Zambezi köprüsünü geçtikten sonra, sınırdan Livingstone’a 200 km. Yol kötüydü, ama çevre, doğa, insanlar ve o kaotik kalabalık, bana gerçek Afrikaya geldiğimi hissettirdi. Zorunlu olduğum için yolun 100 km’sini karanlıkta gitmek zorunda kaldım, çünkü sınırda çok vakit kaybetmiştim. Hiç kimseye tavsiye etmem, çok tehlikeliydi. Bundan sonra ben de gece yolculuk yapmamaya, kendime söz verdim. Neyseki sorunsuz atlatıp, Livingstone’a vardım. Kaldığım otel Flarity Tower, Livingstone.

Günün sürüşü 720 km.

Livingstone tek bir ana caddesi olan küçücük bir şehir. Ama bir gezginin ihtiyaç duyacağı her şeye de sahip. Lüks olmayan temiz otelleri, bolca seçenek sunan restaurantları ile, her şeyi yerli yerinde. Burada benzin yine kurşunsuz bulunuyor, ama artık 91 oktana düştü. Livingstone demek, Victoria Şelalesi demek, başka da bir şeyi yok zaten. 

Sabah para bozdurup, Victoria Şelalesine gittim. Burada güvenli taksilerin rengi mavi. Belirtmeliyim, taksiciler dürüst, öyle yüksek fiyatlar değil de, birbirine çok yakın fiyatlar teklif ediyorlar. 45.- Kwacha ödedim, yol da 10 km zaten.

 

Yaklaşırken sağ tarafta büyük bir uğultu duydum, şelalenin olduğu bölgede fırtınalar kopuyordu sanki. Büyük bir şelale ile karşılaşacağımı biliyordum ama, bu kadarını da tahmin edemezdim. 

Bizim Long Way Down’cuların bandy jumping yaptığı köprüyü görünce, şaşırdım. Gözüme çok da tanıdık geldi, birkaç kez Nat. Geo. Adventure kanalında izlemiştim. Şelaleyi gezdikten sonra, yaklaşık 1,5 km yürüdüm. Köprüye gelmeden önce Zambia polisinden izin kağıdı aldım, bu olmadan köprüye geçilemiyor. Çünkü aynı zamanda köprünün tam ortası Zambia ve Zimbabwe sınırı.

 



Bandy Jumping’i yaptıran ekiple konuştum. Motorla Türkiyeden geldiğimi öğrenince, benim yolculuğuma gülerek, seninki Long Way Home dediler. Kulağıma hoş geldi ama, Cape to Cape, tek başına ve onlarınkinden çok daha uzun bir yolculuk. Charley Boorman’dan bahsederek, bana da bandy jumpiing yaptırmak istediler. Ama hiç bana göre değil doğrusu. O köprüyü , derin kanyonu ve yüksekliği gördükten sonra, dünyanın bu bölgesindeki, bu ekipmanlara güvenerek, bunu yapmasını bir türlü anlamasam da, Charley’i cesaretinden ötürü bir kez daha kutladım. İşte fotoğraflar, kararı siz verin.



Öğleden sonra şehirde biraz dolaştım. Küçücük yer, hemen bitiverdi zaten.



Ertesi gün Lusaka’ya doğru erkenden yola çıktım. Ufacık Livingstone’u ortasından bölen cadde, zaten Lusaka yoluydu. 91 oktanlık benzini doldurdum, motorun çalışmasında bir değişiklik fark etmedim ve yola koyuldum.

Burada yollar genelde iyi. Ancak Lusaka’ya 100 km kala, çok yoğun bir trafikle karşılaştım. Uzun süre konvoyda kalmak, sıkıcı ve riskliydi. Ancak buradaki sürücülerin araç kullanmaları gayet iyi. Sabırlı ve sakin kalıyorlar. Buranın yollarına da, trafiğine de, sürücülerinde de artık alıştım. Afrika savanaları ortasında 450 km’lik, manzaralı, güzel bir sürüştü. Ama nedense yol bir türlü bitmedi, yoruldum. Belki de konvoyda beklemektendir.

Otelim Fairview Hotel. Oldukça iyi ve temizlik sandartları kabul edilebilir. Çalışanları yardımcı.

Zambiadaki ilk izlenimlerim, insanlarının dost, iyi niyetli ve yardımsever olmaları.

Lusaka, Zambianın başşehri. 1905 yılında kurulmuş. Görülecek öyle ilginç ve tarihi yerleri yok. Dünyanın bu bölümünde yolculuk ediyorsanız, Lusakaya uğramadan bu mümkün değil. Çünkü burada tüm yollar, Lusakadan geçiyor. Yani bu şehri rota dışı bırakmanın bir yolu yok. Bu kaotik ve tozlu başşehirde ilginç olan tek şey, renkli pazarının yanı sıra, sokaktaki insan manzaraları. Zaten tarihi ve güzel yapılar görmek için de, kimsenin Afrikanın bu bölümlerine gelmek isteyeceğini sanmam. Gezginleri buraya çeken şey, olağanüstü bir coğrafya.

Malawi ve Tanzanya vizelerini Lusakadan aldım. Malawi vizesini 40 dakikada verdiler. 150.-$. 

Havaya girip, aynı sabah Tanzanya Konsolosluğuna gittim. Saat 14.00’de onlar da vize verip, pasaportumu teslim ettiler. Vize ücreti 50.- $. 

Söz vizelerden açılmışken hala Etyopya vizesi korkulu rüyam! Onun da çaresine Kenyada bakacağım.

 



Artık ayrılma vakti geldi. Sabah 08.00 ‘de Lusaka’dan yola çıktım. Taksi şöförünün yolu tarif etiği kağıt çok işe yaradı. 10 dakikada Lusakanın kargaşasından kurtulup, Chipata yoluna çıktım.

Zambia’nın doğu bölümünde o kadar sık benzin istasyonu yok. 55 km ötede Chongwe ‘de depoyu doldurdum. Bu da beni Nyimba ‘ya kadar görürdü. Sonrasında benzin istasyonu sorunu kalmadı zaten. Chipata’ya kadar güzel bir yolculuktu. Konuştuğum kişiler, yolların virajlı ve yokuşlu olduğunu söylemişlerdi. Bende öyle bekliyordum ama  söyledikleri meğer sadece ufak ufak tepelermiş. 

Yolda geçtiğim yerler, bana sanki Ege’de motor sürüyormuşum hissini verdi. Coğrafi yapı ve bitki örtüsü hemen hemen aynıydı. Yolda gördüğüm, üstü başı partal, saçları yapağı gibi ama çok sevimli kız çocuğunu yanıma çağırdım. Koşarak geldi. Kendisine verdiğim elmayı, gülümseyerek alırken, teşekkür edip, estetik bir şekilde reverans yapması, beni çok şaşırttı. Dünyanın unutulmuş bu bölgesinde, böylesi bir batı geleneğini nereden almıştı ki Ama bugünkü yolculuğumun beni en keyiflendiren anı da bu oldu.

Saat 16.00 gibi otele geldim. Yolu 3 km kadar kırmızı toprak bir yoldu, ama buraya gelince anladım ki, buna değdi. Hava yoğun bulutlu olduğu için, yağmur durumunu sordum. Artık Ekim ayına kadar yağmur yağmaz cevabıyla rahatladım. 

Mükemmel bir bahçe içinde, temiz, konforlu bir otel Mama Rula. Akşam yemeğindeki Lazanya harikaydı. Günlerden beri ilk defa içime sinen bir temizlikte uyuyacağım.  En keyifli konaklamalarımdandı. Yarın 2 sınır geçişi ve uzunca bir yolum var.

Günün sürüşü 608 km.

 

Zambia izlenimlerim..

Siz de bu duyguyu yaşamışsınızdır sanırım. Hani bazı ülkeler veya şehirler vardır. İlk girdiğinizde, yaramaz burası,  en iyisi hızle geçip gideyim dersiniz ya, işte Zambia da bana öyle geldi. En iyisi fazla oyalanmayayım dedim kendi kendime.

Livinstone’u , Victoria Şelalesini gördükten sonra da, fikrim değişmedi. Ama aslında haksızlık mı ediyorum bu ülkeye diye düşünmedim de değil.  Derken insanlarla tanıştım. Yollarda, küçük köylerde ve büyük şehirlerde.  Hepsi dost, güler yüzlü ve saygılıydı. Acaba, yabancıyım ondan mı diye düşündüm önce. Dikkat ettim, birbirlerine karşı da öyleydiler. Kazara göz göze gelseniz, hiç tanımadığınız insanlar, ‘’Merhaba, nasılsınız’’ diye, kısaca ve hiç rahatsız etmeden hatırınızı soruyor ve geçip yoluna gidiyor. Taksi şöförleri bile yabancılara yüksek fiyat vermiyordu burada. Yardıma ihtiyacınız olsa, herkes dost ve yardım sever. 

Zambia, Victoria Şelalesinin dışında, sıradan bir Afrika coğrafyasına sahip. Fakirlik de bir hayli fazla. Şehirler bakımsız. Ama Zambia’yı güzelleştiren ve farklı kılan bence burada yaşayan halk. Ve bir kez daha anladım ki, ülke ne olursa olsun, orayı güzelleştiren ve yaşanılır kılan, insanları oluyor.

Ilk izlenimimin tersine, ben Zambia’yı çok sevdim. Günün birinde tekrar bu dost insanların arasında olmak isterim.

 

Victoria Düşleri

O sabah, bütün yolculuklarımda olduğu gibi erken uyandım. Victoria Şelalesine gitmemi önerdiler. Sabah ışık daha iyi düşermiş. Şehirde biraz aylak dolaşmak istiyordum oysa. Yola çıktım, şelaleyi görmeden, uğultusu duyulmaya başladı. Aniden kopan bir fırtınanın içindeydim sanki. Yaklaştıkça daha da arttı. Motorun sesi duyulmaz oldu. Kulaklarımda sadece şelalenin uğultusu vardı artık.

Girişte önce babunlar karşıladı beni, kolay karın doyurnanın yolunu bulmuşlardı anlaşılan…İnsanların olduğu yerde beslenmek kolay. Kıvrımlı, taş, dar yoldan, yağmurla karışık bir fırtınanın içinde ilerliyordum şimdi. Derken onu gördüm. Başında hiç kaybolmayan gökkuşağından tacıyla, hüküm sürdüğü bölgede, her dem yağmur ve fırtınalı, kendi mevsimini yaratmıştı Victoria. 

 

Kıvrımlı taş yoldan daha da aşağıya götürdü beni adımlarım. Islak ve kaygandı taşlar. Bir ara başımı vurduğum dal, bana daha dikkatli olmam gerektiğini hatırlattı. Derken derin bir kanyonda  buldum kendimi.  Zambezi  Nehrinin kıyısındaydım, Victoria çok yükseklerde kalmıştı şimdi.  Çok geçmeden kayıktan biraz hallice bir tekneyle yanaşan yaşlı adam, eliyle işaret etti, uzun oturağa iliştim. Hiç konuşmadık.Konuşsak da birbirimizi duyamazdık zaten. Şelalenin biraz yakınına götürecekti  beni. O da üç-beş kuruş kazanmak istiyordu belli ki. Uzun sürmedi, nehirdeki durgun bir gölette durduk.

Uzun tahta oturağa sırt ustu uzandım. Sadece Victoria’yı ve gökkuşağından tacını görüyordum artık. Sert bir rüzgar esti aniden. Beni yerimden kımıldatabildi mi, bilmiyorum. Ama gökkuşağına doğru savruldu ruhum.  

Parlak, yumuşak, sevecen gökkuşağının içinde, yolculuğa çıkmıştım şimdi. En yüksek noktasına gitmek istiyordum. Ama hangi rengi seçeceğime karar veremedim bir türlü. Hangi renge geçsem, dünya o renkte görünüyordu gözüme. Renkler arasındaki kararsızlığım uzun sürmedi. Mavi’yi seçtim. 

Ilık, parlak ve mavi renk sarmalında yüzer gibi gidiyordum. Yükseldim, yükseldim. Ne kadar surdu bu yükseliş bilmiyorum. Ne Victoria, ne de uğultusunu duymaz olmuştum artık. Gözümde ne Afrika, ne çöller, ne de beni bekleyen yollar vardı simdi. Rengarenk gökkuşağının  mavisinden ufka baktım.  

Akdeniz ‘i gördüm. 

Ya da bana öyle geldi, bilmiyorum. Bir sarsıntı ile açtım gözlerimi, tekneye bindiğim yere yanaşmıştık çoktan. Ben gökkuşağındaki o muhteşem yolculuğumu sürdürürken ihtiyar kayıkçı dönüş yoluna geçmişti anlaşılan.

Benim en güzel yolculuğum buydu işte.

Zambiada ilk günümdü,

Zambezi nehri üzerinde,

Hiç kaybolmayan gökkuşağının altındaydım.

 

Not: Şu anda Kenya’dayım.  

Yolların çoğunu ardımda bıraktım. Çoğu da önümde bekliyor hala.

 

 

Ekvatora 170 km uzaktan hepinize sevgiler

Cahit Sesver