October 2013 - Mesaj

3. BÖLÜM  (Bu yazinin ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz)

Gün 25 - 3 Ekim 2013              Albany - Norseman

Bugün tam bir Discovery Channel günüydü. Vahşi doğanın gerçek sakinleri olan bazı yol arkadaşları bugün beni buralardan geçerken yalnız bırakmadı. Tam sabah saatlerinde yola yeni çıkmıştım ki önüme yolun kenarından kocaman bir timsah fırlamaz mı ?? 

Oha !! Bu kadar kuyruklusu da ancak avcı palavrası olur... Şaka bir yana, Allah sizi inandırsın benim boyumda (ki 2 metreye yakın oluyor) ve geyik ebadında bir kanguru tam gidiş çizgime fırladı gerçekten... Nereden geldiklerini insan anlamıyor. Birden çıkıveriyorlar ve çok hızlılar... Özellikle de yol kenarları yüksek çalılık olan yerlerde çok dikkatli olmak lazım... Ben genelde yol ortasından gidiyorum açı kazanabilmek için... Neyse, frenlere tamamen asılarak ancak çok yakınından manevra yapabildim. Hemen kaçıp gittikleri için maalesef fotoğraf yok. Bundan bir 20 dakika sonra da tekerlerimin arasına yıldırım hızında bir şey girdi ve üstünden geçtim. Kesinlikle manevra imkanı olmadı. Durup geri geldim ve leşçi kuşların hemen üstüne üşüşmekte gecikmediği bir yaban tavşanını istemeden de olsa ezdiğimi anladım. Fotoğrafını çekmeye içim el vermedi. Ama bunun dışında kol kadar kertenkeleler ve birkaç yılan sürekli yoldaydı. Bunların fotoğrafları var.  Öğle saatlerinde de bir arı sürüsünün içinden geçmek zorunda kaldım. Daha doğrusu onlar beni içlerinden geçirerek üstümden geçip gittiler. Bazen de yolun kenarında bana paralel koşan Emü'ler oluyor... Devekuşu'nun Avustralya'cası.. Acaip hızlılar ve daha da kötüsü hızla koşarken birden aynı hızda 90 derece dönüp yön değiştirebiliyorlar. Her türlü sakatlığa açık yani...

Bu arada bu kanguruların zıplaması gerçekten çok komik... Sanki ayaklarına bir patates çuvalı geçirmişler ve bir süre sonra durup o çuvalı çıkararak yürümeye başlayacaklar. İnsan bakınca şöyle düşünmeden edemiyor: "Yahu kardeşim niye zıplıyorsun sürekli... bak iki ayağın var... adam gibi koşsana..."  Ama işte öyle değil... Güzel Allah onları da böyle yaratmış...

Yolda Harley'ci bir arkadaş ile karşılaşıyor ve biraz laflıyoruz. Bu bölgeden olup kısa bir turdan dönen bu arkadaş, gitmekte olduğum Norseman hakkında bana bazı bilgiler veriyor. Çok eski bir maden kasabası olduğunu ve tam bir "hayalet" şehir olduğunu anlatıyor. Haydaaaa, çattık mı yeniden bir madenci hayaletine... Hemen kesik uçlu eldivenlerimi geçiriyor ve zombilere karşı kendimi hazırlıyorum.

700 km'lik bu etaptan duracak sadece sınırlı yer var. Ortalama 200 km'de bir gibi, bazen biraz daha fazla... Bugünden aklımda kalan en önemli şeyler, yolda karşıma çıkan hayvan zenginliği....ve benim bundan kazasız bir şekilde kurtulmuş olmam...

Akşam Pub'ta tanıdık bir yüz görüyorum. Gün 14'de Camoweal RH'da (kıtanın kuzeyinde) benzin alırken tesadüfen karşılaşıp azıcık lafladığımız bir başka GS vardı... Amerikalı olan ve Bill adındaki bu arkadaş da solo olarak kıta turundaydı ama benim rotanın tersinden dönüyordu ve yola çıkalı daha bir kaç gün olmuştu. Günler sonra, o kıtayı kuzeyden sağa doğru dönmüş ve ben ise kuzeyden sola doğru dönmüştüm. Bu sefer kıtanın güney ucundaydık ve kader bizi burada yeniden karşılaştırmıştı. Planlasan olmayacak türden... Tabii ki uzun bir sohbete daldık bu sefer... Anlatacak çok şey vardı ve konuşacak kimse yoktu... İkimiz için de iyi bir muhabbet imkanı oldu.

25- Albany 1

25- Albany 2

25- RH larda hersey var cephane bile

25- Yol arkadaslari 1

25- Yol arkadaslari 2

 

 


Gün 26 - 4 Ekim 2013              Norseman - Border Village

Bugün çok ilginç bir bölümden geçiyorum... Avustralya kıtasının EN UZUN düzlüğü... Balladonia ile Caiguna arasında TAM olarak (90 mil) 146 km boyunca hiç bir şekilde kıvrılmadan ööööööyle devam ediyor. İnanın ki insan dünyada artık hiç viraj filan kalmadığını düşünmeye başlıyor. İnsanın yoldan çıkıp başka yerlere gidesi geliyor ama hiç yan yolu/sapağı bile yok. Yolun diğer birkaç yüz kilometresi de çok benzer... ama arada 1-2 tane viraj olmaya teşebbüs etmiş ama bence başaramamış çok hafif bazı açılar olduğu için bu bölümleri hesaba dahil edememişler. Toplam 720 km'lik bugün etabında herhalde en az bir 600 km'yi tamamen düzlük kıvamında geçtiğimi söyleyebilirim. Tabii ki bu 146'lık düzlüğün başında olan büyük levha önünde fotoğraflar çekildi. Zaten tamamen turistik bir nokta olduğu için hemen hemen herkes durup aynı şeyi yapıyor... Bu yolun müziği de Godsmack ve Dream Theater oldu... Nispeten hızlı geçtim. Zaten başka türlüsüne de tam bir peygamber sabrı gerekiyor. Muazzam yan rüzgar alan bu düzlüğün çok büyük bir bölümünü de herhalde sürekli 10-15 derece yatarak geçmek zorunda kaldım. Anlayamadığım tek şey, başımı sürekli sola çevirmeye teşebbüs eden elin kime ait olduğu idi... Bir ara bu rüzgarda az kalsın kaskım başımdan fırlayacak sandım. Aparkat şeklinde geliyordu rüzgar....

Bu arada son günlerde hep uzun etaplar geçtiğim için ve de tabii neredeyse bir aydır yolda olduğum için yorgunluk belirtileri de arada sırada kendini gösteriyor. Örnek olarak mıçımın günlük azami kullanım kapasitesinden bahsedebilirim. Normal şartlar altında 850-900 km gibi olan günlük istiap haddim, aşırı kullanım ve aşınma sebebiyle artık 550-600 km seviyesine düşmüş durumda... Neyse, evirerek çevirerek ters yüz ederek halen idare ediyorum. Bugün bir ara (hareket halinde) bir dizimi altıma alarak yarı bağdaş bile kurdum. Kendi kendime güldüğümü kimsenin duyduğunu zannetmiyorum.... BMW herşeyi güzel yapıyor  ama bu selenin rahatlığı konusunda ciddi bir iyileştirme potansiyeli var.

Yoldaki bir tesiste 2 diğer BMW GSA ile karşılaşıyorum. İkisi de epey gezgin ve kutularında benim gibi bir sürü bayrak var. Ama en önemlisi, Türk bayrağı var !!! Resimler çekiliyor, muhabbet ediliyor. Bölgede kısa bir turda olan bu arkadaşları yolcu ediyor, sonra da bir süre daha tütünlerimin derinliklerine dalıyorum.

Artık herkesin namını çok iyi bildiği, gerek vahşi doğası, gerek muhteşem sahil hattı (hep fiyort gibi dik kayalıklar şeklinde), gerek balina izleme noktaları gerekse uzuuuuun düzlükleri ile meşhur olan Nullarbor bölgesine girmiş ve Güney Avustralya eyalet sınırına ulaşmış vaziyetteyim. Geceyi Eucla'dan 12 km sonra olan Border Village adındaki ücra bir köyde bulunan tek dinlenme tesisinde geçiriyorum.

26- Bu duz yollar ayni zamanda acil durum pisti

26- Deve bile varmis

26- Kitanin EN UZUN DUZ yolu

26- Kutularinda Turk bayragi vardi

26- Maduna Pass

26- Portre

26- Sinir gecisi GUNEY

26- Yolda baska 2 GSA ile karsilasma

 



Gün 27 - 5 Ekim 2013              Border Village - Ceduna - Port Kenny

Aslında nihayet kısa bir etap olacak bir gün, fazladan 170 km gitmek suretiyle toplamda 680 km oldu. Zevkten mi gittim? HAYIR. Az kalsın motelsiz kalıyordum. Haftasonu olduğu için bir, takip eden Pazartesi resmi tatil olduğu ve dolayısı ile uzun haftasonu olduğu için iki, bir de üstüne okul tatili olduğu için üç, bu cici sahil kasabalarında kesinlikle yer bulunmuyor. Ben bu bilgilere sahip miydim resepsiyona gitmeden önce.... tabii ki hayır... ama tuzu kuru resepsiyoncu beni bu konularda hemen aydınlatıverdi ve bana bol şans diledi. Zaten Ceduna'da bir de festival filan varmış ve bu arada havada uçaklar taklalar atarak gösteri yapıyor... tam bir curcuna... erken de gelmişim zaten kalıp takılmak için ideal bir durum ama büyükçe bir yer olmasına rağmen yer yok. Bir sonraki kasaba 100 km gibi... Streaky Bay... zaman avantajım da var... devam...

Kalacak sadece 2 tane motel, 2 ufak pansiyon ve de 1 karavan parkı olan bu çok ufak sahil kasabasında da yer yok. Bu sayıları neden bu kadar iyi biliyorum, çünkü hepsine uğramak zorunda kaldım !! En son durmuş olduğum karavan parkının ofisinde görevli Merhamet teyze bana yardımcı oluyor ve 65 km ilerideki daha da ufak bir yerleşim yeri olan Port Kenny'de kalacak tek yer olan motelimtrak camping'in telefonunu veriyor. Camping haricinde odaları da varmış. Yola çıkmadan emin olmam lazım, zira saat 18.15 ve oraya kadar gidip sonra da kanguru gibi yolda yatmaya niyetim yok. Arıyorum veeee boş oda bulunuyor !! Saat 19.00'da kapanacak olan bu noktaya biraz gazlı bir şekilde yarım saatte ulaşıyor ve hava kararmadan odamı garantiye alıyorum. Bugün kılpayı yırttım, yarın aynı bölgelerde devam ettiğim için bakalım nasıl olacak...

Yola gelince... Az önce de bahsettiğim gibi nam salmış bu Nullarbor bölgesinden sabırla geçiyorum. Birçok Avustralya'lı için bu yoldan geçmek büyük olay... tamam ıssız ve çok uzun ama ben burada daha kötüsünü görmüş olduğum için bana biraz hafif kaldı. Sonuçta tabii birkaç yüz km boyunca hiç ağaç olmayan ve sadece çalılıklarla kaplı bir bölgeden geçiliyor. Treeless Plain demiş ve levhasını da koymuşlar... yani ağaçsız düzlük... Diğer taraftan sahil şeridi gerçekten muhteşem, dik ve yüksek kayalıklarla kaplı ve aynı zamanda balina bölgesi... Buralar tamamen milli park (Nullarbor National Reserve) olarak geçiyor ve çok büyük bir alana yayılıyor. Bu milli parkın bitiminde de "Yalata Aboriginal Reserve"in içinden geçiliyor. Burası da oldukça büyük bir bölge ve koruma altında... devlet, yerlilerin kültürel ve doğal değerlerini korumak konusunda çok hassas davranıyor ve bu konuda çeşitli düzenlemeler getirmiş. Biraz da tabii çok uzun yıllar boyunca yerlilere 5.sınıf vatandaş muamelesi yapmış olmanın verdiği vicdan azabı da var. Bundan birkaç yıl önce Avustralya başbakanı devlet adına geçmişten dolayı resmen özür dilemiş ve bu konudaki yasal düzenlemeleri yeni bir çerçeveye sokmuştu.

Head of Bight adındaki muhteşem bir koy da bu Aboriginal bölgesinin içinde kalıyor ve kıtanın en meşhur balina izleme noktalarından bir tanesi.. yoldan 12km kadar içeride ve halka açık... 7 dolar gibi bir ücretle parka girip balina izleme platformlarında şansınızı deneyebiliyorsunuz. Ben maalesef sıfır çektim. Parayı da iade etmediler. Ama Norseman'da karşılamış olduğum Bill, burada 2 gün önce 2 balina gördüğünü söylemişti. Kısmet... burayı detaylı görmek isterseniz www.headofbight.com.au

Ceduna'ya yaklaşınca deniz de yeniden yoldan görülmeye başlanıyor ve yosun kokusu başlıyor... Ama başta da izah ettiğim gibi bu satırları Ceduna'daki cıvıl cıvıl tatlı kalabalığın yerine, taaa ebesinin ortasındaki bir köy benzincisınin arkasındaki karanlık bahçede bulunan adı motel odası olan birkaç barakanın sessizliği içerisinde yazıyorum. Birazdan çıkıp yıldızları sayacağım.

27- 2 aydir yoldaymis (anca gider tabi)

27- Balina noktasi

27- Ceduna yolunda

27- Ceduna

27- Head of Bight (Balina noktasi)

27- Meshur Nullarbor sahil kayaliklari

27- Milli park ama 100lerce km agac yok

27- Sanki bitmez gibi

27- Streaky Bay



Gün 28 - 6 Ekim 2013              Port Kenny - Port Lincoln - Port Augusta

Hep Port'larla dolu bir gün... Ne kadar çok Port varmış buralarda...Dünün mecburi avantajı ile normal etabım olan P.Lincoln'a öğle saatlerinde girince haliyle devam ediyor ve günü 400 km yerine 600 km'ye bağlıyorum. Kıyının bu bölümünde en görülecek yerler bence Ceduna ile Streaky Bay arası... ama bahsettiğim gibi oraları pas geçmek zorunda kaldım. Bunun dışında Port Kenny'nin hemen devamında Venus Bay var ve orası da görülmeli... Yazlıkçıların ve sörf meraklılarının uğrak yerlerinden... Kısaca uğruyorum ben de... Bu bölgedeki denizin büyük bölümü "Marine Park" olarak sınıflandırılmış ve suyun altındaki zenginliği insan ancak hayal edebiliyor. Bunun dışında Streaky Bay'in hemen güneyindeki (20 km kadar) bir alanda Avustralya kıtasının tek sabit denız aslanı (sea lion) kolonisi var. Bu bölge ayrıca istridyeleri ile meşhur... Zaten istridye çıkacak kadar zengin ve temiz olan bir denizin Marine Park olması da insanı böylece şaşırtmıyor.

P.Lincoln'un bulunduğu alt köşeyi yukarıya doğru döndükten sonra görecek yerler arasında Tumby Bay, Cowell ve Whyalla var. Sonuncusu sahilde olan bir maden şehri ve dolayısı ile pek sevimli değil, ama diğerleri ufak tefek cici sahil kasabaları... Tumby Bay'da biraz soluklanıp, cappucino'lanıp, tütünleniyorum. Denizin hemen yanıbaşında cafeler var. Yosun kokusu iyi geliyor. Bundan sonra da avantajımı kullanmya devam edip Port Augusta'ya makul bir saatte giriyor ve bu sefer sorunsuz bir şekilde büyük bir camping alanında güzel bir kabin buluyorum. Burası önemli bir kavşak noktası... her yöne bağlantı veriyor ve Alice Springs üzerinden (yani çölden) taaa kuzeye Darwin'e kadar çıkan ve benim de turun ilk (kuzey) bölümünde kullanmış olduğum Stuart Highway buradan başlıyarak bütün kıtayı ortadan ikiye kesiyor. Ayrıca Flinders Ranges denen kuzeydeki çölü sahilden ayıran sıradağlar da buradan başlıyor.

Günün en önemli haberi tam 400 Dolar değerinde... 110km'lik yolda 122km gibi gayet efendi bir süratle gitmeme rağmen muhabbeti gayet iyi olan ama bir o kadar da vicdansız, üniformalı ve yanar döner ışığı olan arabalı görevli elini hiç titretmeden bana ait olan nüshayı uzatıyor. Internet'den de ödenebilirmiş....28 gün boyunca iyi yırtmışım.
28- Cowell

28- Port Lincoln yolunda

28- Port Lincoln

28- Tumby Bay

28- Whyalla (Deniz kenari fabrikasiyla baska bir maden sehri)

28- Yoldaki nadir kiliselerden biri

 



Gün 29 - 7 Ekim 2013              Port Augusta - Victor Harbor

Her yer tam bizdeki bayram trafiği şeklinde... beni az kalsın yataksız bırakan uzun haftasonu bitmek üzere ve herkes dönüş yolunda...Allah'tan ters istikamete gidiyorum, yoksa yandık. Bu arada tabii her yer polis kaynıyor. Tüm 28 gün boyunca görmüş olduğum polis toplamından daha fazlasını bugün içinde gördüm. Nehir başında yukarıya yüzen somonları bekleyen bozayılar gibi tüm kritik yerleri tutmuş bol bol ceza kesiyorlar. Ben ceketimin önünü iliklemiş vaziyette, "hayırlı işler abilerim" pozisyonunda tırıs tırıs geçiyorum yanlarından...

Adelaide, beklentilerimin çok ötesinde, estetik açıdan hakikaten çok güzel bir şehirmiş. Bir kere belli ki tarihi bir kent zira bir sürü eski mimari taş yapı ev ve diğer yapılar var. Bu bir görüntü lezzeti katıyor. Kimisi belli ki orijinal durumunda kimisi ise renove edilmiş... şehre aynı zamanda çok büyük bir stad yapmakla da meşguller... The Oval... bayağı ilerlemiş görünüyor. Bu şehrin arka tarafı tepeler, ön tarafı da deniz şeklinde... dolayısı ile coğrafi açıdan da çok özel bir konumu var. Şehrin içinden geçerken şöyle bir sahil tarafına teşebbüs ettim, ama, yok... mümkün değil... her yer mother-father day.... Hava güzel ve tatilin son günü... herkes dökülmüş... mecburen rotayı biraz içeri alarak, tüm resimleri çektikten sonra Victor Harbor istikametine güneye devam...

Victor Harbor'a giden bölge yine yemyeşil ve dere, tepe, ağaçlık, otlak tam bir Akdeniz görüntüsü... zaten çok önemli şarap bölgelerinden biri olduğu için de her yer ardı ardına bağ dolu...Yol kıvrıla kıvrıla tepelerin üstünden gidiyor. Bu şehirin kendisi ise çok cici bir sahil ve tatil kasabası... Balina izleme noktaları var ve bir de tarihi tren hattı...halen turistik amaçlı çalışıyor. Bir de tam sahil kenarında ana karayı denizde az ileride başka bir kara parçası ile bağlayan uzun ve tarihi iskelenin üzerinde atların çektiği bir tramvay çalışıyor... Saat 16.00 gibi girdim... hava harika (serin ama güneşli) ve her yer cıvıl cıvıl...

Yine 650 km gibi geldim ama buna mukabil plandan 1 gün ilerdeyim. Daha fazla aceleye gerek yok. Gündüz genelde pas geçtiğim için erken bir akşam yemeğinden sonra saat 8 gibi yatağa şöyle bir uzanmışım...sabah 8'de kazıyarak kalktım... Yorgunluk işte...

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx29- Adelaide (St Peters Cath)

29- Adelaide 1

29- Adelaide 2

29- Adelaide 3

29- Adelaide China Town

29- Yazim hatasi olmus - insan kiziyor yani (gerci bu da var ama o ayri)

29- V Harbor 1

29- V Harbor 2

29- V Harbor 3

29- V Harbor 4

 



Gün 30 - 8 Ekim 2013              Victor Harbor - Portland

Bu kasabanın az ilerisinde 40-50 km batıda Cape Jervis diye bir noktadan hemen karşıdaki Kanguru Adasına (Kangoroo Island) feribot seferleri var. 1 saat kadar sürüyor ve rivayete göre bu adada görecek çok şey varmış... tabii herşey doğal hayat üzerine kurulu... deniz aslanı kolonileri, penguenler, adaya özel ve buraya adını veren özel tip kangurular (pipileri daha uzunmuş) vs vs vs. Ben açıkcası ilave bir gün olarak düşünmüştüm burayı görmeyi ve planımda da parantez içerisinde duruyordu. Ama bugün gezme modunda değilim... tam tersi, dönme modundayım. Onun için Melbourne istikametine doğru yola koyuluyorum. Bugunkü ara durağım Portland... 600+ km gibi bir yolum var. Ama sallanarak çıkıyorum. Dedim ya pek gidesim yok bugün... ama yine de yollanıyorum. Sabah birkaç yerde fazladan duruyor, kasabalardaki pastanelere giriyor, yerli halkla muhabbet ediyorum. İnsan neler öğreniyor... Neyse öğlene doğru biraz daha enerjim geliyor ve ana yoldan kopup alternatif ara yollar üzerinden günlük etabın geri kalan kısmına devanm ediyorum. Daha önceden da söylemiştim... ara yollar hem daha güzel, hem de radar stresi yok... gazı açıp kıvrıla kıvrıla gidiyorum bağların bahçelerin arasından..

Yine meşhur bir şarap bölgesi ve yine her yer Akdeniz görüntüsünde... Wellington köyünde yol mecburen bir nehir ile kesişiyor ve köprü yok. Yine ufak ve halatlı bir sal / feribot !!!  Cape York yolundaki Jardine River Ferry'yi mutlaka hatırlarsınız.... Ama bu farklı... hem ücretsiz hem de 24 saat durmadan çalışıyor...

Bu sahil hattına genel olarak Limestone Coast diyorlar. Çünkü pre-historik açıdan çok önemli bir bölge... Binlerce yıl öncesine uzana geçmişi ile mağaraları ve sahilin belli bir noktasında denizin içinden dişarıya baca gibi çıkan çok büyük kireç taşları var. Aynı zamanda da önemli bir ıstakoz bölgesi...ama maalesef Kasım ile Nisan arası....Kingston kasabasına da kocaman bir ıstakoz heykeli yapmışlar... Adı da var: Big Larry... fotoğraflarda görürsünüz. Bir de buradaki Cape Jaffa noktasında taaa 1870 senesinden kalma tarihi bir deniz feneri var. Onun önünde de tabii ki fotoğraf çekiliyor...Ben çok severim deniz fenerlerini... zor zamanlarda yol gösterir, ışık verirler... hayatta herkesin bir deniz fenerinin olmasını dilerim.

Yolun devamındaki Mt. Gambier ise büyükçe sayılabilecek bir kasaba... ama burada kalmayacağım. Amacım dönüşe yaklaşmak, dedim ya, onun için bugün mutlaka Portland'a girilecek. Ancak buradan geçerken buranın en önemli turistik noktalarından biri olan Blue Lake'e uğruyor ve yine resim çekiyorum. Burası gerçekten çok ilginç bir volkanik göl... Haliyle bir tepenin üstünde yer alan krater ağzında çok çok uzun zaman önce oluşmuş bu doğal göl, mevsim geçişlerinde renk değiştiren bir yapıya sahip...Bu sıralar masmavi idi... Harika bir yer... özel manzara noktaları oluşturmuşlar ve buralardan hem bu gölün büyüsünü izlemek hem de resim çekmek mümkün... Bu arada gölün bütün istatistiki verilerini içeren tablonun da resmini çektim. Burada görebilirsiniz.

Artık South Australia eyaleti de bitiyor ve Victoria eyaletine giriliyor. İlk defa burada gümrük kontrolü yok... Demek ki burada tahıl zararlıları sorunu yokmuş...Portland ufak ve nispeten sevimsiz bir sahil kasabası...sanırım çok eski bir liman zira fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere oldukça büyük bir liman ve başka da pek bir şey yok açıkcası...

30- Big Larry

30- Cape Jaffa Lighthouse

30- Portland

30- Wellington ferry

30- Mt Gambier (Blue Lake) 1

30- Mt Gambier (Blue Lake) 2

 

 

Gün 31 - 9 Ekim 2013              Portland - Melbourne

Bugünün en önemli özelliği, çok meşhur Great Ocean Road'dan geçecek olmam...

Herkesin geçmeye acaip heves ettiği, tüm karavancı ve motorcuların büyük yol hayallerinden biri daha önümüzde bugün... Birkaç yüz kilometre boyunca (200+ km) kıvrıla kıvrıla Güney Okyanusunu takip eden bu yol gerçekten görülmesi gereken bir yer... Belli bir arada kıyı içine doğru girip dağlara çıkan ve yeniden sahile inen çok değişik bir etap... Bu iki bölümü Batı ve Doğu kısmı olarak ikiye ayırmak istersek, her iki bölümün birbirinden çok farklı olduğunu söyleyebiliriz.

Batı kısmı bizim için çok daha değişik, dik kayalıkların olduğu ve doğal açıdan birçok müstesna oluşumuna evsahipliği yapan bir kısım... burada sırasıyla Bay of Islands, London Bridge ve 12 Apostels adları ile anılan ve her biri birbirinden ilginç doğal oluşuma sahne olmuş önemli koyları ziyaret ediyorum. Özellikle 12 Apostels büyükçe bir turistik atraksiyon... helikopterle bile havadan bu özel sahil yapısını görme imkanı var. Yüzlerce araç durmuş vaziyette.. Hepsinin birer fotoğraflarını koydum buraya... (Araçların değil ama sahilin..)

Doğu kısmı ise bize çok daha aşina çeşitli plaj ve (büyük) koylardan oluşan bir bölüm...Bazı koylar doğal açıdan çok etkileyici ve güzel... majestik bile diyebiliriz... o ne demekse...Burada yol kıvır kıvır ve dolayısı ile oldukça keyif verici...Buradan da birkaç foto var sanırım.

Melbourne'a girişim rahat zira tüm seyahat boyunca ilk defa bir gün önceden Internet üzerinden motel rezervasyonumu hallediyor ve de kocaman bu şehirde nereye gideceğimi biliyorum. Akşam akşam burada kapı kapı dolaşarak kalacak yer aramak pek verimli olmayacaktı. Burası genelde kaldığım ufak kasabalardan haliyle çok farklı...

Akşam İsmail Kayhan ile buluşup İtalyan mahallesinde pizzaya gidiyoruz. İsmail Bey'i daha önceden hatırlarsınız. Gün 16'da benimle radyo röportajı yapmıştı ve de Melbourne'den geçerken uğramaya söz vermiştim. Büyük bir nezaketle akşamını benimle geçirip bana ayrıca arabası ile kısa da bir tur yaptırarak şehri tanıtıyor. Her yer cıvıl cıvıl... bugüne kadar hep akşam saat 7'den sonra hayatın bitmesine alıştığım için insan bu ortamı haliyle biraz özlemiş oluyor...
31- Aman !!

31- Great Ocean Road - 12 Apostels 1

31- Great Ocean Road - 12 Apostels 2

31- Great Ocean Road - Bay of Islands

31- Great Ocean Road - London Bridge

31- Great Ocean Road 3

31- Great Ocean Road 4

31- Great Ocean Road 5

31- Great Ocean Road 6

31- Great Ocean Road baslangic

31- Melbourne 1

31- Yolda bir adak noktasi (hepsi ayakkabi)

 



Gün 32 - 9 Ekim 2013              Melbourne - Lakes Entrance

Bugünün en önemli özelliği, Avustralya kıtasının en güney ucuna değme planımız...

Wilson's Promontory National Park adlı milli park içerisindeki bu önemli nokta bana gerçekten son bir heyecan veriyor. Haritadan çalışabilidiğim kadarı ile son 10-12 km'ye kadar park içinden asfalt yolla ulaşıp sonrasını da sadece 4WD olarak sınıflandılmış, yani şartlarını tam olarak bilemediğim muhtemelen toprak ama belki de yeniden kum olan bir bölümle burnun en ucuna kadar yol görünüyor. Çok merak ediyorum.

Yola çıkmadan kısa bir telefon görüşmesi yaparak benim seyahatimi uzaktan takip eden Graham adlı bir kişi ile yolda buluşmak üzere sözleşiyoruz. Burada da bizim Rideturkey gibi birkaç online grup var. Ben ise bunlardan Farriders adı ile bulunan grupla daha önceden temasa geçmiş, birçok değerli bilgi ve tavsiye almış

ve de bu vesile ile birkaç kişi ile tanışmıştım. Brisbane'den Clint Babayı mutlaka hatırlarsınız. İşte Graham'de bu gruptan ve üstelik Bemeweci... hem de GSA... beni en güney noktaya girmeden yolda yakalayacağını ve akşam mutlaka ama mutlaka onlarda kalmam gerektiğini bana anlatıyor. Tesadüfen de tam günlük etap planımıa denk gelen bir kasabada yaşıyorlar. Yolda buluşmak üzere anlaşıyoruz.

Önce acele bir şehir turu yaparak dün akşam İsmail Bey'in bana gösterdiği belli başlı yerlerin çabukça fotoğraflarını çekiyorum. Central Business District (yüksek binalarla dolu), Güzel Sanatlar Akademisi, 90.000 kişilik Cricket stadyumu, Tren Garı ve Anzak anıtı gibi özel noktalara uzaktan da olsa çabuk çabuk bakıyorum bu büyük şehirden ayrılmadan önce... Hava bugün çok kapalı ve yağmur da hafiften atıştırmaya başlıyor. Zaten bugünün hava tahmini oldukça tatsız... Bu kadar gün sonra ilk defa ciddi bir yağmur yemeyi bekliyorum.

Şehirden çıkış çok zor... trafik acaip... Çok araba olduğundan değil ama yolları çok dar ve de çok trafik ışığı olduğu için.. birikiyor işte... 1 saatte 25 km'yı ve de 2 saatte 40 km'yi zor geçiyorum. Haliyle ciddi bir zaman kaybı oluyor.

Yağmuru yiyerekten genelde anayoldan ilerliyorum. Tam en kıyıdan gitme planım vardı, her ne kadar sadece 15 km kadar ufak bir farkla dışarıdan geçse de, ama bu tatsız hava da fazladan km yapmaya hiç hevesim yok. Aklımda tek bir şey var; o da kıtanın en güney ucuna değebilmek... Onun için fazla variasyona girmeden hedefe doğru hızla ilerliyorum. Milli Park girişindeki kapıda tüm uyarı ve bilgi levhalarını incelerken yanımda birden bir motor beliriyor... Oooh may Gad, Graham !!! Söz verdiği yerden çok daha ileriye gelerek benimle buluşmak için tam 300 km yapmış... kısa kahkaha ve laklak sonrası milli park içindeki yolda kabaca 40 km kadar süper tatlı kıvrımlı bir yolda keyifle bana eskortluk yapan Graham'i takip ediyorum. Tüm virajlara güzel güzel yatarak ilerliyoruz. Derken, yol birden bitiyor ve o noktada karşılaştığımız bir Park görevlisinden (sarışın bir Ranger abla) en uca giden yolun -ki son 10 km'den bahsediyoruz- her türlü araç trafiğine kapalı olduğunu öğreniyoruz. Yürüyerek gitmek mümkün ama kumda bu kabaca 2.5-3 saatimizi alacak... havada zaten boktan...tüüühhhh AMK.

Avustralya kıtasında gelebildiğim en Guney nokta Navigatör'e göre: S 390 01.903' ve E 1460 18.969'

SpotTracker'a göre: S 390 03.172' ve E 1460 31.612'... İkincisi haliyle her 10-15 dakikada bir pozisyon belirlediği için belli bir fark olması normal. Sonuçta son 10 km kapalı işte... gerçekten üzülüyorum.

Graham ile plaja iniyor ve biraz laflıyoruz. Bana buraları detaylı olarak anlatıyor. Üzüldüğümü de anlayıp moral vermeye çalışıyor. En uca giriş yolu 400m'lik bir tepenin üstünden geçerek sahile doğru uzanıyor. Aslında sadece o tepeye çıkıp ileri bakmak teoride mümkün ama, bulutlar 400m'lik cüce tepenin ucunu şimdiden kapatmış. Havayı siz hayal edin. Hiçbir şey görmek mümkün değil...

Hayatı bu bölgede geçmiş ve her yeri çok iyi bildiği belli... çocukken buralara balık tutmaya filan gelirlermiş... Bu arada Graham'de yaşı itibarı ile (66) Baba kategorisinde yerini alıyor ama sadece bundan dolayı da değil... eski motorsiklet yarışcısı (250 cc) ve kamyon şöförü... sonra da itfaiyeci olup oradan emekli olmuş... 2008 model GSA pırıl pırıl... zaten acaip de stil kullanıyor... virajlara girişi ve genel kontrolü filan tamamen farklı...

40 km ötedeki Foster kasabasındaki pastanede bir mola vermek için motorlara atlıyor ve onun evine doğru yola çıkıyoruz. Pastanede bana tüm hayatını 20 dak içinde anlatıp bir de eşini arayarak akşam tahmini varış saatimizi bildiriyor.... 19.15.... (!) Saat 16.00 olmuş ve bu noktadan itibaren önümüzdeki 300km boyunca ısı 11 derece ve şakır şakır indiriyor. Tüm turun en soğuk ve en ıslak gününü saat 19.05'de memnuniyetle geride bırakıyoruz. Graham Baba önde ve dolayısı ile yolu bilerek gittiğimiz oldukça da süratli geçiyoruz aslında. Ama çok ıslandık gerçekten ve bir de tabi zötümüz dondu. Tek kolum su almış vaziyette ve dirseğe kadar ıslak... Tam kapanmayan eldiven suyu yukarıya doğru iletmeyi ihmal etmemiş. Ben ilk iş kaynar duşun altına girip en az 15-20 dakika duruyorum. Kemiklerim anca ısınıyor...

Eşi ile birlikte çok güzel bir akşam yemeği ve de harika bir kırmızı şarap eşliğinde inanılmaz bir misafirperverlik gösteriyorlar. Biz Türklere taş çıkartacak cinsten... Acaip hikayeler var... muhabbet koyulaşıyor. Bir ara 4x4 turlar organize etmiş. Kıtanın her yerini abartısız avucunun içi gibi biliyor. Acaip de bir kütüphanesi var. Evindeki bu kitaplıkta her yerin en detaylı haritası mevcut... bir de eski seyahatlerinin fotoğraf albümlerini yapmış... hepsi belli bir düzen içinde raflarda yerini almış... inanılmaz gerçekten...
32- En guney uc girisi

32- En guney ucta gidilebilen son nokta

32- Graham baba ile

32- Melbourne 1

32- Melbourne 2

32- Melbourne 3 Anzak Aniti

32- Melbourne 4

32- Melbourne 5

32- Melbourne 6

 


 

Gün 33 - 9 Ekim 2013              Lakes Entrance - Batesman Bay 

Graham baba sabah beni yolcu etmeden kahvaltımı hazırlıyor ve de ön lastiğimi şişirmeyi de ihmal etmiyor. Eski bir yarışcının haliyle güzel bir garajı var. Etraf müze kıvamında eski yarış fotoları ile dolu...Belli ki arkasında dolu dolu ve hızlı bir yaşam var Graham Baba'mızın.. Dolayısı ile sabah da muhteşem hikayelerini anlatmaya devam ediyor.  Sonunda eşi onun artık susmayacağına kanaat getirip gelip "Graham yeter artık, bırak adam gidecek, şat ap yu old men" filan şeklinde benim esaretime son veriyor. Tenk yu. !!!

Eşi ile el sallıyorlar ben bahçelerinden uzaklaşırken... Sanırsın evlatlarını yolcu ediyorlar. Bu kadar iyi iki insanla tanıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Bugün hava neyse günlük güneşlilk... demek ki bir sefer vuracağı vardı ve o da düne denk geldii... No problem... Bunu kabul edebilirim. Bu sakin gunde ve güzel havada güne geç başlayarak 450 km'lik etabımı yapıyorum. İstesem bugün Sydney'e girebilirim. 300 km daha yola bakıyor. Ama istemiyorum. Batesman Bay ufak bir tatil kasabası ve hareketlice... Geceyi orada geçirmeye karar veriyorum.
33- Batemans Bay

33- Bilin bakalim bu nedir

33- Lakes Entrance 1

33- Lakes Entrance 2

33- Son aksamin odadan manzarasi

33- Yok artik OHA

33- Yolda bir antika

33- Yolda sirin bir dukkan

33- Batemans Bay - Heryer pelikan

 


 

Gün 34 - 9 Ekim 2013              Batemans Bay - Sydney

Dedim ya, son gün biraz laf olsun diye tatlı bir 300 km'lik etap... ama yol düşündüğümden daha dar, daha çok hız sınırlaması olan ve de sürpriz inşaatlarla dolu olup bir de üstüne Cumartesi tatil trafiğini eklediğinizde  düşündüğümden daha fazla zaman alıyor. Ama bu keyifli yolların tadını çıkarmaya çalışıyorum. Benim için bu son kilometreler artık braz da zafer turu gibi... Bu arada Sydney'in kuzey tarafı ne kadar sıkıcı ise benim giriş yaptığım güney tarafı bir o kadar güzel... en azından bunu öğrenmiş oluyorum. Tam haftasonu seyahatlerine uygun mesafede bir sürü şirin tatil kasabası var. Sahili de genel olarak çok daha güzel... Neyse, saat 12.30 gibi Sydney'e girecekken 14.00 gibi girilş yapıyorum.

Bu tura BMW Motorsiklet Sydney en kıdemli ve en başbayii Procycle'da başlamıştım ve onun içinde orada bitirmek istiyorum. Zira öyle de oluyor. Artık tanındığımız için biraz "hoş geldin beş gittin; nasıl geçti yahu; kaç kanguruya çaktın" laklağı ve kahve sigara... Kadran 18435. Kontağı kapatıyorum.... İşte bu kadar...
34- Iste FINISH levhasi

34- Kapanis kadran

34- Sydney liman arkasi

34- Sydney SON (burada basladi ve bitti BMW bayii parki)

34- Sydney tepeden

SYDNEY - Opera binasi ve Harbor Bridge

SYDNEY 1

SYDNEY 2

SYDNEY 3

SYDNEY 4 (St Mary Kathedral)

SYDNEY 5

SYDNEY 6

SYDNEY 7 (eski ve yeni bir arada)

SYDNEY 7

 

 


 

KAPANIŞ

 

Bu turdaki amacım (rota açısından) 1) kıyıya en yakın şekilde 2) tüm 4 uç noktaya değerek ve de 3) bazı efsanevi yollardan geçmek şartı ile (bilhassa Peninsula Development Road ve de Gibb River Road) bu kocaman kıtayı dolaşmak şeklinde idi. Bu hedeflerimi madde 1 ve 3 açısından gerçekleştirdim. Madde 2 ise kısmen gerçekleşti, zira Batı ucu aşırı kum olduğu için sadece 40 km kadar yaklaşabilmiş ve de Güney ucu kapalı olduğu için son 10-15 km'yi yapamamıştım. Ama Cape York gibi (Kuzey ucu) namını almış bir yere de gitmeyi becerdim ve de Batı ucu zaten çok kolaydı. Diğerlerinde de en azından gidilebilecek en uzak noktaya kadar şansımı zorladım. Tüm bilançoya bakınca, hedeflerini gerçekleştirmiş bir seyahat olduğuna inanıyorum.

Bu kıtaya herhalde "Kızıl Kıta" demek yanlış olmaz. Toprağın böyle bir rengi olabileceği insanın aklına gelmiyor. Hani pazarlarda açık kırmızı toz biber satarlar, sahtedir ve kiremit tozu vardır içinde....dandik olduğu bellidir. İşte onun rengi gibi. Asfalt bile bazı yerlerde kırmızı topraktan yapıldığı için rengi farklı...

Kıtanın kuzeyi ve güneyi (ortadan çok basit bir yatay çizgi çekersek) çok çok farklı... Kuzey acımasız doğası, tropikal iklimi, değişik havyanları, çölleri, Aboriginal yerli toplumu ve vahşi yaşamı ile bizim için çok değişik bir yer.. Güney ise yeşil, pastoral, dere tepe, otlak, çiftlik görüntüsü ve tezek kokusu ile bize çok daha tanıdık...

Özetle hiçbir yere benzemiyor. Önce doğal tepki olarak sınıflandırmaya çalışıyorsunuz ama zaman geçtikçe burasının aslında ne kadar özel ve benzersiz bir yer olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Tabii ki kültürel açıdan bakınca bariz bir Anglosakson ağırlık var ve de İngiliz sömürgesi olarak başlayan bu yerde İngiliz kültürünün etkilerini yadsımak mümkün değil... Bazı yerlerde biraz Amerika'yı andırıyor. Şiveleri çok farklı, bazı insanları anlamak gerçekten çok zor... "Sorry, can you repeat" filan oluyorsun... tam eblek durumu yani...Herkes rahat, sürekli şort ve şıpıdık tokyo terlik pozisyonu var... Dedim ya, benzersiz ve nevi şahsına münhasır bir yer. Fırsatı ve imkanı olan gitsin mi?.... Kesinlikle evet !!! Pişman olunmayacak bir seyahat olacağını şimdiden garanti edebilirim.

Bir de bu tip uzun yolculukların, özellikle de yalnız olunca, insana kattığı inanılmaz (zihinsel) katmanlar var. Ne olursa olsun farkli bir insan olarak dönüyorsunuz. Hani Che Guevara'nın hayatının ilk bölümünü anlatan "Motorsiklet Günlükleri" (Motorcycle Diaries) filminin başında diyordu ya... " To forget who you were and to discover who you really are "... yani (kim olduğunu unutmak ve gerçekten kim olduğunu keşfetmek için)... işte böyle bir boyutu da var bu tip yol hikayelerinin...

Ayrıca yolda kaçınılmaz olarak bir sürü insanla bir sürü kısa karşılaşmalar yaşıyorsunuz. Çoğu 5 dak ile 1-2 saat aralığına sıkışan bu tanışmalardan kalan hatıra kalıntıları sonuçta hafızanızın tozlu yerlerinde köşelerine çekiliyorlar. Ama bir de kısa olsun olmasın, bir şekilde sizi mutlaka etkileyen tanışmalar ve yakınlaşmalar oluyor. İşte o hatıralar da hafızanın ön koltuklarında yerini alıyor... Örneğin Clint Baba ve de Graham Baba ile kesişen yollarımız... bunlar bir tanışıklıktan öteye gidiyorlar ve hayatınızın geri kalan kısmında da size şu veya bu şekilde eşlik ediyorlar. Bu iki kişi de bana şunu bir kez daha öğretti... dünyanın neresinde olursanız olun, gerçekten iyi kalpli ve samimi, hiç bir karşılık beklemeden size gönüllerinin ve hatta evlerinin kapısını açabilen, ellerinden geldiğince yardım ve destek verebilecek kalbi tertemiz ve şövalye ruhlu insanlar her yerde var....Bu da bana bir kez daha umut verdi.

Son olarak bu seyahati noktalarken, burada yapılan tüm 18,400 km'yi ve buna ait olan tüm hatıraları, maalesef bizlerden önce göçerek artık aramızda olmayan bir ruha adamak istiyorum.

Üniversiteden sevgili sıra arkadaşım, kardeşim, iş ortağım, benim hayatımda çok özel bir yeri olan ve kendisinden çok şeyler öğrendiğim, yıllarca aynı kaba sıçtığımız ve beraberce yapmadığımız çok az şey olan, her zaman çılgınca eğlenip gülebildiğimiz, gerçek bir maceraperest ve tertemiz insan, her zaman sevgi ile özlediğim

HARUN KURU'ya.... Nur içinde yat....

Ümit Subaşı

14 Ekim 2013

Sydney

2. BÖLÜM  (Bu yazinin ilk kismini buradan okuyabilirsiniz)

Gün 14 – 22 Eylül 2013 Mt. Isa – Three Ways Roadhouse

 Motel harikaydı. En azından verilen paraya değer (ki diğer gecelere muadil bir ücret) bir yerde kalıp adam gibi bir akşam yemeği yeme şansı oldu. Sabah odamdan çıkıp eşyalarımı yerleştirirken o sırada motelde kalmakta olan ve kendinin de motor (86 Katana) kullandığını söyleyen Güney Afrikalı bir madenci ile laflaştık. 2 haftalığına burada olduğunu, artık darallar geldiğini  ve de Pazar olduğu halde odada oturup kahve ve sigara içmekten başka yapacak hiçbir şey olmadiğından dert yandı.

Otoparkdan çıkarken 2 zombi önümü kesmeye çalıştı ama Türk olduğumu söylediğimde yaşadıları  şaşkınlıklarından faydalanarak aradan sıvıştım. Elveda hayalet şehir....

Motorumun 10.000km servisi yaklaşıyordu. Dün bütün bozuk paralarımı büyük bir iştahla yutan Burke & Willis RH'daki bir telefon kabininden (cep çekmiyor) yaptığım görüşme ile Salı sabahı için Darwin'deki servisi garantiye almıştım. İyi ki 3 gün önceden aramışım. Servisler çok kalabalık.... aynı Brisbane'de olduğu gibi...ama bu sefer dersimi almıştım. Servisi önceden ayarladığım için bu bana haliyle rahatlık vermişti.

Saat 09.00, hava 27 derece, I-Pod'umda Metallica ve kadran taze... Yavaş yavaş daha da kuraklaşan yollarda hız sınırı 110... bu da bana motoru kaptırmayacak sınır olan 145 km'yi veriyor. El sıkışıp anlaşıyoruz.

Bu yol trenlerinin (road train) çoğu savaşa gider gibi yapılmış... Allah korusun bir yere bir koysa, önlerindeki Bull-Bar'lar hiçbir şeyi kesinlikle tanımaz. Bir iki fotoğrafını çektim. Bakınca anlaşılır sanırım.

Neyse ki bugün yolda 2 enteresan olay oldu...

1) önüme bir anda kabaca 500 kadarlık bir dana sürüsü ve de onların bakıcılığını yapan 4 atlı kovboy çıktı. Kovboyların kovboy şapkaları bile vardı. Dolayısı ile gerçek kovboy olmalıydılar. Tabancalarını seçemedim ama bu anı vıdeoya aldım. Babalar yolu hemen açtı ama dikkatsiz gelenin arasına kolayca dalabileceği türden bir yakınlaşma oldu. Bazı danalar daha sonra yolun hemen kenarında deli dana gibi koştular. Deli olup olmadıklarını pek anlayamadım.

2) Bu sefer kara kartala denk geldim. Hem de 3 tane birden... yani zorlasalar bir takım çıkaracaklar. Abartısız iri bir geyik büyüklüğündeki taze çarpılmış bir kanguruyu didiklemek ile meşgulduler. Bu sefer daha uzaktan rölantiye aldım ve hatta kontak bile kapattım. Yemediler. Bir National Geographic fotoğrafı yakalalayamadım halen...

Bir önceki gün duracak yer nasıl az ise (ki sadece 1 yer vardı, Burke&Willis), bugünde pek farkllı değil ama sayımız 2... Camoweal RH 200 km ve de meşhur Barkly Homestead RH, ki o da sanırım bir 260 km filan çekti... Dolayısı ile benzin ve rota planlamasını dikkatle yapmak gerekiyor. Bizdeki gibi adım başı benzinci kesinlikle yok. Gündüz hava sıcaklığının akşam saat 6'ya kadar 39-40 derece sabit olarak kaldığını düşünürsek, arada bir yerde aval  aval kalmak pek keyifli olmayacaktır. Üstelik bir de belli bir irtifadan sürekli yol üstü uçuş yapan ve leş kollayan katil zombi kuşlar da adamın zaten sinirini bozuyor, gölgeleri sürekli yolda... Aman diyorum...

Bu arada Avustralya birçok açıdan ne kadar gelişmiş bir ülke olsa da, yol altyapısı bir o kadar az gelişmiş... Yani biz asfaltı biraz fazladan dökmeyi severiz tabi politik sistemimiz icabı, ama burada 1'den fazla şerit yok şehir dışı yollarda...bunu da aşırı abartılı bir sinyalizasyon ile kapatmaya çalışmışlar. İlk başta adamın başını döndürüyor zira okuyacak çok şey var, e bir de soldan gideceksin, adamı şaşkaloz ediyor. 4-5 gün sonra insanın gözü alışıyor tabi. Ama bu levhaların yarısını koymasalar pek bir değişiklik olmayacağına da bahse girerim.

Sonunda Quensland eyaleti bitiyor ve de Northern Territory başlıyor. Şimdi bu olay bizim için neden bu kadar önemli (isminin karizması haricinde) derseniz, hız sınırı 130 km'ye yükseliyor. Neşeli bir detay... Bu da bana yeni bir anlaşma şansı doğuruyor. Ancak havanın sıcaklığı gözönünde bulundurulduğunda sürekli 150km veya yukarısı gitmek pek akıl karı değil. Tüketim zaten artıyor (ki benzinimizi dikkatli kullanıyoruz buralarda hatırlarsanız) ama lastik basıncı ve motor ısısı da bariz yükseliyor. Durup dururken çok gereksiz olacak amele durumlara mahal vermemek için dikkatli bir ortalama tutturmak gerekiyor. Daha yavaş giden için zaten sorun yok. Zötünüzün pişmesi haricinde...

Toplam 650km gibi bir etabı çabuk çabuk geçip, yolda Metallica ve ACDC ile hasret gideriyorum. Saat 16.30 gibi erken bir saatte bu kıtanın en meşhur tesislerinden biri olan 3 Ways RoadHouse'da odamı alıyorum. Neredeyse çöl gibi bir yerin tam ortası ve bu gece biraz fazladan uyuyup yarın uzun bir etapla Darwin'e mümkün olduğu kadar yaklaşmaya çalışacağım. Planda olan Katherine şehri (640km) yerine kabaca 100km daha ileride olan Pine Creek kasabasına da teşebbüs edebilirim. Dediğim gibi, bir ertesi gün 10.000 km bakım var...ne kadar erken girersem o kadar iyi...

14 - Bu Kanguru poza razi oldu

14 - Bu tren 50-55 metre

14 - Camoweal = Amerikali BMW

14 - Camoweal RH

14 - Her yer karinca yuvasi

14 - Iyi hesap lazim

14 - Meshur 3ways RH

14 - Meshur Barkly Homestead RH

14 - Planlama onemli

14 - Sanki savasa gidiyor 

 

 

 

 

 

 

 

Gün 15 – 23 Eylül 2013 Three Ways Roadhouse – Katherine – Darwin

Aslında 645km olarak planlanmış bulunan bu  gün, sonunda 960 km ile sona eriyor. Yarın sabah gireceğim servise yürüme mesafesinde bir motelde yer buluyorum.  Neden ? Baktım Katherine'e biraz erken geldim, zaten orada yapacak başka bir şey de yok, haydi o zaman kuzeye devam dedim. Bu kadar basit...

Hız sınırı yüksek olduğu için uzun mesafeleri çabuk geçmek mümkün... Sabah ilk 3 saati kabaca 150 km ile geçtim ama baktım meret çok yakıyor... Kabaca 125-130 aralığını ideal bir denge olarak yakaladım bugün...

Sonuçta bir önceki gün güney rotasından geçip Three Ways gibi tarihi bir noktayı gördüğüm için mutluyum. Avustralya'nın neredeyse tam ortasında olan ve büyük çöl şehri Alice Springs oraya tam 500 km gibi kısa bir mesafede kalıyor. Hiç çöl geçmeden kıtanın ortasına ancak bu kadar yaklaşabilirdim. Three Ways RH,  duvarları tarihi fotoğraflar ve eski gazete küpürleri ile dolu... Daha 40 sene önce yılda 5 milyon litre dizel satıyorlarmış. Bir de şimdiki trafik ile düşünmek lazım.... Acaip kritik bir geçiş noktası... Ufak bir havaalanı bile var. Pist desek daha doğru olur herhalde...

Yol hakkında yazacak aman aman bir şey yok. Çok sıcak (saat 10 ile akşam 6 arası 39 derece sabit) ve uzun etaplar geçiyorum. Bugünün müziği Disturbed... bizim gibi rahatsız adamlara da ancak bu gider... yol hakkında en önemli hususlardan biri belki de duracak yerler hakkında... her ne kadar bazen 150-250 km gibi mesafelerde ne duracak bir yer ne de benzin bulmak mümkün olsa da, bu rotada epey duracak yer var. Ama hepsinde benzin yok. Her zaman olduğu gibi, çok iyi planlamak lazım.

Benim için en önemli durak noktası yine çok meşhur olan Daly Waters Rh & Pub... Yoldan 5 km içeride kalıyor ama kesinlikle uğramak lazım zira tarihi bir nokta... Belçikalı bir grup ile tanışıyor biraz laklak yapıyoruz. Ama Belçikalı oldukları için epey ot olduklarını söyleyebilirim.

Katherine'i geçip Darwin'e yaklaştıkça kara bulutlar sağı solu kaplamaya başlıyor. Özellikle geriye doğru güneydoğu tarafına baktıkça, kuzey rotasına girmemenin aslında ne kadar mantıklı bir karar olmuş olabileceğini düşünüyorum. Bulutlar nereye su indireceklerine kararsız bir şekilde üstümde dolaşmaktalar... Onlardan ufak bir ricam oluyor, o da beni ıslatmamaları... gerçekten çok nazikler ve beni kırmıyorlar. Bu arada bir de yangının çok yakınından geçiyorum. Sanırım yola 2km gibi bir mesafede...Zaten güneş batmak üzere olduğu için hafif kızıl/gri olan gökyüzü, garip pembe bir sise bürünmüş vaziyette... Gerçekten çok garip bir görüntü...Aklıma hayalet şehirdeki zombiler geliyor.  

Bir de artık yeniden çim ve yeşillik görünmeye başladı. Çok uzun zamandır görmemiştim. Genel coğrafya da değişiyor. Tepeler, kıvrılan yollar ve genel olarak daha yeşil bir görüntü... Uzun çölümtrak yollardan sonra güzel bir değişiklik oluyor. Akşam 7.30 gibi resepsiyonun zilini çalıyorum.

15 - Al sana Aboriginal Kabile reisi

15 - meshur Daly Waters RH & Pub 4

15 - Sordum baska yerde subeleri yokmus

15 - Topragin rengi acaip bir kirmizi

 

 

 

 

Gün 16 – 24 Eylül 2013 Darwin – Adelaİde River

Servis günü... 8.000km gibi bir mesafeden sonra burada ilk 10.000km bakımını yaptırmak durumundayım. Aksi takdirde Melbourne'e kadar şansım yok... O da haliyle fazla ileride kalıyor.

Amacım servis noktasında yeniden Internet'e kavuşmak ve de birikmiş resimler ile şu anda okumuş olduğunuz bu yol notlarını sevgili Cem'e geçebilmek... günlerdir Internet yok... olan yerde de çalışmıyor. Onu bırak telefon çekmiyor... sanırsın Afrika'ya geldik.

Ama bugün Darwin'de nihayet bir yerel cep telefonu ve numarası satın aldım. Telstra.... yani Avustralya Telekom... bir tek o var varsa.... Bundan sonra daha rahat olacağım inşallah. Turkcell'in bu ülke ile anlaşması yok, bilginize... paket filan almak mümkün değil, zaten dediğim gibi de çekmiyor kıyı şehirleri haricinde...

Servisi beklerken şehir merkezine indim ve biraz yürüdüm. Deniz kenarında olan ve buranın en popüler semtlerinden biri haline gelmiş olan Darwin Waterfront'da birkaç fotoğraf çektim. Plaj, rezidans, liman hepsi bir arada ve çok modern bir nokta.... Bu arada sonunda bir Internet Cafe'ye girerek baglantı sorununu da çözdüm. Şunu anlamış bulunuyorum. WıFı kesinlikle çok yavaş veya çalışmıyor. Kablolu bağlantı şart ki o bile bu servisi vermek üzere kurulmuş olan bir noktada bizim şartlarımıza göre yavaş sayılırdı.

Darwin genel olarak derli toplu ve temiz görünümlü bir sahil şehri. Özellikle 2.Dünya Savaşı tarihinde çok önemli bir yeri var. Aniden habersizce Japonlar tarafından bombalanarak darmadağın olmuş ve akabinde savaşta çok önemli bir görev edinmiş bir şehir. Tabii ki Northern Territory eyaletinin başşehri ve Sydney'in 2 katı büyüklüğünde bir limana sahip... Aynı zamanda kültürel açıdan da çok zengin ve de içinde toplam 60 kadar farklı milliyeti barındıryor. Daha yaz olmamasına rağmen çok sıcak ve çok nemli... varın bir de yaz mevsimini düşünün...Islak sezonda hergün tropik yağmurların yağdığı bir yer... Kültürel zenginliğinin haricinde doğal zenginliği ile de çok meşhur... Yanıbaşında, dünya mirasları listesinde (World Heritage Site) bulunan ünlü Kakadu National Park var... En meşhur (bilinen) timsahları doğal ortamda yaşayan ve de tam 6 metre (evet!) boyunda olan ismini şu an hatırlayamadığım bir yaratık... Turlar düzenliyorlar. Ben daha önceden epey timsah gördüğüm için beni süper cezbetmedi. Yola devam....

Aslında bu gece de Darwin'de kalıp yarın Kakadu üzerinden uzak bir üçgenle güneye Katherine tarafına inebilirdim. Üstelik sizler için timsah fotoğrafı da çekebilirdim. Nedense yapmadım işte ve servis biter bitmez (ki bütün gün sürdü) 100 km kadar dışarı çıkıp Adelaide River noktasında harika bir Road House'da kalıyorum. Doğanın tam ortasında, harika ve geniş bir bahçesi, açık barı (saat 10'a kadar) ve doğal sesleri ile bana şehir ortamından daha cazip geliyor. Bu arada, daha önceden de söylediğim gibi oda bulmak için genelde saat 7'ye kadar giriş yapmak tercih sebebi... Bazen birisini bulmak zor o saatden sonra... Bir de mutfak saat 8'e kadar çaışıyor bu tip yerlerde, bazen de 9 ama o kadar... Sonrası bardan alınacak paket cips ve bira oluyor...Tabii ki motel şartlarından bahsediyorum. Four Seasons'ta kalmayı düşününler bu notlarımı lütfen kaale almasınlar.

Bu arada serviste de 1100 Dolar ile aramız bir daha kesinlikle düzelmemek üzere bozuldu. Ama çok sağlam iş çıkardı teknisyen arkadaş... Mackay plajındaki aptalca kazada eğilen ön barın düzeltilmesinden, sis farının tamamen el işi ile yeniden yerine oturtulması (benim Türk usulü sarmalımı bozarak) ve de nasıl eğildiğini halen bilemediğim karter muhafazasının düzeltilmesi gibi her türlü zahmetli işi, klasik 10.000 bakım checklist'i ile birlikte bir günde bitirdi. Bir de lastiklerimde oluşmaya başlayan yarıkları tek tek inceledik ve arka lastiğin değişmesinin mevcut yol planı içerisinde daha sağlıklı olacağına kanaat getirdik. Karoo olsaydı zaten çoktan bitmişti, bu lastik de belki 2000 km daha giderdi ama önümdeki yol planı ışığında o riski de beraberinde taşımaya gerek yoktu.

Bugün ayrıca bir şekilde bu turdan haberdar olmuş ve Avustralya Radyo'sunda (diğer 74 dil ile birlikte) Türkçe yayın yapan muhabir Sn. İsmail Kayhan ile bir telefon röportajımız oldu. Melbourne'dan geçerken tanışmak için sözleştik.

Bu arada unutmadan kısa bir notum olacak bu yazının karakteri ile ilgili olarak... Evet, çok yönlü ve birçok açıdan muhteşem ve bizler için bambaşka olan bir kıtayı turluyorum. Ama amacım Avustralya'yı tanıtmak değil... Bu da zaten haddim olamaz zira bu konuda başka binlerce kaynak var...

Bu bir YOL HİKAYESİ...Benim gözümden...

16 - Darwin günbatımı

16 - Darwin Port 1

16 - Darwin Port 2

 

 

 

Gün 17 – 25 Eylül 2013 Adelaide River – Kununurra

Halen 1 gün ilerideyim. Servis için lazım olacağını düşündüğüm günü halen cepte taşıyorum. Ama Kakadu National Park turunu yapmadım. Bu 1 günü o rotada güzelce harcayabilirdim. Neden koptum çıktım Darwin'den acele acele, bilmiyorum işte... Bazen bu işleri oluruna bırakmak gerekiyor. İçimden öyle geldi... Sanırım bu bölümü daha sonra ailemle yapmayı tercih ediyorum. Eşim ve kızım ile birlikte bir Cuma – Pazartesi programını daha uygun bir sezonda (ıslak sezon arkası, Mayıs, Haziran gibi) yapmak bana çok daha cazip geliyor. Şu an her yer kuru olduğu için fazla doğal hayat da yok zaten...Böylece sudan fırlayan timsahları da (şaka değil) beraberce görme şansımız olur.

Asfalt kırmızı... gerçekten bu kırmızı toprağın bu kıtada acaip bir yeri var. Hadi toprak yolları bir kenara bırakalım ki onlar da neredeyse fosforlu bir kiremit kırmızısı, asfaltın da kırmızı renkte olması gerçekten çok farklı bir görüntü...en azından bizler için...

Avustralya'lılar bazı konularda olağanüstü demode... mesela kadınların kılık kıyafetleri... her türlü estetik duygusundan yoksun ve rahatlıkla Alman'lar ile yarışacak durumdalar... Bu konulardan bir tanesi de kullandıkları arabalar... Ya olağanüstü 4x4 arabaları var ya da 20-30 sene öncesi Detroit modellerini hatırlatan HOLDEN markası ile yerli bir arabaları var. Avrupa markalarını çok az gördüm şu ana kadar... eminim büyük şehirlerde çok daha fazla Audi, BMW vs görmek mümkün, ama benim gezip gördüğüm şehir dışı yerlerde ve ufak yerlerde durum vahim... Bu Holden'ler gerçekten çok komik... gittiğinden fazla ses çıkarıyor, yaktığı benzin (sesinden belli) cabası ve acaip ''giydirilmişleri'' var... yani belli bir merak var ama zevk filan kesinlikle yok. Tam ufak kasaba durumu...Hani bizde Doğan/Şahin durumu vardır ya yurdumum güzel yerlerinde...onun gibi... Burada tek şaşırtan husus, her konuda bu kadar gelişmiş bir ülkede bu durumun yaşanıyor olması... İşin geri planına bakınca, hükümetin ithalattan ne kadar vergi aldığını ve de buna rağmen yerli üretimi sübvanse etmediğini gördüğünüzde daha da şaşırıyor insan... Yani kendi vatandaşlarını tamamen kilitlemiş durumdalar.... Örneğin Amerika'da devletin her üretilen arabaya vermiş olduğu sübvansiyon kabaca 3.000 Dolar iken bu rakam burada 2.000 Dolar...hem teşvik etmiyorlar, hem vergileri çakıyorlar, hem de kullanmak zorunda bırakıyorlar. Zaten burası genel olarak acaip bir şekilde vergilendirilen ve de her konuda aşırı regüle (yani kanun vs ile düzenlenmiş) bir yapıya sahip...İşte otomobil konusu da böyle...HOLDEN... dünyanın en çirkin arabaları yarışmasında kesin ilk üçte...

Meşhur Victoria River'ın yanından geçiyorum günün ortalarında... Kıtanın en önemli nehirlerinden bir tanesi... Büyükçe bir kanyonun içinden yavaşca akıyor. Kısaca bir kontrol ediyorum, görünürde timsah yok... olsa fotoğraflayacağım sizler için.

Bugünkü etap yine uzunca... 720 km oldu. Sabah 35'e düşerek artık serinlik hissi veren hava, öğleden sonra 42 dereceye vurunca hızımı kesmek zorunda kaldım. Sıcak rüzgar yüzümü şapır şupur yalamakla meşgul...Aradaki 5-6 derece inanılmaz bir fark yaratıyor. Daha sık durarak hem kafamdan aşağı su dökerek hem de bol bol içerek devam ettim. Ve durum artık iyice çekilmez bir hal alınca artık ceketi fora ettim. Oh may Gad !! Dünya varmış !! Biliyorum sakat bir hareket, özellikle de süratle giderken ama bir seçim yapmak zorundaydım. Bu arada bu havanın yangınlara da etkisi de büyük... Daha taze yanmış bir çok yerin yanından geçiyorum. Yanık odun kokusu havada bazen yoldaki leş kokuları ile karışıyor.

Batıya doğru gittiğim için bugün 1.5 saat daha kazandım. Bu kazanç tam olarak Northern Territory (NT) ile Western Australia (WA) sınırında gerçekleşti. Kısa bir gümrük kontrolü var. Zira bir eyaletten diğerine taze gıda sokmak, özellikle de meyva ve sebze.... YASAK !!! Böylece herhangi bir bölgede bulunan tahıl zararlılarının (örneğin süneeeee) ve de meyveler ile taşınan haşeratın önüne geçmeye çalışıyorlar. Yakalanınca para cezası büyük... Başka ne yapıyorlar bilemiyorum.

Duracak yerler çok az... İlk etapta 200 km kadar anlamsız bir boşluk ve sevimsiz bir Road House, onu takip eden 90 km sonunda da adam gibi öğle yemeği yenebilecek Timber Creek RH... Biraz dinleniyorum zira sıcak çok koymaya başladı... Ters yönden gelen bir 4x4 macera grubunun rehberinden yarınki yol (birazdan) hakkında  tüyolar alıyorum. Çok güzel haberler veriyor. Ona sarılmak istiyorum... Ama tutuklanmaya da niyetim yok. Bundan sonrası da, yine hiçbirşey ile dopdolu bir 230km... 42 derecenin altında gerçekten çok (!) keyifli oluyor... I-Pod'da müzik tazeliyorum. O da kurtarmıyor.

Yapacak en eğlenceli şeylerden biri de bu uzun ve ıssız yoldaki trafiği tespit etmekti... Tam 200 km boyunca sadece 40 araç saydım. Bunlardan sadece 1 tanesi benimle aynı yöne gidiyordu her nedense... Takip eden 100 km içinde de ilave 10 araç daha gördüm. 300 km içinde toplam 50 araç... Sizi bu basit matematiğin yaratacağı duygularla başbaşa bırakmak istiyorum.

17 - Belli sınırlamalar var

17 - Benzine dikkat

17 - Northern Territory - Timsahlara dikkat

17 - Heryer patates agacı

17 - Kanatları 15cm

17 - NT manzara 1

17 - Toprak kırmızı

17 - WA giriş

 

 

 

 

 

 

 

 

Gün 18 – 26 Eylül 2013 Kununurra – Mt. Barnett

Cape York'a çıkarken kullandığım PDR (Peninsula Development Road) yolundan sonra, işte bir efsane daha... GIBB RIVER ROAD...

Burası her zaman her şekilde girilebilen bir yol değil... zaten sadece 4x4 araçlar için uygun....Bu yolun girişinde bulunan yol durumu levhasında da açıkca yazıyor. (Bakınız foto) Şehirde çok detaylı bilgi alıyorum ve şartlar uygun gibi görünmekte... Haritada bazı noktaları tazeliyorum ki toplam 700 km'lik yolda zaten sadece 3 nokta var.  

Burayı gerçekten görmek istiyorum. İlk gün 390km toprak, çakıl ve nehir geçişleri...özellikle de bir tanesi çok meşhur... Pentacost nehrinde 100m'ye varan su geçişi... İkinci gün 180 km kadar aynı şartlar ve son 130 km stabilize...

Nefeslerinizi tutabilirsiniz...

Kununurra'dan çıkış da dahil olmak üzere yolun ilk 52 km'si asfalt. Bu noktada Gibb River Road sapağına ulaşmış bulunuyoruz. Geriye kalıyor 341 km... Bu bölüm boyunca hiç bir servis noktası yok. Evet, doğru okudunuz, 341 km boyunca benzin yok. Depoma güvenmeme rağmen bugün ilk defa 5 lt.lik jerry-can'imi dolduruyorum. Avustralya'lılar ne demiş: yu nevır nov... Bütün su termosları da dolu... Çok zor ve sıcak bir gün olacak.  

GPS cihazım bu yolla maalesef tanışmıyormuş. Harita fonksiyonun açık bırakıyorum ve de Navigatör 4 mal gibi sadece izimi takip etmeye başlıyor. Gibb River Road'un ilk 33 km'si sürpriz bir şekilde asfalt... ama yolun geri kalan kısmı bunun acısını kat kat çıkarıyor. Yol boyunca sadece birkaç tane camping alanı var. İlki sapaktan 25 km sonra ve yoldan 2 km içeride... İkincisi de 33 km sonra ve yoldan 16 km içeride... Bunlarla haliyle hiç işim olmuyor. Bence bu yoldaki ve de şu ana kadar bu ülkede gördüğüm en güzel camping ve road house'lardan biri sapaktan 70 km sonra (yani toplam 120 km'de  gibi) olan Home Valley... Hiçbir yerin tam ortasına inanılmaz güzellikte bir tesis yapmışlar. Gözlerime inanamıyorum. Tatil köyü havasında bir yer... Biraz soluklanıyor, sulanıyor ve tütünleniyorum. Bundan sonra ıssızlık devam ediyor. Sapaktan 173 km sonra (yani toplam 225 km gibi) yoldan 5km içeride Ellen Brae adında bir kamp var. Onlara uzaktan el sallıyorum. Beni görmüyorlar.

Pentacost nehri geçişi kurumuş ve hiç su yok. Toplam 50-60 m gibi uzunlukta olan nehir yatağının kocaman taşlarının üstünden hoppidik geçiyorum. Bir de yolda inşaat çalışması var. Bir yerin ortasına kırmızı ışık koymuşlar, kamera şakası gibi... gelen yok giden yok öyle mal gibi bekliyoruz. Neyse birazdan yeşil yanıyor.

Hava gerçekten çok sıcak ve yine 40 derecede yol alıyorum. Ama dün eldivenlerin ucunu kesip üstümdeki malzemeyi inceltince çok daha idare edilir hale geldi. Bence manzarası gerçekten çok güzel bir yol ve trafik de fena değil... Belki dünkü kadar (!) yok ama eminim ki bugün girmemiş olduğum ana yoldan (Great Northern Highway) kesinlikle daha fazla trafik var. İşin garibi, o yolda da çok uzun mesafeleri muhtemelen hiçbir özelliği olmayan yollarda geçmek zorunda kalacak iken (ki Plan B bu idi) en azından burada bu kıtanın en efsanevi yollarında birini geçme ve çok değişik bir doğayı görme şansım oluyor. Yol tabii ki ıssız ve sıcak, bu konuda bir değişiklik yok... ama farklı...bence kesinlikle değer... Doğayı ve off-road'u seven herkesin kesinlikle görmesi gerken bir yol...

Bununla birlikte ilk etapta basit görünmesine rağmen off-road şartları açısından çok zorlayıcı bir yol... En az 10 tip farklı zemin, dalga dalga ve öngörülemez bir şekilde adamın üstüne üstüne geliyor. Sert toprak, çakıl, toz çakıl, kırmızı kum, sarı kum, oluklu karton (corrugations), yumuşak toprak, patates ile kafam boyu arası taşlı kısımlar ve de sürekli bir nehir yatağında gidiyormuş izlenimini veren yola gömülü taşların (bazen büyük bazen ufak) olduğu bölümler... hepsi arka arkaya sahne alıyorlar. Tam biraz düzeldi derken kalleşce bir sürpriz hazırlıyor bu kaltak yol... Sürekli nehir yatağı geçişleri (kuru) ama ya büyük taş ya da kum ile dolu... Bence en çok yoranı da oluklu kısımları... dalga dalga olan bu yol inanın PDR ile kafa kafaya çekişir... Doğrusu bu kadarını beklememiştim. Sürekli bir titreme halindeyim. Böbrek taşım filan olsaydı çoktan kurtulmuştum. Aynı zamanda da taşlı bölümleri dikkatlice geçip kötü bir durumla karşılaşmak istemiyorum. Bugünün amacı motoru bu inanılmaz kırıcı yoldan hasarsız bir şekilde çıkarmak... sürat kesinlikle ön planda değil...Genel olarak 50 ortalamayı tutturabiliyorum ve de bazı düzlüklerde 80 ile 90... Şartlar çok ani olarak değiştiği için gaza asılmak bence iyi bir fikir değil...sonuçta amacım bu yolu sağlıklı bir şekilde bitirebilmek... İlk başta 100 sonra da 70-80 km gibi sıklıklarda durup soluklanıyor ve su içiyorum. Bu yolda en az 3 litre su şart...yer varsa daha fazla...ki o da yola çıkmadan tamamen sulanmış olduğunuz varsayımı ile...Benim suyum zor yetişiyor. Özelikle de Mt. Barnett öncesi 100 km gerçekten zorlayıcı bir bölüm...

Mount Barnett levhasını görünce sanki 23 Nisan... Çok yorucu ve kırıcı bir etap geçildi. Bunun sonunda varılan tesis ise tam bir hayal kırıklığı... zira bugüne kadar girmiş olduğum tüm Road House'ların çok büyük kısmı o acaip yolların ortasında tam bir vaha... Burası ise adi bir çift Fransız tarafından işletilen ve sadece benzinci, dükkan ve camping olan bir yer... İşin kötüsü, yolun tam ortasında ve başka bir yer yok... Fırsatçı lö-püşt Fransızlar benzini litresi 2.5 dolardan (normalde 1.6) satıp saat 17.20'de dükkanı kapattılar. Bira bile yok, onu bırak akşam yemeği filan hak getire... gece susayacak olsan musluktan 35 derece kıvamında akan saf  Avustralya suyuna mecbursun. Böyle bir yer.... Ben dükkanın önündeki koltuklarda ayaklarımı uzatmış  günün hararetini tütünlerime aktarırken saat 17.25'te 55 yaşlarında bir hanım (yalnız olarak) gelip benzin almak istedi. Fransız şıllık kırıta kırıta yanına gidip kapattıklarını söyleyip pompayı açmadı iyi mi? Kadına gecesi 80 dolardan baraka satmaya çalışıp (ki o barakalarda ben de kalıyorum, çünkü başka seçenek yok) çadırı varsa kamp yapabileceğini söyledi. Fransız çift, Fransız usülü aşk fısıltılarına dalmak üzere ortadan yok olurken, zavallı teyze bir kenara çekip çadırını kurmak zorunda kaldı... Hayretler içindeyim... ama Fransızlar bu konularda zaten beni hiç şaşırtmazlar. (istisnalarda kaideyi bozmaz)...Mount Fucking Barnett...

Çok uzun ve sıcak kısımları geçmeye devam ediyorum. Toprak kırmızı, gök mavi... Kattettiğim sessizliği duyabiliyor musunuz, bilemiyorum. Duyamıyorsanız eğer, sessizliğin rengi bugün kırmızı...göremiyorsanız eğer, sessizliğin kokusu bugün duman...

18 - Buyurun buradan yakın - şaka değil

18 - Gibb River Road 0

18 - Gibb River Road 5

18 - Gibb River Road 6

18 - Gibb River Road 7

18 - Gibb River Road 8

18 - Gibb River Road 9

18 - Gibb River Road 10

18 - Gibb River Road 11

18 - Gibb River Road 12

18 - GOPR0137

18 - GOPR0139

18 - Home Valley RH 1

18 - Home Valley RH 2

18 - Home Valley RH 3

18 - Home Valley RH 4

18 - Mt Barnett - Baraka (Donga)

18 - Pentacost River (Gibb River Road) 1

18 - Pentacost River (Gibb River Road) 2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gün 19 – 27 Eylül 2013 Mt. (Fckng) Barnett – Derby – Broome

Yolun geri kalan kısmına erkenden asılıyorum. Aslında 200 km off-raod ve 110km stabilize olduğu ortaya çıkan bu yolun sonucunda bu kıta turunda yapmak istemiş olduğum 2 efsane yol arkamda kalmış olacak... PDR ve Gibb River... 4x4 araçlarla zor geçilen bu yolları geçebildiğim için mutluyum. Geride kalan kısımda zorlayıcı (uzunlar hariç) etaplar yok. Avustralya'lılar bu sefer ne demiş: ıt vil bi e pis of keyk...

Eldivenleri kısaltmak gerçekten dahiyane oldu. Birçok avantajı var. 1) hareket halineyken burnumu kaşırken çok rahat oluyor 2) yeniden herhangi bir zombi durumu ile karşılaşırsam tetiği çekmek çok kolay olacak 3) ellerim hava alıyor... Acaba parmak uçlarına güneş kremi sürsem mi?

Batıya doğru hızla yol almaya başlıyorum. Güneş arkamda ve ben gölgemi kovalamakla meşgulum. Hep kaçıyor, yakalayamıyorum. Kısa bir süre sonra yol kenarında tekrar danalar beliriyor. Yola yakın olanlar çok tehlikeli zira aniden çok hızlı hareket edip yola fırlayabiliyorlar. Çok dikkatli geçmek gerekiyor. Bazıları bana tanıdık geliyor. Uzun uzun bakışıyoruz ama çıkartamıyorum. Sanırım onlar da aynı duygular içinde...

Navigatör 4'ümüm morali bozuk... Öyle aval aval yola bakıp nereye gittiğimiz hakkında pek bir bilgi veremiyor. Ekrandaki motorsiklet işareti bir sola bir sağa yatıp birşeyler yapmaya çalışıyor ama nafile... Garmin bu yolu daha henüz bulamamış.. Navigatör 4'üm sürekli muhabbet halinde olduğu 4-5 uydu ile olayı netleştirmeye çalışıyor. Aralarında belli bir stres var, sezebiliyorum. Onlar da bizi sadece gördüklerini ancak nereye ve nasıl gittiğimiz hakkında bir fikirleri olmadığını belirtiyorlar. Navigatör 4, mecburen izlemede kalıyor.

Yolun bu kısmı daha sert zemin ve dolayısı ile daha hızlı gitmeye olanak sağlıyor. Özellikle ilk 100 km'yi çabuk çabuk geçme şansı oluyor. 80 km mesafede meşhur Imintji Store var ve Derby ile Mt. (Fckg) Barnett arasında durulabilecek tek nokta... sadece dizel var ama dükkanda başka şeyler bol... kahvaltı ediyorum. 24 saattir bir şey yememişim. Birkaç Belçikalı ve Fransız turist, en mainstream karavan firmasından (Britz) kiralamış oldukları geyik 4x4 araçlarına mazot alırken araçları kadar geyik bir muhabbete dalıyorlar. Sanırsın Camel Trophy'ye çıkmışlar... Onları bekleyen yolu düşünürken içimden kıs kıs gülüyorum.

Yolun 2.kısmındaki 100 km ise biraz daha sürpriz parçalarla dolu... Aynı ilk günkü gibi büyük taşların (bazıları gömülü bazıları ise Schengen vizesi ile serbest dolaşımda) olduğu nehir yatağı kıvamında parçalar, aniden ortaya çıkan kumlu alanlar, birkaç nehir geçişi vs ve de toz kırmızı çakılın olduğu parçalar... Genelde 70-90 aralığında geçtiğim yerler olsa da, zaman zaman 40-50'ye düşmek zorunda kalıyorum. Lastiklere bir şey olacak diye yüreğim ağzımda pür dikkat yol alıyorum. Birkaç gömülü ve uzaktan kesmesi mümkün olmayan baba 1-2 taşın üstünden geçmek zorunda kaldıktan sonra gözüm bir süre lastik basınç göstergesinde... Allah'tan sakat bir durum yaşanmıyor. Rahatlıyorum.

Veeee, Gibb River Road da Allah'a şükür arkamda kalıyor. Büyük kısmını oldukça keyifli geçtiğim 2.gün etabının sonunda asfalt göründü. Gerçi asfalta çıktıktan sonra araya 2 x 10 km'lik kırmızı toz çakıl parça daha yerleştirmişler (kahveler de ikramımız misali) ama bana vız geliyor. Bir efsane yolu daha hiç düşmeden, devrilmeden ve de iyi bir zamanla geçebildiğim için çok mutluyum.

Aynı daha önceden PDR'de olduğu gibi bu kırıcı ve çok yönlü beceriler isteyen Gibb River Road'a yine çok bilinçli, belli başlı temel off-road sürüş becerileri olan ve de doğada yaşam ile tanışık sürücülerin girmesini ÖNEMLE tavsiye ederim.

Saat 12 gibi Derby'ye giriyorum. Biraz sallanıp telefon vs gibi son birkaç gündür uzak kalmış olduğum medeniyetin nimetlerinden faydalandıktan ve de bu önemli etapları başarı ile bitirebildiğim için kendimi ufak bir dondurma ile ödüllendirdikten sonra bir sonraki günün etabından kabaca 200 km çalmak için Broome'a doğru yola çıkıyorum. Bana bütün bu acaip yollar boyunca eşlik etmiş bulunan hayali ve Aboriginal yol arkadaşlarım da beni kutluyor ve bundan sonrası iyi yolculuklar diliyorlar. ''Bizden deniz kenarına kadar abi, bir yerde bir ihtiyacın olursa bir duman çak, hemen geliriz'' diyorlar. Sarılarak ayrılıyoruz. Duygusal bir an... Hayali arkadaşlarımı ve toplam 2.000 km off-road etabını arkamda bırakıyorum.

Artık asfalt şaka gibi geliyor ama paranoyak olmuşum, asfalt da bile iz tutmaya başladım. Nasıl bir izse bu... Bu gece kendime bir kıyak çekip adam gibi bir otelde kalmayı düşünüyorum. Sanırım bunu hakettim.

19 - Cable Beach 1

19 - Cable Beach 2

19 - Cable beach 3 (Broome)

19 - Gibb River Road (Imintji Store) sadece Dizel

19 - Gibb River Road 1

19 - Gibb River Road 2

19 - Gibb River Road 3 (Imintji store)

19 - Her yer karınca yuvası

19 - Mount Barnett - Havadan

19 - Mount Barnett RH

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gün 20 – 28 Eylül 2013 Broome – Port Hedland

Sandfire RH'da sigaramın yarısını rüzgar içmişti. Hiç durmadan 300km gelerek ilk durak yaptığım bu noktadan önce zaten başka hiç bir yer de yoktu. Yol ortasında 40 derece güneşin altında durmak istedikten sonra duracak yer tabii ki çoktu. Ama bana pek cazip gelmemişti açıkcası... Gitmek gerekiyordu zira durarak geçmiyordu kilometreler... Toplam 640 km yapılacaktı bugün.

Artık burnumu güneye dönmüştüm. Başka bir deyişle yolun yarısından fazlası geride kalmış ve dönüş yolu başlamıştı. Bundan sonrası hep yokuş aşağı olacaktı. 140 km sonraki durak olan Pardoo RH'a gelmeden 15 km önce kadran 10.000 km'yi gösterdi. Tabii ki bu özel anı fotoğraflamayı ihmal etmedim...Savannah Way bitmiş, tüm Avustralya'yı dönerek giden 1 numaralı yolda, Great Northern Highway'de ilerliyordum. Arada ufak tefek neşe katan birkaç viraj denk gelmedi değil, ama genelde uzuuuuun düzlüklerle geçen bir etaptı.

Neden kuzeyden dönerek başlamıştım bu tura, aslında çok basit birkaç nedeni vardı: 1) kuzey halen kuru ve daha çok sıcak olmamıştı. Yağmur yeme ihtimalim sıfıra yakındı. Girdiğim yolları gözönünde bulundurursak, çok önemli bir faktördü. 2) En zor etaplar bu bölümde idi. Bunları baştan geçmek bariz bir rahatlık verecekti. 3) Doğudan batıya giderek, özellikle zor etaplarda, saat farkı avantajını kullanmak fena bir fikir değildi.

Geride bıraktığım Broome çok klasik bir tatil beldesi çıktı. Deniz kenraında olan konumu ve çok güzel birkaç plajı ile (özellikle de Cable Beach, bakınız foto) cazip bir noktaya benziyordu. Halen yüksek sezon olması nedeni ile otel fiyatları uçuk vaziyette idi. En sıradan yerlerde 300 dolar civarında acaip fiyatlar çekiyorlardı.

Günün sonunda geldiğim Port Hedland ise yine deniz kenarında olmasına rağmen tamamen bir sanayi ve özellikle maden şehri çıktı. Bu kadar sevimsiz bir yeri hayatımda çok az görmüşümdür. Rusya'daki bazı şehirlerle çok rahat kapışır. Şehrin içini şöyle bir turlarken aklıma Mt. Isa geldi.... Onun deniz kenarı versiyonu... Kimsecikler yoktu ve ben eldivenlerimin ucunu keserek zombilere karşı 1-2 saniye kazandığım için ne kadar akıllıca bir hareket yaptığımı düşündüm. Girdiğim 1-2 otel 300 dolara varan fiyatlar isteyince yeniden ana yola dönerek zombilerin pek uğramadığı ve ağırlıklı olarak yol ve maden işçilerinin kaldığı bir motelde her halikarda çok daha ucuza ama buraya göre yine de pahalı sayılabilecek bir fiyata yeniden bir ''donga'' buldum. Tamam baraka (container) vs şeklinde idi ama en azından duşu tuvaleti içinde,  televizyonlu, klimalı, kahve makineli filan ufacık bir odaydı. Bana da zaten daha fazlası lazım değildi. Üstelik barı da saat 10'a kadar açıktı. Bundan iyisi can sağlığı... Yarın ki 870 km'lik etabıma erkenden başlamayı planladığımı düşünerek akşam için zaten çok özel bir planım da yoktu.

Bu arada Navigatör 4'ümle aramız da epey düzelmişti. Morali düzgün olan bir GPS cihazı gibisi yoktu. Bana lazım olan ve olmayan birçok bilgiyi şen şakrak yine sürekli olarak vermeye başlamıştı. Belli ki nerede olduğumuzu bilmenin rahatlığı içerisinde ve keyfine diyecek yoktu.  

20 - Degrey River

20- 10000'i gördük

20- Çok uzuuuuun bir plaj

20- Donga'da kalış

20- Resimde kim var

20- Sandfire RH 1

20- Sandfire RH 2

 

 

 

 

 

 

 

Gün 21 – 29 Eylül 2013 Port Hedland – Carnavron

Erkenden başlamam gereken neredeyse 900 km'lik etaba bu sabah biraz geç kaldım. Yorgunluk kendini hissetirmeye başladı ve böylece yolda sık sık karşılaştığım deli danalar gibi 10 saat filan uyumuşum. Neyse, saat 8.30 gibi yola koyuldum. Halen şansım vardı.

Bu uzun ve sıkıcı etapta duracak sadece 3 nokta var. Karatha, Fortescue ve Nanatharra... 250-300 km'lik dilimler halinde sadece kısa molalarla yol alıyorum. Başka türlü güneş batmadan Carnavron'a girmem mümkün değil... Sabah sıkı bir kahvaltıdan sonra, ki bu da ilk defa konaklama ücretine dahildi dolayısı ile aslında çok fena bir fiyat da ödememiş oldum, bol bol sıvı alarak yola çıktım. Fotoğraflarda göreceksiniz, bu yolda benzin haricinde bir de ciddi bir su problemi var. Yol planlamasını her açıdan iyi yapmak gerekiyor.

Uyarı levhaları bu bölgenin ''cyclone'' (tayfun diyelim) bölgesi olduğunu ve dikkatle gidilmesini tavsiye ediyor. Bu tavsiyeye uymayı canıgönülden istiyorum ama tam olarak neye dikkat edeceğimi de pek bilemiyorum. Acaba tayfunlar başlamadan önce belli hareketler mi yaparlar? Bilemiyorum. Yine de pür dikkat gidiyorum, neye dikkat ettiğimi bilmeden... Yolda aslında ciddi bir rüzgar durumu var. Arada sırada çok ani bir şekilde sallıyor. Bir de karşıdan gelen Road Train'ler beraberinde ciddi bir rüzgar dalgası taşıyorlar. Geçerken, bilhassa da yüksek süratte, çok dikkatli olmak gerekiyor.

Kulaklığımda Pink Floyd çalıyor. Babalar ''iz der enibadi aut der'' diyorlar... Bu yola çok uygun bir şarkı sözü...Bakıyorum ve bir daha bakıyorum, ama kimsecikleri göremiyorum.

Diğer taraftan yol  durumunda bazı değişiklikler var. Toprak halen en kırmızı halinde devam ederken, bitki örtüsü artık yeşile döndü. Yolun belli bölümlerinde her iki tarafta da çiçekler var... İnanılmaz... Uzun zamandır görmemiştim. Anlaşılan o ki iktidar partisi burada da acaip çalışıyor gerçekten ve yolun kenarını burada da güzelleştirmiş... bravo yani !!!.... Hava sıcaklğı da ilk defa saat 9'dan sonra 40 dereceyi geçemedi ve 29'da kaldı. Her ne kadar öğleden sonra en yüksek 36'yı görsek de, artık daha serin bir bölgede seyahat halindeyim. Akşamüstü şehre girerken yol biligisayarı 22 dereceyi gösteriyordu. İşte bu kadar çabuk değişebiliyor herşey burada... Akşam ilk defa polar katmanımı giyiyorum yemeğe giderken...

Saat 17.30'u daha göstermeden hedefe ulaşıyorum. Her zaman olduğu gibi durduğum ilk motelde beni oymaya çalışan resepsiyoncuya başarılar dileyerek 2.seçeneğe geçiyor ve yine her zaman olduğu gibi çok daha mantıklı bir yerde makul bir fiyata oda ve bira buluyorum. Neden doğrudan 2.seçeneğe gitmem ki acaba?

Yarın, etabın kendisi çok uzun olmasa da kıtanın en batı ucu olan Steep Point'e değmek gibi bir hedef var. Fazladan toplam 200 km'lik (100 giriş 100 çıkış) bir off-road bölümü var. İnşallah bu hedefi de gerçekleştirmeyi ümit ediyorum.

21 - Ben motorda bu arkadaş bisikletle

21 - Carnavron

21 - İçinde nadir olarak su olan nehirlerden biri

21 - Nalları dikmiş bir dana

21 - Nanutarra RH

21 - Rotamız hep 1 nolu yol

21 - Sadece benzin değil acaip bir yol burası

21 - Yol durumu önemli

21- Yengeç dönencesi geçildi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gün 22 – 30 Eylül 2013 Carnavron – Steep Point – Northhampton

Acaip bir kıta gerçekten... çok yönlülüğünü ve herşeyin ne kadar çabuk değişebildiğini bugün bir kez daha gösteriyor. Yol, bitki örtüsü, iklim vs. sabah başladığım nokta ile akşam bitirdiğim nokta arasında oldukça farklı...

Toplam 500km'ye yakın olan bu etapta bir de kıtanın en batı ucuna uğramam gerekiyor. Hiç durmadan 200km kadar gidip Steep Point sapağındaki benzincide gerekli ikmalleri yapıyorum. Şayet bu noktada benzin olmasa zaten içeri girip çıkmak mümkün değil... Burada bir grup motorcu ile karşılaşıyorum. Bu bölgeden ufak bir grup... Buralarda dolaşıyorlarmış. Yaptığım tura olan şaşkınlıklarını dile getirdikten sonra  bana kıtanın en batı ucuna giden yolu detaylı olarak anlatıyorlar. İçlerinden bu yolu araba ile (4x4) geçmiş olan birisi bana detaylı bilgiler veriyor. Durum pek iç açıcı değil zira toprak olarak başladıktan sonra ciddi şekilde kuma dönen bir zeminden  bahsediyoruz. Son bölümde de artık kum tepelerinin üstünde gidildiğini söylüyor. Aynı bilgileri benzinciyi işleten ve bu işi yapmaktan pek hazzetmediği belli olan ve aynı zamanda biraz da ukala olan menecer'den da alıyorum. İçeriye bir sürü bilgi panosu ve harita koymuşlar. Genel adı Shark Bay olan bu bölge çok turistik ve de ''world heritage'' olarak sınıflandırılmış. Menecer bana “git içerideki haritaya bak, orada neresi kum neresi değil” gibisinden bayağı yardımcı oluyor. Diğer bir deyişle, hadi git de eben seni tam olarak nerede bekliyor, görürsün gibilerinden... Başarısızlığım onu mutlu edecek belli ki... Tamam anladık, adamcağız bu bilgileri hergün onlarca turiste vermekten sıkılmış ama niye moral bozuyorsun kardeşim?...  Neyse, hava da aynı zamanda acaip bulut topluyor ve çok rüzgarlı... Her an indirecek gibi...Bu arada yolun da aslında 100 giriş 100 çıkış değil, tek yön kabaca 170km offroad kısmı + 40 km girizgah kadar olduğu ortaya çıkıyor. Ufak bir planlama hatası... HSKTR....Planlarımı yeniden gözden geçirmek zorundayım. Acaba zaten ucuna kadar gitme şansım olmayan ve de hem neresine kadar gidebileceğim hem de şartları belli olmayan yola hiç girmeden ve sıkılmadan paşa paşa devam mı etsem yoksa herşeye rağmen şansımı deneyip gidebileceğim en uç nokta neresi ise oraya kadar zorlasam mı? Dün dinlediğimiz Pink Floyd ne demiş: Don't give in without a fight.... yani mücadele etmeden pes etme...

Böylece bu karardan sonra 2 hususu daha gözden geçiriyorum. Kutuları bırakma şansım var ama ukala benzincinin kabul edeceğini zannetmiyorum. Bıraktığım takdirde şansımı daha da zorlayacağımı biliyorum ve buna niyetim yok. Kutuları indirmiyorum. Bir de saatimi kontrol ediyorum. Eğer akşam Geraldton'a mantıklı bir saatte girilecekse en geç 15.00 – 15.30 gibi bu noktaya geri dönmüş olmam gerekiyor. Ana yolda yatacak yerler belli. Tabii geri kalma ihtimali de var ama mümkün olduğunca plana sadık kalmak istiyorum. Dolayısı ile bu da bana 2 saat gidiş ve 2 saat dönüş gibi net bir zaman bırakıyor. Kararım belli... Bu zaman dilimi içinde şartları koparmadan gidebileceğim en uç noktaya kadar gideceğim. Bu turun ana hedeflerinden birini basitçe yok etmek içimden gelmiyor.

Hava fena bozuyor. Asfaltta ilk 40'ı süratle geçerken karanlık bir gökyüzüne doğru hareket halindeyim. Birazdan yağmur da başlıyor. Halbuki hava sabah ne kadar güzeldi. Acaba mesajı alamıyorum mu?... Devam ediyorum ve asfalt bitip toprak başlayan yol girişinde çeşitli mesafe ve uyarılar bulunan levhadaki yazıları inceliyorum. 148Km ve 4x4 ile 3 saat diyor. (Bakınız foto)  Devaaaam.... baştan toprak arkası birkaç kum bölüm... acaba mı diyorum... ama yine devam ediyorum... Yine çok bozuk satıhlar, oluklu yollar ve kumla karışık bir yol... Devam... Yağmur havası geçiyor ve ilerledikçe yol daha sert bir zemin haline gelerek süratli geçişe imkan sağlıyor. Durmadığıma seviniyorum. Sonuçta kabaca 100 km gittikten sonra ciddi bir uyarı levhası ile Steep Point'a dönen son kavşakta karşılaşıyorum. Sanırım bir 50-60 km daha var. Geri kalan yolun adı “Sandy Point” ve haliyle çok şey anlatıyor. Ayrıca levhada da şöyle yazıyor: “Tehlikeli bir yola giriyorsunuz. Kendi sorumluluğunuzda (riski size ait diyor) devam edin. Sadece yüksek 4x4 araçlar girebilir”... (Bakınız foto) Tam 2 saatte bu noktaya gelmişim ve planıma uygun olarak aslında geri dönmem gerekiyor. Bundan sonrası pek geçilebilecek bir yola benzemiyor. Fotoğraflar çekilip bir sigara içiliyor. Ama gazım üstümde ya, eğer ilerlemek mümkünse aslında Geraldton'a gitmenin şart olmadığı ve de saat 5'e kadar dönebilirsem ukala benzincinin adı motel olan barakalarında kalabileceğimi düşünüyor ve uyarılarla dolu yola girmeye karar veriyorum. Buraya kadar gelmişim, bir bakmak lazım...Çok kısa bir süre sonra Ölüdeniz Kumburnu kıvamında çok ciddi bir kum zemin başlıyor. Bana önceden verilen bilgilerle tutarlı... 300-400 m kadar gidip hiçbir düzelme belirtisi görmeyince geri dönmeye karar veriyorum. En yakın noktaya 100 km'den fazla bir mesafedeyim ve de derin kumda kendi başıma debelenmek gibi bir amacım yok. Buraya kadarmış.... Son 50 km'yi artık zorlamayacağım zira kopacağı belli... Uyarı levhasının önü, Avustralya kıtasında gelebildiğim en Batı nokta: S 260 20.166' ve E 130 19.405'

Hem uca kadar gidemediğim için üzgün hem de herşeye rağmen mücadele ederek gelebileceğim en son noktaya kadar geldiğim için mutluyum. Bu karışık düşüncelerle asfalta dönüş yoluna gazlıyorum. Artık yolu bildiğim için daha süratli geçiyorum ama rüzgar çok güçlü... ayakta durmakta zorlanmaktayım. Gidonu mu tutayım yoksa kendi mi tutayım, arada kalıyorum. Sonuçta sıkı asılarak saat tam 3'te ukala benzinciye yeni bir ziyarette bulunuyorum. İkmal, gıda ve fiziksel gereksinimler... Günlük plandaki şehre hava kararmadan girme şansım düşük olsa da gazı açıyorum.

Bu arada hava da birden acaip değişmiş ve her yer pırıl pırıl güneş... Sanki bana “iyi ki devam etmedin, işte ödülün” der gibi...Ama sıcaklık gitgide düşüyor. Bu arada da uzun zamandır ilk defa bir ormanın içinden geçiyor ve çam kokusu alıyorum. Bitki örtüsü tamamen yeşil olmuş durumda ve bize çok tanıdık bir görüntüde gitmeye başlıyorum. Sabah 25 olan sıcaklık şimdi 16-18 arası... durup katman eklemeye üşeniyor ve de günün son 1 saatini epey üşüyerek Northhampton hayali ile geçiriyorum. Bir 50 km daha gitmeye niyetim yok. Hem yoruldum hem de dondum. Günü 800 km gibi bir skor ile kapatıyorum. Gece ise 10 derecenin altında....Daha birkaç gün önce 40 derecede gidip üstümü başımı yırtmak isterken artık başka bir mevsimde yol almaktayım.

22- Billabong

22- Binnur Hoca icin

22- Carnarvon Uzay istasyonu

22- Carnarvon

22- Cici ama ölü (ben çarpmadım valla)

22- Hava durumu tarifi

22- Steep Point Yolu 1

22- Steep Point Yolu 2

22- Steep Point Yolu 3

22- Steep Point Yolu 4

22- Steep Point Yolu 5

22- Steep Point Yolu 6

22- Steep Point Yolu Harita

22- Steep Point'de geldigim son nokta 1

22- Steep Point'de geldigim son nokta 2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gün 23 – 1 Ekim 2013 Northhampton – Geraldton – Perth

Perth'e yaklaştıkça Avustralya'nın California'sına da yaklaşmış oluyorum. Tamamen farklı bir coğrafya, okyanus kıyısı ve yazlık bölgeler...Döt pişiren yollar artık döt donduran yollar şekline dönüştü. Buralar henüz ilkbahar ve yaza daha zaman var. Sabah 8 gibi 12 derece ile başlayan yol gün boyunca 15-20 derece arasında kalıyor. İlave katmanlarımı kuşandım ve esas eldivenlerimi bile giymek zorunda kaldım. (Yazlıkların ucunu uçurmuştum hatırlarsanız).

Her yer yeşil ve coğrafya o kadar tanıdık ki her an zeytin ağaçlarını göreceğim gibi geliyor. Yeşil otlaklar ve çiftliklerin arasından oldukça pastoral bir manzarada geçerken artık çiçeklerin konusu bile tanıdık geliyor. Virajlar da artıyor ve yol daha çok zevk vermeye başlıyor. Yüksekçe bir süratte birkaç viraja yatıyor ve kendime geliyorum.

Sonunda Hint Okyanusu'nın güzel bir köşesi ile karşılaşıyoruz. Su rengi (uzaktan da olsa) turkuaz, kumlar bembeyaz, gök mavi, bitki örtüsü canlı bir yeşil ve toprak  kırmızı... acaip bir renk uyumu var...Deniz kenarındaki meskun yerlerde genelde yamaç üstüne kurulmuş okyanus manzaralı güzel evler var. Anayoldan (klasik 1 No) çıkıp onun yerine Indian Ocean Drive'dan devam ediyorum.

Bu arada yolda duracak yer çok...Özel bir planlamaya gerek yok... Seç beğen al... Çünkü artık kıtanın nüfus yoğunluğu en yüksek bölgelerinden birinde gidiyoruz. Zaten ülke nüfus dağılımının %80'i güneybatıdan güneydoğuya yayılmış vaziyette... tabii ki bu hat üzerinde kıta içine de biraz uzanıyor. Ama özetle, koskoca bu kıtadaki kabaca 25 milyon nüfusun %80'i ancak belli alanlara yoğunlaşmış vaziyette...Tam Ağaoğlu'na uygun bir durum... burada olsa ne araziler kapatırdı kim bilir...

Perth şehri plana göre bugün son noktam.. Erken varıyorum. Kısa bir tur atıp, birkaç resim çekip devam etmeye karar veriyorum. Bu kadar büyük bir şehri zaten birkaç saat içinde keşfedecek durumum yok. Hiç şehir modunda değilim. Zaten hava da iyice kapalı...öyle ruhsuz bir durum... Bir de yeniden büyük şehire gelmek bana biraz garip geliyor açıkcası... Uzun zaman kırsal bölgede ve ücra yerlerde zaman geçirdiğim için Avustralya'lıların tabiri ile “outback” beni artık kendine bağladı sanırım. Hızla uzaklaşıyorum daha uak bir kasabaya doğru...

23 - Geraldton yolunda

23 - Hint okyanusu

23 - Perth 1

23 - Perth 2

23 - Perth 3

 

 

 

 

 

Gün 24 – 2 Ekim 2013 Mandurah – Augusta – Albany

Tek kelimeyle olağanüstü güzel bir gün oldu diyebilirim. Ama sanırım iki kelime oldu....Bugün aslında ben de “Cape to Cape” yapıp 2 tane önemli buruna gittim... İzah edeyim.

Hava dünün aksine pırıl pırıl ama halen soğuk... Aslında uzun bir etap olan bugün mutlaka sahilde bazı noktaları görmem gerekiyor. Bu da benim için haliyle zaman kaybı ama bazı yerleri görmeden geçmek olmaz. Perth'in 70-80 km kadar dışından hareket ediyor olmanın avantajı ile de Dunsborough ile Augusta arasını oldukça detaylı görme şansım oldu. Her ne kadar Navigatör'üm beni sürekli ana yola atmak istese de, araya ilave girişler yaparak onu sahile en yakın yolda tutmaya çalışıyorum. Hatırlarsanız, kendisini bilmediği bir takım yollara sokmuştum ve bu konudaki hassasiyetinin devam edebileceği endişesi ile aramızda gereksiz bir gerilim yaratmak istemiyorum. Bazen onun dediği yollardan gitmeyince kendi kendini kapatıyor... Çok ince huylu bir alet gerçekten...

Bu rotada artık güneye gidiş hattımın son kilometrelerini yapıyorum. Bu bahsettiim aralığı bence herkes görmeli çünkü gerçekten çok ama çok güzel bir bölge... Bu bölgede herşeyden önce, kıtanın bu güneybatı ucunun (ki haritada çıkıntı bir yarımada gibi görünmekte) iki tane Cape'ine değdim. İlki kuzey taraftaki Cape Naturaliste ve diğeri güney ucundaki Cape Leeuwin... Güney uç gerçekten ilginç zira bir tarafınız Güney Okyanus'u diğer tarafınız da Hint Okyanus'u...İkisi de güzel ama bence Cape Leeuwin coğrafi açıdan daha güzel ve tabii ki çok daha önemli bir nokta... Cape Naturaliste'de ayrıca bir koy geride kalan Bunker Bay'e de uğrayıp plajda bulunan tek Cafe'de geç bir kahvaltı şansım oldu.

Anayoldan uzak ve kıyıdan yaptığım rota harika... Bu arada bir de Margaret River diye bir yer var ve o noktadan itibaren artık meşhur Avustralya şarapları başlıyor... Ne zaman göreceğim diye merak ediyordum zaten... Evet, her yer bağ, bahçe ve şarap evi... hayatımda bu kadat çok şarap üreticisini bir arada görmemiştim. Yolun üstünde arka arkaya dizilmişler. Hepsi ziyarete açık ve gelenlere ikramlarda bulunuyorlar. Kalmak isteyenler için de birçoğunda konaklama imkanı var. Bu bölge tamamen şarap ve onun turizmi üzerine kurulmuş. Bunun dışında artık zeytinlikler de göze çarpıyor. Tamamen bir Akdeniz ortamında yol alıyorum. Yollar çok geniş değil ama rahat ve virajlı... manzara süper... yine muhteşem bir pastoral ortamda seyahat etme şansım oluyor ve bazen nereye bakacağımı şaşırıyorum. Fotoğraflayacak o kadar çok görüntü var ki, hepsine dursam yol bitmez. Bazı pozları sadece beynime şipşaklıyorum. Bu güzel şarap bölgesi neredeyse taaa Albany'ye kadar devam ediyor.

Artık doğuya dönmüş vaziyetteyim ve öğleden sonra yeniden önümdeki gölgemi kovalıyorum. Halen çok hızlı... Bu arada, en az 3-4 tane National Park içinden de geçiyorum. Çok güzel orman yolları bunlar... Bir seferde hiç bu kadar çok oksijene maruz kaldığımı hatırlamıyorum. Bazı yerlerde ağaçlar o kadar yüksek ve aynı zamanda gövdeleri kalın ki, daha önce sadece resimlerini görmüştüm. Zaten sonunda bir levha beliriyor: “Valley of the Giants”... yani “Devler Vadisi”... Burada muazzam büyüklükte ağaçların bulunduğu bir bölge var. Eğer anayoldan gitseydim, bunların hiçbirini göremeyecektim. İyi ki rotamı içeri almışım... Bir de bu yolların bir avantajı daha var... alternatif güzergah olduğu için trafik çok daha az ve sürat sınırı anayolla aynı (genelde 110)... dolayısı ile radar stresine girmeden en az aynı süratte bir de üstüne muhteşem zevkli bir rotadan gitmiş oluyorsunuz. Ama sonunda günün bakiyesi olan 350 km'yi kapatmak için zaten anayola çıkmak zorundayım. Zaten mantıklı başka seçenek de yok. Adı şöyle: “South Western Highway”... Görüntüsü ise şöyle: Bahçeköy-Hacı Osman bağlantı yolu... Ama Highway demişler işte... bir şeritten bir kamyon zor geçiyor. Ormanın içinden kıvrıla kıvrıla, tatlı tatlı  gidiyor.

24 - Cape Leeuwin 1

24 - Cape Leeuwin 2

24 - Cape Leeuwin 3

24 - Cape N. Bunker Bay

24 - Cape Naturaliste

24 - Her yer bag evi

24- Dev agaclar vadisi

24- Yol genel 2

24- Yol genel 3

 

 

 

 

 

YAZININ 3. BOLUMU ICIN TIKLAYINIZ. thanks