetişmişti ki en azından bir bira ısmarlarım diyordum. Biraz durup bekledim, ama gelmedi.

Geceleri içinden kamyon geçen odaları olan boktan bir motele giriş yaptıktan sonra gece 22.30 kadar tamirat ve temizlikle geçti. Bir de tabii ki kutu artık eskisi gibi olmayacağı için belli başlı bir bagaj re-konfigurasyonu.... Yanımda yedek water-proof çanta vardı. Ama doğrusu iyice canım sıkılmıştı, çok da yorgundum. Gece 23.00'da daha yıkanamadan dükkanı kapattım. AMK.

Gün 5 - 13 Eylül 2013                         Mackay-Townsville

Sabah uyandığımda, kumdaki düşüşlerden kalan tüm ağrılar da benimle birlikte güne merhaba dedi. Kalça, omuz, bel...artık hepsi bir ağrıfoni halinde... 30-40 tane şınav üstüne de duble Aspirin, bu kalleş ağrılara verebileceğim en pratik cevaptı. Eşimle telefonda görüşünce moralim daha da düzeldi ve de yeni bagaj düzenimle (ki sağ taraftaki üstü açık yani kabriyole kutum bunun en şık elemanı) yola çıktım.

Hiç sürat yapmadım... (Yalan.. bir kere 150km çaktım) ve de kuma girmedim. Neredeyse çöl kılıklı dümdüz yollardan geçe geçe Townsville'e geldim.

Bu bölge özellikle şeker kamışı ile ünlü.... Hayatımda bu kadar çok şeker kamışı tarlası hiç görmemiştim. Havada kokusu var yol boyunca...Bir de bunları taşıyan vagonlar var; özel demiryolları yapmışlar. Karayolunu sık sık keserek geçiyor. Bir keresinde kabaca 250 vagonluk bir treni herhalde en az 5 dak. bekledik.

Meşhur Büyül Bariyer Reef'inşn yanı başında, daha büyük ve daha denize dönük bir yaşamı olan derli toplu bir yer... Kısa bir şehir turu ve de ANZAK parkını ziyaret... 1.Dünya Savaşı ve de özellikle Gelibolu çarpışmalarının buradaki anlamı çok büyük... halen unutmuyorlar ve de şehitlerini her yıl anıyorlar. Buradaki şehit anıtının birkaç görüntüsünü çektim. Benim için de duygusal bir andı. Sonuçta Çanakkale...


Aynı paraya olağanüstü bir motel buldum. Tatil köyü gibi... Havuz kenarında birkaç bira ve de akşam yemeğinin eşliğinde bu satırları yazıyorum. Keyfim ilk defa bu kadar gıcır...

Gün 6 - 14 Eylül 2013                         Townsville-Cairns

Kısa bir etap olacak. Belki devam eder ve Port Douglas' geçerim. Duyduğum kadarı ile Cairns o kadar ilginç değilmiş ama Port Douglas için tam bir tatil yeri diyorlar. Grand Barrier Reef dalışlarının büyük bölümü de zaten buradan oluyormuş. Eğer Cape York'u (kuzey uç) yapabilirsem, dönüşte burada 1 gün kalıp dalış yapmayı planlıyorum. Ama yanımıza alet edevat alalım derken mayomu evde unutmuşum. Herhalde bir yerde bulurum. :-) 



Sonuçta bugün Cairns'e kadar geldim. Kuru ve sıcak bir hava altında oldukça rahat bir etap oldu ve fazla uzun da değildi. Ama yol çalışmaları epey hız kesiyor. 30 derecenin altında yolda karşıdan gelecek trafiği beklemek de çok cazip değil açıkcası. Her yol inşaatında trafik kontrollü veriliyor. Hız sınırı zaten 100 bazen de 110, adamın içini bayıyor.

Aslında burası çok tipik bir sahil ve tatil kasabası. Bayağı turisitik olduğunu söyleyebilirim. Akşam yemekten sonra epey yürüdüm ve de bir İrlanda barında canlı müzik eşliğinde Guiness ile hasret giderdim.

Townsville çıkışında kıtanın en önemli yollarından biri olan ve de kuzey doğu ile kuzey ve batıyı birbirine bağlayan Flinders Highway başlıyor. Yani önemli bir kavşak noktası.  Ama ben oraya kuzeyden dolaşıp çok daha ileriden girmeyi planliyorum.



Her zaman olduğu gibi bu yolda da sık sık ''Driver Reviver'' denen ve de yorgun düşen şöförlere ücretsiz olarak (çay/kahve) hizmeti veren noktalar var. Levhada şöyle yazıyor: ''açık olduğu zaman ücretsiz''... ama ben bugüne kadar bir tanesini bile açık görmedim.

Gün 7 - 15 Eylül 2013                         Cairns-Coen

İşte yolun en enteresan ve zorlu yerleri şimdi başlıyor. Toprak, çamur, çakıl, kum, kıyamet.... Önümüzdeki 4 gün boyunca kabaca 1500 km ağır off-road şartlarında geçecek.

Aslında Laura'ya kadar duracak yer yok zannetmiştim. Halbuki bu arada sırasıyla Mt. Carbine, Palmer River Road House ve de Lakeland kavşağında Lakeland RH var. Bol bol durup kebap yapılabilir. Ben sadece Mt. Carbine'da durup bir kahve molası veriyorum. Bir sonraki duruşum Laura... benzin ve su....

Suyu kesinlikle ihmal etmemek gerekiyor. Zaten hava sıcaklığı 30 ila 36 arasında gelip gidiyor. Ne zaman nerede lazım olacağı belli değil...Bir sonraki benzinciden alırız pek olmuyor zira onun nerede olduğu belirsiz olduğu gibi genelde uzun aralıklar sözkonusu. Bu etabın başlangıcı iyi bir örnek değil... Benim yanımda sürekli 3 termos su var.Çok da faydasını gördüm.

Laura'yı geçer geçmez (ilk 200km sonrası) çakıl, toprak ve kum bileşeni şeklindeki ''gravel'' road başlıyor. Artık hayat farklı... Yol şartları her an değişebiliyor. Tatlı tatlı 4.vites giderken birden bir kum dalgası veya dağınık ince toz çakıl çıkabiliyor ya da bol ve büyük taşlı bir bölüm... Özellikle tepe üstleri ve de viraj içleri tamamen bir sürpriz. Renk de değişiyor. Kırmızı toprak zaten hemen hemen her yerde var. Ama duruma göre arada sarı ve beyaz oluyor. Bunun dışında, bu yolu en meşhur eden özelliklerinden biri de ''corrugation'' dedikleri oluşum... Yani yol tam bir oluklu karton şeklinde ve dalga dalga ... Yerlileri bile nefret ettiren yerler var...

Öne ağırlıklı, dengeyi bozmadan tutarlı bir pozısyon ve de kontrol edilebilecek bir hızda seyretmek gerekiyor. En kötüsü, arada nispeten daha iyi olan bir yerde rehavete kapılıp gazı açmak...Ya da zor bir bölümü güzel geçtim diye havaya girmek... o zaman gereksiz bir özgüven bir de üstüne anlık da olsa dikkat eksiklğkli ile birleşirse, işte o zaman çok nane durumlar olabiliyor.

Bu yolda motorunu kıran, hayatını tehlikeye atan (veya kaybeden), geriye çekicilerle dönen vs o kadar çok hikaye dinledim ki, açıkcası benim hiç öyle bir niyetim yok.

Genel gidişim Vites 3 ve de sürat 50-80 arası.... Bu vitesde değişen sürat aralıklarını kolayca karşılayabiliyorum, hem de icabında düşük hızlarda gerekli torku da veriyor. Onun dışında düzlükler ve daha kontrollü zeminde Vites 4 ve sürat max. 90.... Bütün bu etapları uzun zaman ortalamasında kabaca saat başına 65-70km şeklinde geçiyorum.



İlk 70km'yı geçip yolun halini gördükten sonra bu yol için çok ağır olduğumu düşünüyorum. Yan kutuları ve fazla ağırlıkları kesinlikle atmam lazım. Bu noktada durduğum Hann River RH'da bu konuda bana yardımcı oluyorlar. Bütün çantaları burada bir depoya bırakıyorum ve sadece zorunlu malzemeleri alıyorum. Diğer bir deyişle, sadece arka üst kutu ve de ıvır zıvır için depo üstü çantam... Sadece bazı aletler, lastik tamir setleri,  hava pompası, termos ve de bir şort ve bir tişört... Önümüzdeki 4 gün ilginç olacak....

Bu etapda bir de Musgrave Station RH var... O da 140 km'de... Sonra da 110km boyunca hiçbirşey yok. Coen'e geldiğimde kalınacak tek motelde gecesine 100 Dolar çaktıkları barakalarda (sadece yatak) kalmaca...ama soğuk bira var...

Gün 8 - 16 Eylül 2013                         Coen-Bamaga (Cape York)

Çantaları indirmekle kesinlikle iyi bir karar vermişim. Yol şartları kuzeye doğru ilerledikçe ağırlaşıyor. Bugün toplam 450km off-road etabım var. İlk durak Archer River RH... 80km gibi bir mesafede... Kısa bir mola ve devam.. Bundan sonra kabaca 230km mesafede kısa (30km gibi) aralıklarla 2 tane RH var... Önce Moreton Telegraph Station ve sonra da Bramwell Junctıon RH... Bramwell'da hem mola veriyor hem de yol için bilgi almaya çalışıyorum. Yol aslında bu noktada 2'ye ayrılıyor ve de ikisi de Bamaga'ya çıkıyor. Birincisi. Old Telegraph Road denen ve kuru mevsimde bile (yani şimdi) nehir geçişleri olan bir parkur... Genelde bütün arabalar ve karavanlar ki bu rotada ciddi bir 4x4 ve camping turizmi var,bu rotayı tercih ediyor. Daha maceralı olduğu için... Benim için sözkonusu bile olamaz. Motorumu bir yere saplayıp bırakmak gibi bir niyetim hiç yok. Ben de böylece 2. alternatif olan By-Pass road denen aslında ana yolun kendisinde kalıyorum. Önümüzdeki 200 km hiç bir şey yok...


Capt. Billy kavşağına kadar ilk 65km hiç fena değil...Burada o meşhur dalgalı yol artarak çekilmez bir hal alıyor. Ama bence bu 'corrugation' kelimesi yolun bu kısmında icat edilmiş. Daha kötü bir zemin hayal etmek zor... Arabalar (4x4) gitmekte zorlanıyor zira çok yavaş geçmeleri gerekiyor. Üstelik kum da başladı. Yani resmen plajda gider gibi... İnanılmaz bir zemin... Buradaki toplam 100km'lik bölüm ki bunun kabaca 30-35 km'si ciddi bir kum zemin ve de aynı zamanda oluklu mukavva ile de birlleşiyor ve yolun EN ZOR kısmı... Kesinlikle yavaşlamıyorum. Öne doğru iyice yatmış vaziyette ön tekeri yola basıyor, ortalama 50km gibi bir hızda hiç vites değiştirmeden sabit ve tutarlı bir şekilde yol alıyorum. Kumları yararark geçen iki tekerli bir vapur misali... Yola bakmak yok... Gözler hep ileride...Motor dayanıyor... ama gelen sesler acaip... herşey birbirine vuruyor...bu motor hayatında bir daha hiç bu kadar sallanmayacak sanırım.

Bu bölüm bitiminde 100 km sonra (toplam 165km) Jardine River Ferry'ye geliyorum. Bu etabın eziyetinden sonra Feribotcu amcayı görmek iyi geliyor. Ona sarılmak istiyorum. Acaba duygularımı anlayabilir mi? 

Şaka bir yana, son sefer 5'de ve ben saat 16.15 de oradayım. Bir de bunun stresi var zira kaçırınca ertesi sabahı beklemek gerekiyor. Timsahları ile meşhur olan bu nehirde bir tane derme çatma halat sistemi ile çalışan bir sal yapmış ve de yerlilere (Aboriginals...ki bu bölgelerde hep onlar var) devretmişler. Böylece osuruktan bir geçişe 75 Dolar gibi (arabalar 130) bir ücret ödedikten sonra karşı taraftayız. Artık  IDO fiyatlarından şikayet yok..


Son 35-40'yi de yutarak geçip Bamaga'ya varıyorum. Yolun son bölümü de çok bozuk ama artık o kadar koymuyor. Motoru kırmayacak bir şekilde sabit ve konsantre geçince oluyor işte...Neyse, burada harika bir motel, soğuk bira ve çadırda uyku...Dışarıda tamtam ve hayvan sesleri... harika bir gece...

Gün 9 - 17 Eylül 2013                         Bamaga (Cape York) ve (güneye) geri dönüş

Kıtanın kuzey ucuna artık dokunabilecek kadar yakınım. Orada kalacak yer olmadığını bildiğimden bir önceki gün 35km mesafedeki Bamaga'da yattım. Sabah erkenden kıtanın kuzey ucuna son km'ler....

VE SONUNDA BAŞARDIM... !!!! .......CAPE YORK !!!

Garip ama kaç gündür çekmeyen telefon taa ebesinin kuzey ucunda birden çekmeye başlamaz mı? Biriken mesajlar yağmaya başladı ve de kaç gündür konuşamadığım eşimin sesini nihayet duyabildim. MUTLUYUM.

Resimler çekildikten sonra geri dönüş başladı. Bamaga'da benzin, su ve sigara gibi en hayati malzemeleri tamamladıktan sonra Feribot (yani sal) göründü. Saat 11.40 gibi ama sal kıyının öbür tarafında ve çalışmıyor. O tarafta arabalar birikmiş,bizim tarafta da 3-5... Feribotçu sal operatörü köylü aboriginal abi hepimize tam 1.5 saat taktı... Dereyi tutmuşlar ya, kimse de sesini çıkarmıyor... Ben birkaç sefer kornaya asıldım ama nafile... Sonuçta tüm günlük planım şaştı... Artık 200 km geride kalmıştım ve de gidebildiğim en güney nokta olan Bramwell'a kadar gidip geceyi orada geçirecektim.

Yolun en kötü 100 km'si olan bu bölümü artık bilerek ve de daha bilinçli geçiyordum. Eskiden kumdan pek hoşlanmazdım ama şu an kararsızım... acaba kum mu yoksa derin oluklu/yarıklı yollar mı?


Neyse, yine tutarlı, sabit hız ve sorunsuz bir şekilde geçiyorum. Kum bölüm bir kaç yerinde sanki daha da derin olmuş... Bir ara çok batıyorum ve de yalpalamaya başlıyor. Ama her zaman olduğup gibi ön tekeri  basarak, denge önde ve de gözler ufukta gazı biraz açınca canım motorum kendini toplayıp bizi bu kum mezbahasından çıkarıyor.

Bir de en kötü sürprizlerden biri kırmızı tozda giderken birden iz zannettiğin yerin aslında bir çakıl yığını haline geldiğini farketmek oluyor. Onun için bazen iz tutayım derken derin tozla karışık çakıla girebiliyorsun. Süper dikkat istiyor zira sürat biraz yüksekse suya çarpmış gibi oluyorsun.

Bramwell Station durak olarak aslında fena da olmadı. Bu büyük çiftlikte ufak bir bölümü camping ve odalara ayırmışlar. Tam ortada güzel bir restoran ve bu noktada beklenmeyecek kalitede bir akşam yemeği... bir kaç yeni insanla da tanıştık, üstelik gece kampta kağıt bile oynadık.

Gün 10 - 18 Eylül 2013                        Bramwell Station - Lakeland

Gidebildiğim kadar güneye devam.. Tam nereye varacağımı bilmeden asıldım bugünkü etaba... Sonuçta toplam 550 km ve de bunun 475km'si off-road şeklinde gün Lakeland denen anlamsız bir kavşak kasabısında noktalandı. Motorum en ince aralıklarına kadar kırmızı toz ile kaplanmış durumda... Üstün körü bir temizlik yapıp en azından sele vs gibi ile el değen yerleri bol su ile biraz temizliyorum.

Güneye doğru gittikçe yol şartları tabii ki daha düzeliyordu. Bazı tatlı düzlüklerde çok keyifli 4.vites geçişleri yaptım. Zaten Bramwell Junction'dan sonra önceleri göze daha zor gelen etaplar artık biraz otoyol gibi olmaya başladı. Ama kaltak yol özellikle en son bölümlerinde, yani asfalta geri dönüş olan Laura'ya yaklaştıkça kendini yine hissettirmeye başladı. Hatırlamadığım kum bölümler ve de derin oluklu parçalar... Sanki beni artık son bir teste tabi tutup öyle yolcu etmek istercesine...


Sonuçta ben bu yola (PDR - Peninsula Development Road) 1500 km boyunca saygı gösterdim, ve kesinlikle hafife almadım. O da bana karşılığında büyük zorluklar çıkarmadı. Bütün bu kısmı (Allah'a şükür) hiç düşmeden ve devrilmeden ve de gayet makul bir zaman ortalaması ile geçebildiğim için mutluyum. 

Dünyann en zor yollarından biri olan bu yola (PDR) ancak çok bilinçli ve de belli başlı temel off-road sürüş becerileri olan sürücülerin girmesini ÖNEMLE tavsiye ederim. Bunun aksi çok tatsız durumlar ile sonuçlanacaktır. 



Gün 11 - 19 Eylül 2013                        Lakeland - Port Douglas



Adi feribotçu kabile reisi olan amca yüzünden gerisine düştüğüm mesafeyi bugün kapatıyorum. Saat 10.30'da Port Douglas'a giriyorum (bir önceki gece yerine)... Bugün dinlenme günü olarak boş...Sanki içime doğmuş Cape York yolunun ne kadar zorlu geçeceği... Iyiki de boş bırakmışım... Dalış teknelerini kaçırmışım ama öğleden sonra şnorkel turuna çıkıp meşhur Büyül Bariyer Resif'ini görme şansım oluyor. Bir de tabii telefon yeniden çekmeye başladı. Eşimle de hasret gideriyoruz.


Gün 12 - 20 Eylül 2013                        Port Douglas - Georgetown - Normanton

PDR yani Cape York yolundaki sallantılardan kutumun içinde birbirine vuran termosların boyaları dökülmüş ve de alt kapakları filan çıkmış. Kutu içindeki başka bir ufak kutuda bulunan bazı sıvılar (sıvı sabun, yapıştırıcı vs) patlamış, ve işin en garibi, çanta içinde bulunan tişört de delik olmuş. Zaten yan aynalardan biri ve de ön rüzgarlık yan vidaları da boşalmıştı. Ben böyle bir sallantı ve kötü yol hiç görmedim. Motor gerçekten iyi dayandı.

Bugün yola geç çıkmama rağmen 2 etabı birbirine bağlamak niyetindeyim. Uzun ve kuru yollar geçeceğim, biliyorum.  400 küsur yerine 700 üstü km yapmak niyetindeyim. Varış zamanı 18.30 gibi göründüğü için şansım var. En kötü ihtimal biraz karanlıkta da gidebilirim.

Saat 17.30 ve sıcaklık 39 derece... Savannah Road.... adı üstünde...

Çöl kılıklı, kurak ve sıcak uzun parçalar geçiyorum. Yolun birçok yerinde telef olmuş o kadra çok mahlukat var, ki çoğunluğu kanguru ve wombat (ufağı)... ve de bunlardan beslenen leş kuşları... şahin ve doğan çok var bu arada (uçan türünden, dört kapılı değil)  Leşlerin kokusu havaya yayılmış vaziyette ve genelde çok rahatsız edici... Amerikan filmlerindeki uzak çöl yolları misali bir manzarada süratle seyir halindeyim. Hız sınırını sadece 30-35 km ile aşarak en kötü ihtimal para cezası diyorum. Motoru kaptırmaya kesinlikle niyetim yok.

Ben 140km ile giderken yoldaki bir leşe dadanmış bir kuş grubunun arasında doğru yol alınca kuşlardan biri tam havalanamadı ve ben tam vuruyorum derken başımı öne doğru eğdim ama sanırım milimetrik bir farkla kurtuldu.  Yoksa bir şahine kafa atmış olacaktım.


Georgetown denen yerin ''George'' kısmını gördüm ama ''Town'' kısmını pek seçemedim. Herhalde toplam 100 nüfuslu filan bir yerdi. İyi ki de burayı pas geçiyorum. Normanton ise oradan biraz daha hallice ama kavşak olduğu için motel konusunda seçenek var. Günlük 720 km'nin verdiği susamışlıkla dayandığım biranın eşliğinde bardaki birkaç kişiden önümde bulunan yollar hakkında epey bir bilgi topluyor ve de rotamda belli değişiklikleri planlamak zorunda kalıyorum. Zira olumlu bilgiler almış olsaydım, rotayı daha kuzeyden geçirerek hem az asfalt ve de çoğunlukla toprak olan Burketown üzerinden geçerek Darwin'e daha yakın bir noktadan Stuart Highway'e bağlanmak şeklinde ilerleyecektim. Burada toplam 1200 km gibi bir off-road bölüm vardı. İlk 250 ve son 400 km nispeten yi olmasına rağmen arada kalan 550 km'lik bölüme (Burketown ile Booraloola arası) girmemi hiç tavsiye etmiyorlar. 1) Yağmur sezonu ufak ufak başlıyor. Günlük fırtınalar sözkonusu. Yolda bir fırtınaya tutulma durumunda durup beklemek dışında bir seçenek yok  2) Bahsedilen aradaki benzinci durumu çok belirsiz... tek bir nokta var ve orada benzin olabilir deeee olmayabilir dee... 3) Uzun aralıklarda HİÇ ama HİÇ bir şey yok. Herhangi bir problem durumunda ve de özellikle asfalt dışı yerlerde yardım ulaşması çok zor.


Bu bilgileri teyit etmek için Brisbane'deki Clint Baba'yı arıyorum. Hemen meteroloji radarında bilgileri güncel olarak kontrol ediyor ve de kuzey kıyısında yağmurların hafiften başladığını bana bilidiriyor. Bu rotada şansım zor görünüyor. Yarın güneyden dönüp her halikarda zaten görmek istemiş olduğum Flinders Highway'den geçerek yarı çöl yollardan kuzeye Darwin tarafına döneceğim. Uzun lafın kısası... Plan B...zaten hazırdı ama keşke kuzeyden geçme fırsatı olsaydı... Kısmet...Her halikarda görecek başka şeyler çok...

Gün 13 - 21 Eylül 2013                        Normanton - Karumba - Cloncurry - Mt. Isa

Buraya kadar gelmişken Carpenteria Körfezi denilen yeri görmeden gitmek olmazmış zira burayı birçok Avustralya'lı bile hiç görmemiş. Karumba şehrine kadar olan yukarı ve aşağı 75km x 2 ile başlayan gün güneye doğru 500km şeklinde devam ediyor.

Hem Normanton hem de Karumba, ikisi de tam bir hayalet şehir... hani Amerikan kovboy filmlerinde içinden sadece tek bir caddenin geçtiği ve de sadece ana yol üstüne bakan binalar vardır ya... işte Normanton öyle bir yer... Karumba ise bir kıyı tatil kasabası ama kimseler yok... sokaklar boş, sahil boş ve de ne ev ne de dükkanlarda gözle görülür bir hareket var... Bu görüntü bir de bu sırada havada olan hafif bir kım fırtınası ile birleşince insan biraz ürperiyor yani dolaşırken... Yollarda ot topkalrı dönüyor ve ben motorumla hafif bir cruising hızında sağı solu kesiyorum. Tam Resident Evil 4 filminde başroldeki ablanın motor üstünde (ki bu durumda abla ben oluyorum) çölden geçip bir yerlerde durduğu ve de zombilerin saldırısına uğradığı sahneyi yaşıyoruz. Allah'tan benzinim var; o dükkanın içine girmeye dötüm yetmez. Ya zombiler varsa...

Artık güneye döndükten sonra yine bu ıssız çölümtrak yollarda giderken, bu sabahın kazalarından kalmış taze taze bir sürü leş geçiyorum. Kuşlar açık büfe kahvaltı halinde... O sırada ileride seçtiğim büyükçe karaltının kesinlikle çok büyük bir kuş olduğuna kanaat getirip yavaşlıyorum. Amacım fotoğraf çekmek...Evet, kocaman bir beyaz (maalesef kara değil) kartal...ben yavaş yavaş rölanti halinde yaklaşırken bu arkadaşımız kıllanarak uzaklaşıyor. Poz kaçtı maalesef...


Cloncurry'ye kadar kabaca 360 km neredeyse dümdüz ve çöl misali bir yol var. Hava 39 derece, kadran ise 135....Gulyabaniler basmaya başladı. Neyseki bu yolun tam ortasında çok meşhur bir kavşak noktası ve de dinlenme tesisi (Burke & Wıillis Road House) var. İsmini zamanında buraları keşfeden madenci babalardan almış. Zaten durmaya meraklıyım, hemen çektim sola. (!) Bahçe yemek yiyenlerin yemeklerine musallat olan ve de sesleri acaip çirkin, karga yavrusundan hallice görüntüde zombi kuşlarla dolu...200 tane filan vardı... Dedim ya, tam Resident Evil 4'ü yaşıyoruz bugün... Bir-ikisine tekme sallayıp dükkana girdim. Herşey var. Seç beğen al. Öğle yemeğini burada geçirip tam çıkıyordum ki, o sırada benzin almakta olan KTM'ci bir arkadaş ile tanıştık. O kadar KTM olmuş ki, kıyafetleri filan hep aynı renk turuncu tonlarında... Motorun üstüne oturunca tamamen kamufle oluyor, seçemiyorsun adam nerede motor nerede... Neyse, adı Roy'muş ve de tam benim bitirdiğim Cape York (kuzey uç) yoluna gidiyormuş. O da güneyden başlayarak (Adelaide) benzer bir kıta turunu diğer yöne doğru yapıyormuş. Muhabbet uzun oldu, sempatik birisiydi. Kimseden alamayacağı bir takım kritik yol bilgilerini benden alıp bir çay bile ısmarlamadı. Belki morali bozulduğu içindir... Ama önemli değildi, zira artık biz Türk'ler Avustralya'lılara yol tarif eder duruma gelmiştik. Bunun karizması ile 39 derecede döt pişiren yollara vurdum kendimi... 185 km ile çölümtrak yolun bakiyesi üstüne bir de 120km yarının etabından çaldım. Toplam 650 km gibi bir skorla günü Mt. Isa'da bitirdim.

Burası da bir maden şehri ve o açıdan bayağı meşhur... Ama bir hayalet şehir daha... Üstelik büyükçe de bir yer... Gözlerime inanamadan her yeni şehre girdiğimde yaptığım avının etrafında dolanan köpek balığı turumu yaparken şaşkındım. Yani hiç mi insan olmazdı burada... sadece acele acele bir yerlere giden arabalar - ki fazla değil, heryer bomboş...

Uzaktan dikkatlice izledikten sonra içeride zombilerin olma ihtimalinin düşük olduğuna inandığım bir motele kapak attım. Halen hayattayım. 

Gün 14 - 22 Eylül 2013                        Mt. Isa - Three Ways Roadhouse

 

YAZININ 2. BOLUMU ICIN TIKLAYINIZ thanks