Sevgili günlük,

 

Görüşüp, koklaşmayalı, kalemimle seni gıdıklamayalı epey zaman oldu. Oldu da, bu süre zarfında da hayatta epey birşeyler oldu.

 

10 Mart’ta sol dizimin ön çapraz bağı koptu.

 

 

 

 

 Ondan sonrasında bütün zamanımı ve eforumu alan bir ameliyat ve toparlanma süreci geçirdim. Aslında halen de geçiriyorum ve bu bir süre daha da devam edecek.  Ama genel anlamda durum ve gidişat gayet iyi, çok şükür.

 

Bütün bu olaylar içine bir de motosiklet sürüşü sığdı, seninle bunu paylaşmak istedim sevgili günlük.

 

Geçenlerde, Sofya’da duran motosikletimle Kayseri’ye uzanan bir seyahat yaptım. Bu seyahati yaklasik 1,5 ay öncesi için tasarlamıştım ama bu kaza hesapta yoktu tabi. Bu nedenle, biraz gecikmeli oldu ama güzel oldu.

 

Henüz doğru düzgün yürüyemediğim dizim nedeniyle yakınlarımın vereceği tepkileri tahmin ettiğim için biraz gizli kapaklı yaptım bu seyahati ama güzel oldu.

 

Havanın çok güzel ve sıcak geçtiği bir hafta ardından, iki günlük sağanak yağışlı bir dönemin can sıkıcılığına rağmen yolculuğa başlayacağım gün hava parcalı bulutlu ve ısı harikaydı. Sabah 06:30 sularında Sofya’yı terkettim ve SM’yi Bulgar otobanında kamçıladım.

 

 

 

 

Üzerimde bir deri takım, motosiklet sürmeye aç bir yürek, gaz yemeyi özlemiş bir holigan motosiklet, yeni lastikler ve boş, harika yollar herşeyi daha da keyifli hale getirmişti. Kulağımda Black Keys ile sadece benzin ve kafein-taurin kombosu için durarak, ne olduğunu bile anlamadan kendimi Türkiye’de buluverdim.

 

 

 

 

İstanbul’a yaklaştığımda başlayacağını bildiğim iğrenç trafikte olabildikçe akıcı olabilmek için depomu tekrar doldurdum ve İstanbul hengamesini bir solukta geride bıraktım. İstanbul çıkışında sözümü tutup sevgili dost Mehmet Yurdakul’u aramayı geçirdim aklımdan ama hazır tempom iyiyken devam etmeyi ve yol yapmayı yeğledim.

 

İzmit’i geçtim, derken Sapanca ve Bolu sınırına dayanadım. Habire otobanda gazlamak epey sıkıcı hale gelmişti ve Bolu’da otobandan çıkıp dağ yoluna sardırmak, biraz viraj keyfi yapmak ve hatta dağ otellerinden birinde gecelemek geçti aklımdan ancak oteller aktif mi değil mi diye bir an tereddüte düştüm. Derken devam ettim ve Ankara civarlarına vardım. Kaba etlerim de artık mızmızlanmaya başlamıştı ama ben yine de Ankara’ya girmek istemedim. Devam edip Kırıkkale’ye vardım. Şehir merkezindeki bir otele attım kapağı zira artık hava kararmaya başlamıştı.

 

 

 

Odama çıkıp kıyafetlerimi çıkardığımda ameliyatlı dizimin biraz şişmiş olduğunu farkettim. Sonra diğer bacağımın da şiş olduğunu tahlil edince, rahatladım. Herşey yolundaydı, sadece seyahat şişliğiydi bu.

Katettiğim 1120 km ardından güzel bir yemek ve uyku iyi gelecekti. Bir lokanta bulup önce bir işkembe çorbası istedim. Bol limonla elektrolit takviyesi yaptım, iyi bir uyku için de bol sarımsak bastım içine. Ardından da, bütün gün pek birşey yememiş bünyeyi güzel bir yemek çeşitlemesiyle besledim.

 

Ama yine de erken uyuyamadım. Biraz kitap okuyup vakit geçirmem gerekti.

 

Ertesi sabah lezzetli bir kahvaltı sonrası, son 250 km’yi bir solukta aldım ve Kayseri’ye eve ulaştım.

 

İşte böyle sevgili günlük. Hoşçakal şimdilik, görüşünce görüşürüz!

 

Nizhny Novgorod kenti soguk savas doneminin kapali ve ozenle korunan kentlerinden birisi. Yakin zamana kadar yabancilarin girisinin yasak oldugu, kent sakinlerinin sehir disina cikisinin izne bagli oldugu, bugun bile kent sakinlerinin belli bolgelere ancak izinle girebildikleri cok enteresan bir yer.

 

 

Nizhny Novgorod'dan sonra Moskova'ya variyor ve iki tam gun, uc gece geciriyoruz.

 

Moskova'dan guneye, Krasnodar yonune baslayan yolculuk gunumuz, tempomuz sayesinde hesapladigimiz mesafeyi asiyor ve gunu yaklasik 950 km yaparak sonlandiriyoruz. Ancak nerdeyse hicligin ortasi diyebilecegimiz bir kasabada, hicbir otelde yer bulamiyoruz. Rusya'daki mesafeler ve yol sartlari nedeniyle yoldaki herkes aksam olurken kapagi otellere atiyor ve butun yol kenari oteller aksamustu dolmus oluyor.

 

Bir sonraki kasabaya giriyoruz ve insanligin olmedigini esime kanitlamak istercesine gozume kestirdigim bir evin kapisini, aksamin kor bir saatinde caliyoruz. Durumu anlatiyor ve izin verirlerse bahcelerine cadir kurmak istedigimizi soyluyoruz. Once durumu anlamak istercesine bizi suzuyorlar, hemen ardindan cay, biskuvi, corba servisi basliyor. Evin bahcesindeki cardakta kisa ama harika bir uyku cekiyoruz. Kisa diyorum cunku ev sahipleri pazarcilikla ugrasiyorlar ve yetistirdikleri domatesleri satmak icin sabah erkenden pazara gidiyorlar. Biz de mis kokulu domateslerden payimizi aliyor ve bizim icin de iyi oldugu uzere erkenden yola koyuluyoruz.

 

Krasnodar'i pas gecerek bir sonraki duragimiz olan Goriyachiy Kluch'a variyoruz. Kafkas sehirlerinin kohneliginden uzak, sevimli bir yer burasi. Iki gece kaldiktan sonra Dombay'a dogru yol aliyoruz.

 

Dombay'da da iki harika gece geciriyor ve ardindan Nalcik uzerinden Vladikavkaz'a donuyoruz. Vladikavkaz'da bir gece otelde kalip, cikista gerekli olacak polis kayit isini yaptirmak niyetindeyiz. Yine bir miktar macera ardindan bu isi hallediyoruz ancak sansimizdan mi yoksa pasaport islemleri sirasinda delice yagan yagmurdan mi bilinmez bu kaydi bizden istemiyorlar cikarken.

 

Verkhniy Lars kapisindan Kazbegi'ye ve ardindan neredeyse Tiflis yakinlarina kadar delice yagan yagmur, yer yer yogun sis ve ruzgar altinda ilerliyoruz. Yagmur dindiginde biz de birseyler yemek ve islak malzemelerimizi kurutmak uzere duruyoruz. Motosikletimizi goren bir Gurcu KTM fanatigi bize katiliyor. Guzel bir sohbet ardindan 690 SM'yi Gurcistan'in guzel kivrimli yollarinda test ediyorum.

Agi'nin botlar artik bu gezide parcalaniyor.

 

Devam edip Borjomi'den geciyoruz. Posof'tan girip ayni aksam Kars'a variyoruz. Memleket yemekleriyle hasretimizi giderip dinleniyor ve ertesi gun son 850 km'mizi cevirip, Kayseri'deki evimize ulasiyoruz.

 

Biz Rusya'yi sevdik. Toplam 18 gun ve 8200 km'lik seyahatimizin 13 gununde motosiklet uzerindeydik. 630 km'lik gunluk bir ortalamamizin oldugu bu gezinin yaklasik 5000 km'sini Rusya icinde yaptik.

 

Son gun Kafkaslar'da, aslinda son tahlilde benim hatam olan ancak pek de hata sayilmayacak sebeplerle, iki kez polis tarafindan durdurulduk. Her ikisinde de ucuz ve siradan oyunlarla para odemeye mecbur birakilmaya calisildik ama kah tatli dil dokerek, kah sert yaparak ikisinden de problemsiz ve para odemeden ayrilabildik. Yani soylemek istedigim butun Rusya seyahati boyunca aslinda insanlarin korktuklari veya cekindikleri hicbirseyi yasamadik. Kafkas bolgesi bir kenara, bati Rusya'nin diger bolumlerinde siz kurallara uydugunuz surece polisler problem cikarmiyor.

 

 

Guzel ve torunlara anlatmalik bir seyahat oldu. "Introduction to Russia" tamamlandi.

 

Ve tekrar gitmek gerek! Daha icerilere... Wink

 

 

 

Riding towards Kazbegi Village from Nurettin Ozcan on Vimeo.

Balakovo'dan sonra daha kuzeye, Tataristan Ozerk Cumhuriyeti'nin baskenti Kazan'a  devam ediyoruz. Durust olmak gerekirse, bu bolge ve sehirleri hakkinda bildiklerimiz seyahat oncesi internetten okuyabildiklerimizden ibaret.

 

Ulyanovsk'a hic girmeden yolumuza devam ediyoruz.

 

Ve ogle sonrasinin geckin saatlerinde Tataristan sinirina ulasiyoruz.

 

 

Tataristan'in ozellikle petrol, gaz ve diger yeralti zenginlikleri sayesinde hal ve vaktinin yerinde oldugunu biliyorduk ama burada bundan fazlasi oldugunu girerken farkediyoruz. Evet asfalt ve kalitesi direk degisiyor ancak sinirdan gecen gecmez baslayan yesillik, birkac gundur katetmeye alistigimiz boz  ortuden cok farkli.

 

Cok gecmeden, Volga'nin Kazan sehri cevresinde genisledigi ve Kazanka adini aldigi yere, Kazan'in girisine geliyoruz.

 

Hafif yagmur altinda, sehrin diger ucuna geciyor ve bize evsahipligi yapacak arkadaslarimiz Zuhre ve Barlas'in evlerine ulasiyoruz.

 

Kuzuyu da zorlukla apartman bosluguna sokmayi basariyoruz ve kendimizi bizim icin hazirlanmis leziz yemeklerin ve harika sohbetin kucagina birakiyoruz. Bugra buralarda guvenligin gercekten problem oldugunu ve Tatarlar'in vandal sekilde zarar vermeye egilimli olduklarini soyleyip duruyor. Bunlara pek itibar etmesem de ayrilirken motorun orasinin burasini epey kuracalanmis oldugunu gorecegiz.

 

Zaten fazlasiyla dayanikli oldugunu dusundugum esim de artik yola iyi alisiyor. Gunluk yaptigimiz 500-600 km ler ona siradan geliyor, hicbir yorgunluk emaresi gostermiyor. Yemekten sonra evde zaman oldurmektense sehir merkezine gidip dolasmaya karar veriyoruz. Kazan Kremlin ve Kul Şerif Camii cevresini gece geziyor birkac fotograf cekiyoruz.

 

Tataristan, Rusya standartlarina gore oldukca zengin ve bu durum Kazan'in heryerinde suregelmekte olan insaat islerinden ve binalarin yapilarin kalitelerinden belli oluyor. yakin gelecekte yapilacak olan Universiade oyunlari icin hummali bir calisma suruyor. Yeni oteller, yeni spor salonlari, yeni stadyumlar, yeni alisveris merkezleri.. Sehir koca bir santiye gibi. Ertesi gun sehir merkezini bir de gunduz gozuyle gormek icin harekete geciyoruz.

Iyi ki gelmisiz, gormeye deger bir kent.

Yuruyerek gecen yorucu bir gunun ardindan dinlenmeye cekiliyoruz. Bize evlerini acan ve gercek bir Turk misafirperverligi gosteren Zuhre&Bugra ciftine buyuk tesekkur borcluyuz. Tekrar gorusebilmeyi gercekten isteriz. "Yolcu yolunda gerek" diyerek Nizhny Novgorod'a dogru gaz aciyoruz bu sefer.

 

Yine Kazanka...

 

Cok keyif aldigimiz ormanlik yollar...

 

ve merak uyandiran sehir Nizhny Novgorod'a ulasiyoruz.

 

Nizhny Novgorod bir sonraki bolumde.

 

Bu arada seyahatimizin gidisatini, oncelikle bizi merak eden ailelerimizle paylasmak icin kurdugumuz daha sonra arkadaslarimizi da actigimiz, tamamini telefon uzerinden guncelledigimiz bir de Facebook sayfamiz var. Merak edenleriniz buradan da birtakim fotograf ve detaylara ulasabilirler.

 

 

Rusya'da zaman kavrami biraz tuhaflasiyor.

 

Bazen, kisacik mesafeleri gecmek cok uzun zaman alirken, upuzun yollar goz acip kaparken geciveriyor. Bazen zamani tamamen unutuyorsunuz bazense kimi kurallar size sıkı sıkıya hatirlatiyor zamani. Bazen oyle seylere rastliyorsunuz ki, icinde bulundugunuz tarihten bile suphe ediyorsunuz. Hatta bazen icinde bulundugunuz mekandan bile kopuveriyorsunuz, saskinlik ve memnuniyet halleriyle.

Karnimizi doyurmak icin bir yol kenari karpuz sergisinde duruyoruz.

 

Once Rusca basladigimiz sohbet, kisa surede Turkce'ye hemde oyle boyle degil, neredeyse mukemmel bir Turkce'ye donusuveriyor.

 

Ve tabii ki kacinilmaz Turk misafirperverligi ve ikramseverligine. Guclukle ayriliyoruz bu tanimsiz noktadan. Orada kalmak istiyoruz aslinda, aynen bu guzel Kirgiz kadininin orada kaldigi gibi, yaz boyu uc ay. Geceleri cardakta uyuyup, gunduzleri tek eglence olarak, gecen araclari izleyerek...

 

Ama gitmemiz gerek.

 

Iste bu ruh haliyle, kentleri birbirine baglayan o ince ve uzun yollarda devam ediyoruz.

 

 

Derken, bizim icin bir uyuma noktasindan baska bir ozelligi olmayan, daha dogrusu oyle sandigimiz ama cok yanildigimizi kisa sure sonra anlayacagimiz ve bu seyahatteki en onemli dostluklardan birkacini kuracagimiz yere, Balakovo'ya variyoruz. Artik aksam oluyor, bugun 580 km yapmisiz.

Kente girdikten sonra, "kalacak bir yer mi baksak, devam mi etsek?" diye dusunurken, skuterinin uzerinde bir genc kiza yol soruyoruz. Kirmizi isikta beklerken konusmanin cok da yeterli olmayacagini dusunmus olacak ki, onu takip etmemizi istiyor ve motorcu arkadaslariyla her aksamustu bulusup, takildiklari sehir meyadanindaki Lenin heykeli altina goturuyor bizi.

 

"Ben simdi bizim tayfayi ariyorum, bizimle takilacaksiniz, haraso?"

"Haraso, haraso. Ocin haraso!"

 

Tekrar motorlara atliyor ve batan gunes esliginde, sehrin biraz disinda, varos oldugunu sandigimiz bir bolgeye dogru suruyoruz.

 

Ve cok gecmeden "IX Block" motosiklet kulubunun garajina ulasiyoruz.

 

Kisa bir sure sonra, iceriden biri cikiyor. Ozur dileyerek, toplantilarinin biraz daha surecegini ve bizi az daha bekletmek zorunda olduklarini soyluyor. Bizim icin problem yok, disarida guzel sohbet ediyoruz.

 

Cok gecmeden, iceridekiler disari cikiyor. Deri yelekler icinde bir grup genc erkek. Hepsinin gogsunde ve sirtinda IX Block armalari var, ek olarak da goguste isim ve gorev/unvan etiketleri. Yelekleri asla kimseye vermemek, kizlari toplantilarina ve uyelige almamak gibi de uygulamalari var. Kendilerini inandirdiklari bir tur oyun icinde duzene de aykiri olmak istiyorlar. Bizden birkac gun once de, yine bu garajda polisten kacan bir motorcuyu saklamislar. "Kendilerini inandirdiklari bir oyun" derken, bilhassa hemen hic kimsenin bilmedigi, hemen hic kimsenin yolunun dusmediği, isinizin ve yapacak fazlaca da birseyinizin olmadigi bir yerde yasamak zorunda kalirsaniz, aidiyet sahibi olmak icin her firsati degerlendirirsiniz sanirim.

Planlar yapilmis. Motoru ceketler ve kasklarla birlikte garaja birakiyor, zaten birer parca olan tisort, sort ve terliklerimizi cuzdan ve pasaportlarimizi alarak bize gosterilen otomobile biniyoruz. Onumuzde iki motosiklet, ardimizda biraktigimiz kendi motorumuzla karanlik kentin sosyalist donemden kalan yuksek binalarindan birine dogru segirtiyoruz ve klasik usul bakimsizliktan yıkılacakmis gibi duran bina girislerinden ve ardi ardina kilitlenip acilan demir kapilardan sonra, standart minik bir daireye giriyoruz.

Bizi evinde agirlayacak arkadasimiz Anton, benim yabanci ulkelerde hic alisik olmadigim bir uslupla, hemen evi derleyip toparlamaya, temizlemeye girisiyor. Bize banyoyu gosteriyor, her ihtiyacimiz gidermek icin kosturup duruyor. Biz de bu durumdan hem cok memnun oluyor hem de kotu hissediyoruz. Turk tabiriyle bizim icin "parcalanan" bu adama zahmet vermek istemiyoruz elbette.

Ardindan yine iki motorluk eskortumuz ve makam aracimizla garaja geri donuyoruz. Ortam biraz daha kalabaliklasmis, yiyecek ve icecekler hazirlanmis. Ardindan, anladigim kadariyla kentte ne kadar motorcu varsa, hepsi geliyor. Aksamin eglenceli olacagi belli!

 

Block IX, ismini Balakovo'ya hayat veren nukleer santralden aliyor. Baslangicta 9 blok olarak planlanan santral, yanilmiyorsam su anda 4 blok halinde ve besincinin de insaati devam ediyor. yeni arkadaslarimizin cogu bu santrallerde cesitli islerde calisiyorlar.

Bu Belocka, uzerindeki resimden de anlasilacagi gibi cok iyi kafa yapan bir votkaymis sanirim. Ilerleyen saatlerde kendini kanitliyor.

 

 

Bir ara yakinlardaki diger garajlarina gidiyoruz. Burada custom motosikletlerini gosteriyorlar bize.

 

Buradaki Ural'lari gorunce benim sivri zihnimde, ucakla Rusya'ya gelip bir Ural satina alip/kiralayip yeni yerlere gitme fikri doguyor elbette. Bana deliymisim gibi bakiyorlar, "romantizme gerek yok, bunlar hicbir yere gitmez" diyorlar.

 

Mr.Pesident and Mr.Vice President.

Anton.

 

Gecenin garajdaki kismi bitiyor ama uyumaya gitmeden once yapilacak son birsey var! Motosiklet, otomobil her ne bulduysak dolusup baskani izliyoruz. Yoldan cikip, agaclarin arasina daliyor, cok gecmeden baslayan kum zemin uzerinden ruyavari bir yere geliyoruz. Ay isiginda, Volga nehri kenarindayiz ve Rusya'nin iclerinde, henuz tanistigimiz bir grup insanla birlikte geceyarisi Volga'da yuzecegiz!

 

Kendimizi gercekten cok ayricalikli hissediyoruz!

 

Volga'nin tertemiz tatli suyu, suya kosarak atlayabilecegimiz bir iskele, motosikletten yayilan rock! Sene kac adamim? Burasi neresi?  Hippi miyiz yani biz simdi?

 

Omrum boyunca unutamayacagim ozel anilarima bir yenisi ekleniyor.

 

 

 

Eve donunce Anton, favori grubu Kino'nun DVD'sini bana hediye ediyor. Tek kanepesini yatak haline getirip bize sunuyor ve kendisi de butun israrlarima, "biz yerde yatmaya aliskiniz, bunu yapma" dememe ragmen bir kosede yere kivriliyor. Ne adam ama!

Sabah, yine onde Anton arkada biz balakovo ve cevresini turluyoruz.

 

Gunduz gozuyle gorunce daha iyi anliyoruz. Volga burada deniz olurcasina genisliyor. Suyu tertemiz ve cevresi cok guzel. Ve santralin burada yapilma sebeplerinden biri de bu suyu reaktorlerin sogutmasinda kullanmakmis.

 

Kalbimizin bir kismi da Balakovo'da kaliyor. Anton'dan ayrilmak guc ve huzunlu oluyor.

 

 

Budennovsk'tan erken ayrılıyoruz ve kendimizi bati Rusya steplerine atiyoruz.

ve Rusya'daki budistlerin merkezi olan Elista'ya geliyoruz.

Yuzler ilginc sekilde bir anda degisiyor.

 

 

Elista'da biraz dinlendikten sonra kuzeye dogru cikmaya devam ediyoruz. Bugunku hedefimiz ve 2 gece kalacagimiz yer Volga nehri kiyisindaki, eski adi Stalingrad ile daha da cok bilinen Volgograd.

Volgogradskaya Oblasti diyen levha/anit ile bolgeye giris yapiyoruz. Ama mesafeler halen buyuk!

 

Volgograd sehir olarak, nehir boyunca uzunlamasina yayilmis ve oldukca buyuk. Nehir boyu izlemek zorunda oldugunda kaldigimiz cevreyolda inanilmaz bir trafik vardi ve butun holiganik meziyetlerimi sergilemek zorunda kaliyorum. Ama neticede bizi agirlayacak dostlarimiz Lera ve Sergey'in evlerine ulasiyoruz. Motorumuzu ucretli bir park yerine emanet ettikten sonra guzel aksami dostlarimizla birlikte geciriyoruz.

 

Volgograd benim bu gezide ozellikle gormeyi istedigim yerlerden biriydi. II.Dunya Savasi'nda dogu cephesinin en onemli sahnelerinden biri olan Stalingrad, oradaki trajik ve belki de savasin gidisatini degistiren carpismalari ile unlu idi.

 

Bir de cok detayli bir site onereyim okumak isteyenler icin.

 

Sabah erkenden kalkip, yola dusuyoruz. Ilk duragimiz Motherland Calls aniti.

85 m'lik yuksekligiyle yapildigi donem dunyanin en yuksek aniti olan heykel ve cevresi gormeye deger. Ikinci Dunya Savasi'ndaki kayiplara adanan heykel ve sehitlik, her sehitlik gibi insanin icini burkuyor.

 

 

 

Heykel yere bagli olmaksizin, kendi ayaklari uzerinde duruyor.

 

 

Burada isimizi bitirdikten sonra Stalingrad Savasi Panoramik Muzesi'ne geciyoruz.

 

O yillardan beri korunan ancak bombardimanin dehsetini bir nebze anlatabilen bir bina...

 

 

 

 

Muzede saatler gecirdikten sonra sehri dolasiyor, birseyler yeyip eve donuyoruz.

Asagidaki fotografta gorulen kopru de meshur Dancing Bridge.

Biz bu sekilde seyahat etmeyi seviyor, insanlarla daha cok iletisime gecebilmeyi ve mekanlari yereller gibi yasayabilmeyi arzuluyoruz. Bunu bu Rusya seyahatinde buyuk olcude basarabildik. Mutluyuz :)

 

 

 

 

 

Yaptigimiz kaba taslakta biraz gecikmis ve gunlerdir yola cikmak icin sabirsizlanan iki kafadar olarak 2 Agustos 2012 gunu Kayseri'den yola cikiyoruz. Susehri ve Sebinkarahisar'dan gecip, guzel dag yollarindan virajlarin tadini cikararak Giresun'a iniyor ve oradan da devam edip Sarp sinir kapisina cok yakin olan Findikli'ya ulasiyoruz.

 

Ilk gun yaptigimiz bu 780 km nin ardindan biraz dinlenmek ve eski arkadaslarimiz ceren ve Guclu ile zaman gecirmek icin burada iki gece ve bir gun kaliyoruz. Zaten Agi'nin Rusya vizesi 5 Agustos'tan itibaren gecerli oldugundan  ve gecen yil Gurcistan-Ermenistan bolgesini gezdigimiz icin orada takilmaktansa Findikli'da zaman gecirmeyi yegliyoruz. Arkadaslarimizin evinin hemen onunde akan Abu Dere'si gecen yil oldugu gibi bu yil da oyun mekanimiz oluyor. Daglardan inip denize kosan bu tatli derede yuzmek bize kendimizi ayricalikli hissettiriyor. Bu kisa zamanda 11 yasindaki bir cocuga, suya baliklama atlamayi ogretmek ise bana keyif veren bir kazanim oluyor.

En son 17 yil once gittigim Ayder Yaylasi'na gidiyor, Firtina Deresi'ni ziyaret ediyoruz. Duygular karmakarisik...

Eve donup bu muhtesem gunbatimi esliginde aksam yemegi yiyor ve biraz sohbetten sonra dinlenmeye cekiliyoruz.

 

Ertesi sabah, Gurcistan'i transit gecmek uzere yola cikiyoruz. Problemsiz sinir gecisi ardindan, artik biraz da trafik ve kalabiligindan bunaldigimiz Gurcistan yollarini bir solukta aliyoruz. Tiflis yakınlarindan kuzeye donerek bugun konaklayacagimiz Kazbegi Koyu'ne suruyoruz.

Simdi buyuk kismis asfaltlanmis olan Old Military Highway'i, buyuk keyifle geciyor ve meshur seyir teraslarina ulasiyoruz.

Vadi gercekten buyuleyici, durup seyretmeye degecek guzellikte.

 

Buradan sonra artik bozulan, tas toprak stabilize yoldan devam ediyoruz.

 

 

Ve hava kararirken Kazbegi'ye ulasiyor, kazikciligiyla unlu koyde kendimizi yormak yerine Gergeti Trinity civarindaki parka kamp atiyoruz. Yine de marketten aldigimiz 1 lt kefir, 4 yumurta, 1 ekmek ve  4 dometese odeme yaparken bizi opmeyi ihmal etmediklerini farkediyoruz.

Sabah meshur Kazbek Dagi manzarasiyla uyaniyor ve yine o standartlar icin kazik fiyatli kahvelerimizi icip, Rus sinirina ilerliyoruz.

Sinira giden yol harikulade.

Gurcistan Rusya sinirini da hicbir problemle karsilasmadan, kolaylikla geciyor ve Valdikavkaz'a ulasiyoruz.

Vladikavkaz'da once biraz Ruble sonra bir Rus operatorunden, icinde sinirisiz internet barindiran bir sim kart aliyoruz. Bu mobil internet sayesinde bizi Turkiye'de merakla izleyenlere bilgi gecebilecek imkani yakaliyoruz ancak bu buyuk ulkede, kendi ulke sinirlari icinde bile roaming oldugunu daha sonra ogrenecegiz. Yine de kullanim pahaliya gelmiyor ancak zaman zaman kesilen internetin sebebini ancok sonralari cozecegiz. Meger hergun belli bir miktar on odemeli kartimizdan kesilecekmis ve bizim ulke ici sandigimiz bazi konusmalar sandigimizdan daha pahaliya gelecekmis.

 

Motorumuzu litresi 1 dolardan ucuz Rus benziniyle doyurmanin hafifligiyle kuzeye yoneliyoruz. Cografya ve sehirler degisiyor. Ikinci Dunya Savasi'na dair anitlar heryerde...

 

Georgievsk...

 

Ve bugunku hedefimiz olan Budennovsk'a problemsiz sekilde ulasiyoruz.

Sehirdeki tek otele gidiyoruz ama fiyat kalite orani tam bir fiyasko olan otel yerine, su taksici abimizin

icten yardimi ile yasli bir ciftin bahceli evindeki bir odayi 200 ruble yani yaklasik 6 dolar karsiliginda kiraliyoruz. Ustelik motorumuz da evin demir kapılı avlusunda guvende! Bir marketten alisveris yapip besleniyor ve sabah erkenden yola cikmak uzere kendimizi, sicak ve sivrisinekler nedeniyle pek de rahat uyuyamayacagimiz uykuya teslim ediyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ben küçükken çok Rus klasiği okudum. Bunların çoğunu da öyle uzun zaman önce okudum ki, şu an pek birşey hatırlamıyorum. Ancak o zamanlardan beri, sarı kitap sayfalarından çıkıp, zihnimde işlenen ve ardından da gözlerimin önüne bir tablo gibi serilen Rusya imgeleri hep aklımda kaldı, hiç çıkmadı. Bu imgelerin kimilerinde savaş vardı, kimilerinde kovalarla içilen votka. Kimilerinde hastalığın kol gezdiği çamur içindeki yoksul köyler, kimilerinde bir büyük şehrin sefil bir apartman katına tıkılmış zavallı hayatlar. Karamsarlık, yorgunluk, gurur, derin bir tarih ve bir o kadar da yemyeşil ovalar, sonsuzluğa doğru uzanan masmavi bir gök.

 

Ancak neden bilmem, en çok da o kadim düzlükler ve sınırsız gökyüzü için gitmek istedim Rusya'ya.

 

Bu noktada sıralayıp anlatacak çok sebebim var elbet ancak yol hikayelerinin kendisi sebeplerinden daha çekicidir genelde. O nedenle lafı uzatmaya gerek yok.

 

Project Russia benim için daha çok Introduction to Russia, yani "Rusya'ya giriş" aslında. Çünkü, gitmeden evvel de çok iyi bildiğim üzere, bu son seyahatim olmayacak. Tek girişle dünya çevresindeki yolun epey bir kısmını yapabileceğiniz bu ülke, herşeyiyle çok çekici ve orada daha yapılacak çok iş, gidilecek çok yer, görülecek çok şey var. En azından ben ve eşim Aglika için...

 

 

Bu seyahatte yaklaşık iki buçuk haftalık zamanımızı en iyi şekilde değerlendirebilmek için, en azından bazı büyük şehirleri görebilmek ve mümkün olduğunca, normal bir turistin rotasına girmeyecek durakları seçmeye çalıştık. Başlangıçta dört ila beş hafta olan vaktimiz, evdeki beklenmedik iş durumaları nedeniyle üç haftaya düştü ve biz de baştaki taslak rotamızı biraz revize etmek zorunda kaldık.

 

 

Toplam 18 gün süren seyahatimizde, 13 gün motosiklet üzerindeydik. Toplamda 8200 km yol yaptığımız seyahatte kimi günler 1000 km 'ye yakın teker çevirmek zorunda kaldık ve ortalamamız 630 km/gün şeklinde gerçekleşti. Rusya'da Budennovsk, Volgograd, Balakovo, Kazan, Nizhny Novgorod, Moskova, Goryachiy Kluch, Dombay ve Vladikavkaz şehirlerinde kaldık. Bir sürü yeni insan tanıdık, harika arkadaşlar edindik.

 

"Biz"li konuşuyorum, kendimizi tanıtmam gerek. Eşim Agi (Aglika), motorumuz '06 KTM 990 Adventure ve bendeniz Nurettin Özcan.

 

Seyahatimizi duraktan durağa burada yazacağım, umarım beğenirsiniz!