CAPE to CAPE / ETYOPYA, SUDAN, MISIR

61.Gün

Kalan kilometre 15.345 

Haftalardır uzun bir Afrika filmi izler gibiyim bu kıtada. Ama izlediğim bu uzun Afrika filminin oyuncusu tek başına benim. Figuran da benim bu filimde,  esas oğlan da. 

Sevgili dostlar 8 hafta oldu Afrikadayım. Sizin de fark ettiğiniz gibi, bazı ülkeleri usulca bıraktım geride. Hani derler ya, ülkelerin, şehirlerin hakkını vererek, yolları sindire sindire.

Bazı ülkeleri ise hızlıca geçtim. Uzun yolculuklarda sıkça olur bu. Hızlıca geçtiğiniz yerlerin güzel ve ilginç olmadığından değildir. Ancak ülkeler de, şehirler de, biraz insanlar gibidir aslında. Bazen yolcu ile arasında maya tutmaz bir türlü. Bir nevi doku uyuşmazlığı gibi bir şey. Fazla da zorlamanın gereği yoktur bu durumda, geçer gidersiniz. En azından ben böyle yapıyorum. Malawi’de böyle olmuştu örneğin. Daha da olacaktır muhtemelen.

ETYOPYA

Marsabit – Moyale yorgunluğunu üzerimden atamadığım için, sabah çok erken kalkmadım. Zaten kaldığım Al-Yusra Oteli fena sayılmazdı. En azından duşundan sıcak su akıyordu. 08.00 de kalkıp, 09.00 gibi sınıra doğru yola çıktım. Birkaç kilometre sonra da sınır göründü.

Kenya tarafında işim çabucak bitti. Aradaki tampon bölgeden geçerken tam ortada özlediğim asfalt yol başladı. Etyopya tarafında da işlemler çok çok kısa sürdü. Hiç böyle ummuyordum. Karne damgalandı, bir de form hazırlandı, imzaladım. Ve bu formu Etyopya çıkış gümrüğüne kadar muhafaza etmem söylendi. Her iki sınırda da, işlemlerim toplamı Yirmi dakikayı geçmedi. Sınırdan 1 km sonra sağda, bankada para bozdurup, benzin doldurdum. Kalmayı düşündüğüm Yabelo şehrine doğru yola çıktım.

Bu küçük şehir ve konakladığım Yabelo Motel, Moyale’den sonra cennet gibi geldi.

Günün kilometresi 213.

Not: Etyopya gümrüğü hakkında gezgin notlarında çok şeyler okudum. Bunlar tedirgin edici şeylerdi. Etyopanın  Carnet de Passages’leri tanımadığı ve bu ülkeye araçla girmek için, kendi konsolosluğundan aracı Etyopyada satmayacağınıza dair bir Taahhütname istendiği söyleniyordu. Baştan beri de hiç aklıma yatmamıştı bunlar. Durum şöyle: Carnet de Passages her sınırda olduğu gibi normal işlemden geçiriliyor, damgalanıyor. Bunun yanı sıra aşağıda gördüğünüz form doldurulup, imzalanıyor. Form 2 nüsha. Biri gümrükte kalıyor, diğeri size teslim ediliyor. Ülkeden çıkarken bunu Etyopya gümrüğüne iade ediyorsunuz. Bir nevi yol permisi gibi bir şey. Sizden hiçbir ücret talep edilmiyor. Bunu özellikle açıklamak istedim, çünkü çok kafa karıştırıcı ve tedirgin edici gezgin notları görüyorum. Durum size anlattığım kadar net , basit ve güncel..

 

 

 

Yabelo – Addis Ababa

Iyi bir kahvaltıdan sonra, erkenden yola çıktım. Buraya kadar yollar Etyopyada gayet iyiydi. 40 km sonra yol inşaatları başladı. Servis yolu veriyorlar. Uzun süre taşlı, topraklı yollarda kullandım. Ama hava kuru olduğu için hiçbir sorun yaşamadım. Sonra da düzeldi. Ancak yolun ilk 200 kilometresi  çok virajlı, yokuşlu ve dağlık. Buraya kadar güzel de, yerleşim yerleri çok fazla ve Etyopyada insanlar, hayvanlar hep yollarda. Onun için de fazla hız yapılamıyor . Yoğun sis hızımı daha da yavaşlattı. 

Addis Ababa ayrımından sonra birden yağmur indirdi. Yağmurluğu giyinceye kadar sırılsıklam olmuştum. Onlarca insan benim yağmurluğu giymemi izledi. Yol o sırada boştu. O kadar insan birdenbire nasıl ortaya çıktı ben de anlayamadım.

Sonra hava açtı, akabinde birdaha yağdı. Temmuz-Ağustos yağmur sezonuymuş buralarda. Tabi Afrikada bütün başkentlerde olduğu gibi, yoğun bir trafik vardı. Şehir girişinden, kalacağım Radisson Blu Otele varmam 1,5 saatimi aldı.

Günün sürüşü 564 km.

Sudan vizesini buradan alacağım için, 3 gün Addis Ababa’dayım.

 

Vizeyi aldım. Başvurudan bir gün sonra teslim ediyorlar. Vize ücreti 100.-Dolar.

 

Addis Ababa’da kaldığım 3 gün boyunca sürekli yağmur yağdı. Sokaklar çamur – balçık. Bana Hiindistandaki Muson yağmurlarını hatırlattı. Ben de otelin garajında motorun bakımını yaptım.  

Addis Ababa – Bahir Dar

3 gün dinlenmek bayağı iyi geldi. Ama yolcu yolunda gerek.

Yağmurda yola çıktım. Yol boyunca  zaman zaman açsa da, genelde yağmur devam etti. Kalacağım Bahir Dar şehrine kadar genelde hep dağlık ve mükemmel manzaralı yollarda sürüş yaptım. Beni yolda en etkileyen bölüm ise,  3.100 metreden Mavi Nil bölgesine inerken gördüğüm yol manzaralarıydı. Bazı yerlerde yoğun sis vardı, ancak gördüğüm kadarıyla yine de çok güzeldi.

Günün sürüşü 570 km. Kaldığım otel Abay Minch Lodge oldukça iyiydi.

 

Etyopya çok güzel, dağlık ve yemyeşil bir ülke. Yol kalitesi de Afrika şartlarına göre iyi sayılır. Ancak yollarda sürekli olarak, hayvanlarıyla birlikte bir insan kalabalığı var. Bir yerden bir yere yürüyorlar. Sanki bütün ülkede bir göç yaşanıyor gibi. Ne yaparlar, nereye giderler, anlaşılır gibi değil. Ancak insanlarla iletişim kurmak oldukça zor veya ben beceremedim, bilmiyorum. Halkı yabancılara karşı çok misafirperver gelmedi bana. Örneğin bir defasında karşılaştığım Etyopyalı genç,’’ niçin geldiniz buraya, fakirliğimizi görmek için mi’’ diye sordu. Bu durumda cevabım kısa ve net oldu. Hayır,’’ ülkenin güzelliklerini görmek için’’ dedim ve yoluma devam ettim. Buraya gelen motorcu gezgin arkadaşlara önerim, virajlı dağ yollarından aşağı inerken , çocuklar toplanıp yukarıdan taş yağmuruna tutuyorlar. Çok dikkatli olmak lazım. Nasıl dikkat edilecekse artık!!! Bana isabet etmedi, ama  atılan taşlardan motor nasibini aldı. 

 

Yolda bir şeyler yemek için bir ara durduğumda, 8-10 yaşlarındaki bu kız çocuğu koşarak yanıma geldi. Adını bilmiyorum, bilsem de ne fark eder ki. Birçoklarından biriydi. Yanımda getirdiğim keklerden ona da verdim, birlikte yedik. Sırtında taşıdığı çocuğa annelik yapıyordu. Ama kendi de çocuktu aslında. Bu bakışını hiç unutmuyorum.

Bahir Dar – Gedaref (Sudan)

Bugün sınır geçişi yapacağım  ve yolların da büyük bir bölümü haritada kötü göründüğü için, sabah çok erken yola çıktım. O saatte kaldığım otelde henüz kahvaltı başlamamıştı. Lunch paket hazırlattım. Yine güzel manzaralı, virajlı dağ yollarından geçerek, Azezo şehrine kadar geldim. Benzinciye yanaştığımda, elektrikler kesik olduğu için benzin veremediler. Ben de şehirdeki bütün istasyonları dolaşmaya başladım. Çünkü bundan sonra Matema’ya kadar 155 km benzinci olmadığını biliyorum. Ancak hepsinden aldığım cevap aynı oldu. Tam ümidimi kesmiştim ki, elektrikler geldi ve pompalar çalışmaya başladı. Depoyu ve yedek bidonları doldurdum. Artık sorun yok, rahatça yola devam edebilirim. Haritada kötü olarak görülen yol ise, asfaltlanmış ve oldukça düzgündü.

Matemaya geldiğimde 4 saate yakın sınırda beklemek zorunda kaldım. Çünkü motorun karnesini imzalayıp, çıkışına izin verecek memur, damgayı dolabına kilitlemiş ve gitmişti. Telefon ile de ulaşılamadı. Bu arada diğer memurlar yardımcı olmak istediler ama, damga yok. Dolap da kilitli. Beklemekten başka çare yok.

Nihayet memur geldi. Etyopya girişinden beri sakladığım yol permisini geri verdim. Çıkış işlemlerim yapıldı. Ama çok sıkıntılı bir bekleyişti bu. Sudan tarafında ise (Gallabat) işlemlerim çok kısa sürede halloldu ve Gedaref’e devam ettim.

Buraya kadarki 155 km’lik yol, haritada ve gezgin notlarında kötü olarak belirtilse de, gayet güzel, asfalt bir yoldu. Konakladığım El Motawakil otel, şehrin en iyi,berbat oteliydi.

Günün sürüşü 530 km.

 

 

Sınırda çok vakit kaybettiğim için Gedaref’e varmam biraz gecikti. Otelde kalan Dubaili iş adamlarının iftar sofrasına konuk oldum. Daha sonra Unicef görevlisi bayan Marie-Louise de bize katıldı. Böylece sofra  enternasyonal bir sofraya dönüştü. 

SUDAN

Hazır Sudan’a gelmişken hep birlikte bir çöl düşü görelim de, yüreklerimiz efsunlansın Nubian çölünde.

Çöl düşleri

Uzun çöl yollarının birleştiği bir kavşakta karşılaşmıştık tekrar.

Daha önce de görmüştüm onu.
Baharat kokulu ekzotik çarşılarda da rastlamıştım,
vitrinlere bakarken de göz göze gelmiştik şehrin caddelerinde.

Her defasında kalabalık arasında kaybettik birbirimizi.
Inanılmaz ama şimdi tam karşımda duruyordu Nubianlı esmer kadın.

Önümde giden otobüsün arka camından gülümseyerek bana bakıyordu işte.
Iri siyah gözleri, özenli makyajı ve başına eğreti attığı şalı ona öyle yakışıyordu ki..
Otobüsün arkasında sürdü sonrasında yolculuğum. Rehberim oydu artık.

Yükselen güneşle birlikte Nubian çölünün kumları altın rengine dönüşmüştü.
Yüzer gibi gidiyorduk şimdi bu dalgalı kum denizinde.
Birbirimizden gözlerimizi ayırmadan, gülümseyerek.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum.
Belki günler kadar uzun, belki de bir an kadar kısa.
Önümde giden eski otobüs önce yavaşladı, sonra soluk sinyal lambası 
bir kaç kez yandı.
Işte yollarımız yine ayrılıyordu o güzel, Nubianlı esmer kadınla.

Yine bana gülümsüyordu.
Ama gözlerinde sanki hüzün vardı bu defa, ya da bana öyle geldi, bilmiyorum.
Durdum.
Gözden kayboluncaya kadar baktım,

eski otobüsün arka camına asılmış Nubianlı esmer, güzel kadının siyah-beyaz posterine.
Sert bir rüzgar esti o aniden. Kaldırdığı kum bulutu çok geçmeden dağıldı, her şey eski haline dönmüştü işte. Motoru çölün derinliklerine doğru sürdüm.

Sokakları  kum, küçük bir şehirdi menzilim.
Sudanda ilk günlerimdi,
Nubian çölü ortalarındaydım.

 

 

Gedaref – Hartum

Sabah kalktığımda gece yağan kuvvetli yağmurdan eser kalmamıştı. Güzel bir yolda sorunsuz, keyifli bir yolculukla Hartum’a vardım. 

Günün sürüşü 418 km.

Ben nedense bu ülkeyi severim. Çölleri diğer ülkelerin çöllerine hiç benzemez. Çok  cöl gördüm,çok çöl geçtim. Ama Sudan çölleri kadar güzelini hiçbir yerde görmedim.İkinci gelişim ve her defasında büyük keyif alıyorum.

Hartum’a girdiğimde yolda karşılaştığım motorlu polisin eskortluğuyla, hiç vakit kaybetmeden, otelimi rahatça buldum. Burada kaldığım Acropole Otel gezginlerin uğrak yeri. 

 

 

Oteli Yunanlı bir aile işletiyor. Sahibi George müthiş bir adam. Gezginlere her konuda yardımcı oluyor. Odaları temiz ve konforlu. Otelin mutfağı da harika. Damak tadı tam zevkimize göre. 

 

 

Yağmur mevsimi olduğu için sular oldukça yükselmiş durumda. Fark edilmiyor ama şu anda burada Afrikanın en büyük coğrafi olaylarından biri gerçekleşiyor. Mavi Nil ile Beyaz Nil Hartum’un tam ortasında birleşerek, yoluna devam ediyor.  Yukarıdaki fotoğrafı taksi ile giderken gizlice çekmiştim. Çünkü fotoğraf çekmek için yazılı bir izin almak gerekiyor. Bu belge henüz elime geçmemişti.

 Evet dostlar, haftalardır eşimi görmüyorum. Bugün yaptığımız telefon konuşmasında Assuan’a gelip, beni karşılayacağını söyledi. Çok sevinçliyim. Birkaç gün birlikte tatil yapacağız. Sonra yine yola devam.

 Sudan ile Mısır arasında kara yolu sınırı yok. Wadi Halfa şehrine gidip, oradan feribot ile Mısır, Assuan’a gidiliyor.  Ama bunun için önümde geçilmesi gereken 1.050 kilometrelik çöl var.  Feribot haftada bir gün. Çarşamba günü kalkıyor. Bir an önce yola çıkmam lazım. Çünkü 2 gün sonra kalkacak bu feribota yetişemezsem, bir hafta beklemek zorunda kalırım. Füsun ile bütün planımız da suya düşer. Önümdeki tek engel , geçmem gereken büyük bir çöl !!

Bütün gün dilime Bağdat Kafe şarkısı dolandı. Hani Bulutsuzluk Özleminin söylediği  ve Aylin Aslım’ın da mükemmel yorumuyla renk kattığı Bağdat Kafe:

 En kolay yol çöl, en kestirme

Lakin yaşlı kahin der: Dur, gitme

Çöl rüzgarları içimizi kavurur,

Dudaklarımız çatlar.

Göster yolu kahin, çok yorgunum.

Bekler o şimdi beni, çok geç kaldım.

Buluşmam lazım

Bağdat Kafe’de.

 Sabah erkenden yola çıkmak istiyordum. Ancak George Hartumdan alınması gereken yol permimin saat 10.30 – 11.00 arası yetişebileceğini söyledi (Sudan’da 3 günden fazla kalışlarda Yol izin belgesi alınması gerekiyor). Saat 11.00’e doğru otel görevlisi belgeyi getirdi. Ben de hazır bekliyordum zaten. Hiç vakit kaybetmeden yola çıktım. Bu durumda çölün hemen hemen yarısını gece geçmem gerekecek. 

 

 

Toplam 1.050 kilometrelik bu yolun, Dongola Wadi Halfa arası daha 5-6 yıl oncesine kadarı çok kötüymüş.420 kilometrelik bölümün 2 günde aşıldığı söyleniyor. Gezginler birlikte yolculuk yapmaya özen gösterip, birlikte gece çölde kamp yaparlarmış.Tıpkı eski kervan günlerindeki gibi. Yorucu ama hoş bir deneyim olduğu kesin. Benim gibi solo bir gezgin o zamanlarda burada olsaydı ne yapardı bilemiyorum.

O yol artık tarihe karışmış. Çinlilerin yaptığı mükemmel asfalt yol sayesinde, Dongoladan çıkıp, uçar gibi 4-5 saatte Wadi Halfaya varıyorsunuz.

Artık çöllerin de tadı kalmadı. İyi kötü hepsinin yollar var üzerinde.

Hartum – Wadi Halfa arası motorcu gezginler mutlaka Dongolada konaklarlar. Çünkü her ne kadar yol şartları güzel olsa, 50-55 derece arası sıcaklık ve her an çıkan ve ne kadar süreceği belli olmayan kum fırtınaları zorlar gezgini. Ben yol permisini geç alsam da, feribota yetişmek için direk Wadi Halfaya girmeye karar verdim. Yolun ilk 400 kilometresinde benzinci yok. Bu nedenle deposunun menziline göre, yedek benzin bulundurmakda yarar var.

Sorunsuz bir yolculuktan sonra, gece 22.30 gibi Wadi Halfa Kanigen Otele vardım.

 

 

Oteldeki görevli hemen benim için omlet hazırladı (ki bu benim tüm Afrikada ana yemeğim olmuştu). Ve o müthiş sıcakta sıvı takviyesi yaparak, hemen odama çekildim. Yarın motoru kargo gemisine vermek için erken kalkmam gerekiyor. Her ne kadar adına feribot dense de, Wadi Halfa feribotuna araç alınmıyor. Motor, jeep, minibüs, ne olursa mavnalara yüklenerek birkaç gün önceden Mısır Assuan’a gönderiliyor.

Gece geldiğimde bahçe motor doluydu. Ama sahiplerini tanımıyordum. Sabah uyandığımda hepsi tanıdık yüzler çıktı. Daha önceki raporları takip ettiyseniz, Kenya’da karşılaştığımız Helge Pedersen ve gurubu buradaydı. Onlar Cape to Cairo yapıyorlar.

 

 

Namibyada karşılaştığım Kanadalı Kim ve Amerikalı Chris de buradaydı. Onlar da Cape to Cape yapıyorlar fakat farklı bir rota seçmişler. Mısır’dan Israil’e gidecekler. Oradan feribotla Yunanistan’a geçecek ve North Cape’a devam edecekler.

Diğer Avustralyalı çift de Cape to Cape yapıyor. Onların rotası da farklı. Mısırdan feribotla Türkiyeye geçerek, North Cape’a devam etmek istiyorlar.

Benim rotamı ise zaten biliyorsunuz. 3 ayrı Cape to Cape, 3 ayrı rota.

Amerikalı Julia ile ise, Hartum Acropole otelde karşılaşmıştık.

İnsan hakları konusunda uzman bir avukat. 6 yıl Amerikada avukatlık yaptıktan sonra biriktirdiği parayla 60 İslam ülkesini dolaşmayı kafasına koymuş. Deneyimlerini 2 yıl sonunda bir kitap haline getirmeyi amaçlıyor.

 

 

Onlar benden birkaç gün önce geldikleri için burada düzenlerini kurmuşlar. Sabah onların pişirdiği kahve ve yumurtalarla kahvaltımı yaptım. Ve derhal limana doğru yola çıktık. Orada Magdi ile buluşacağız. Magdi’yi buraya gelecek motorcu gezginlerin iyi tanımasında yarar görüyorum. Çünkü  bürokratik zorluklardan dolayı yolcunun halledemeyeceği,  feribot bileti, otel rezervasyonu, motor kargolama gibi her türlü zor işi o sizin adınıza hallediyor. Ve bunun karşılığında 40.- dolarınızı alıyor. Yani elinde çantası ve cep telefonu ile onu seyyar bir turizm bürosu olarak düşünebilirsiniz.

Siz onu tanımasanız da, o sizi zaten bulacaktır zaten.

 

 

Öğleye doğru motorlarımızı mavnaya yüklemiş ve Mısır’a yollamıştık. Artık birkaç günlüğüne hepimiz motorcu gezgin değil, sadece gezginiz.

 Kaldığımız Kanigen Otel yeni açılmış ve buranın tartışmasız en iyi oteli. Size aşağıda birkaç fotoğrafını gösteriyorum. Karar sizin. Ama sahiden de daha iyisi yok. 2 yıl önce geldiğimde Kleopatra otelde kalmıştım. Orada yatak da yoktu, yerde yatmıştım. Burada odada çok gürültülü de olsa, klima bile var.

 

 

Wadi Halfada aylak dolaşılacak bir yer yok. Bütün gün otelde yol anılarımızı paylaşarak, vakit geçirdik. Helge’nin yaşlılar gurubu müthiş keyifli adamlar. İçlerindeki Dan yolculuk boyunca tam 22 kez düşmüş. 12’si Marsabit-Moyale yolunda. Kafa kamerası ile çekilen bazı düşme sahnelerini seyrederken gülmekten bayılıyorduk. Ama Dan kendi ile barışık, keyifli bir adam. Kendi haline bizden çok, o gülüyordu zaten.

 

 

Akşam hepimiz Helge’nin spagetti partisine davetliydik. Yediğimiz makarna ve sosu harikaydı.

Ertesi gün yorucu bir feribot yolculuğu bizi beklediği için vakitlice odalarımıza çekildik. Ama feribota binmeden önce size bir yol anısı anlatayım:

Yol anıları

Wadi Halfada ilk günümdü.Kuru sıcağı ve bol yıldızlı gökyüzü ve sessizliğiyle, herseyi yerli yerinde bir cöl akşamıydı. Sıcaktan mıdır neden, uyku tutmadı bir türlü. Sokakları kum olan şehirde dolaşmaya çıktım.Tenhaydı ortalık. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum. Karanlık bir dar sokağı yeni dönmüştüm ki, evinin duvarına sırtını dayamış oturan bir ihtiyara ilişti gözüm. Selamlaştık. Yanına oturdum. Sırtımı ben de duvara yasladım.

Wadi Halfanın gündüzü de,  gecesi de çok sıcakmış derken, daha sözümü bitirmeden, ‘’Burası Wadi Halfa değil ki’’ dedi ihtiyar. Şaşırmıştım. Daha dün buraya varmak için büyük bir çölü geçmiştim oysa. Yanlış yerde olmam mümkün değil diye düşünürken, sözlerine devam etti.  ‘’Asıl  Wadi Halfa buradan 50 km uzakta baraj gölünün suları altında kaldı’’ dedi. Sesi kederliydi. Titrek sokak lambası ışığında yüzündeki kırışıklıklar daha bir derin görünüyordu.

Şimdiki gibi çölde değil, verimli bir vadide yaşıyorlarmış o zamanlar. Çiftçilik yapıyorlarmış. Mutluymuş insanları Wadi Halfa’nın. Sonra baraj yapılacak,burası sular altında kalacak denmiş. İnanmak istememişler bir türlü. Boşaltmak istememişler yemyeşil vadilerini. Sular yükselip önce verimli tarlalarını yutmuş. Bahçe duvarını aşıp evlerine dayanınca, apar topar terk etmek zorunda kalmışlar yurtlarını. Sonra evleri, mezarlıkları ve anıları, hepsi sular altında kalmış, boğulup gitmiş Nil’in sularında.

Devlet burayı göstermiş onlara. Çaresiz yerleşmişler. ‘’Biz burada yaşamıyoruz ki’’ dedi ihtiyar. ‘’Köklerimiz orada kaldı. Köksüz ağaç yaşar mı?’’  İçimin ürperdiğini hissettim o anda. Belki de sırtımı yasladığım kerpiç duvarın serinliğindendi, bilmiyorum.

Bizim Halfeti geldi aklıma birden. Hani Fırat’ın sularına gömdürülen, insanları yerinden yurdundan edilen ,  çığlıklarına kulaklar tıkanan, acılı Halfeti. Binlerce kilometre uzakta olsa da, insanlarının yaşadığı dram aynıydı. İki talihsiz şehrin isimleri de ne kadar da benziyordu birbirlerine:

Wadi Halfa – Halfeti

 

 

Ertesi gün sabah hepbirlikte yine kahvaltı yaptık. Ve öğlen limana doğru minibüslerle yola çıktık. Çıkış işlemlerimiz çok uzun sürmedi. Ama ortam ve binalar çok kötü ve hava çok sıcak olduğu için bunaldık. Ama yapılacak bir şey yok. Burasını şişe ağzı gibi bir yer olarak düşünebilirsiniz. Karayolu sınırı olmadığından 1 hafta boyunca Doğu Afrikadan gelen tüm yolcular Wadi Halfa’da birikiyor ve hepsinin ortak sefalet adresi  Wadi Halfa feribotu. 200 kişilik feribotta bugün 537 kişi olduğunu öğrendim. Bu demektir ki geminin filikaları dahil tüm güvertesi balık istifi dolu. Ve toplam 2 tuvalet var. Kamara sayısı çok kısıtlı olduğu için, zaten haftalar öncesinden satılmış. mecburen güverte yolcusuyum.

Fiyatlar şöyle: Kamara 70.- dolar / Güverte 30.- dolar / motor kargo 40.- dolar / takipçi 40.- dolar.

 

 

Aynı otelde kalan Julia ile feribotun burnuna doğru, kaptan köşküne yakın, nisbeten daha boş bir yer bulduk. Bizi gören herkes geldi. Sonunda kaptanın sabrı taştı. Ve hepimizi oradan çıkarmak istedi. Ben eyvah şimdi yandık işte diye düşünürken, Julia avukat olmanın refleksiyle yerinden fırladı ve kaptana bizi buradan o tıklım tıkış kalabalığın içine gönderemezsiniz diye bağırıp çağırmaya başladı. Bu arada öğrendiği ‘’haram’’, ‘’Na mümkün’’ ‘’Ramazan’’ gibi   Arapça kelimeleri de araya sokmayı ihmal etmedi. Önce kaptan da ne yapacağını şaşırdı. Sonra biz hariç herkesi oradan dışarı çıkardı. Gemide böylece kendimize bulunması imkansız bir boş alan edinmiş olduk. Bende onun şirretliği sayesinde, bu yolculuğu bir nebze olsun rahat geçirdim.

Ertesi günü saat 11.00 gibi gemi Assuan limanına yanaştı. Motorlarımız mavnada bizi bekliyordu. Sadece mavnadan indirip, gümrük alanına kadar götürebildik. Orada kilitleyerek 2 günlüğüne bırakmak zorunda kaldık. Çünkü burada Cuma ve Cumartesi günü tatil. Hiçbir işlem yapılamaz. Zaten Mısır bürokratik işlemlerin en uzun ve karmaşık olduğu  ülke.

 

 

Füsunun beni karşılamak için limana gelmesini istemedim. Çünkü şehir dışında, çok uzak ve mezbelelik bir yer. Otelde beni bekledi. 

Haftalar sonra ilk kez görüşüyoruz. Beni çok zayıflamış ve yorgun gördü. Neden sende çoğu  motorcu gibi Avrupada dolaşmıyorsun diye her zamanki serzenişlerinde bulundu. Oralarda dolaşsaydım, ‘’ben ben olmazdım ki’’.

Otelimiz Sofitel Legend Old Cataract, Agatha Christie, Winston Churchill, Mitterand  gibi bir çok tanınmış kişiye ev sahipliği yapmış tarihi ve çok güzel bir otel. Nil kıyısında, nefis manzaralı.

Wadi Halfa ve feribot sefaletinden sonra benim için tam bir cennetti.

 

 

Pazar günü motorları gümrükten çekmek için saat 08.00 de tekrar limana gittik. Ancak gümrük işlemlerinin tamamlanması saat 15.00 i buldu. Yani neredeyse bir gün sürdü. Bu arada Mısır plakalarımızı ve sürücü belgelerimizi aldık. Bunlar için hatırı sayılır bir para ödedik tabii. 120.- dolar plaka, sigorta vs ve takipçi ücreti 40.- dolar.

Motorlarımıza tekrar kavuşmanın sevincine paha biçilemez.

 

Eşimle 3 gün Assuandayız. Diğerleri yola çıktılar bile. Assuanda çarşıları dolaştık, Felluka turu yaptık. Bu arada çok yakında olan Kom Ombo antik şehrini dolaşmayı da ihmal etmedik. Çok keyifli bir 3 gün geçirdik. Yola çıkma vakti geldi. 

 

Assuan’dan Kahire’ye 2 yol var. Biri çöl yolu, diğeri Kızıl Deniz’i dolaşarak, Hurghada üzerinden giden yol. Polis uzun süreden beri çöl yoluna turistlerin girişine izin vermiyormuş. Ben de geçiş izni alamadım. Bu nedenle daha güvenli ve turistik bir yol olan, Luxor – Hurghada üzerinden, Kahireye gitmek üzere yola koyuldum.

 

 

Geceyi Hurghada Aldiana Hotelde geçirdim. Mükemmel bir tatil köyü. Günün sürüşü 500 km.

Kahiredeki otelim ise, balkonundan piramitleri gördüğüm  Oberoi Mena Hotel Kahire. Kahirenin en güzel oteli olduğu söyleniyor. Hurghada – Kahire arası 460 km. 

 

 

Yolculuğumun Cape Agulhas, Viktorya Şelalesi, Klimanjaro ve  Ekvator’dan sonra en önemli anlarından biri de Piramit’lerle buluşmamdı.

Evet dostlar, rüya gibi, geldi geçiyor.

Koskoca Afrika kıtası ha bitti, ha bitecek.

Önümüzdeki günlerde yine farklı ülkelerde görüşmek üzere,

sevgiler

Cahit Sesver