TEŞEKKÜRLER… TEŞEKKÜRLER…

Sevgili dostlar,

Yollar bitti,

Güneyden kuzeye dünya bitti,

Başladığından 3 ay 21 gün sonra Cape to Cape  bitti. Artık veda vakti geldi.

Aylar önce beni Cape Town’a götüren Air Berlin uçağı piste tekerlek koyduğunda, memleketten binlerce kilometre uzaktaydım. Bu yolun dönüşü sadece gitmekti artık. Sizlerin de tahmin edeceğiniz gibi zorlukları oldu elbet. Ancak bunlar kendi içinde biraz azim, kararlılık,  biraz da inatla çözülebilecek şeylerdi, öyle de oldu zaten. Yol zorluklarından ve tehlikelerinden söz etmiyorum bile, rüyanın gerçekleşmesi için bunlar gerekiyordu. Aynı zamanda gezgin olan Pers şairi Şirazlı Sadi’nin ünlü kitabı ‘’Bostan’da’’ söylediği gibi : ‘’Sakın denize gitme, ama bir kere gittinse artık tufanlara teslim olmalısın.’’’

Yolculuğum boyunca 2 kıtada toplam 21 ülkeyi ardımda bıraktım. Adını bile bilmediğim yüzlerce şehir geçti gözlerimin önünden. Bunların bir bölümünü fotoğrafladım, büyük bir bölümü renkleri ve hatta kokularıyla birlikte anılarımda kaldı. Çok farklı coğrafyalarda, çok farklı kültürler arasında harika deneyimler yaşadım. Her zaman dediğim gibi ülkelerin tozuna toprağına bulanıp onları yollarda tanımak en güzeli.

‘’Bir adam, bir motor, bir rüya’’ sloganı ile çıktığım bu uzun yolculuğu, fırsat buldukça sizlerle paylaşmaya çalıştım. Yolculuğum boyunca iyi dilekler ve temenniler içeren bir çok mesaj aldım sizlerden. Çoğu da teşekkürle bitiyordu. Ancak şunu söylemeliyim ki dostlar, yolculuğu yapan her ne kadar  ben olsam da, paylaşım konusunda benim fazla bir katkım olmadı, olamadı. Ben yollardan sadece ham olarak  fotoğraf ve yazıları gönderdim. Bu gönderdiğim yazıları fotoğraflarla uyumlu hale getirerek, sayfa düzeninin hazırlanması, manşetteki tanıtım fotoğraflarının şık tasarımının yapılması ve nihayet oluşan yol raporunu günlüklere yükleyip sizlere ulaştırılmasını, sevgili Cem Yıldız’ın emeğine  borçluyuz. 

Eline emeğine sağlık Cem, teşekkürler Başkan.

Yıllardır uzun yolculuklar yapan, kendi halinde bir motorcu gezginim. Örnek 2003 ve 2005 yıllarında iki kez motorla Katmandu yolculuğu yaptım. O yolun en eski yolcularındanım. Gittiğimden tam dört sene sonra, insanların tesadüfen bundan haberleri oldu. Şimdi görüyorum da… Bana kalsaydı eğer Cape to Cape de buna benzerdi, yani belki de uzun süre bilinmezdi. Teşekkürler Ride Turkey.

Çok sorulduğu için açıklamakta yarar görüyorum. Özellikle Afrika bölümünde güvenlikle ilgili hiçbir sorun yaşamadım. Bütün ülkelerde olabilecek normal yol ve trafik tehlikelerinin dışında her hangi bir tehlikeli durumla da karşılaşmadım. Rastladığım insanların hepsi yardımsever, iyi niyetli ve dostça davrandılar. Benden sonra gidecek arkadaşlar bu konuyu hiç dert etmesinler. Cape to Cape dahil, yaptığım hiçbir yolculuğumda ‘’Vay be’’ dedirtmek amacıyla, asla Kurt Masalları anlatmadım. Gerçekleri yansıtmayan şeylerle insanları tedirgin etmenin ne anlamı var ki… Ben ne kadar çok Türk plakalı motorcu gezgini dünya yollarında görürsem, o kadar mutlu oluyorum.

Yolculuğum boyunca siz dostların mesajları her zaman büyük destek ve motivasyon sağladı bana. Ancak gerek internet yokluğu, gerekse yol yorgunluğu diyelim, bir türlü cevap veremedim. Hani olmayınca olmaz ya, işte o misal. Yol hali işte, hepimiz motorcuyuz, siz de bilirsiniz. Zor zamanlarda yolculuğumu kolaylaştıran, pozitif enerji veren mesajlarınız için sizlere ismen, tek tek teşekkür borçluyum. Teşekkürler Ahmet Özçelikay, Ümit Çiçek, Timur Aksüt, Necdet Buz, Petrit Dunisa, Hakan Dölek, Erdem Gülüş, Kadir Ecevit Özoğlu, Melih Ulubilgen, Reha Uysal, Ismail Erdag, Savas Kayan, Cem Doğruoğlu, Rahmi Barutçu, Selim Özruh, Aysun Canan, Sıtkı Güven, Teoman Acar, Saim Özkinar, Murat Ziylan, Mehmet Durak, Soner Suda, Ali Baki Uygur, Ahmet Yılmaz, Sabri Oran, Mehmet Bilaloğlu, Can Ercebe 

Chokrane Sherif Vielen Dank liebe Rosi, lieber Walter, lieber Karsten, liebe Sabine, liebe Franziska, lieber Ferdinand Takk skal du ha Eva & Leif

Teşekkürler Gökhan Akdeniz, Şaban Aksan, Ümit Aktay, Abdullah Alkan, Ayhan Altınel, Ufuk Altıok, Oktay Araç, Reşat Arbaş, Çağatay Argımak, Abdülkerim Arif, Fuat Atıcı, Hacer Aydın, Orhan Aydoğan, Savaş Balaban, Cumhur Balcı, Faruk Baran, Tuğhan Baykut, Bülent Berksan, Dayanç Bora, Cumhur Bozdağ, Ümit Bozoğlu, Ertuğrul Canbazoğlu, Cengiz Cebeci, Gökhan Coral, Yavuz Coşkun, Başar Çakmak, Mustafa Çapar, Tümay Demirsoy, Vedat Demirtaş, Ümit Arslan Demiryürek, Fatih Dere, Ayhan Dikmen, Güvenç Diner, Erhan Dündar, Volkan Eken, Mert Elbirler, Aykut Erda, Hikmet Emre Erdem, Murat Erdinç, Tolga Erel, Osman Ergun, Ayşe Ece Ertuğrul, Ercan Ersin, Ömer Eryeti, Meral Giriş, Abdulkerim Arif Görgün, Gürbüz Gülümser, Volkan Gündüz, İsmail Gümüş, Ömer Günday, Aydın Gündoğdu, Cüneyt U. Gürbüz, Gürsel Gürcay, İrfan Gürkan, Gürkan İçli, Alper İleri, Melih Ilgu, Berrin İnal, Can İyidinc, Murat İzsüren, Ahmet Kabaalioğlu, Zeynep Kamacı, Nursena Kamas, Halil Karabulut, Halil Kaya, Selçuk Kaya, Celalettin Kazancı, Mehmet Gökçe Kır, Alper Kiriş, İlker Kocaakca, Ergun Koçer, Ali Olcay  Konuklu, Namık Kutlu, Mehmet Küçük, Mehmet Küçüksoy, Osman Künkçü, Bekir Güray Lafcı, Mustafa, Levent Olgaçlı, Ertuğrul Ortaç, Nurettin Özcan, Celil Özdemir, Ertan Özkozanoğlu, Somer Sarıhan, Ceyhan Serter, Sıtkı Sılay, Serkan Söğüt, Doğan Şahin, Olgar Senergun, Erhan T., Süreyya Talay, Kerem Tataroğlu, Vehbi Tataroğlu, Ercan Tekin, Teoman, Berker Turan, Rıfat Turgen, Kemal Turgut, Murat Turgut, Nejat Ural, İlker Taner Uzun, Onur Üstem, Barış Bilen Vural, Emre Yalçın, Kemal Yıldız, Koray Yıldız, Mehmet Yüksel, Kenan Zeybek, Tufan Zorlucan. Yolculuğum dönüşü Istanbul toplantısına katılarak bana hoşgeldin diyen tüm dostlara teşekkür ediyorum. Harika bir karşılamaydı.

Hafta ortası mesai günü olduğu halde beni Akhisar’da karşılayıp, Manisa’da verdiğimiz keyifli bir moladan sonra, Cape to Cape’in son kilometrelerini birlikte tamamladığımız sevgili dostlar Petrit, Necdet, Timur, Erdem ve Ümit’ e bana hazırladıkları bu sürpriz karşılama için çok teşekkür ederim. Birbirimizi hayli özlemiştik doğrusu.

Evet dostlar, Cape to Cape rotasında 2 kıtada 26.000 km süren yolculuğum bitti.

Ancak Izmir’den çıkıp, tekrar İzmir’e döndüğümde yapmış olduğum toplam yol 32.000 kilometreydi.

Bir macera daha burada sona erdi.

Önümüzdeki yıl farklı bir kıtada ve şimdiye kadar hiç denenmemiş bir rotada yapacağım yolculukta tekrar görüşmek üzere.

Gökten üç elma düştü. Biri bana, biri yolculuğumu takip eden sizlere, biri de yola çıkmaya niyet edenlere.

HOŞÇAKALIN

Cahit Sesver

fon muzigi : Ras Sheehama

"Travelling through the Will side, travelling ilke Johnny the baptist" 

Guidance
Sitting in the evening
Watching the sun go down
But I know by tomorrow
It’s gonna rise again
And if the rain do fall
Before the Midnight hour
Jah lightning will be there
To see me through the darkness yes oh
Ain’t got no sword
Jah Jah is my shepherd
I’m ready for the next day
I’ve got to see the rainbow
Creation will defend I and I
From the season to the next season
I will be like a bird in the sky
I’ve got to feel the wind blowing
Across my wings
I’m like Johnny the Baptist
Coming from the wilderness
I man look so shaggy
Society dem a watching me

Travelling through the wilderness
Travelling through the wild side
Travelling through the wilderness
Lord have mercy
Travelling through the wilderness I a man say
Travelling through the wild side

When I wake up in the mornings
I’m glad to see the sun arising
I’ve got to bow down and say my prayers
Before the day is done
I’m not living in fear
There is no sign of despair
Almighty cares
And his love we shall share
I’m like Daniel
Who gets thrown into the lion’s den
But through the grace of the most high
The man just survived
I’m like Johnny the Baptist
Coming from the wilderness
I man look so shaggy
Society dem a watching me

Travelling through the wilderness
Travelling through the wild side
Travelling through the wilderness
Travelling through the wilderness I a man say
Travelling through the wilderness
I keep on travelling and travelling…
Through the wilderness

 

 

 Sevgili dostlar,

9 Afrika ülkesini ardımda bıraktım. Her şeyin anlık değiştiği bir kıtada sürdürüyorum yolculuğumu. Koskoca Afrika bitiyor artık. Adına kimilerince ‘’Kara Kıta’’ dense de, geçtiklerimin hepsi de benim için rengarenk anılarla dolu olan, rengarenk ülkelerdi. Önümde sadece Libya ve Tunus’un olduğu 2 ülke kaldı koca Afrikada, diye düşünürken, Türk Elçiliğinin ısrarlı uyarıları sonucu rotayı Libya’ya değil, Port Said’e çevirdim. Ben de, Cape to Cape yolculuğu yapan diğer Avustralyalı çift Johannes ve Judith ile birlikte, güvenli yol olan, Türkiye üzerinden North Cape’a devam etmeye karar verdim. Bu durumda Tunus’tan İtalya’ya feribot ile geçmek yerine, Mısır Port Said’den Mersin’e feribot yolculuğu yapacağım. Böylesi uzun yolculuklarda sıkça karşılaşılan bir durumdur bu. Esnek planlar yapıp, her şeye hazırlıklı olmalı yolcu. 

Ben motoru  kuzeye Port Said’e doğru sürerken, Libya neyse de, aklım hep Tunus’ta kalmıştı doğrusu. Çünkü Kartaca’yı görmenin, yolculuğumda beni en heyecanlandıran anlardan biri olacağını biliyordum. 

Kartaca’lı komutan Hannibal’ın, ordusuyla ve fillerle Roma’ya yaptığı o yolculuğu yerinde düşlemeyi çok arzu ediyordum. Arkeolojiye merakım olduğundan değil, çokta ilgimi çekmez aslında, ama işin içine yolculuklar girince durum değişiyor. Savaş için olması dışında, bu destansı yolculuk, her zaman büyük saygı ve merak uyandırmıştır bende. 

 

 

Kısa bir sürüşten sonra, öğlen sıralarında Port Said’e geldim. Burası Mısır’ın diğer şehirlerinden çok farklı ve güzel bir mimariye sahip. Aslında bizim yabancısı olmadığımız Akdeniz mimarisi bu. 

Port Said’de limanın tam karşısındaki Resta Port Said Hotel’de konakladım.Günün sürüşü 209 km

Akşam üzeri şehirde dolaşmaya çıktım. Gördüğüm kadarıyla Port Said güzel bir liman şehri. Ben bu şehri sevdim. Yarın feribot bileti ve bıktırıcı Mısır bürokrasisi ile cebelleşmem tekrar başlayacak. 

 

 

Port Said te elimde evraklar takipçiyle birlikte oradan oraya iki gün süren koşuşturmam nihayet geminin kalkmasıyla birlikte son buldu. Afrika kıtasını bir feribotla ardımda bırakırken, son kez dönüp geriye baktım. Sadece bir kıta 9 ülke ve yaşanmışlıklar değildi ardımda kalan. Dünyanın ana paralellerinden üçünü, Oğlak Dönencesi, Ekvator ve Yengeç Dönencesini de ardımda bırakıyordum. Bu üç ana paralelin hepsini de motorumla geçmiştim. Artık rotamın yeni yüzü Kuzey Kutup Çizgisi.

 

 

Yolculuk yaptığım gemi, aslında bir Rus şirketinden kiralanmış, personeli de Rus çalışanlardan oluşan bir RO-RO gemisi. Türk şirketi Alcor tarafından işletiliyor. Suriye olaylarından sonra TIR ların ve şoförlerin, güvenli geçişi için düşünülmüş. Zaten gemide ben ve Avustralya’lı Cape to Cape yolcusu motorcu çift dışında  başka turist yoktu. Gemi ve kamaralar oldukça temizdi. Personeli de işini iyi yapmaya çalışıyordu. Klimaları çalışmasa da, Wadi Halfa feribot sefaletinden sonra, odamdaki banyosuyla bana çok lüks geldiğini bile söyleyebilirim. Kamarada tek kişi yolculuk ve motor 650.- Dolar. Bu fiyata yemek dahil. Liman hizmetleri ve takipçi için de 370.- Dolar, toplam 1.020.- Dolar ödedim. Oldukça pahalı bir çözüm.

 

 

Port  Said-Mersin arası yolculuk 40 saat sürüyor. 09.Ağustos Perşembe günü saat 10.00 da Mersin limanına yanaştık. Johannes ve Judith ile vedalaştık. Gümrük işlemleri oldukça uzun sürse de aynı gün İzmir e doğru yola çıktım.Aylar sonra kendi ülkemde motor kullanıyordum.

Günün sürüşü 1.018 km.Motorun yağ kaçıran kapak contasını ve servisini Eyüp Bike de yaptırdıktan sonra, iki gün içinde hemen yola koyuldum. Her ne kadar kendi  ülkem olsa da,Türkiye rotam üzerinde bir geçiş ülkesiydi benim için. Yoldaydım ve bu tür yolculuklarda fazla soğumamalı yolcu! 

 

 

Biliyorsunuz ben hep Asya, Orta Doğu ve Afrika yolculukları yapıyorum. Oradaki ülkeleri gezen, yaşayan, anlatan ve bundan büyük keyif alan bir motorcu gezginim. Avrupa’ya daha önce hiç motorla gitmedim. Ancak, Cape to Cape aynı zamanda bir rota yolculuğu. Bundan sonraki ülkeleri hızla geçerek, mevsim şartları daha da zorlaşmadan, North Cape’a varmak niyetim. 

Avrupa hakkında forumlarda o kadar çok şey yazıldı, o kadar çok şey söylendi ki, bana pek bir şey kalmadı doğrusu. Forumlarda ülkeler aynı olsa da, farklı kişilerin farklı bakışlarla yazdığı, hepsi de çok güzel ve keyifli pek çok rapor var. Bundan sonra benim bir şey yazmam, bilinenin tekrarı olur. 

North Cape yolculuğu için yazılmış sevgili Cem Yıldız’ın oldukça kapsamlı ve bir motorcu gezginin ihtiyacı olan tüm bilgileri içeren yol raporu zaten mevcut. Bende bu yol raporundan oldukça faydalandım.

‘’Peki yazılacak hiç mi bir şey yok’’ diye sorabilirsiniz. Vardır elbet. Ama benim gibi yılları Doğu yollarında geçmiş bir motorcu gezgin için ‘’Garp cephesinde yeni bir şey yok!’’

 

 

İzmir den çıkıp aynı gün İpsala üzerinden Yunanistan’a girdim ve çok sevdiğim İskeçe (Xsanti) sehrinde Z Palace Otelde konakladım.Günün sürüşü 691 km.

Sabah iyi bir kahvaltıdan sonra yola çıktım. Batı Trakya da özellikle Kavala taraflarında yol ve manzara harikaydı. Selanik’ten sonra kuzeye dönerek Üsküp’e varmak üzere Makedonya sınırına yöneldim. Öğleden sonra Üsküp’ün Türk tarafındaki Arka oteldeydim. Günün sürüşü 449 km.

Biraz dinlendikten sonra akşamüzeri şehri dolaşmak ve fotoğraf çekmek üzere dışarı çıktım. 

 

 

Üsküp anıları

Tanımadığım, daha önce gelmediğim şehirlerde hep böyle yaparım. Önce kaybolmak isterim şehrin sokaklarında. Üsküp’te de öyle oldu. Kulağıma çalınan Balkan şiveli Türkçeler arasında sürdü  yürüyüşüm. Bazen dar tenha sokaklara, bazen de adını bile bilmediğim kalabalık meydanlara götürdü beni adımlarım.. Üsküp’ün eski tarafında uzaklardaki Türkiye’de dolaşıyordum sanki. Türkiye dediysem bugünün Türkiye’sini düşünmeyin sakın! Çok daha eskilerden söz ediyorum. Ama bizler koruyamadık şehirlerimizi. Burada ise farklıydı durum. Tarihi evleri, camiileri, hanları ve kervansaraylarıyla, yüzlerce yıl önce yapılmış bütün Osmanlı mirası dikkatle korunmuş, özenle restore edilmiş ve olanca görkemiyle saltanatını sürdürüyordu bütün şehirde. 

Asırlık çınar ağacının gölgesindeki çay molasında konuştuğum yaşlı kahveci Behlül bey, eski evleri, hanları ve camileri eliyle gösterdi. Her ne kadar masrafı ağır, bakımı zor olsa da, gözümüzün bebeği gibi koruruz Ata yadigarlarımızı diyordu.

Doğduğum şehir İzmir geldi aklıma birden! Ahşap yapı sanatının en zarif örneklerinden eski Alsancak iskelesini hatırladım. Sonra Kordon’dan başlayıp, Göztepe’ye kadar uzanan körfezde, inci gibi dizilmiş, cumbalı eski İzmir evlerini düşündüm. Hemen hiç biri ayakta kalamadı günümüzde. Yerel yöneticilerin bencil hırsları ve vizyonsuzluklarına dayanamayıp, Apartman belasına yenik düştüler. Biz gözümüzün bebeğini koruyamamıştık belli ki! Uzaklardaki Türkiye’de, anılarımdaki İzmir’İ düşünürken, yaşlı kahveci Behlül’ün sözleri tekrar çınladı kulaklarımda. ’’Gözümüzün bebeği gibi koruruz ata yadigarlarımızı’’

Üsküp’e ilk gelişimdi

Taş köprünün önünde

Vardar nehri kıyısındaydım.

 

 

Akşam üzeri otele döndüğümde ‘’Dünya ne kadar küçük diyerek’’ bana seslenen sevgili motorcu  kardeşimiz pilot KAĞAN BOYÇAY'la karşılaştık. O da beni göremeyince motoruma not bırakmak için park yerine inmiş. Kısa ama keyifli bir sohbetten sonra vedalaştık. Gerçekten dünya çok küçükmüş!

 

 

Sabahın oldukça erkeninde Sırbistan üzerinden Macaristan’a geçmek üzere yola çıktım. Gerçekten dünyanın bu bölgesinde, Balkanlarda coğrafya çok güzel ve motor kullanmak çok keyifli. Sorunsuz bir sürüşten sonra Macaristan’ın sınır şehri Szeged’e geldim. Günün sürüşü 677 km. Konaklama Tisza Hotel. 

 

 

Macaristan’ın Sırbistan sınırının hemen dibindeki Szeged kenti çok canlı ve tarihi bir şehir.Her yer pırıl pırıl ve insanlar çok cana yakın. Sınır daki pasaport polisi önce kaskımı çıkartmamı istedi sonra pasaporta bakıp Türk olduğumu görünce gerek olmadığını söyledi. Pasaportu verirken ise Türkçe teşekkür etti. Türklere olan bu yakınlığı ve sevgiyi iki gün kaldığım bu şehirde ve bütün Macaristan’da yaşadım.

Ertesi gün tüm Macaristan’ı, Slovakya’yı ve Çek Cumhuriyetini geçerek Almanya’nın Dresden şehrine vardım. Günün sürüşü 880 km. Konaklama Ramada Resident Hotel.

 

 

Almanya’nın bakımlı otobanlarında direk olarak Hamburg’a geldim. Günün sürüşü 477 km. Konaklama Preuss Hotel. İyiden iyiye North Cape’in çekim alanına girmiştim artık. Kuzeye doğru çıkınca hava iyice bozdu. Her gün en azından yolun yarısını yağmur altında gitmeye başladım. Meteoroloji raporuna göre de böyle sürecekti artık. Ertesi gün 474 km sürerek Kopenhag’a vardım. Konaklama Taastrup Park Hotel.

Kopenhag’tan ayrılıp Stockholm’e yine yağmur altında sürdü yolculuğum. Hava da oldukça soğumaya başladı buralarda. Günün sürüşü 658 km. Konaklama Radisson Hotel.       

 

 

Namibya’dan sonra kaldırdığım kışlık giyecekleri, yün çorapları, termal içlikleri ve kışlık eldivenleri tekrar çantadan çıkarmanın zamanı geldi. Stockholm’den itibaren hep bu şekilde kışlıklarla yola devam ettim. Buralarda yollar yavaş yavaş ıssızlaşmaya başladı. Konaklayacağım Umea şehrine doğru artık coğrafya ve bitki örtüsü de tamamen değişti. Günün sürüşü 639 km. Konaklama Comfort Hotel Winn. Günlerdir ara vermeden her gün yol yaptığım için burada bir gün dinlenmeye karar verdim. İyi de etmişim çünkü Umea çok güzel küçük bir şehirdi. Aylardır süren yolculuğumun hedefine artık çok az kalmıştı ve en geç birkaç gün içinde North Cape’de olacaktım.Heyecan iyice sarmıştı içimi.

 

 

Umea’dan erkenden ayrılıp Finlandiya’nın Kemi şehrine doğru yola çıktım. Kemi aynı zamanda meşhur buz otelin de bulunduğu şehir. Bu mevsimde eridiği için otel ortada yok tabii. Kış gelip, havalar eksi derecelere düştüğünde tekrar inşa edilecek. Bu işlem her yıl tekrarlanıyor. Günün sürüşü 415 km. Konaklama Hotelli Merihovi.

 

 

Birkaç gündür doğuya doğru süren yolculuğumda artık Baltık denizini ardımda bıraktım. Şimdi yönüm tekrar kuzeye İnari şehrine doğru. Bugün yolumun üzerindeki Rovaniemi şehrinden 6 km sonra Kuzey kutup dairesini geçeceğim. Etraf çok daha ıssızlaştı. Yola aniden çıkan Ren geyikleri ciddi tehlike oluşturuyor. Bir defasında neredeyse çarpıyordum. Günün sürüşü 443 km. İnari benim North Cape’den önce  konaklayacağım göl kıyısında küçücük bir şehir. Hayalimin gerçekleşmesine sadece  360 km var. Yemek yiyip erkenden yattım.

 

 

Erkenden yattım ama geceyi nasıl mı geçirdim dostlarım? İşte aşağıda yol anısı!!

Yol anıları

Bütün gecem, uyku ile uyanıklık, düş ile gerçek arasında geçti. O sabah her zamankinden erken uyandım. İnanmak istemiyordum ama, aylardır sürdürdüğüm yolculuğun son sabahıydı bu. Dünyanın en kuzeyinin çok yakınlarındaydım artık. İnari’ deydim. Demir küreyle sadece 360 km kalmıştı aramızda. Perdeyi aralayıp yol arkadaşım Sagarmatha’ya baktım. Birlikte neler yaşamamıştık ki aylar süren bu yolculukta. Üzerine yollar sinmişti, benim gibi yorgun görünüyordu o da.

Sanılanın aksine sevinçli değildim hiç, tarifsiz bir hüzün vardı içimde. Belki de kurşun rengi İskandinavya sabahıydı nedeni, bilmiyorum. Bitmesini istemiyordum bu rüya misali yolculuğun. Bu yüzden uzun sürdü hazırlanmam belki de.

Yola çıkmadan önce odamdaki yatağa sırt üstü uzandım. Perdenin arasından bir çizgi misali sızan ışık, beni tekrar aylar öncesine götürdü. Dünyanın en güneyindeki, Cape Agulhas fenerinin, odamı fasılarla aydınlatan ışıkları geldi aklıma. Sonra, gecelerin içindeki vahşi Afrika sesleri çınladı kulaklarımda. Geçtiğim eğreti köprüleri, akarsuların uğultusunu, altın rengi çöllerin sessizliğini düşündüm. Gökkuşağının mavisindeki Akdeniz özlemimi hatırladım yeniden.

Gelin görün ki hızla akan bir nehir gibi, avucunuzdan uçan minik bir kuş gibi gelip geçiyor zaman. Çöl fırtınalarında savruldu ruhum, taşlı yollarda sarsıldı bedenim. 

Bilirsiniz, her gönül her iklimi farklı yaşarmış. Ben, Dünya yollarında bir iklimi işte böyle yaşadım.

Kuzey kutup dairesini henüz geçmiştim

Demirden küreye varmaktı hayalim

Cape to Cape’de son günümdü.

 

 

Hava durumu 4 gün yağmursuz ve açık diyordu. Ancak İskandinavya’da her şey o kadar ani değişiyor ki! Sabah çok erken Norveç’e doğru yola yola çıktım. Yollar çok sakindi. Otelden ayrılalı henüz 20 km olmuştu ki, sola doğru dönen yol ayrımında ilk defa North Cape yazısını gördüm. 25.640 km ve 3 ay 21 gün sonra ilk defa ona ait trafik şildinin önünde durdum. Uzun uzun seyrettim.Bu son sürüş gününün her kilometresinin keyfini çıkarmak istiyordum artık.

 

 

Hava bulutlu ama en azından yağmur yok. Fakat müthiş bir rüzgar vardı. Norveç’e doğru rüzgar daha da arttı. Nihayet Kapp yarımadasına gelmiştim. Bundan sonra üzerinde buz parçalarının yüzdüğü deniz kıyısında sürüyordu yolculuğum. Rüzgar burada şiddetini daha da arttırdı. Öyle ki durup fotoğraf bile çekilemiyordu. Yolun boş olması en büyük şanstı doğrusu!! Burada motor kullanırken dünyanın sonuna geldiğinizi iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Etrafta ağaç falan kalmadı. Bitki örtüsü Tundra’dan oluşuyordu yarımadada. Doğa şartlarının ne kadar sert olduğu kendini her yerde belli ediyordu. Kaldı ki mevsim yazdı. Buraların kışını düşünemiyorum bile. 

Yol üzerindeki birkaç tünelden en uzun olanını arkamda bırakırken. Rüyama çok yaklaşığımı hissediyordum artık. Sağa doğru dönen yokuştaki, uzun bir virajın ardından gişeler göründü. Ancak alelade bir gişe değildi bu benim için.

 

 

Görevliden aldığım giriş bileti, Dünyanın en güneyinden, en kuzeyine yolları bitirdin, ben bunun tanığı ve belgesiyim diyordu sanki. Ama onu göremiyordum hala! Motoru söylendiği gibi park yerine aldım. Bir binanın kuytusuna bıraktım ki, şiddetli rüzgarda yıkılıp yol arkadaşım zarar görmesin.. Yaklaşık 150 mt ötede giriş olan binaya doğru hızla yürüdüm. Çok heyecanlıydım. Binanın içindeki birkaç basamak merdiveni hızlıca inip karşı kapıya yöneldim. Yaklaşınca kapı kendiliğinden açıldı. Ve dünyanın sonuna dikilmiş demir küre karşımda duruyordu iste. İlk mesajı eşime ve dostlara gönderdim. Şunlar yazıyordu mesajımda.

Yollar bitti.

Güneyden, kuzeye dünya bitti.

Cape to Cape bugün bitti.

 

 

Tarih: 31 Ağustos 2012 Cuma

Saat : 12.07

Cape to Cape rotası ilk defa bir Türk motorcu gezgini tarafından tamamlandı.

 

 

Üstad Nazım Hikmet’in çağdaşı büyük ressam Abidin Dino’ya bir şiirle sormuş olduğu o ünlü soruyu hatırlarsınız herhalde:

‘’Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?’’

Abidin Dino bu soruya nasıl cevap verdi bilmiyorum. Ben resim yapmayı hiç beceremem. Ancak Üstad bu soruyu bana sorsaydı eğer, aşağıdaki resmimi gösterirdim…

 

 

Sevgiler

Cahit Sesver

 

(fon muzigi : Angelit "Ruojain ruoktot" Fin Sami folk grubu)

CAPE to CAPE / ETYOPYA, SUDAN, MISIR

61.Gün

Kalan kilometre 15.345 

Haftalardır uzun bir Afrika filmi izler gibiyim bu kıtada. Ama izlediğim bu uzun Afrika filminin oyuncusu tek başına benim. Figuran da benim bu filimde,  esas oğlan da. 

Sevgili dostlar 8 hafta oldu Afrikadayım. Sizin de fark ettiğiniz gibi, bazı ülkeleri usulca bıraktım geride. Hani derler ya, ülkelerin, şehirlerin hakkını vererek, yolları sindire sindire.

Bazı ülkeleri ise hızlıca geçtim. Uzun yolculuklarda sıkça olur bu. Hızlıca geçtiğiniz yerlerin güzel ve ilginç olmadığından değildir. Ancak ülkeler de, şehirler de, biraz insanlar gibidir aslında. Bazen yolcu ile arasında maya tutmaz bir türlü. Bir nevi doku uyuşmazlığı gibi bir şey. Fazla da zorlamanın gereği yoktur bu durumda, geçer gidersiniz. En azından ben böyle yapıyorum. Malawi’de böyle olmuştu örneğin. Daha da olacaktır muhtemelen.

ETYOPYA

Marsabit – Moyale yorgunluğunu üzerimden atamadığım için, sabah çok erken kalkmadım. Zaten kaldığım Al-Yusra Oteli fena sayılmazdı. En azından duşundan sıcak su akıyordu. 08.00 de kalkıp, 09.00 gibi sınıra doğru yola çıktım. Birkaç kilometre sonra da sınır göründü.

Kenya tarafında işim çabucak bitti. Aradaki tampon bölgeden geçerken tam ortada özlediğim asfalt yol başladı. Etyopya tarafında da işlemler çok çok kısa sürdü. Hiç böyle ummuyordum. Karne damgalandı, bir de form hazırlandı, imzaladım. Ve bu formu Etyopya çıkış gümrüğüne kadar muhafaza etmem söylendi. Her iki sınırda da, işlemlerim toplamı Yirmi dakikayı geçmedi. Sınırdan 1 km sonra sağda, bankada para bozdurup, benzin doldurdum. Kalmayı düşündüğüm Yabelo şehrine doğru yola çıktım.

Bu küçük şehir ve konakladığım Yabelo Motel, Moyale’den sonra cennet gibi geldi.

Günün kilometresi 213.

Not: Etyopya gümrüğü hakkında gezgin notlarında çok şeyler okudum. Bunlar tedirgin edici şeylerdi. Etyopanın  Carnet de Passages’leri tanımadığı ve bu ülkeye araçla girmek için, kendi konsolosluğundan aracı Etyopyada satmayacağınıza dair bir Taahhütname istendiği söyleniyordu. Baştan beri de hiç aklıma yatmamıştı bunlar. Durum şöyle: Carnet de Passages her sınırda olduğu gibi normal işlemden geçiriliyor, damgalanıyor. Bunun yanı sıra aşağıda gördüğünüz form doldurulup, imzalanıyor. Form 2 nüsha. Biri gümrükte kalıyor, diğeri size teslim ediliyor. Ülkeden çıkarken bunu Etyopya gümrüğüne iade ediyorsunuz. Bir nevi yol permisi gibi bir şey. Sizden hiçbir ücret talep edilmiyor. Bunu özellikle açıklamak istedim, çünkü çok kafa karıştırıcı ve tedirgin edici gezgin notları görüyorum. Durum size anlattığım kadar net , basit ve güncel..

 

 

 

Yabelo – Addis Ababa

Iyi bir kahvaltıdan sonra, erkenden yola çıktım. Buraya kadar yollar Etyopyada gayet iyiydi. 40 km sonra yol inşaatları başladı. Servis yolu veriyorlar. Uzun süre taşlı, topraklı yollarda kullandım. Ama hava kuru olduğu için hiçbir sorun yaşamadım. Sonra da düzeldi. Ancak yolun ilk 200 kilometresi  çok virajlı, yokuşlu ve dağlık. Buraya kadar güzel de, yerleşim yerleri çok fazla ve Etyopyada insanlar, hayvanlar hep yollarda. Onun için de fazla hız yapılamıyor . Yoğun sis hızımı daha da yavaşlattı. 

Addis Ababa ayrımından sonra birden yağmur indirdi. Yağmurluğu giyinceye kadar sırılsıklam olmuştum. Onlarca insan benim yağmurluğu giymemi izledi. Yol o sırada boştu. O kadar insan birdenbire nasıl ortaya çıktı ben de anlayamadım.

Sonra hava açtı, akabinde birdaha yağdı. Temmuz-Ağustos yağmur sezonuymuş buralarda. Tabi Afrikada bütün başkentlerde olduğu gibi, yoğun bir trafik vardı. Şehir girişinden, kalacağım Radisson Blu Otele varmam 1,5 saatimi aldı.

Günün sürüşü 564 km.

Sudan vizesini buradan alacağım için, 3 gün Addis Ababa’dayım.

 

Vizeyi aldım. Başvurudan bir gün sonra teslim ediyorlar. Vize ücreti 100.-Dolar.

 

Addis Ababa’da kaldığım 3 gün boyunca sürekli yağmur yağdı. Sokaklar çamur – balçık. Bana Hiindistandaki Muson yağmurlarını hatırlattı. Ben de otelin garajında motorun bakımını yaptım.  

Addis Ababa – Bahir Dar

3 gün dinlenmek bayağı iyi geldi. Ama yolcu yolunda gerek.

Yağmurda yola çıktım. Yol boyunca  zaman zaman açsa da, genelde yağmur devam etti. Kalacağım Bahir Dar şehrine kadar genelde hep dağlık ve mükemmel manzaralı yollarda sürüş yaptım. Beni yolda en etkileyen bölüm ise,  3.100 metreden Mavi Nil bölgesine inerken gördüğüm yol manzaralarıydı. Bazı yerlerde yoğun sis vardı, ancak gördüğüm kadarıyla yine de çok güzeldi.

Günün sürüşü 570 km. Kaldığım otel Abay Minch Lodge oldukça iyiydi.

 

Etyopya çok güzel, dağlık ve yemyeşil bir ülke. Yol kalitesi de Afrika şartlarına göre iyi sayılır. Ancak yollarda sürekli olarak, hayvanlarıyla birlikte bir insan kalabalığı var. Bir yerden bir yere yürüyorlar. Sanki bütün ülkede bir göç yaşanıyor gibi. Ne yaparlar, nereye giderler, anlaşılır gibi değil. Ancak insanlarla iletişim kurmak oldukça zor veya ben beceremedim, bilmiyorum. Halkı yabancılara karşı çok misafirperver gelmedi bana. Örneğin bir defasında karşılaştığım Etyopyalı genç,’’ niçin geldiniz buraya, fakirliğimizi görmek için mi’’ diye sordu. Bu durumda cevabım kısa ve net oldu. Hayır,’’ ülkenin güzelliklerini görmek için’’ dedim ve yoluma devam ettim. Buraya gelen motorcu gezgin arkadaşlara önerim, virajlı dağ yollarından aşağı inerken , çocuklar toplanıp yukarıdan taş yağmuruna tutuyorlar. Çok dikkatli olmak lazım. Nasıl dikkat edilecekse artık!!! Bana isabet etmedi, ama  atılan taşlardan motor nasibini aldı. 

 

Yolda bir şeyler yemek için bir ara durduğumda, 8-10 yaşlarındaki bu kız çocuğu koşarak yanıma geldi. Adını bilmiyorum, bilsem de ne fark eder ki. Birçoklarından biriydi. Yanımda getirdiğim keklerden ona da verdim, birlikte yedik. Sırtında taşıdığı çocuğa annelik yapıyordu. Ama kendi de çocuktu aslında. Bu bakışını hiç unutmuyorum.

Bahir Dar – Gedaref (Sudan)

Bugün sınır geçişi yapacağım  ve yolların da büyük bir bölümü haritada kötü göründüğü için, sabah çok erken yola çıktım. O saatte kaldığım otelde henüz kahvaltı başlamamıştı. Lunch paket hazırlattım. Yine güzel manzaralı, virajlı dağ yollarından geçerek, Azezo şehrine kadar geldim. Benzinciye yanaştığımda, elektrikler kesik olduğu için benzin veremediler. Ben de şehirdeki bütün istasyonları dolaşmaya başladım. Çünkü bundan sonra Matema’ya kadar 155 km benzinci olmadığını biliyorum. Ancak hepsinden aldığım cevap aynı oldu. Tam ümidimi kesmiştim ki, elektrikler geldi ve pompalar çalışmaya başladı. Depoyu ve yedek bidonları doldurdum. Artık sorun yok, rahatça yola devam edebilirim. Haritada kötü olarak görülen yol ise, asfaltlanmış ve oldukça düzgündü.

Matemaya geldiğimde 4 saate yakın sınırda beklemek zorunda kaldım. Çünkü motorun karnesini imzalayıp, çıkışına izin verecek memur, damgayı dolabına kilitlemiş ve gitmişti. Telefon ile de ulaşılamadı. Bu arada diğer memurlar yardımcı olmak istediler ama, damga yok. Dolap da kilitli. Beklemekten başka çare yok.

Nihayet memur geldi. Etyopya girişinden beri sakladığım yol permisini geri verdim. Çıkış işlemlerim yapıldı. Ama çok sıkıntılı bir bekleyişti bu. Sudan tarafında ise (Gallabat) işlemlerim çok kısa sürede halloldu ve Gedaref’e devam ettim.

Buraya kadarki 155 km’lik yol, haritada ve gezgin notlarında kötü olarak belirtilse de, gayet güzel, asfalt bir yoldu. Konakladığım El Motawakil otel, şehrin en iyi,berbat oteliydi.

Günün sürüşü 530 km.

 

 

Sınırda çok vakit kaybettiğim için Gedaref’e varmam biraz gecikti. Otelde kalan Dubaili iş adamlarının iftar sofrasına konuk oldum. Daha sonra Unicef görevlisi bayan Marie-Louise de bize katıldı. Böylece sofra  enternasyonal bir sofraya dönüştü. 

SUDAN

Hazır Sudan’a gelmişken hep birlikte bir çöl düşü görelim de, yüreklerimiz efsunlansın Nubian çölünde.

Çöl düşleri

Uzun çöl yollarının birleştiği bir kavşakta karşılaşmıştık tekrar.

Daha önce de görmüştüm onu.
Baharat kokulu ekzotik çarşılarda da rastlamıştım,
vitrinlere bakarken de göz göze gelmiştik şehrin caddelerinde.

Her defasında kalabalık arasında kaybettik birbirimizi.
Inanılmaz ama şimdi tam karşımda duruyordu Nubianlı esmer kadın.

Önümde giden otobüsün arka camından gülümseyerek bana bakıyordu işte.
Iri siyah gözleri, özenli makyajı ve başına eğreti attığı şalı ona öyle yakışıyordu ki..
Otobüsün arkasında sürdü sonrasında yolculuğum. Rehberim oydu artık.

Yükselen güneşle birlikte Nubian çölünün kumları altın rengine dönüşmüştü.
Yüzer gibi gidiyorduk şimdi bu dalgalı kum denizinde.
Birbirimizden gözlerimizi ayırmadan, gülümseyerek.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum.
Belki günler kadar uzun, belki de bir an kadar kısa.
Önümde giden eski otobüs önce yavaşladı, sonra soluk sinyal lambası 
bir kaç kez yandı.
Işte yollarımız yine ayrılıyordu o güzel, Nubianlı esmer kadınla.

Yine bana gülümsüyordu.
Ama gözlerinde sanki hüzün vardı bu defa, ya da bana öyle geldi, bilmiyorum.
Durdum.
Gözden kayboluncaya kadar baktım,

eski otobüsün arka camına asılmış Nubianlı esmer, güzel kadının siyah-beyaz posterine.
Sert bir rüzgar esti o aniden. Kaldırdığı kum bulutu çok geçmeden dağıldı, her şey eski haline dönmüştü işte. Motoru çölün derinliklerine doğru sürdüm.

Sokakları  kum, küçük bir şehirdi menzilim.
Sudanda ilk günlerimdi,
Nubian çölü ortalarındaydım.

 

 

Gedaref – Hartum

Sabah kalktığımda gece yağan kuvvetli yağmurdan eser kalmamıştı. Güzel bir yolda sorunsuz, keyifli bir yolculukla Hartum’a vardım. 

Günün sürüşü 418 km.

Ben nedense bu ülkeyi severim. Çölleri diğer ülkelerin çöllerine hiç benzemez. Çok  cöl gördüm,çok çöl geçtim. Ama Sudan çölleri kadar güzelini hiçbir yerde görmedim.İkinci gelişim ve her defasında büyük keyif alıyorum.

Hartum’a girdiğimde yolda karşılaştığım motorlu polisin eskortluğuyla, hiç vakit kaybetmeden, otelimi rahatça buldum. Burada kaldığım Acropole Otel gezginlerin uğrak yeri. 

 

 

Oteli Yunanlı bir aile işletiyor. Sahibi George müthiş bir adam. Gezginlere her konuda yardımcı oluyor. Odaları temiz ve konforlu. Otelin mutfağı da harika. Damak tadı tam zevkimize göre. 

 

 

Yağmur mevsimi olduğu için sular oldukça yükselmiş durumda. Fark edilmiyor ama şu anda burada Afrikanın en büyük coğrafi olaylarından biri gerçekleşiyor. Mavi Nil ile Beyaz Nil Hartum’un tam ortasında birleşerek, yoluna devam ediyor.  Yukarıdaki fotoğrafı taksi ile giderken gizlice çekmiştim. Çünkü fotoğraf çekmek için yazılı bir izin almak gerekiyor. Bu belge henüz elime geçmemişti.

 Evet dostlar, haftalardır eşimi görmüyorum. Bugün yaptığımız telefon konuşmasında Assuan’a gelip, beni karşılayacağını söyledi. Çok sevinçliyim. Birkaç gün birlikte tatil yapacağız. Sonra yine yola devam.

 Sudan ile Mısır arasında kara yolu sınırı yok. Wadi Halfa şehrine gidip, oradan feribot ile Mısır, Assuan’a gidiliyor.  Ama bunun için önümde geçilmesi gereken 1.050 kilometrelik çöl var.  Feribot haftada bir gün. Çarşamba günü kalkıyor. Bir an önce yola çıkmam lazım. Çünkü 2 gün sonra kalkacak bu feribota yetişemezsem, bir hafta beklemek zorunda kalırım. Füsun ile bütün planımız da suya düşer. Önümdeki tek engel , geçmem gereken büyük bir çöl !!

Bütün gün dilime Bağdat Kafe şarkısı dolandı. Hani Bulutsuzluk Özleminin söylediği  ve Aylin Aslım’ın da mükemmel yorumuyla renk kattığı Bağdat Kafe:

 En kolay yol çöl, en kestirme

Lakin yaşlı kahin der: Dur, gitme

Çöl rüzgarları içimizi kavurur,

Dudaklarımız çatlar.

Göster yolu kahin, çok yorgunum.

Bekler o şimdi beni, çok geç kaldım.

Buluşmam lazım

Bağdat Kafe’de.

 Sabah erkenden yola çıkmak istiyordum. Ancak George Hartumdan alınması gereken yol permimin saat 10.30 – 11.00 arası yetişebileceğini söyledi (Sudan’da 3 günden fazla kalışlarda Yol izin belgesi alınması gerekiyor). Saat 11.00’e doğru otel görevlisi belgeyi getirdi. Ben de hazır bekliyordum zaten. Hiç vakit kaybetmeden yola çıktım. Bu durumda çölün hemen hemen yarısını gece geçmem gerekecek. 

 

 

Toplam 1.050 kilometrelik bu yolun, Dongola Wadi Halfa arası daha 5-6 yıl oncesine kadarı çok kötüymüş.420 kilometrelik bölümün 2 günde aşıldığı söyleniyor. Gezginler birlikte yolculuk yapmaya özen gösterip, birlikte gece çölde kamp yaparlarmış.Tıpkı eski kervan günlerindeki gibi. Yorucu ama hoş bir deneyim olduğu kesin. Benim gibi solo bir gezgin o zamanlarda burada olsaydı ne yapardı bilemiyorum.

O yol artık tarihe karışmış. Çinlilerin yaptığı mükemmel asfalt yol sayesinde, Dongoladan çıkıp, uçar gibi 4-5 saatte Wadi Halfaya varıyorsunuz.

Artık çöllerin de tadı kalmadı. İyi kötü hepsinin yollar var üzerinde.

Hartum – Wadi Halfa arası motorcu gezginler mutlaka Dongolada konaklarlar. Çünkü her ne kadar yol şartları güzel olsa, 50-55 derece arası sıcaklık ve her an çıkan ve ne kadar süreceği belli olmayan kum fırtınaları zorlar gezgini. Ben yol permisini geç alsam da, feribota yetişmek için direk Wadi Halfaya girmeye karar verdim. Yolun ilk 400 kilometresinde benzinci yok. Bu nedenle deposunun menziline göre, yedek benzin bulundurmakda yarar var.

Sorunsuz bir yolculuktan sonra, gece 22.30 gibi Wadi Halfa Kanigen Otele vardım.

 

 

Oteldeki görevli hemen benim için omlet hazırladı (ki bu benim tüm Afrikada ana yemeğim olmuştu). Ve o müthiş sıcakta sıvı takviyesi yaparak, hemen odama çekildim. Yarın motoru kargo gemisine vermek için erken kalkmam gerekiyor. Her ne kadar adına feribot dense de, Wadi Halfa feribotuna araç alınmıyor. Motor, jeep, minibüs, ne olursa mavnalara yüklenerek birkaç gün önceden Mısır Assuan’a gönderiliyor.

Gece geldiğimde bahçe motor doluydu. Ama sahiplerini tanımıyordum. Sabah uyandığımda hepsi tanıdık yüzler çıktı. Daha önceki raporları takip ettiyseniz, Kenya’da karşılaştığımız Helge Pedersen ve gurubu buradaydı. Onlar Cape to Cairo yapıyorlar.

 

 

Namibyada karşılaştığım Kanadalı Kim ve Amerikalı Chris de buradaydı. Onlar da Cape to Cape yapıyorlar fakat farklı bir rota seçmişler. Mısır’dan Israil’e gidecekler. Oradan feribotla Yunanistan’a geçecek ve North Cape’a devam edecekler.

Diğer Avustralyalı çift de Cape to Cape yapıyor. Onların rotası da farklı. Mısırdan feribotla Türkiyeye geçerek, North Cape’a devam etmek istiyorlar.

Benim rotamı ise zaten biliyorsunuz. 3 ayrı Cape to Cape, 3 ayrı rota.

Amerikalı Julia ile ise, Hartum Acropole otelde karşılaşmıştık.

İnsan hakları konusunda uzman bir avukat. 6 yıl Amerikada avukatlık yaptıktan sonra biriktirdiği parayla 60 İslam ülkesini dolaşmayı kafasına koymuş. Deneyimlerini 2 yıl sonunda bir kitap haline getirmeyi amaçlıyor.

 

 

Onlar benden birkaç gün önce geldikleri için burada düzenlerini kurmuşlar. Sabah onların pişirdiği kahve ve yumurtalarla kahvaltımı yaptım. Ve derhal limana doğru yola çıktık. Orada Magdi ile buluşacağız. Magdi’yi buraya gelecek motorcu gezginlerin iyi tanımasında yarar görüyorum. Çünkü  bürokratik zorluklardan dolayı yolcunun halledemeyeceği,  feribot bileti, otel rezervasyonu, motor kargolama gibi her türlü zor işi o sizin adınıza hallediyor. Ve bunun karşılığında 40.- dolarınızı alıyor. Yani elinde çantası ve cep telefonu ile onu seyyar bir turizm bürosu olarak düşünebilirsiniz.

Siz onu tanımasanız da, o sizi zaten bulacaktır zaten.

 

 

Öğleye doğru motorlarımızı mavnaya yüklemiş ve Mısır’a yollamıştık. Artık birkaç günlüğüne hepimiz motorcu gezgin değil, sadece gezginiz.

 Kaldığımız Kanigen Otel yeni açılmış ve buranın tartışmasız en iyi oteli. Size aşağıda birkaç fotoğrafını gösteriyorum. Karar sizin. Ama sahiden de daha iyisi yok. 2 yıl önce geldiğimde Kleopatra otelde kalmıştım. Orada yatak da yoktu, yerde yatmıştım. Burada odada çok gürültülü de olsa, klima bile var.

 

 

Wadi Halfada aylak dolaşılacak bir yer yok. Bütün gün otelde yol anılarımızı paylaşarak, vakit geçirdik. Helge’nin yaşlılar gurubu müthiş keyifli adamlar. İçlerindeki Dan yolculuk boyunca tam 22 kez düşmüş. 12’si Marsabit-Moyale yolunda. Kafa kamerası ile çekilen bazı düşme sahnelerini seyrederken gülmekten bayılıyorduk. Ama Dan kendi ile barışık, keyifli bir adam. Kendi haline bizden çok, o gülüyordu zaten.

 

 

Akşam hepimiz Helge’nin spagetti partisine davetliydik. Yediğimiz makarna ve sosu harikaydı.

Ertesi gün yorucu bir feribot yolculuğu bizi beklediği için vakitlice odalarımıza çekildik. Ama feribota binmeden önce size bir yol anısı anlatayım:

Yol anıları

Wadi Halfada ilk günümdü.Kuru sıcağı ve bol yıldızlı gökyüzü ve sessizliğiyle, herseyi yerli yerinde bir cöl akşamıydı. Sıcaktan mıdır neden, uyku tutmadı bir türlü. Sokakları kum olan şehirde dolaşmaya çıktım.Tenhaydı ortalık. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum. Karanlık bir dar sokağı yeni dönmüştüm ki, evinin duvarına sırtını dayamış oturan bir ihtiyara ilişti gözüm. Selamlaştık. Yanına oturdum. Sırtımı ben de duvara yasladım.

Wadi Halfanın gündüzü de,  gecesi de çok sıcakmış derken, daha sözümü bitirmeden, ‘’Burası Wadi Halfa değil ki’’ dedi ihtiyar. Şaşırmıştım. Daha dün buraya varmak için büyük bir çölü geçmiştim oysa. Yanlış yerde olmam mümkün değil diye düşünürken, sözlerine devam etti.  ‘’Asıl  Wadi Halfa buradan 50 km uzakta baraj gölünün suları altında kaldı’’ dedi. Sesi kederliydi. Titrek sokak lambası ışığında yüzündeki kırışıklıklar daha bir derin görünüyordu.

Şimdiki gibi çölde değil, verimli bir vadide yaşıyorlarmış o zamanlar. Çiftçilik yapıyorlarmış. Mutluymuş insanları Wadi Halfa’nın. Sonra baraj yapılacak,burası sular altında kalacak denmiş. İnanmak istememişler bir türlü. Boşaltmak istememişler yemyeşil vadilerini. Sular yükselip önce verimli tarlalarını yutmuş. Bahçe duvarını aşıp evlerine dayanınca, apar topar terk etmek zorunda kalmışlar yurtlarını. Sonra evleri, mezarlıkları ve anıları, hepsi sular altında kalmış, boğulup gitmiş Nil’in sularında.

Devlet burayı göstermiş onlara. Çaresiz yerleşmişler. ‘’Biz burada yaşamıyoruz ki’’ dedi ihtiyar. ‘’Köklerimiz orada kaldı. Köksüz ağaç yaşar mı?’’  İçimin ürperdiğini hissettim o anda. Belki de sırtımı yasladığım kerpiç duvarın serinliğindendi, bilmiyorum.

Bizim Halfeti geldi aklıma birden. Hani Fırat’ın sularına gömdürülen, insanları yerinden yurdundan edilen ,  çığlıklarına kulaklar tıkanan, acılı Halfeti. Binlerce kilometre uzakta olsa da, insanlarının yaşadığı dram aynıydı. İki talihsiz şehrin isimleri de ne kadar da benziyordu birbirlerine:

Wadi Halfa – Halfeti

 

 

Ertesi gün sabah hepbirlikte yine kahvaltı yaptık. Ve öğlen limana doğru minibüslerle yola çıktık. Çıkış işlemlerimiz çok uzun sürmedi. Ama ortam ve binalar çok kötü ve hava çok sıcak olduğu için bunaldık. Ama yapılacak bir şey yok. Burasını şişe ağzı gibi bir yer olarak düşünebilirsiniz. Karayolu sınırı olmadığından 1 hafta boyunca Doğu Afrikadan gelen tüm yolcular Wadi Halfa’da birikiyor ve hepsinin ortak sefalet adresi  Wadi Halfa feribotu. 200 kişilik feribotta bugün 537 kişi olduğunu öğrendim. Bu demektir ki geminin filikaları dahil tüm güvertesi balık istifi dolu. Ve toplam 2 tuvalet var. Kamara sayısı çok kısıtlı olduğu için, zaten haftalar öncesinden satılmış. mecburen güverte yolcusuyum.

Fiyatlar şöyle: Kamara 70.- dolar / Güverte 30.- dolar / motor kargo 40.- dolar / takipçi 40.- dolar.

 

 

Aynı otelde kalan Julia ile feribotun burnuna doğru, kaptan köşküne yakın, nisbeten daha boş bir yer bulduk. Bizi gören herkes geldi. Sonunda kaptanın sabrı taştı. Ve hepimizi oradan çıkarmak istedi. Ben eyvah şimdi yandık işte diye düşünürken, Julia avukat olmanın refleksiyle yerinden fırladı ve kaptana bizi buradan o tıklım tıkış kalabalığın içine gönderemezsiniz diye bağırıp çağırmaya başladı. Bu arada öğrendiği ‘’haram’’, ‘’Na mümkün’’ ‘’Ramazan’’ gibi   Arapça kelimeleri de araya sokmayı ihmal etmedi. Önce kaptan da ne yapacağını şaşırdı. Sonra biz hariç herkesi oradan dışarı çıkardı. Gemide böylece kendimize bulunması imkansız bir boş alan edinmiş olduk. Bende onun şirretliği sayesinde, bu yolculuğu bir nebze olsun rahat geçirdim.

Ertesi günü saat 11.00 gibi gemi Assuan limanına yanaştı. Motorlarımız mavnada bizi bekliyordu. Sadece mavnadan indirip, gümrük alanına kadar götürebildik. Orada kilitleyerek 2 günlüğüne bırakmak zorunda kaldık. Çünkü burada Cuma ve Cumartesi günü tatil. Hiçbir işlem yapılamaz. Zaten Mısır bürokratik işlemlerin en uzun ve karmaşık olduğu  ülke.

 

 

Füsunun beni karşılamak için limana gelmesini istemedim. Çünkü şehir dışında, çok uzak ve mezbelelik bir yer. Otelde beni bekledi. 

Haftalar sonra ilk kez görüşüyoruz. Beni çok zayıflamış ve yorgun gördü. Neden sende çoğu  motorcu gibi Avrupada dolaşmıyorsun diye her zamanki serzenişlerinde bulundu. Oralarda dolaşsaydım, ‘’ben ben olmazdım ki’’.

Otelimiz Sofitel Legend Old Cataract, Agatha Christie, Winston Churchill, Mitterand  gibi bir çok tanınmış kişiye ev sahipliği yapmış tarihi ve çok güzel bir otel. Nil kıyısında, nefis manzaralı.

Wadi Halfa ve feribot sefaletinden sonra benim için tam bir cennetti.

 

 

Pazar günü motorları gümrükten çekmek için saat 08.00 de tekrar limana gittik. Ancak gümrük işlemlerinin tamamlanması saat 15.00 i buldu. Yani neredeyse bir gün sürdü. Bu arada Mısır plakalarımızı ve sürücü belgelerimizi aldık. Bunlar için hatırı sayılır bir para ödedik tabii. 120.- dolar plaka, sigorta vs ve takipçi ücreti 40.- dolar.

Motorlarımıza tekrar kavuşmanın sevincine paha biçilemez.

 

Eşimle 3 gün Assuandayız. Diğerleri yola çıktılar bile. Assuanda çarşıları dolaştık, Felluka turu yaptık. Bu arada çok yakında olan Kom Ombo antik şehrini dolaşmayı da ihmal etmedik. Çok keyifli bir 3 gün geçirdik. Yola çıkma vakti geldi. 

 

Assuan’dan Kahire’ye 2 yol var. Biri çöl yolu, diğeri Kızıl Deniz’i dolaşarak, Hurghada üzerinden giden yol. Polis uzun süreden beri çöl yoluna turistlerin girişine izin vermiyormuş. Ben de geçiş izni alamadım. Bu nedenle daha güvenli ve turistik bir yol olan, Luxor – Hurghada üzerinden, Kahireye gitmek üzere yola koyuldum.

 

 

Geceyi Hurghada Aldiana Hotelde geçirdim. Mükemmel bir tatil köyü. Günün sürüşü 500 km.

Kahiredeki otelim ise, balkonundan piramitleri gördüğüm  Oberoi Mena Hotel Kahire. Kahirenin en güzel oteli olduğu söyleniyor. Hurghada – Kahire arası 460 km. 

 

 

Yolculuğumun Cape Agulhas, Viktorya Şelalesi, Klimanjaro ve  Ekvator’dan sonra en önemli anlarından biri de Piramit’lerle buluşmamdı.

Evet dostlar, rüya gibi, geldi geçiyor.

Koskoca Afrika kıtası ha bitti, ha bitecek.

Önümüzdeki günlerde yine farklı ülkelerde görüşmek üzere,

sevgiler

Cahit Sesver

 

CAPE TO CAPE  -  Malawi / Tanzanya ve Kenya

 

Değerli dostlar,

Gezginlik gönüllü yertsiz-yurtsuz olma isteği, 

Gönüllü yertsiz-yurtsuz olma hali.

Tam 2 ay 20 gündür koskoca Afrika kıtasında bir ülkeden diğerine, bir şehirden öbür şehre varmak için cebelleşiyorum. 

 Ayların, yolların yükü binince üzerine yolcunun, eli ne kaleme, ne de bilgisayara gidiyor doğrusu. Bu nedenle sizlere bilgi akışı biraz gecikti, affola. 

Hepimiz motorcuyuz. Her Enduro kullanan bence ruhen de olsa gezgindir. Birbirimizin halinden anlarız. 

 

 

Afrika kıtasını bitirdim sayılır. Şu anda Mısırda, Kızıl Deniz kıyısında biraz soluklanıyorum. Onca mahrumiyetten sonra  iyi geliyor doğrusu. Birkaç gün sonra yine yollardayım.

 

 

Zambiya Çipatada keyifli bir konaklamadan sonra gümrüğe geldim. Zaten Chipata ile Malawi gümrüğü arası 30 km.

Şimdiye kadar yaşadığım gümrük maceralarının arasında en rahat olanıydı. Yaklaşık 40 dakika içinde Zambiya ve Malawi gümrüğünde tüm işlerim bitti. Yola çıktım. Burası şu ana kadar gördüğüm ülkeler arasında en fakiri. Şaşırdım. Malawi’yi hiç böyle tahmin etmemiştim.

Beni uyaran genç haklıymış. Benzin bulmak çok zor bu ülkede. Başkent Lilongwe’ye kadar benzin yoktu. Lilongwe’de zor da olsa, rica ile depoyu doldurdum. Daha sonra Nkhata Bay’a doğru devam ettim. Virajlı yollarda 250 km’lik bir sürüşten sonra nihayet meşhur göl göründü. 

Malawi küçük bir ülke. Neredeyse Malawi gölü ülkenin yüz ölçümünden daha büyük. Kalmayı planladığım Nkhata Bay’da beni kötü bir sürpriz bekliyordu. Mayoka Village Beach Lodge’da (ama ismine bakıp da güzel bir yer zannetmeyin,  tüm ülke gibi otel de dökülüyor!) ayırttığım banyolu ve tuvaletli oda başka birine verilmiş. Otelin sahibi kadın ‘’çok üzgünüm’’ demekten başka bir şey bilmiyor. Çaresiz duşu ve tuvaleti olmayan bir odada kaldım. Bir an önce sabah olsa da gitsem diye düşündüm. Artık ne ülkenin, ne de gölün güzelliği, hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu.

 

 

Günün sürüşü  525 km.

Sabah erkenden Tanzanya’ya doğru yola çıktım. Yollar bozuk, yol çalışması var. Tanzanyaya kadar hep benzin bulmakta zorluk çektim. Bu ülkeye girişle birlikte benzin sorunu bitti.

Sınırda işlemler çok uzun sürmedi. Ancak Tanzanya yol sigortası istiyor. Onu yaptırdım. 50.-$.

 

 

Sınırı geçtikten sonra ilk trafik cezamı yedim. Daha önceki yabancı gezgin notlarından okuduğum için Tanzanyada çok radar kontrolü olduğunu ve 90 km üzerinde sürat yapılmaması gerektiğini biliyordum. Ben 94 km ile gidiyormuşum. Polisler 600 Schiling ceza kesmek istediler. Sınırı yeni geçmiştim ve üzerimde fazlaca bir para yoktu. 300.- Schilling rüşvet vererek, yola devam ettim.

Geceyi Mbeya’da Mount Livingstone Otelde geçirdim. 

Günün sürüşü 430 km.

Şimdi yeni rotam İringa. 336 km.

Tanzanyada  trafik çok kötü. Adım başı kaza normal bu ülkede. Yolda saman yığınları veya ağaç dalları görüyorsanız, bilin ki ilerde kaza olmuş demektir.

Bu ülkede ben de bir-iki ciddi kaza tehlikesi atlattım.

 

 

Tanzanya cografi olarak çok güzel bir ülke. Ve Malawiden sonra zengin göründü gözüme.

Iringaya erkenden geldim. Neema Crafts Guest House’ a yerleştim. Bir hayır kurumunun işlettiği ve engelli insanların çalıştığı temiz bir oteldi. Yemekleri de oldukça iyiydi. Yanıma gelen garson, işitme engelli olduğu için , istediğim yemekleri elindeki menüye kalemle işaretlememi istedi. Sonrasında  kendimi çarşıya attım. Bilirsiniz bu tip ülkelerde yaşamın nabzı buralarda atar. 

Iringa 1.750 m rakımlı bir tepenin üzerine kurulmuş güzel bir şehir. Ama şunu söylemeliyim ki, Afrikada şehirlerin birbirinden farkı çok az.

 

Iringa’dan  Dar es Salaam’a gitmek niyetindeydim. Fakat bu ülkede yağmur mevsimi başladığı için, önümüzdeki  4 gün Dar es Salaam’da yağmur olacağı bilgisini aldım. Bu nedenle menzili  Morogoro olarak değiştirdim. 

 

Iringa – Morogoro 312 km. 

Burası şu ana kadar gördüğüm en temiz ve en yeşil şehir. Dağları ormanlık, yollarında toz toprak yok. Her şeyi yerli yerinde ufak bir yerleşim alanı. Kaldığım Oasis Otel, birkaç gündür gecelediğim banyosu olsa da, suları akmayan otellerden sonra, bana cennet gibi geldi.

 

 

Bugünkü rotam Moshi.  Yolculuğumun en önemli noktalarından birisi. Çünkü burada Klimanjaro ile ilk defa karşılaşacağız. Bu benim hayalimdi. Moshi de, Klimanjaro’nun eteklerinde kurulmuş bir şehir.

Kenyadan daha güzel görüldüğü söyleniyor. Ama  rotamın oldukça uzağında olduğu için, ben Moshi’yi seçtim. Zaten bu dağ Tanzanya toprakları içinde.

 

 

Sabah yola çıkarken hava çok bulutluydu. Yolda yağmura yakalanacağımı sandım, ama sonradan hava açtı. 

Moshi’ye yaklaştığımı anlayamadım. Çünkü burada yol tabelaları kilometreleri göstermiyor. Derken uzaktan hayal meyal Klimanjaro dağını gördüm. Gittikçe netleşti. Çok heyecanlandım. Afrikanın en yüksek dağının (5.895 m) önüne kendi motorumla gelmiştim. Benim için çok hoş bir duyguydu doğrusu.

Kaldığım Parkview Inn Otelden de çok güzel görünüyordu. Personel sabah 06.30’da çok daha iyi görüneceğini söyledi.

Günün sürüşü 525 km.

 

 

Klimanjaro buluşması

Moshi’ye doğru uzun bir düzlükte giderken, sola doğru dönen geniş bir virajın tam ortasında karşıma çıktı Klimanjaro. Sanki bana ‘’dur bakalım gezgin motorcu, Afrika’nın tavanı benim. En yüksekteyim. Her şeyi ben görürüm. Benim haberim olmadan kuş uçmaz bu kıtada’’ der gibiydi. Motoru durdurdum, uzun uzun seyrettim. Tıpkı Ağrı Dağı gibi yüksek bir platonun ortasına kurulmuş, saltanatını sürdürüyordu. Gönlümden Klimanjaro tırmanışı yapıp, yolculuğumu taçlandırmak geçti. Ama gelin görün ki her şey bir arada olmuyor. Sonuçta bu bir motosiklet yolculuğu. 

Bu seyir saltanatım ne kadar sürdü bilmiyorum. Önce zirvesini bulutlar kapladı, sonra da yamaçlarına kadar indi bulutlar. Görülmez oldu Klimanjaro.

Ertesi gün yola çıkarken de baktım. Yoktu! Bulutlara gizlenmişti Klimanjaro.

 

 

Sabah 06.30’da kalktım. Ama hava bulutluydu ve personelin söylediğinin aksine, Klimanjaro görülmüyordu. Bu tür dağları görmek için sadece istemek ve orada olmak yeterli değil. Şansınızın da olması gerekir. Ben yine de şanslıydım. Kısa bir süre de olsa Klimanjaro’yu görebildim.

Arusha üzerinden Kenya’ya geçmek üzere yola çıktım. Daha önce de söylediğim gibi, Tanzanyada trafik çok kötü. Dikkatli bir şekilde son tehlikeli durumları atlatmaya çalıştım. Hani derler ya, yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. İşte o misal.

 

Yolda yerli halkın, özellikle kadınların kıyafetleri değişti. Küpeleri ve takıları çok ilginçti.

Öğleye doğru sınıra geldim. Tanzanya tarafında yarım saatte işlemler bitti. Kenya tarafında ise sınır vizesi almak biraz süreyi uzattıysa da, yine de çok uzun sürmedi. Sınır vizesi 50.-$.

 

Nairobiye girmeden trafik sıkıştı kaldı. Ne ileri, ne geri gidemiyorum. Morotlu taksici gençlerden biriyle anlaştık. Gideceğim caddeyi söyledim. Aralardan, şarampolden, park içlerinden geçerek, otele ancak 1,5 saatte gelebildim. Müthiş sıkıldım ama buna da şükür.

Günün sürüşü 350 km.

Konakladığım Jungle Junction, karavancılar için ideal bir kamp alanı olabilir. Ancak bir motorcu için yeterli alt yapıya sahip değil.  Zaten 2 gün sonra şehir içindeki Heron Otele geçtim.

 

Kalmakta olduğum Jungle Junction’da tanıştığım Amerikalı Charlie. O da Afrika turu yapıyordu. Rotamız bu noktadan sonra hemen hemen aynıydı. Bana yola birlikte devam etmemizi önerdi. Ancak Cape to Cape ‘in yalnız bir yolculuk projesi olduğunu ve ne önümde bir motorun stop lambası, ne de aynamda başka bir motorun farı olmadan tamamlanması gerektiğini söyledim. Gülüştük.

 

Burada bir tamirci var. Ancak forumlarda okuduğumun aksine son derece yetersiz. Sahibi Alman belli bir isim yaptıktan sonra işleri sermiş, hiç bir şey ile ilgilendiği yok. Motorun yağ kaçıran kapağını orada tamir etmeye çalıştık. Ancak biraz azalsa da, yağ sızdırmaya hala devam ediyor. Ben de arada kontrol edip, sızdırdığı kadar ilave ediyorum.

Oradayken Globe Riders’in sahibi Helge Pedersen gurubuyla birlikte geldi. Tanıştık. Ufak tefek tamiratlarını kendileri yaparken, diğer taraftan tamirhanede çalışan Samuel onların lastiklerini değiştirdi. Yeni TKC’ler taktılar. Onlar 68 günde 16.000 km’lik Cape to Cairo yapıyorlar. Tabi yaptıkları tüm bu hazirliklar İsiolo – Marsabit – Moyale yolu içindi. 

 

İkinci gün şehri dolaşmaya çıktım. Nairobi şu ana kadar gördüğüm tüm Afrika başkentlerinin en bakımlısı. 

Jamia  Camisinin bulunduğu Kenyatta Avenue’da Bo Bo’s Bistro isimli bir Türk restaurantı/dönerci gördüm. Sahibi Didimli Bora beymiş ve çalışanlar gençler de Türktü.  Beni tanıdılar. Meğer facebook’dan onlar da yolculuğumu takip ediyorlarmış. Benimle buluşup tanışmak için mesaj göndermişler, ama benim haftalardır internete girebildiğim yoktu. Bu nedenle görmemiştim tabi. Tesadüf bizi yine bir araya getirdi. Yediğim döner ve tatlılar nefisti. Dostlukları da. Hepsine buradan sevgilerimi gönderiyorum.

Artık yola çıkma vakti geldi. Nairobiden İsiolo’ya giden 2 yol var. Biri Nyeri üzerinden, diğeri Meru. Iki yol da Kenya dağının etrafını dolanıp,İsiolo yakınlarında birleşiyor. Ben daha manzaralı olan Nyeri yolunu seçtim. Hava yoğun bulutlu olduğu için ne manzara, ne de Kenya dağını maalesef göremedim. Bu yol beni aynı zamanda yıllardan beri geçmeyi istediğim ve rahmetli Barıs Manço’nun kibrit çöpüyle deneyler yapıp bize tanıttığı Nanyuki’deki Ekvator Çizgisine de götürecekti. Ve nihayet Nanyuki’ye yaklaşıyorum. Tabi heyecanım daha da artıyor. Yolculuğumun en önemli anlardan biri bu. Derken Ekvatoru gördüm. Adına Ekvator veya başka bir şey de dense, sonuçta sanal bir çizgi. Ama gerçek olan bir şey varki, o da şu anda dünyanın tam ortasındayım.

 

İsiolo’ya doğru yola çıktım. Müthiş bir rüzgar var. Ancak güzel tarafı arkadan esiyor. Çok geçmedi 14.30’da Isioloya vardım. Toz toprak içinde pis bir şehir. Kalacağım Bomen Oteli sordum. Biri önümde koşarak yolu gösterdi. Buranın en iyi oteliymiş.  Bir ara Marsabit’e devam etmeyi düşünsem de, diğer gezginler gibi, burada konaklamaya karar verdim. Ertesi gün, İsiolo – Marsabit yolunu gördükten sonra bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu daha iyi anlayacaktım.

Günün sürüşü 287 km. 

Tüm yolculuğumun en zor 2 günlük sürüşü beni beklediği için, erkenden dinlenmeye çekildim. Kaldığım otelde gerek yemek, gerekse temizlik standartları bana bu imkanı sağladı.

 

 

Marsabit – Moyale yolu

Bu yol hakkında her tür araçla yolculuk eden gezgin notlarında çok şeyler yazılır, çok şeyler söylenir. Ben de çok şeyler okudum. Jant kıran yol, Cehennem Yolu, Ölümcül yol gibi. Ayrıca sadece yol şartlarının kötülüğü ve yolun bozukluğunun dışında, soygunlara dair bazı kurt masalları da anlatılıyor. Ancak ben bunlara pek itibar etmiyorum. Bütün bunların hepsini okudum. Buna rağmen en ufak bir tedirginliğim ve kafamda en ufak bir ön yargı yok. Gereksiz abartı olduğu ihtimali de yüksek bana göre.

Sabah 06.30 ‘da yola çıktım. Yolun ilk 100 kilometresi Çinliler tarafından yapılmış. Gayet bakımlı bir asfalt.  Daha sonra,  410 km sonra tekrar buluşmak üzere  asfalt ile vedalaştım.

 

 

İsiolo Marsabit arası 160 kilometresini  bozuk yolda gittim. Buna rağmen 100 km’si asfaltlanmış, toplam 260 km yolu geçmem  7 saat sürdü. Yol, her birkaç kilometrede bir karakter değiştiriyor. Kum olan zemin birden taşlık oluyor. Daha sonra ondüleli yola dönüşüyor. Hangisini tercih ederdin diye sorsanız, gelen gideni aratıyor.. Kırıcı bir yoldu. Zordu, ama söylenen kadar da zor değildi. Sadece uzun süre tamamen yalnızsınız. Hiç kimseyle karşılaşmadan saatlerce motor kullandım. Bu da insana bu kadar uzak bir coğrafyada biraz tedirginlik veriyor. Yolu renklendiren tek şey arada rastladığınız Masailer. 

Marsabitte kalmayı düşündüğüm Jey Jey Otele geldiğimde, bu yorgunluğun üzerine kötü bir sürpriz beni bekliyordu. Otel doluydu. Yan taraftaki camping alanında çadır kurmak zorunda kaldım.

Yarın cok daha zor bir yol beni bekliyor. Bu yorgunluğun üstüne iyi bir banyo ve rahat bir yatak çok iyi olurdu.Ama yapacak bir şey yok. Yol hali bu.

 

Savaşçı  Masai kadınları

 

Eğer Kenyadan kara yoluyla Etyopyaya geçmek isterseniz öyle haritaya falan da gerek yok hani. Bir tek yol var. Sizi İsiolodan alıp Marsabit e götürür. Oradan da aynı yoldan Moyale ye gidersiniz.

Marsabit yoluna yeni girmiştim. Issızlığın ortasında bir Masai kadınıydı karşılaştığım. Rengarenk süslü geleneksel takılarıyla pek bir göz alıcı görünüyordu doğrusu. Bu haliyle çöle öyle yakışıyordu ki.. Durdum. O da yanıma geldi. Gülümsedik birbirimize. Anlamadığımız dillerde konuşmaya çalıştık. Ne kadar anlaşabildiysek işte! Fotoğrafta anısı kalsın istedim. Makineye elimi götürdüğümde birden irkildim. Yüz hatları gergindi. Elindeki palayı vurmak üzere kaldırmıştı. Oldukça kızgın görünüyordu şimdi. Parlak çöl güneşinde palanın ışıltısı gözümü aldı bir an. İkimiz de bir süre öylece kala kaldık. Şaşkınlığı üzerimden atmam uzun sürmedi. Ben makineyi yavaşça çantama koyarken, o da yavaşça palayı indirdi. Yüz ifadesi tekrar eski halini aldı. Sözsüz bir barış anlaşması yapmıştık sanki aramızda. Ama bu durum keyfimi de kaçırmıştı doğrusu.

Yola devam etmek üzere hareketlenmiştim ki, bu defa arkamdan ‘’foto,foto’’ diye seslendi  Masai kadını. Tekrar durdum. Yanıma geldi. Bu sefer hiç tepki göstermezken, birkaç kare fotoğrafını çektim. Hiçbir şey söylemeden döndü, çıplak ayaklarıyla çölün ıssızlığına doğru sakin adımlarla yoluna devam etti.

Gözden kayboluncaya kadar ardından onu izledim. Anladım ki, kadınların da savaşçı olduğu, tepkilerini de çocuklar gibi anlık değiştiren insanların yaşadığı Masai bölgesindeydim.

Kuzey Kenyada,

Marsabit yakınlarında,

Kaisut Çölünün ortalarındaydım.

 

Gece pek iyi uyumadım. Uzun bir süre yağmur da yağdı. Yollar çamur olursa buradan ayrılmamın mümkün olmayacağını düşündüm. Marsabit pek kalınmak istenecek bir yer değil, her yere çok uzaktasınız burada. Bu tedirginlikle sabahı ettim. 

Saat 06.00’da yola çıktım. Geceki yağmurdan eser kalmamıştı, yollar kupkuruydu.

Marsabit’ten 40 km sonra yollar daha da bozuluyor. Zaten yol denen bir şey yok aslında. Bir platonun ortasında yapayalnız yol almaya çalışıyorsunuz.  Havanın çok sıcak olmaması ve buranın 1.700 m yüksekte olması, en büyük şansım. Yol denilen sey, yine her birkaç kilometrede bir karakter değiştiriyor. Lav taşlarının bulunduğu bölümden birden pudra gibi kumlu bölüme geçiliyor. Daha sonra ise ondüleli yol başlıyor. Buradan geçen motorcuların yoldaki renk değişikliklerine dikkat etmelerini tavsiye ederim. Önce zemini yoklayıp, daha sonra yola devam etmelerinde fayda var.  Çünkü yoldaki tüm bu karakter değişiklikleri, farklı sürüş teknikleri uygulamayı gerektiriyor.  

 

Buraya yolu düşecek motorcu gezgin arkadaşların Marsabitten yiyecek ve içecek takviyelerini almış olarak buradan ayrılmalarını tavsiye ederim. Çünkü yolda bunları temin edebilecekleri ilk yerleşim alanı 175 km uzaktaki Turbi köyü. 175 km kısa olarak düşünülmesin, bu şartlarda 6 saat sürüyor!

 

Şu Cehennem Yolu dedikleri

Gezginlere çok hak verdim. Gerçekten de söylendiği gibi eziyet verici bir yol. Saatler ilerledikçe insanın tahammül sınırları zorlanıyor. Ve yol şartları vücudunuzun her eklemine acı vermeye başlıyor. Tüm bunları yaşarken , Moyale’ye varmaktan başka bir seçeneğiniz olmadığını biliyorsunuz. Yol uzadıkça çektiğiniz acı ve eziyet daha da artıyor. Ben bu 250 kilometreyi 9,5 saatte aşabildim. 

Yolun bozukluğunun dışında,soygun girişimi gibi insanlardan kaynaklanan hiç bir tehlike yaşamadım. Daha önce Nairobide ve diğer şehirlerde karşılaştığım, bu yolu geçmiş motorcu gezginler 8-10 kez düştüklerinden bahsettiler. Gerçekten de motorlarında Marsabit-Moyale savaşının hasarlarını taşıyorlardı. Ben 2 kez motoru yatirdim. Birincisinde pudra gibi bir kuma saplandım. İkincisinde öğleden sonra, en yorgun anlarımdan biriydi. Sanırım bir anlık dikkat kaybı sonrasında bir baktım ki motor yerde. 

Yukarıda çekmiş olduğum yol fotoğrafları yanıltıcı olmasın. Bunlar en iyi bölümleri. Kötü bölümlerinde ise zaten öyle durmanın  ve fotoğraf çekmenin imkanı yok. Bir an önce o bölümleri bitirip, kurtulmak istiyorsunuz.  

Akşama doğru Moyale’ye Al Yusra oteline vardığımda gerçekten bitkindim. Ama şunu söylemeliyim ki, çok zor ancak geçilemeyecek bir yol değil. Geçme tarihim 14 – 15.07.2012.

Ben rotamın bu bölümü hakkında hep yabancı kaynaklardan bilgi edinmek zorunda kaldım. Daha önce hiçbir Türk motorcu gezgin burayı tam olarak motorla geçmemişti. İstedim ki bundan sonra yolu Marsabit-Moyale’ye düşecek Türk gezginlerinin elinde doğru bir Türkçe kaynak olsun. Bu yolun detaylarını etraflıca sizlerle bu nedenle paylaşmak istedim.

Gördüğüm kadarıyla yakında bu efsane yol tarihe karışacak. Ben son geçen ‘’şanslı’’ gezginlerden biriyim. Çünkü bazı bölümlerine paralel olarak yeni yol yapım çalışmalarının hızlandırıldığını gördüm. Her halde birkaç yıl içinde tamamlanacaktır. Böylece artık Cehennem Yolu, gezginlerin anılarında kalacak sadece. 

 

 

Moyalede kaldığım Al Yusra Oteli yeni açılmış ve oranın en güzel oteli. Gerçekten de temiz ve suları akıyordu. Sıcak suyu bile vardı.

Yarın Etyopyaya gidiyorum. Yakında Afrika Boynuzunda görüşmek üzere. 

 

 

Gezgin selamlarımla

Cahit Sesver

PS. Şu sırada Mısır, Kahire de Giza Piramitlerindeyim. Rapor günü yansıtmıyor.

 



Zambezi köprüsünü geçtikten sonra, sınırdan Livingstone’a 200 km. Yol kötüydü, ama çevre, doğa, insanlar ve o kaotik kalabalık, bana gerçek Afrikaya geldiğimi hissettirdi. Zorunlu olduğum için yolun 100 km’sini karanlıkta gitmek zorunda kaldım, çünkü sınırda çok vakit kaybetmiştim. Hiç kimseye tavsiye etmem, çok tehlikeliydi. Bundan sonra ben de gece yolculuk yapmamaya, kendime söz verdim. Neyseki sorunsuz atlatıp, Livingstone’a vardım. Kaldığım otel Flarity Tower, Livingstone.

Günün sürüşü 720 km.

Livingstone tek bir ana caddesi olan küçücük bir şehir. Ama bir gezginin ihtiyaç duyacağı her şeye de sahip. Lüks olmayan temiz otelleri, bolca seçenek sunan restaurantları ile, her şeyi yerli yerinde. Burada benzin yine kurşunsuz bulunuyor, ama artık 91 oktana düştü. Livingstone demek, Victoria Şelalesi demek, başka da bir şeyi yok zaten. 

Sabah para bozdurup, Victoria Şelalesine gittim. Burada güvenli taksilerin rengi mavi. Belirtmeliyim, taksiciler dürüst, öyle yüksek fiyatlar değil de, birbirine çok yakın fiyatlar teklif ediyorlar. 45.- Kwacha ödedim, yol da 10 km zaten.

 

Yaklaşırken sağ tarafta büyük bir uğultu duydum, şelalenin olduğu bölgede fırtınalar kopuyordu sanki. Büyük bir şelale ile karşılaşacağımı biliyordum ama, bu kadarını da tahmin edemezdim. 

Bizim Long Way Down’cuların bandy jumping yaptığı köprüyü görünce, şaşırdım. Gözüme çok da tanıdık geldi, birkaç kez Nat. Geo. Adventure kanalında izlemiştim. Şelaleyi gezdikten sonra, yaklaşık 1,5 km yürüdüm. Köprüye gelmeden önce Zambia polisinden izin kağıdı aldım, bu olmadan köprüye geçilemiyor. Çünkü aynı zamanda köprünün tam ortası Zambia ve Zimbabwe sınırı.

 



Bandy Jumping’i yaptıran ekiple konuştum. Motorla Türkiyeden geldiğimi öğrenince, benim yolculuğuma gülerek, seninki Long Way Home dediler. Kulağıma hoş geldi ama, Cape to Cape, tek başına ve onlarınkinden çok daha uzun bir yolculuk. Charley Boorman’dan bahsederek, bana da bandy jumpiing yaptırmak istediler. Ama hiç bana göre değil doğrusu. O köprüyü , derin kanyonu ve yüksekliği gördükten sonra, dünyanın bu bölgesindeki, bu ekipmanlara güvenerek, bunu yapmasını bir türlü anlamasam da, Charley’i cesaretinden ötürü bir kez daha kutladım. İşte fotoğraflar, kararı siz verin.



Öğleden sonra şehirde biraz dolaştım. Küçücük yer, hemen bitiverdi zaten.



Ertesi gün Lusaka’ya doğru erkenden yola çıktım. Ufacık Livingstone’u ortasından bölen cadde, zaten Lusaka yoluydu. 91 oktanlık benzini doldurdum, motorun çalışmasında bir değişiklik fark etmedim ve yola koyuldum.

Burada yollar genelde iyi. Ancak Lusaka’ya 100 km kala, çok yoğun bir trafikle karşılaştım. Uzun süre konvoyda kalmak, sıkıcı ve riskliydi. Ancak buradaki sürücülerin araç kullanmaları gayet iyi. Sabırlı ve sakin kalıyorlar. Buranın yollarına da, trafiğine de, sürücülerinde de artık alıştım. Afrika savanaları ortasında 450 km’lik, manzaralı, güzel bir sürüştü. Ama nedense yol bir türlü bitmedi, yoruldum. Belki de konvoyda beklemektendir.

Otelim Fairview Hotel. Oldukça iyi ve temizlik sandartları kabul edilebilir. Çalışanları yardımcı.

Zambiadaki ilk izlenimlerim, insanlarının dost, iyi niyetli ve yardımsever olmaları.

Lusaka, Zambianın başşehri. 1905 yılında kurulmuş. Görülecek öyle ilginç ve tarihi yerleri yok. Dünyanın bu bölümünde yolculuk ediyorsanız, Lusakaya uğramadan bu mümkün değil. Çünkü burada tüm yollar, Lusakadan geçiyor. Yani bu şehri rota dışı bırakmanın bir yolu yok. Bu kaotik ve tozlu başşehirde ilginç olan tek şey, renkli pazarının yanı sıra, sokaktaki insan manzaraları. Zaten tarihi ve güzel yapılar görmek için de, kimsenin Afrikanın bu bölümlerine gelmek isteyeceğini sanmam. Gezginleri buraya çeken şey, olağanüstü bir coğrafya.

Malawi ve Tanzanya vizelerini Lusakadan aldım. Malawi vizesini 40 dakikada verdiler. 150.-$. 

Havaya girip, aynı sabah Tanzanya Konsolosluğuna gittim. Saat 14.00’de onlar da vize verip, pasaportumu teslim ettiler. Vize ücreti 50.- $. 

Söz vizelerden açılmışken hala Etyopya vizesi korkulu rüyam! Onun da çaresine Kenyada bakacağım.

 



Artık ayrılma vakti geldi. Sabah 08.00 ‘de Lusaka’dan yola çıktım. Taksi şöförünün yolu tarif etiği kağıt çok işe yaradı. 10 dakikada Lusakanın kargaşasından kurtulup, Chipata yoluna çıktım.

Zambia’nın doğu bölümünde o kadar sık benzin istasyonu yok. 55 km ötede Chongwe ‘de depoyu doldurdum. Bu da beni Nyimba ‘ya kadar görürdü. Sonrasında benzin istasyonu sorunu kalmadı zaten. Chipata’ya kadar güzel bir yolculuktu. Konuştuğum kişiler, yolların virajlı ve yokuşlu olduğunu söylemişlerdi. Bende öyle bekliyordum ama  söyledikleri meğer sadece ufak ufak tepelermiş. 

Yolda geçtiğim yerler, bana sanki Ege’de motor sürüyormuşum hissini verdi. Coğrafi yapı ve bitki örtüsü hemen hemen aynıydı. Yolda gördüğüm, üstü başı partal, saçları yapağı gibi ama çok sevimli kız çocuğunu yanıma çağırdım. Koşarak geldi. Kendisine verdiğim elmayı, gülümseyerek alırken, teşekkür edip, estetik bir şekilde reverans yapması, beni çok şaşırttı. Dünyanın unutulmuş bu bölgesinde, böylesi bir batı geleneğini nereden almıştı ki Ama bugünkü yolculuğumun beni en keyiflendiren anı da bu oldu.

Saat 16.00 gibi otele geldim. Yolu 3 km kadar kırmızı toprak bir yoldu, ama buraya gelince anladım ki, buna değdi. Hava yoğun bulutlu olduğu için, yağmur durumunu sordum. Artık Ekim ayına kadar yağmur yağmaz cevabıyla rahatladım. 

Mükemmel bir bahçe içinde, temiz, konforlu bir otel Mama Rula. Akşam yemeğindeki Lazanya harikaydı. Günlerden beri ilk defa içime sinen bir temizlikte uyuyacağım.  En keyifli konaklamalarımdandı. Yarın 2 sınır geçişi ve uzunca bir yolum var.

Günün sürüşü 608 km.

 

Zambia izlenimlerim..

Siz de bu duyguyu yaşamışsınızdır sanırım. Hani bazı ülkeler veya şehirler vardır. İlk girdiğinizde, yaramaz burası,  en iyisi hızle geçip gideyim dersiniz ya, işte Zambia da bana öyle geldi. En iyisi fazla oyalanmayayım dedim kendi kendime.

Livinstone’u , Victoria Şelalesini gördükten sonra da, fikrim değişmedi. Ama aslında haksızlık mı ediyorum bu ülkeye diye düşünmedim de değil.  Derken insanlarla tanıştım. Yollarda, küçük köylerde ve büyük şehirlerde.  Hepsi dost, güler yüzlü ve saygılıydı. Acaba, yabancıyım ondan mı diye düşündüm önce. Dikkat ettim, birbirlerine karşı da öyleydiler. Kazara göz göze gelseniz, hiç tanımadığınız insanlar, ‘’Merhaba, nasılsınız’’ diye, kısaca ve hiç rahatsız etmeden hatırınızı soruyor ve geçip yoluna gidiyor. Taksi şöförleri bile yabancılara yüksek fiyat vermiyordu burada. Yardıma ihtiyacınız olsa, herkes dost ve yardım sever. 

Zambia, Victoria Şelalesinin dışında, sıradan bir Afrika coğrafyasına sahip. Fakirlik de bir hayli fazla. Şehirler bakımsız. Ama Zambia’yı güzelleştiren ve farklı kılan bence burada yaşayan halk. Ve bir kez daha anladım ki, ülke ne olursa olsun, orayı güzelleştiren ve yaşanılır kılan, insanları oluyor.

Ilk izlenimimin tersine, ben Zambia’yı çok sevdim. Günün birinde tekrar bu dost insanların arasında olmak isterim.

 

Victoria Düşleri

O sabah, bütün yolculuklarımda olduğu gibi erken uyandım. Victoria Şelalesine gitmemi önerdiler. Sabah ışık daha iyi düşermiş. Şehirde biraz aylak dolaşmak istiyordum oysa. Yola çıktım, şelaleyi görmeden, uğultusu duyulmaya başladı. Aniden kopan bir fırtınanın içindeydim sanki. Yaklaştıkça daha da arttı. Motorun sesi duyulmaz oldu. Kulaklarımda sadece şelalenin uğultusu vardı artık.

Girişte önce babunlar karşıladı beni, kolay karın doyurnanın yolunu bulmuşlardı anlaşılan…İnsanların olduğu yerde beslenmek kolay. Kıvrımlı, taş, dar yoldan, yağmurla karışık bir fırtınanın içinde ilerliyordum şimdi. Derken onu gördüm. Başında hiç kaybolmayan gökkuşağından tacıyla, hüküm sürdüğü bölgede, her dem yağmur ve fırtınalı, kendi mevsimini yaratmıştı Victoria. 

 

Kıvrımlı taş yoldan daha da aşağıya götürdü beni adımlarım. Islak ve kaygandı taşlar. Bir ara başımı vurduğum dal, bana daha dikkatli olmam gerektiğini hatırlattı. Derken derin bir kanyonda  buldum kendimi.  Zambezi  Nehrinin kıyısındaydım, Victoria çok yükseklerde kalmıştı şimdi.  Çok geçmeden kayıktan biraz hallice bir tekneyle yanaşan yaşlı adam, eliyle işaret etti, uzun oturağa iliştim. Hiç konuşmadık.Konuşsak da birbirimizi duyamazdık zaten. Şelalenin biraz yakınına götürecekti  beni. O da üç-beş kuruş kazanmak istiyordu belli ki. Uzun sürmedi, nehirdeki durgun bir gölette durduk.

Uzun tahta oturağa sırt ustu uzandım. Sadece Victoria’yı ve gökkuşağından tacını görüyordum artık. Sert bir rüzgar esti aniden. Beni yerimden kımıldatabildi mi, bilmiyorum. Ama gökkuşağına doğru savruldu ruhum.  

Parlak, yumuşak, sevecen gökkuşağının içinde, yolculuğa çıkmıştım şimdi. En yüksek noktasına gitmek istiyordum. Ama hangi rengi seçeceğime karar veremedim bir türlü. Hangi renge geçsem, dünya o renkte görünüyordu gözüme. Renkler arasındaki kararsızlığım uzun sürmedi. Mavi’yi seçtim. 

Ilık, parlak ve mavi renk sarmalında yüzer gibi gidiyordum. Yükseldim, yükseldim. Ne kadar surdu bu yükseliş bilmiyorum. Ne Victoria, ne de uğultusunu duymaz olmuştum artık. Gözümde ne Afrika, ne çöller, ne de beni bekleyen yollar vardı simdi. Rengarenk gökkuşağının  mavisinden ufka baktım.  

Akdeniz ‘i gördüm. 

Ya da bana öyle geldi, bilmiyorum. Bir sarsıntı ile açtım gözlerimi, tekneye bindiğim yere yanaşmıştık çoktan. Ben gökkuşağındaki o muhteşem yolculuğumu sürdürürken ihtiyar kayıkçı dönüş yoluna geçmişti anlaşılan.

Benim en güzel yolculuğum buydu işte.

Zambiada ilk günümdü,

Zambezi nehri üzerinde,

Hiç kaybolmayan gökkuşağının altındaydım.

 

Not: Şu anda Kenya’dayım.  

Yolların çoğunu ardımda bıraktım. Çoğu da önümde bekliyor hala.

 

 

Ekvatora 170 km uzaktan hepinize sevgiler

Cahit Sesver

 

(onceki bolum)

Güney Afrika gözlemlerim

Başlangıçta da, Ümit Burnu ve Cape Agulhas dışında bu ülkeden pek fazla bir beklentim yoktu. Düşündüğüm gibi de oldu. Karşımda bir Afrika ülkesi değil de, gelişmiş bir Avrupa ülkesi  vardı sanki.

Şehirden biraz uzaklaşınca, zaman zaman önüme çıkan Babun sürüleri, o kadar küçümseme, ne de olsa burası Afrika dese de, bu düşüncem değişmedi.

Ben Johannesburg’u görmedim. Cape Town ve ülkenin batısında Namibyaya doğru yolumun üzerinde ne gördüysem, onları anlatıyorum. Öyle bir ülkede birkaç gün kalıp ta, o ülkeyi şıp diye hemen anlayıp, ahkam keserek, yorumda bulunanlardan hiçbir zaman olmadım.

Ülkede zenginlik ve fakirlik derseniz, bana göre her ülkede olduğundan ne fazla, ne de az.

Irk ayrımı konusuna girmek istemiyorum. Bunun için çok büyük mücadeleler verilmiş ve yasalardan kalkmış, bunu biliyorum.  Ama gördüklerimin çok da hoşuma gittiği söylenemez.

Ümit Burnu ve Cape Point’e gelince, burada çok özel bir coğrafyada olduğunu insan iliklerine kadar hissediyor. Dağcılıkta zirve yaparken de böyle olur, etrafınızdaki geniş alan hızla daralır, yükseldikçe daha da daralır ve zirveye yaklaştığınızı anlarsınız. Burada da böyle oldu. Etrafımdaki geniş kara alan gittikçe daraldı, daraldı, bıçak sırtı gibi bir yarım adanın en ucuna doğru yol aldım. Yarım ada bitti, Afrika bitti. Karşısı artık Güney Kutbuydu. 

Onlarca yıl önce, 60’lı yıllarda, Kısmet adlı 10 metrelik teknesi, eşi ve Miço adını verdiği kedisi ile, dünya turunu, o zamanki teknik imkansızlıklarla, binbir güçlükle (hatırlıyorum telsizleri bile yoktu) tamamlayan Sadun Boro ve eşine bir kez daha takdir ve sevgilerimi gönderiyorum.

Karşıya Güney Kutbu yönüne bakıp, buraya ulaşmış ilk denizci olan Norveçli kaşif Amundsen’ e de saygılarımı gönderdim. Bu uğurda hayatını kaybetmişti.

Onların yaptıklarının yanında bizim yolculuklarımız ne ki…

Motorcu gözüyle bakacak olursak, Güney Afrika tam bir sürüş cenneti. Yolları güzel, benzini kaliteli ve bize göre ucuz, litre fiyatı 1,05 Euro. Hava ve üzerinde yol alacağınız coğrafya mükemmel, trafikte araçlar motorlara karşı son derece saygılı. Ama şunu söylemeliyim ki, motor kullanıcıları da öyle. Bir de şu trafiği tersten olmasa. Şehirler arası yolda giderken sorun yok, fakat şehir içlerinde, özellikle büyük şehirlerde, kavşaklarda benim her zaman kafam karıştı. 

 

Güney Yarım küreye kış gelmek üzere. Özellikle geceleri ve sabahın erken saatleri çok soğuk oluyor. Sıcaklık 2 dereceye kadar düşüyor. Havanın güzel görüntüsü sizi aldatmasın. Sabahları genellikle siste motor kullanmak zorunda kalıyorum. Sanıyorum bu Zambiaya kadar böyle sürecek. Ekvatora yaklaştıkça havaların gittikçe ısınacağı kesin. 

Namibya

 

 

Namibya için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Ama koskoca ülkede sadece 2 milyon insan yaşadığı için, araç trafiği de oldukça az. Şehirler arası yollarda ise, sanki yok gibi bir şey. Bu ülkede de yol kalitesi gayet iyi, benzinin litre fiyatı aynı. 95 oktan, kurşunsuz benzin bulunuyor.

Namibyaya girişde sınır işlemleri yaklaşık 45 dakika sürdü ve 14,50 Euro yol vergisi ödedim. 

Ayrıca Güney Afrika parası, Namibyada da,sanki o ülkenin parasıymış gibi, rahatlıkla kullanılıyor. Her iki ülkede de bizde olduğu gibi kolayca para bozdurulamıyor. Eğer para bozdurmak isterseniz, mutlaka bankada bozdurmanız lazım, bu da en az 40 dakikalık bir bekleme süresini gerektiriyor. Ama siz yine de 1 saatinizi gözden çıkarın. Para bozdurmaya giderken pasaportunuzun  yanınızda olması şart. Afrikada gözde döviz birimi Amerikan Doları.İnsan ülkeler hakkında istedigi kadar ön arastırma yaparsa yapsın,yollar her zaman daha fazlasını ögretiyor!

 

 

Sınırdan 300 km ötede konakladığım yerin adı Grünau. Haritada büyücek bir yer olarak görünüyordu, ancak sokakları kum olan Grünau, sadece bir bakkalı olan, köyden farksız, küçücük bir yerleşim yeriydi. Geceyi Country Lodge Otelde geçirdim. 

Grünau – Windhoek 660 km

 

 

Namibyanın başşehri  Windhoek, derli-toplu, temiz, modern, küçük bir şehir. Ama şunu söylemeliyim ki asla Afrikayı yansıtmıyor. Eski bir Alman kolonisi olduğu için, Alman mimarisinin izleri hemen her yerde kendini gösteriyor ve çoğunluk Almanca da konuşuyor. 

Hem Güney Afrika, hem Namibya, her iki ülkede de, Ingilizcenin yanı sıra, burada yaşayan Avrupa kökenli  beyazlar da dahil olmak üzere, halk, adına Afrikanca dedikleri, İngilizce ve Hollandaca karışımı bir dil konuşuyorlar. Ama belirtmeliyim ki, ilk duyduğumda Hollandaca olduğunu zannettim, çünkü Hollandaca ağırlıklı bir dil. Windhoek sokaklarında dolaşırken, bu modernliğin yanında, her tür kabileden insanla karşılaşmak mümkün.

 

 

Zambia vizesini Türk vatandaşları sınırdan alabiliyor. Ama ben o kargaşada bir de vize ile uğraşmamak için, bu vizeyi, Windhoek’deki Zambia konsolosluğundan aldım. Zaten önünden geçiyordum. 15 dk sürdü sadece. Vize ücreti 48.- Euro.

Windhoek’de Vondelhof Guest House ‘da kaldım. 

Işte benim tüm yolculuklarımda önümü açan, sorunlarımı çözen ve tüm yolculuklarımı gerçekleştirme imkanı sağlayan sevgili eşim Füsun geldi. Gelirken de ne yapıp edip, yarılan arka lastiğimi değiştirmem için, bana yeni lastiklerimi de getirdi. Bavulun altında naylona sarılı olarak görülüyor. Biz iki kişilik böyle bir ekibiz işte.

Füsun geldi. Windhoek’de birkaç gün tatil ve Safari yaptık. Füsun gitti.

 

 

Biraz da dertleşelim.. 

Sevgili dostlar, Cape Town’da BMW servisinin hatası sonucu, Namibyada 2 kez yolda kalmak da dahil, motorumda ciddi sorunlar yaşadım. Şu anda Rundu’dayım, problemler hala devam ediyor. Rölanti step motoru ve oksijen sensörü bozuk. Motorun alternatörünün de bulunduğu sağ üst kapak üzerinden yağ sızıntısı var. 4.500 devir üzerinde çok daha artıyor, bu da hızımı hep düşük tutmama neden oluyor. Ayrıca arka amortisörüm de patlak. Burada kış gelmek üzere. Gece ve sabahları çok soğuk olduğundan, motoru ilk çalıştırmamda güçlükler yaşıyorum. Ekvatora doğru, yani sıcaklara yaklaştıkça, düzeleceğini umuyorum. Lastik yarılması da dahil bu arızalarla uğraşmak, yaklaşık 15 günümü aldı. Ne diyelim yol halı… Namibya için oldukça doyurucu, içinde off road’u da barındıran, bir rota hazırlamıştım. Brandberg, Fish River Canton ve Kalahari geçişi gibi. Ancak bu durumda yapamıyorum. Rotam üzerinde ne görebilirsek o artık.

 

 

Kenyaya gerekli yedek parçaları getirtiyorum. Burada resmi BMW servisi var, kendileriyle görüştüm. Ancak parçaları getirtmek için bana verdikleri süre 5 hafta. Almanyadan temin edildi, UPS kargo ile, Nairobide kalacağım Jungle Junction’a Füsun göndertiyor. Buranın özelliği, tesisin sahibi sevgili Chris eski bir BMW teknisyeni ve Afrikanın en iyi ustası olması. Orada, kendisiyle irtibat halinde olduğum Chris’in bu sorunları kökten çözeceğini biliyorum. Çünkü bu şekilde Kenyaya ulaşabilsem de, Kuzey Kenyadaki, her tür araçla yolculuk yapan gezginlerin ‘’Cehennem Yolu’’ , ‘’Ölüm Yolu’’, ‘’Jant kıran Yol’’ veya namı diğer İsiolo – Marsabit – Moyale yolunu geçebilmem mümkün değil.

Önümde Zambia, Malawi, Tanzanya gibi ülkeler ve Nairobiye, Chris’e kadar yaklaşık 4.000 km yolum var. Beni tanıyanlar çok iyi bilirler, yolculuklarımda yaşadığım olumsuzlukları anlatmayı pek sevmem.Hiç sevmem. Ama bu gecikmenin nedenlerini paylaşmak zorundaydım. Neyse, Tanrı yolcuya yardım eder bilirim.

 

 

Artık Afrika havası bölgeye iyice yerleşti. Bugün müthiş bir rüzgarla yol almak zorunda kaldım. Yan önden esen sert rüzgar, ön tekerliği birkaç kez yerden kesince, daha yavaş bir sürüşe geçtim. Tabii bunda motorum yüklü ve arka amortisörün patlak olmasının rolü var.Ön tekerlekten bütün yükü alıyor!! Burası, bakımlı Namibyanın sanki sınırı.Artık güzel evler,bakımlı ciftlikler yok! Yollar daha kötü, sanırım artık hep böyle olacak. Bölgeye yoksulluk  hakim.

Rundu’ya varmak istiyordum, ama sert rüzgar yüzünden, olmadı. Günün sürüşü 475 km. Grootfontein’de, Meteor Travel  Inn Otelde konakladım.

 

Grootfontein – Rundu 

 

Yarın 700 küsür kilometre yolum var ve 2 sınır geçişi. Bu nedenle Rundu’da konaklamaya karar verdim. Burası Angola sınırı, ama ben doğuya dönüp, Zambia’ya doğru yola devam edeceğim. 

Omashare Lodge Hotel.

Rundu – Katima Mulilo – Livingstone

 

 

Sabah çok erken yola çıktım. Çok özel bir bölgeden geçiyorum. Namibya’yı, Angola’ya, Zambia’ya, Botswana’ya ve Zimbabwe’ye komşu yapan, parmak ucu gibi daracık bir koridor burası. Bütün gün filler çıkabilir uyarılarıyla dolu bir yolda sürüş yaptım. Zaman zaman durdum, etrafa  bakındım, ama göremedim. Yollar oldukça sakindi. Zaten trafik çok az. Yerleşim bölgeleri de az olduğu için, insan yalnızlık duygusuna kapılıyor.

Katima Mulilo, Namibya sınır çıkışında işlemler çabucak bitti, yarım saat bile sürmedi. Ancak aradaki yaklaşık 1 km’lik tampon bölgeden geçtikten sonra, Zambia tarafında, barakadan bozma, eski karavanlardan oluşan ofisler arası koşuşturma ile 3 saatim geçti. Birde bankaya giden memurun dönmesini bekleyince , vakit iyice geç oldu. Artık gerçek Afrika’ya geldiğimi anladım. Hava kararmadan Livingstone’a varmayı düşünüyordum oysa. İşler bittiğinde kalan 200 km’lik yolun, yarısını karanlıkta geçtim. Burada yollar çok daha kötü, özellikle yolun karanlığa kalan bölümü oldukça tehlikeliydi. Ansızın çıkan çukurlar ve karşıdan gelen sürücülerin ayarsız farları, bezdirdi. 19.00 gibi Livingstone’ a vardım. Günün sürüşü 720 km.

 

Bu Okawango Nehri. Benim bildiğim, dünyada her nehir ya bir göle, ya da denize dökülür. Yer altına inip, yolculuğunu orada sürdürenler de vardır elbet. Okawango nehrine sorsalardı eğer, belki de masmavi bir okyanusa dökülmek isterdi. Ama Okawango nehri, Kalahari Çölüne dökülüyor. Var oldugundan beri Kalahari çölüyle girdiği savaşı kazanıp, bir türlü denize ulaşamamış. Kalaharinin suyu tutmayan geçirgen tabakası var oldugundan beri koskoca nehri yutuyor. Böylece Kalahari üzerinde antilopların, yaban hayatın oluştuğu, dünyanın en sulak çölü olmuş. Okawango ve deltası olmasa, Sahra çölünden bir farkı kalmazdı belki de..

 

Şimdilik Hoşçakalın.

Cahit Sesver

 

Not: Su anda Zambiadayım. Bir kac güne kadar Malawi’ye geçiyorum. Rapor günü yansıtmıyor.

Hepinize teşvik edici mesajlarınız için teşekkür ederim, doğrusu iyi geliyor.

 

(onceki bolum

Uçağa her zamanki gibi yine en son ben bindim Körükte beklemekle oldum olası başım hiç hoş değildir. İçerde her milletten insan vardı sanki. Bu uçak beni  7 aydır planladığım yolculuğumun başlangıç noktasının çok yakınına götürüyordu. Heyecanlıydım. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş, ışıklar karartılmış, hostesler servis sonrası dinlenmeye çekilmişlerdi. Dönüp arkaya baktım, benim dışımda herkes uyuyordu, ya da bana öyle geldi bilmiyorum. 

Yollarında aylar sürecek yolculuk yapacağım Afrika ana karası üzerinde, Air Berlın uçağının konforlu koltuğunda,  950 km hızla uçuyorduk.  Pencereden baktım, yer yer ışık demetleri gözükse de, aşağısı genelde koyu karanlıktı. Uyumadığımı gören nöbetçi hostes bir bardak kahve getirdi, içtim, uykum iyice kaçtı. Tekrar aşağıya baktım, kim bilir neler bekliyordu beni bu koskoca kıtada. 

Önümde çok uzun yollar vardı beni bekleyen.

Vakit gece yarısını çoktan geçmişti.

 

 

Her ne kadar genelde Afrika kıtasının en güney ucu Ümit Burnu (Cape of Good Hope) olarak bilinir. Ancak bu aslında buradan 266 km uzaklıktaki Cape Agulhas ‘tır. Benim de yolculuğumun başlangıç noktası burası. Öğleden sonra oraya doğru yola çıktım.

 

İşte nihayet olmak istediğim yerde, bulunduğum meridiyenler arası, dünyanın en güneyindeyim. Bundan sonra yolum hep kuzeye, en kuzeye, dünyanın en kuzey ucuna. 

Sırtını dünyaya dönmüş 2 okyanusu aynı anda kucaklayan, mutlu ve güleryüzlü insanların yaşadığı bir kasaba l’Agulhas.  Her şeyi yerli yerinde, sakin. Burada verilen selamlar daha bir dosça. 

Büyük şehir yorgunluğundandır sanırım, ben bu kasabayı çok sevdim.

Tenha sokaklarında  bir daha yürüyebilecek miyim, okyanus dalgalarının sesini tekrar duyabilecek miyim, bilmiyorum. Ama hatırladığım zaman yüzümde hep bir tebessüm olacak.

Bütün geceyi okyanus dalgalarının sesi  ve odamın içini fasılalarla aydınlatan Cape Agulhas feneriyle geçirdim.

 

Yedi aylık hazırlık, 12 saatlik uçak yolculuğu ve 2.916 km motor sürüşünden sonra, artık Afrikanın en güney ucunda, 2 okyanusu ayıran taşın tam önündeyim.

 

Dışardan gelen dalga sesleri,

Odamı aydınlatan fenerin ışıkları

 

 

North Cape 26.000 kilometre

Sabah erkenden Namibya ‘ya doğru yola çıktım.

 

 

Bu tur uzun yolculuklarin en guzel tarafi, hergun hic gormediginiz, hic bilmediginiz farkli bir sehirde olmanizdir. 

Kırmızı topraklar ve kiremit rengi kadınlar ülkesi Namibya ‘da görüşmek üzere…

 

 

 

Simdilik Hoşçakalım.

Cahit Sesver

Not: Tum RT dostlarina tesvik edici ve cesaretlendirii mesajlari icin cok tesekkur ediyor, Afrikadan sevgilerimi gonderiyorum.

 

(onceki bolum

Sevgili dostlar,

uzun zamandır planını yaptığım yolculuğumu bundan beş ay önce Izmir RT toplantısında dostlara açıkladığımda, herkes heyecanımı paylaşarak, işin bir ucundan tuttu, yardımcı olmaya çalıştı.

Henüz hazırladığım rota bile çok hamdı.

O gün, bugün beş aydır her gün bir sorun çıktı, her günüm bir sorunu çözmekle geçti.

Kışı neredeyse bu masa başında hazırlıklarla geçirdim.

Kimi zaman sorunları çözmeye uğraştım, kimi zaman ise radikal davranıp, kestirip attım. Sonunda eğrisi – doğrusu denk geldi, her iş bir şekilde halloldu. Artık yola çıkabilirim.

Mevlana’nın dediği gibi, ’’Her gün bir yerden göçmek ne iyi, her gün bir yere konmak ne güzel’’

RT Izmir dostları benim için çok hoş ve sürprizli bir veda akşamı düzenlediler.

Cape to Cape T-Shirtü de en çok Petrit’e yakıştı Big Smile

 

Yolculuğumda hafif yapısı, pratik kullanımı, yeteri kadar gücü ve sorunsuz motoru ile F 650 GS kullanıyorum. Adını da Sagarmatha koydum.

Bu yolun sonunda Garmin’e kaydedeceğım Earth Google izi, yol ve mekan bilgileriyle, bu efsanevi rotada yolculuk yapmak isteyen Türk motorcu / gezginleri, en azından benim kadar zaman, uğraş ve maliyet yükü altına girmeden, bilgiye daha kolay ulaşabilecekler. Arzum bu.

Ertan Usta yıllardan beri güvendiğim, titiz bir dostumdur ve motorumu

Cape to Cape ‘e en ıyı şekilde hazırladı.

Bilinmesi gerekenler:

HAZIRLIK: Yaklaşık 7 ay sürdü. Her ülke hakkında mümkün olduğunca bilgi topladım, çeşitli aşılar oldum. Seyahat sigortası yaptırdım. Türkiye Turing Kurumundan Carnet de Passage çıkardım. Yolumun üzerinde Mısır ve Libya gibi ülkeler olduğu için, 1.000.- Dolar depozitolu karne çıkarmak gerekiyor.

MEVSİM SEÇİMİi: Dünyanın neredeyse tamamını kapsayan, böylesi geniş bir coğrafyada ideal hava şartlarını yakalamak imkansız gibi bir şey. Kuzey kutup dairesindeki hava şartlarını düşünerek en geç Ağutos 10 da North Cape de olmak üzere planımı oluşturdum. Bunun icin de Guney yarımkürede ve sahra altı ülkelerinde yağmurları, ayrıca sahra ülkerinde ise aşırı cöl sıcaklarını göze aldım. Zaten başka bir çaresi de yoktu! Mayıs ayının 10 u gibi Cape Town dan yola cıkmayı planlıyorum.

KONAKLAMA: Lonely Planet (namı diğer gezginin kutsal kitabı) bu konuda önemli bir kaynak. Ayrıca gezgin notlarından da cok faydalandım. Yanıma uyku tulumu, mat ve çadır alıyorum. Ancak yaptığım yol planına göre bunlara cok az ıhtiyacım olacak. Cünkü coğu safari ulkeleri olduğu icin. Lodgelarda konaklamayı duşünüyorum.

ULAŞIM VE TRANSPORT : Hazırlıklarım boyunca beni en uğraştıran bölüm bu oldu. Önce TR den bir kargo sirketi ile görüsmelerim oldu.Tam hallettim dediğim anda, büyük bir engelle karşılştım.Türkiye gümrük kanunlarına göre, Türkiye‘den kargo ile gönderdiğiniz bir aracı, sürerek ülkenize sokamıyorsunuz. Kargo ile gönderilen bir motorlu araç, ancak kargo ile TR ye giriş yapabiliyormuş. Hersey altüst oldu.

 

Bende çevredeki Yunanistan, Bulgaristan gibi yakın ülkelere gidip, oradan göndermeyi düşünmeye başladım, çünkü bu durumda Türkiyeden sürerek çıkmış olacaktım ve dönüşte de sürerek TR’ye gelebilecektim.

 

Bu arada önceden irtibat kurduğum bir Alman Hava Yolu benim ulaşımımı ve motorun kargosunu Almanya, Frankfurttan yüklenmeyi kabul edince, programım belli oldu.

2.650 km yol yapmam gerekti, ama bu beni hatırı sayılır bir masraftan kurtardı.

Normal şartlarda Frankfurt’tan bir motoru Cape Town’a göndermenin bedeli 2.200.- Euro + Gümrük masrafları,

Türkiye çıkışlı olursa ise 2.850.- Euro + Gümrük masrafları.

Istanbul’dan Cape Town’a uçak bileti (THY) fiyatı ise 900.- Euro.

 

HARCAMALAR: Daha önceden yaptığım araştırmalara göre, Amerikan Dolarının en geçerli para olduğunu anladım. Bazı ülkeler Euro’yu tanımıyor bile. Ayrıca kredi kartı bulunduruyorum. Acil para gerekirse, Western Union Afrikada da yaygın.

 

KAYNAK, HARİTA ve INTERNET: Literatür olarak Lonely Planet’ten yararlandım. Eğer biraz da internetten bilgi alırsanız, Lonely Planet’in sadece ‘‘Southern Africa‘‘ sı bile yeterli.

 

 Ben Garmin 550 kullanıyorum. Gezginler Tracks4 Africa monteli bir GPS’in çok faydalı olduğunu söylüyorlar. Ben de araştırdım, doğru! Ancak almadım. Ben yolları haritanın kağıdı üzerinden okumayı daha çok seviyorum. Her ülke için Reise Know How yayınevinden haritalarım var.

 

 

SAĞLIK: Özellikle Sahra altı ülkelerinde Sarı Humma, Sıtma ve Tifo çok yaygın. Ayrıca sınır geçişlerinde ve vize alırken, mutlaka aşı kağıtlarını göstermek gerekiyor.

 

Yolculuğa karar verene kadar benim de haberim yoktu, ancak her liman şehrinde, Hudut ve Sahiller Genel müdürlüğü adı altında Seyahat sağlığı merkezleri var. Oralarda gideceğiniz tüm ülke riskleri konusunda uyarılıp, gerekli aşılar yapılıyor. Bu servis tamamen ücretsiz.

Ben Sarı Humma, Hepatit B, Tifo ve Tetanoz aşıları oldum. Sevgili Cumhur’a gösterdiği ilgi için çok teşekkür ediyorum.

Verilen uluslar arası Aşı ve Profilaksi sertifikasını, pasaportunuzun yanından ayırmamanız gerekiyor.

MEKANİK: Yola çıkmadan önce, hazırlık aşamasında, motorumun zincir ve dişlilerini değiştirdim. Ayrıca her hangi bir sorunu olmadığı halde, devir daim pompasını da değiştirdim (çünkü 35 – 40.000 arası kronik sorunu olduğunu biliyorum!).

Bunun dışında bir şey yaptırmam gerekmedi çünkü motorumu her zaman uzun yollar için bakımlı tutuyorum.

Hava filtresi, yağ filtresi, iç lastik ve gerekli temel el aletlerini yanıma alıyorum.

VİZE: Genel kural şöyle: Eğer bir ülkenin Türkiyede konsolosluğu varsa, vizenin oradan alınması lazım. Bunun dışına çıkar, bu vizeyi  başka bir ülkedeki konsolosluklarından almaya kalkarsanız, onların insafına kaldınız demektir.

 

  • Güney Afrika – Vize istemiyor
  • Namibya – Türkiyede Konsolosluğu yok. Güney Afrika, Cape Town’daki Namibya Konsolosluğundan sorunsuz alınıyor.
  • Zambiya – Sınır vizesi
  • Malawi – Türkiyede Konsolosluğu yok. Zambia’dan alacağım.
  • Tanzanya – Türkiyede Konsolosluğu yok. Zambia’dan alacağım.
  • Kenya – Sınır vizesi
  • Etyopya – Mutlaka ve mutlaka Türkiyeden almak gerekli. Çelik gibi sinirlerinizin olması lazım. Vize konusunda en sorunlu ülke. Çalışanları vize vermemekten adeta haz duyuyor. Yoldayım ve hala vize alamadım!!!
  • Sudan – Türkiyede Konsolosluğu olduğu halde, başka ülkelerden de sorunsuz alınıyor. Ben Kenyada alacağım.
  • Mısır – Vizem var.
  • Libya – Vize yok
  • Tunus – Vize yok
  • Sonrası – Schengen vizem Avrupa ülkelerinin çoğunda geçerli.

 

Yolumun üzerindeki İsviçre, Norveç gibi ülkeler, Schengen üyesi olmadıkları halde, bu vizeyi kabul ediyorlar.

 

GENEL:

Giysi: Yolculuğumun özellikle Afrika bölümünde sevgili Timur Aksüt’ün üretimi olan Rider Denim Bora modeli pantolon giyiyorum.

 

Bora modelinin estetik kesimi, rahatlığı, kaliteli kumaşı ve korumaları bunu seçmeme neden oldu. Zorlu Afrika yol şartları bu ürün için iyi bir test olacak. Ama bunu başarıyla atlatacağına eminim.

 

Lastik seçimi: Bundan birkaç yıl önce sevgili Bora Eriş bana Conti Escape önermişti. Gerçekten her türlü yol, arazi ve çöl koşullarında mükemmel sonuç alıyorum. F 650 için en uygun lastik diyebilirim.

 

Ekipman: Ben ekipman olarak Touratech ürünlerini tercih ediyorum. Kullandığım ürünlerin hepsinden çok memnun kaldım, akılcı ve fonksiyonel ürünler diyebilirim. Ancak sis farlarından uzak durun, tam bir akü düşmanı. 

LED Stop lambamla artık daha görünürüm. 

Karter koruma 4 mm kalınlığı ile daha güven verici. 

Kahedo sele ile uzun sürüşler gerçekten çok komforlu. Oldukça başarılı bir ürün.

Touratech Zega yan çantalar çok estetik olmasa da, basit yapısı ile çok fonksiyonel.

Bugüne dek bir çok yan çanta kullandım, bu tartışmasız en iyisi ve en problemsizi. Top Case zaten yolculuklarımda hiç kullanmıyorum.

 

Sevgili dostlar, şu anda Güney Afrikadayım. Her şey çok yolunda gidiyor. Havalar da mükemmel. Kısacası keyfim yerinde.

Birkaç gün içinde sizlere yol not ve fotoğraflarını göndereceğim. 

 

Cape Town’da motorumun işlemleri bir günde bitti ve teslim aldım.

 

Cape Town

 

Cape Town

 

Burada deniz ürünleri harika..

 

 

 

 

Green Market, Cape Town

 

 

 

Green Market, Cape Town

 

 

Namibya vizesini 2 günde Cape Town’dan aldım. 470.- Rand = 47.- Euro

 

Cape of Good Hope (Ümit Burnu)

 

Cape of Good Hope (Ümit Burnu)

 

Cape Point

 

Cape Point feneri

 

 

 

Kaldığım Blackheath Lodge oteli, ev havasında ve oldukça keyifliydi.

 

Eşimin İzmirde verdiği bu küçük şampanyayı, yolculuğumun finalinde, North Cape’de içmek üzere yanımda götürüyorum.

 

Afrkanın en ucundan hepinize sevgilerimi gönderiyorum.

 

 

Cahit Sesver

 

 

 

Evet sevgili  dostlar,

uzaklar çağırdı ve tekrar Dünya yollarına düşme zamanı geldi.

Hartum’a 866 km. Nubian çölü – Sudan 2010

Biliyorsunuz yıllardır motorla hep uzun yolculuklar yapıyorum. Kimi zaman Asya içlerinde, Hindistan, Nepaldeydim.

Kimi zaman da Afrika içlerinde Sudan ve Etyopyada. Orta Doğuyu da motorla gezdim.

Hepsinin ortak yanı  ‘’başlangıcını ve sonunu benim belirliyor olmamdı. Ama hayalimde hep ülkeleri aşan,

kıtaları bitiren çok uzun bir motor yolculuğu vardı. Yani başlangıcını ve sonunu benim değil,

dünya  coğrafyasının belirleyeceği bir rota! İşte Cape to Cape bu düşüncemden doğdu.

En güneyden, en kuzeye. Bir uçtan bir uca.

 

Güney Afrika Cape Town dan başlayacak yolculuğumu , 19 ülkeyi geçip, 26.000 km’ yi katettikten sonra,

North Cape de bitirmeyi planlıyorum. Daha doğrusu  ‘’dünya ana karası bu kadarına izin veriyor.’’

Tabii her zamanki gibi, solo bir yolculuk bu!

 

Çöl  fırtınası  - Etyopya 2010

 

Etyopyadan Shiwa’ya 40 günlük kervan yolu üzerinde 2010

 

Gerekli bir açıklama :

Neden bu İngilizce isim diye düşünebilirsiniz. Haklısınız da! Beni tanıyanlar,  Türk diline olan hassasiyetimi bilirler.

Ancak, Cape Town dan başlayıp, North Cape te biten bu rota ülkemizde pek bilinmese de,  

dünya gezginlerinin yıllardan beri ilgi odağıdir. Cekiciliğini de her daim korumuştur.

Ve Cape to Cape olarak isimlendirilmiştir.

Ben bu satırları yazarken bile, onlarca gezgin, bekli de daha fazlası, bisikletle, motorlarla, jeep lerle bu isim altında,

bir Cape’ den diğerine ulaşma gayreti içindeler. Artik özel isim haline gelmiş. Tıpkı ‘’Route 66’’ gibi.

Bu ismi değiştirmeye kalkmak,  tüm  bu yolculuğu yapmış gezginlerin, emeklerine doğrusu saygısızlık olurdu..

 

Sevgili dostlar, dünyada bir efsane haline gelmiş Cape to Cape rotası , Türkiyeden bir uzun yol motorcusu - gezgin olarak

ilk defa bana kısmet oluyor. Bu nedenle, ben de (Made by RideTurkey) ismiyle anılsın istedim.

Böylece sadece benim değil, tüm RT dostları olarak hepimizin yolculuğu oldu.

Neden uzun yolculuklar! Neden motosiklet! Neden solo!

İşte dostlar bana en çok sorulan sorular bunlar. Binip ucağa herhangi bir ülkeye gidilebilir.

Hatırı sayılır paralar ödeyerek bir otelde hem tatil yapabilir, hem de katılacağınız günü birlik turlarla

o ülkeyi tanımaya çalışabilirsiniz. Böyle yapanlar da var tabii. Ancak, bunların adına Turist diyorlar!

Ayrıca belgesel kanalları, tanımadığımız uzak coğrafyaları evimizin içine kadar getirip, bizlere zaten izlettiriyorlar.

Doğrusu çok ta iyi yapıyorlar. Belgesel seyretmek benim de yaşamımın ayrılmaz bir parçası.

Ancak ben o daha önce görmediğim, bilmediğim uzak coğrafyaların tozuna toprağına bulanıp, içinden geçmeyi seviyorum.

Zorlukları olsa da, bir ülkeyi,  doğal güzelliklerini, renklerini, insan, kültür ve geleneklerini,

o ülkenin yollarında tanımak en güzeli.

 

Wadi Halfa – Sudan 2010

 

Bunu yapabilmenin en doğru araçlarından biri de motosiklet. Motosikletin kendisi başlı başına bir keyif,

gezi ve eğlence aracıdır zaten. Bunun yanı sıra motorla gittiyseniz eğer, dünyanın neresinde olursanız olun,

sevimli karşılanırsınız.

Sizi oranın insanlarından ayıran, içinde bulunduğunuz klimalı aracın kapısı, penceresi gibi,

bir konfor perdesi yoktur aranızda.

Yağmur yağıyorsa siz onlardan daha çok ıslanmışsınızdır. Sıcaksa, en terli yine sizsinizdir. Yani şartlar eşittir.

Uzak diyarlardan motorla gelmiş, toz toprak içindeki bu yabancıyı kabullenmeleri  uzun sürmez.

Bu özellik, ülkeyi ve insanlarını, onların gelenek ve göreneklerini daha yakından tanıma fırsatı verir yolcuya.

Motosikletle geçilen yolların manzarası ise renkleriyle,sesleriyle ve kokusuyla birlikte daha derin bir iz bırakır hafızalarda.

 

Bu türden projeleri, hafta sonu gezilerinden ve birlikte yapılan bir kaç haftalık turlardan ayrı değerlendirmek

en doğru düşünce olur. Kendi içinde öngörülemez ve inanılmaz  zorlukları olan yolculuklardır bunlar.

Hiç hesapta olmayan anlık sorunlara, mümkün olan en kısa sürede çözüm üretip,  yola devam etmeniz gerekebilir.

Bazen hesapta yokken günlerce bir yerlerde beklediğiniz olur.  Bazen de bıktırıcı bürokrasi , günlerce uğraştırır yolcuyu..

Tahammül sınırları zorlanır gezginin.  Bu gibi durumlarda planlarınızda esnek olup,

uygulamada da özgür olmak büyük kolaylıktır.

 

Uzun yolculukların ruhu da özgürlük değil midir! Ben yolculuğun yalnız olanını severim.

Böylece içinde bulunduğum coğrafyaya, ülkeye ve insanlarına daha fazla zaman ayırabiliyorum.

Bilirim ki bulunduğum ülkenin misafiriyim. Misafir olduğum yerde misafir gibi kalmaya özen gösteririm.

Günü gelince de, misafire yakışır bir şekilde ayrılırım o ülkeden. Geride dostluklar bırakarak.

Nassır Gölü geçişi – Mısır 2010

Yolculuğum 10 Mayıs’ta Cape Town dan  baslayacak ve hedefim Ağustos ortasında North Cape de bitirmek.  

Gördüğünüz gibi menzil uzun, yollar zorlu. Ancak bir söz vardır : ‘’Yol almasını bilen, varmasını da bilir.’’

Bu başlık altında göndereceğim yazı , video ve fotoğrafları takip ederseniz,

19 ülkeyi, çölleri , iç denizleri, sıradağları birlikte aşar  ve

muhtemelen puslu bir günde North Cape’a birlikte varırız.

 

Hani derler ya ‘’gitmiş kadar olduk’’, işte o misal.

 

Hoşçakalın.

Cahit Sesver

 

Not.  Birkaç gün sonra yolculuk hazırlığıyla geçen 7 ay boyunca yaptığım çalışmaları,

 

  • vizeler
  • konaklama
  • mevsim seçimi
  • aşılar
  • motorun yola hazırlanması

 

 

  • kullandığım ekipmanlar
  • Güney Afrikaya kargolanması  

 

gibi tüm detayları yine burada sizlerle paylaşacağım.