

( Ümit ) Raporun biraz geçiktiğini biliyorum , ama geziden geldiğimizde bol katılımla bir sunum yapmıştık ve sunumu izleme olanağı bulunan kalabalık bir arkadaş grubumuz olmuştu.
( umarım yakın zamanda başka illerdeki arkadaşlarımıza da düşündüğümüz ve programladığımız sunumları yaparız )
Bu gezi benim için birçok ilklerle dolu. Bunlardan bazıları ;
1. İlk defa motosikletimle yurtdışına çıktım.
2. İlk defa 5000 km aralıksız motora bindim ,
3. İlk defa 1 günde 3 ülke girişi yaptım ,
4. ilk defa dalış yaptım ( muhteşem olduğunu söylemeliyim )
5. ilk defa çöl'de bulundum ve 1 gece konakladım ,
ilk aklıma gelenler bunlar...
Rotamızın üzerinde bir çok nokta oldu hayranlıkla izlediğim. AQABA'nın sualtı güzellikleri , ŞAM'da Emevi camii , Palmira'nın tarihi kalıntıları ,
Wadi Rum'un kızıl kumları , Petra'nın eşsiz kaya yapıları....
Fakat ülkemiz dahil , gittiğin - gördüğün ve yaşadığın yerler arasında en çok etkilendiğin yer neresi deseler , Hiç tereddütsüz BEYRUT derim.
Bu kadar ikiyüzü faklı ve farklılıkları iç içe bir kent daha olamaz ...Bundan sonraki yaşamımda ,Beyrut '' HÜZÜNLÜ KENT '' olarak hafızamda kalacak.
İç savaşın etkilerini ,her binanın üzerindeki binlerce kurşun delikleri ile anlıyosunuz , bunun yanında dünya jet sosyetesinin göz bebeği olan modern bir kent...ve her yerde eli tetikte bekleyen askerler.
Beyrut'u çekici kılan bir başka unsur ise kesinlikle İstanbul'umuz ve New York'un melezi bi kent...
Yol arkadaşlarımla birlikte gezip gördüğümüz yerleri fotoğraflarımla sizlere aktarmaya çalışıcam.
Fotoğrafların çekilmesinde bana asistanlık yapan , malzemeleri taşıyan , dostluklarıyla bu geziyi benim için unutulmaz yapan sevgili abim Mehmet'e ve sevgili dostum Olcay'a kucak dolusu sevgilerimi iletiyorum...
Üzerinde uzun süre çalıştığım ve düzenlemer yaptığım , sunuma hazırladığım fotoğraflarımı, mehmet abinin anlatımı ile izleyeceksiniz...
Raporun genel akışı sırasıyla
1. Genel video
2. Bagdat 66 Cafe'de çektiğim fotoğraflardan oluşan eğlenceli diğer bir video
3. Gezimizin genelinde çektiğim fotoğrafların düzenlenmesinden oluşan '' özel fotoğraf akışı ''
4. Hazırlıklarımızdan itibaren raporun geneli
Şimdiden keyif almanızı dilerim.
( Olcay ) Yukarıda değerli kardeşim Ümit'inde belirttiği gibi benimde bu seyahatte hiç aklımdan çıkmayacak ilklerim oldu.
İlk başta belirtmek isterimki böyle güzel,keyifli ve hayatım boyunca aklımdan çıkmayacak bir gezinin geçmesinde yanımda olan,
sevgili Garminimiz '' MEHMET DURAK '' ustaya ve bu güzel fotoğraflarıyla bizi her zaman aynı anılara ve yerlere götüren Üstad '' ÜMİT AKTAY '' a
çok teşekkür ederim.
Eğer motorunuzla seyahat etmeyi seviyorsanız, muhakkak ve muhakkak Ürdün Qqabe'nin o güzel virajlı ve akıcı yollarını
Lübnan - Beyrut'un gizemli dünyasını keşfetmek için bu rotayı yapmak için
programınız dahiline en kısa zamanda almanızı tavsiye ederim.
Hepinize keyifle izleyeceğiniz ve okuyacagınız rapor için şimdiden teşekkürler....
( Mehmet ) Dünya' nın paylaşamadığı Ortadoğu
İnsanlığın bilinen en eski tarihinin yazıldığı bu coğrafyayı iyi tanımak, üzerine tarih boyunca kanlı savaşların hüküm sürdüğü bu toprakları kendi çapımızda yerinde görmek için yola çıkıyoruz.
9 günlük turumuzu 3 ülke (Suriye, Lüban, Ürdün), 5 büyük kent (Halep, Şam, Beyrut, Amman, Akabe) , Wadi Rum-Petra antik kenti ve bir çöl geçişi ile tamamlamak istiyoruz.
Sürekli tehdit altında yaşayan binlerce yıl medeniyetlere ev sahipliği yapmış, kavimlerin ortaya çıkıp yokolduğu bu sert coğrafyanın bize yansıyan yüzünü, Ümit Aktay, enfes fotoğraf tekniği ve yorumuyla bizlerle paylaşacak.
Bu süreçte Olcay ve ben Ümit' e asistanlık yapmaktan gurur duyacağız.
Orta Doğu gezimizi Haziran ayı içinde gerçekleştirdik ve 9 gün sürdü. Orta Doğu seyehati düşüncesi şubat ayı gibi mehmet abi ile konuşmamızda kararlaştırdık , olcay'ın da katılımıyla ekibimiz şekikllenmiş oldu.
@font-face {
font-family: "Times";
}@font-face {
font-family: "Cambria";
}@font-face {
font-family: "Lucida Grande";
}p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 10pt; font-size: 12pt; font-family: "Times New Roman"; }div.Section1 { page: Section1; }
Hazırlık
Bütün
bir yıl hayalini kurduğumuz bu uzun yolculuğa çıkmak için nihayet sayılı günler
bitti. Heyecanımız tavan yapmış, aldığımız nefesler yetmez olmuş sabah olsun
diye uykuya yatmadan önce son hazırlıkları yapıyoruz.
11
Haziran 2010 saat:14:30 Ataşehir' den 3 demir atli yola çıkıyoruz.
Güneşli
ve sıcak bir havada Bolu' ya kadar otoban sürüşü yapıyoruz.
Ufukta
sağanak görünüyor kenara çekip yağmurluklarımızı giyiyoruz.
Hareket
eder etmez tepemizde çakan şimşeklerle kovayla su boşalıyor.
Kimin
umrunda keyfimiz yerinde sağanak altında gazlıyoruz. Tünelin çıkışında bulutlar dağılıyor güneş sıcak
yüzünü yeniden gösteriyor.
Ankara gölbaşında kadar mola vermeden devam ediyoruz.
Tuz gölünü karanlıkta geçmek istemediğimiz için TŞOF-Kulu tesislerinde konaklamaya karar veriyoruz.
Sabah güneşini Tuz gölünün
üzerinde görmek istiyoruz. Yarın güzel bir gün olacak :)
Tuz Gölü-Sınır.
Güneşin doğmadığı bir saatte uyanıp yola çıkıyoruz.
Gideceğimiz coğrafyanın provası gibi sonsuz tuz denizinde güneşin doğuşunu izliyoruz. Son yağışlardan sonra biraz olsun su görmek güzeldi.
Çok sıcak bu mevsimde otobanın Toros'ları kestiği yüksek rakımda serin ve keyifli bir yolda ilerlemek bizi motive ediyor. Kaliteli bir yolda kıvrımlı virajlardan akıp güneye iniyoruz. Adana-Antakya ve nihayet Yayaladağ sınır kapısına kadar yazın en sıcak dönemi yüzümüze vuran cehennem rüzgarlarıyla hissettiriryor.
Sınır kapısında işlemleri yaparken bir adım sonrasında artık bir başka ülkede misafir olacağımız fikri heyecanımızı ikiye katlıyor.
( Olcay ) Benim için gezinin başlangıcında en güzel sabahlardan birisiydi...Çünkü seyehatimizin ilk sabahını muhteşem tuz gölü manzarası eşliğinde yaşadık.saat 06 :00
( Olcay ) Arkamızda Amik ovası bulunuyor , buranın tarihi ve efsanevi özelliği mehmet abiden dinledik. 3.Dünya savaşının bu ovada çıkacağı insanlık adına bir yıkım olacağına inanılıyormuş.Bu arada farkettiyseniz seyehate çıkmadan önce kızılaya uğramıştık ve bizlere üzerimizdeki montları hediye etmişlerdi..:)))
( Ümit ) Yayladağ - Suriye sınırı
( Ümit ) Suriye tarafında gümrük memurlarından birisinin odası ve işlemlerimiz yapıyor. Mehmet abinin yanındaki yatağa dikkat ...:))

@font-face {
font-family: "Times";
}@font-face {
font-family: "Cambria";
}@font-face {
font-family: "Lucida Grande";
}p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 10pt; font-size: 12pt; font-family: "Times New Roman"; }div.Section1 { page: Section1; }
Latakia- Eski koloni kenti.
Yüksek rakımlı Suriye kapısından girdikten sonra deniz
seviyesine inene kadar virajlı çam ormanlarının içinden geçip Lazkiye' ye ulaştık.
(Türkçe' si böyle midir bilemedim)
Kapıdan geçtikten hemen sonra bir başka
ülkenin sınırları içinde olmanın verdiği "misafir olma" duygusu
üzerimizde biraz tedirginlik yaratıyor. Sürerken daha tedirginiz :)
Efendim
Latakia kutsal bilgi kaynağından edindiğimiz bilgilere dayanarak ağaç kokusuna
sahip bir çeşit pipo tütünü olarak sevenleri tarafından tüketilen bir bitkiymiş.
Bölgede bolca bulunduğundan dolayı şehir böyle anılıyor.
Koca ülke Şam' ıyla Haleb' iyle vakti zamanında bir Romalıların
bir Türk' lerin eline geçtiği için içinde her cinsten insan evladını barındırır
bir yapıya sahip. Mecusi, Arap, Yezidi, Hristiyan, Müslüman ne ararsanız
bulabileceğiniz ama kimsenin kimseye ilişmediği güle oynaya aynı kaptan yiyip içen ve
geçinip giden güzel bir liman kenti görüntüsü verdi bize.
Şehre
varoş tarafından giriş yaptığımız için (Bilemedik öyle denk geldi) soluklanmak
için durduğumuz köşedeki bakkal su ikram etti bize. (kapalı şişede)
Etrafımıza
toplanan 5-6 küçük çocuk dünya karması gibiydiler. Belliki official forma
alamamışlar. Birisi bordo ve maviden kendine Barcellona forması yapmış diğeri
mavi beyazdan Arjantin çıkarmış kendine. Dünya kupası coşkusunun tüm kendi sardığını
ve herkesin bir takım tuttuğunu ve hatta daha sonra takım maçı kazanınca elde
bayraklarla şehirde tur atıldığını çok sonradan öğrenecektik.
Çocuklardan
yeşil gözlü olan 8-10 yaşlarındaki kız çocuğu koltuğunun altındaki futbol
topuyla bizimle sohbet etti. Ne biz onun dilini biliyorduk ne o bizim dilimizi
. Ama nerden geldiğimiz nereye gittiğimizi motorları sevdiğini anlayabildik.
Mahallede erkeklerle erkek gibi oynayan kız çocukları bi tek bize özel sanırdım
:). Erkek gibi dedim ama gördüğün en güzel kız çocuklarından birisiydi. Gözlerinin
içi gülüyordu. Çocuk olmak böyle bir şey herhalde.
Şehirde
cami, kilise, havra iç içe her köşede hepsinden var. Zaman durmuş ve tüm şehir
bir topun peşinden gider haldeydi. Balkonlarda camlarda arabalarında tuttukları
takımın bayrakları dalgalanıyor. Herkesin üzerinde tuttuğu takımın forması var.
Kupada biz yokuz ama bizim bayrağımızı buna rağmen taşıyanlar
göze çarpıyor ;)
Otel bulmak için biraz sağ sol yapıyoruz
kendimizi Etiler' de hissedeceğimiz ortamın en piyasa caddesinde buluyoruz. Varşova
paktı zamanından kalma bir otele yerleşip kendimizi sokağa atıyoruz.
Gün
ışığının son demlerini yakalayabildiğimiz şehrin içine, insanların arasına karışmak
için acele ediyoruz. İlk girdiğimiz sokakta omuzunda "Keleş" asılı
sert bakışlı abi nin yanından hızlıca sıyrılıp fotoğraf çekmeye yeltenmiyoruz
bile. Sonradan anlayacağız ki bu turda sakıncalı bölgeler bizi kendine çekiyor
:)
Hızla
büyük bir network halini alan dünyada buralar hiçte sanıldığı gibi dünyadan bi
haber yaşamıyor. Herkesin dünyadan haberi var ve dünyanın nimetleri buralara da
uğramış herkes tarafından kabul görmüş.
Şehirde
uzun bir yürüyüş yapıp insanlarla kaynaşıyoruz. Yediklerinden yiyip
içtiklerinden içiyoruz. Onlar da bizi içlerine alıyorlar. Kısa sürede kaynaşılacak
kadar sıcak davrandıklarını söylememize gerek yok.
Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun Suriye' nin tek liman kenti
kendine iyi bakıyor. Hızla güzelleşiyor öyle görünüyor. Kendi haline bırakıp
erkenden yola çıkacağımız için otelin yolunu tutuyoruz.
( Olcay ) Suriye ilk konaklama yapacağımız otelimiz..Denize sıfır ve güzel bi oteldi...
( olcay ) Mehmet abi kamufle olmuş bu fotoğrafta , bende tam bir turist edasıyla herşeye sırıtıyorum...:)
LÜBNAN - BEYRUT

@font-face {
font-family: "Times";
}@font-face {
font-family: "Cambria";
}@font-face {
font-family: "Lucida Grande";
}p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 10pt; font-size: 12pt; font-family: "Times New Roman"; }div.Section1 { page: Section1; }
İstanbul' un kuzeni Beyrut
Lazkiye'den sabah 05.00 te yola çıkıp Lübnan tarafına
geçerek Beyrut'a ulaşmayı düşünüyoruz.
Hava sıcaklığının hava kararınca bile
40 derece civarında olduğunu söylemiş miydim.
Hal
böyle olunca erkenden yola çıkıp yol almak akıllıca oluyor.
Tam
gaz Lübnan sınırındayız. 100 km öncesi ile sonrası arasında insanından yapısına
bu kadar mı değişiklik gösteriyor bu dünya. Bana ikisinden birer insan getirin
size hangisi Lübnan' lı hangisi Suriye' li söyleyeyim. Havasından suyundan oluyor herhalde.
Sınırdaki
uzun tüfekli abilerin hepsi Polat Alemdar hayranı çıkıyor. Birimiz Memati
oluyoruz diğerimiz Polat.
Türküz doğruyuz çalışkanız dedikçe
pasaport sıralarından kolumuzdan çekerek diplomatik bölüme alarak ayrıcalık
gösteriyorlar.Doğrusu gittiğimiz heryerde bu şekilde muamele görmek bizi mutlu
ediyor. Sınır geçişleri ve işlemler en hızlı şekilde güleryüzle yapıldı.On
kelimeyi geçmeyen arapçamızla çok güzel selam verip "selametle"
diyerek vedalaşabiliyoruz.
Sınır diğer yanında bizi bekleyen
"Mercedes kenti" vardı. Böyle diyorum çünkü zengini fakiri herkesin
bir Mercedesi vardı. Ama yeni ama çok çok eski herkes bunu tercih etmişti.
Bütün insanların kentte tek bir marka üzerinde anlaşmış olduklarını düşündüm
birden. Seviyorlar herhalde karışmadık biz.Yok efendim henüz Beyrut'a gelmedik. İki
durak sonra
:)
Neredeyse
her 3 km de bir karşılaştığımız kontrol noktalarında değişen tek şey uzun
namlulu "AK47" yerini "M16" ya bırakıyordu.Kontrol noktaları
tedirgin etmedi bizi. Bizim doğumuz gibi keşke olmasa ne güzel olur dünya.
Akdeniz'
i sağımıza alıp temiz ve güzel bir otoyolda Beyrut' a doğru akıyoruz. Bizimle
beraber lüks arabalar ve dahası hızlı Ferrariler Porcheler yarışırcasına pazar
sabahının erken saatinde gazlıyorlar. İfadelerini almadan azad ediyoruz. Bizim
benzin ihtiyacımız var duruyoruz ve 95 oktanı görünce şaşırıyoruz. Hayret vardı
ve satılıyordu :)
Ve nihayet Manhattan' a dalıyoruz.
Manhattan mı dedim ben? Yanlış olmuş Beyrut'a geldik. O kadar mı benzer sokaklar şehrin
kokusu duruşu havası.
Ortada kimseyi göremiyoruz. Sonradan
günlerden pazar olduğundan yola çıkarak uyuduklarını düşünüyoruz. Haklıyız
uyuyor bütün şehir saat 08.00 olmuş kimse yok ortada.
Kahvaltı
yapacak yer bulamıyoruz döne döne :) Bir tepside peynirli bir tatlıyı hamburger
ekmeğine koyan bir cafe buluyoruz. Bu ne bizim künefe gibi peynirli tatlı
derken ismini soruyoruz "kunefe" diyorlar :)) Hıııı peynir tatlısı
heryerde künefe demekki :))
Ortalarda kimsenin olmaması şehri dolaşmamıza
fırsat veriyor.
Dolaşırken zaman zaman kayboluyoruz şehrin
en tehlikeli yerlerine geldik filan gibi düşünürken köşeyi dönüyoruz 20 kadar
tankın olduğu bir büyük makinelinin üzerimize döndüğü kalabalık bir kontrol
noktasına yekten
dalıyoruz. Hah şimdi tam süper oldu derken iri yarı Amerikan filmlerinden fırlamış
5 rambo üzerime geliyor "ne ayaksınız laynnn" hesabı.
Olcay
ve Ümit uzaktabir kenara duruyorlar. Hö deseler gazı açacaklar ama kurtuluşu
yok mermiden hızlı değiller :))
Ben adres sorar gibi yapıyorum kaynaşıyoruz
fotoğraf çekebilir miyiz gibi bir gaflette bulunmadım. Yavaşça sıyrılıp şehrin
o bölgesine bir daha uğramadık.
İç savaşın yaşandığı yılların izleri şehrin duvarlarında
olduğu gibi insanların yüzlerine bakışlarına da yansımış. Çok acı yaşanmış
belliki herkes içine içine ağlamış.
Acıların üzerine yeni acılar eklememişler
böyle bir gayretleri yok. Unutmak için ellerinden geleni yapıyor herkes.
7
tepeli Istanbul' umuzun 7 tepeli kuzeni Beyrut'u biz çok çok çok çok
çoooooookkk beğendik.
Burayı görmeden ölmeyin derler ya öyle
bir şehir.
Motorla gelmeye gerek yok. Cuma uçağa
binilir 2 gün kalınır pazar dönülür.
Ne iyi etmişim dersiniz. Neden daha
önce gitmemişim dersiniz.
Dağı taşı evlerle yapılarla donatıp
birbirine bu kadar güzel yakıştıran başka bir şehir daha yoktur herhalde. Bir
köşesi İzmir kordon gibi diğer köşesi sanki Manhattan. Bir yanı Beyazit Meydanı
bir yanı Taksim.
Arayıpta bulamayacağınız hiç bir şey yok. Hem de
en alasından.
Dünya kupası heyecanı heryeri sarmış. Herkesini takımı
burada da var.
Abartmışlar restoranlar dev erkanlarla maç saatlerinde
hizmet veriyor.
Garsonların her biri farklı ülkelerin formalarıyla hizmet
ediyor.
Servis kağıtları kişinin isteiğine göre
tuttuğu takımın forma renkleriyle geliyor filan.
Bu
konuda yapılacak ne varsa yapmış medyacılar.
Burada
da bizim fanlarımız var dünya kupasına katılamasak ta bayrağımızı evine,arabasına
asan kendine forma yapanlar var.
Gece oluyor ve ve bu güzel şehri uykuyla ziyan etememek için uyku
saatlerimizden çalıp yorgun düşene kadar adımlıyoruz. İyi de yapıyoruz. 24 saat
yaşayan şehirler fihristinize Beyrut'u da ekleyebilirsiniz.
Başka zaman yine gelmek üzere gözlerimizin kendiliğinden kapandığı saatlerde uykuya dalıyoruz.
( Ümit ) iç savaşın etkisini Beyrut'ta her yerde görmek mümkün. Heykellerin üzeirndeki kurşun izleri bunların kanıtı.
( Ümit ) Her yerde askeri kontrol noktaları var .
( olcay ) Memklekimmmm...
( Olcay ) Rideturkey'in ismini heryere kazıdık....
( Ümit ) KIZIL ÜLKE ÜRDÜN
@font-face {
font-family: "Times";
}@font-face {
font-family: "Cambria";
}p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 10pt; font-size: 12pt; font-family: "Times New Roman"; }div.Section1 { page: Section1; }
Akabe- Kral Yolu
Ertesi
günün Pazartesi olduğunu ve muhtemelen trafiğin en berbat oldduğu gün olduğunun
farkında olacak kadar metropol insanı olduğumuz için erken kalkıp sabah
trafiğine katkıda bulunmadan şehri terk etmek istiyoruz.
Yabancı
biri İstanbul'dan çıkmayı ne kadar zamanda başarırsa bizde hemen hemen o kadar
zamanda (yaklaşık 3 saatte) şehir trafiğinden yakamızı sıyırabiliyoruz.
Beyrut'
un Suriye'ye doğru doğu çıkışı Bolu dağına tırmanır gibi rakımı yüksek
tepelerden geçiyor. Neyseki serin havada yol alıyoruz. Bir zamanlar teröre
yataklık eden Bekaa Vadisini geçerken 80 li yıllar aklımızdan hızlıca geçiyor.
Şehrin
çıkışında Suriye sınırına ulaşıyoruz. Polat Alemdar ve Kıvanç Tatlıtuğ fanları
kapıda bizi karşılıyorlar büyük bir güler yüzlekarıyaıp diplomatik gişeden işlemlerimizi
hızlıca yapıp bize öncelik veriyorlar. Motorlu olmamız ayrı bir sempati kaynağı
oluyor.
Amacımız
Şam' a girmeden çevre yolundan pas geçerek (Gündüz trafiğinde ve bu sıcakta, bu
büyük kente giriş yapmak tam anlamıyla intihar olur) doğruca Ürdün sınırına ulaşmak.
Uzun
bir gün bizi bekliyor bunun farkındayız. Seyahatimizin en uzun ve en zorlu geçişini
yapacağımız için hazırlıklıyız. Kral yolundan çöl geçişi yaparak önce başkent
Amman' a ulaşmak sonrasında yine uzun birçöl geçişinden sonra nihayet Akabe
limanına ulaşmak.
Suriye-Ürdün
sınırında oyalanmadan kendimizi Kral Abdullah'ın ülkesine atıyoruz. İki adım
ötede yüzü rengi kültürü farklı bir dünyayla tanışacağımızı düşünmemiştik.
Sınırların
değişmesi insanları da nasıl bu kadar hızlı değiştiriyor gerçekten anlamak güç.
Öyle
ya sınır komşusu olan iki kasabanın insanları arasında bu kadar fark olmasının
bilimsel bir açıklaması olmalı.
Büyük
şehirleriden uzak durarak Akabe limanına kadar yaklaşık 800 km yolu tamamlamak
için iilerliyoruz. Amman' ı ne kadar dışından pas geçmek istesekte tabelalar
sanki söz birliği etmişçesine bizi şehrin içine içine çekiyor.
Hayatımda
birbirine benzer bu kadar çok yapıyı ilk kez görüyorum. Her ev kirli beyaza
boyanmış gibi tüm şehir tek renk. Kaybolmamız bu yüzden uzun sürmüyor.
Navigasyonumuzu kaybedip güneşin konumuna göre sürekli güneye giderek şehirden
çıkacağımızı düşnüyorum. Ama olmuyor :))) Kaybolduk :)
İyilik
sever bir policeman önümüzde bize rehberlik yaparak yaklaşık 1 saatte Akabe
yoluna çıkartıyor. Minettarız kendisine. El sallayıp şükranlarmızı sunuyoruz.
Sağımız
solumuz ebe sobe (heryer dümdüz çöl). Önümüzde ufukta kaybolacak kadar dümdüz
bir yol ilerliyoruz. Benzinimiz azalıyor ve ufukta herhangi bir istasyon
görünmüyor. Terk edilmiş benzin alınma ihtimali olmadığını düşündüğümüz bir
yerde insanların yaşadığını ve elektrikle çalışmayan bir pomadan benzin
alabiliyor olduğumuzu görmek bizi sevindiriyor. Depomuza doldurğumuz şeyin
motorlarımızı çalıştırabilieceğinden şüphe duyarak yeniden marşa basıyoruz.
Hayret motorlarımız çalıştı ve yola devam edebiliyoruz.
Bezdirici
ve insanın uykusunu getiren bu uzun yol, havanın yavaş yavaş kararmaya başladığı
bir anda bizi büyüleyen bir hale
dönüşüyor. Serap mı görüyoruz derken kızıla bürünmüş bir vadiden aşağıya kıvrıla
kıvrıla ilerliyen yol bizi şaşkına çeviriyor.
Güneşin
batışına doğru bu muhteşem manzarayı yakalamak için saatlerinizi ayarlasanız
emin olun rastalayamazsınız. Bugün şanslı günümüzdeyiz anlaşılan manzara karşısında
mest olup Kral yolunu Akabe' ye bağlayan son 70 km sini bambaşka duygularla
geçerek Liman kentine ulaşıyoruz.
Ege'de
Marmaris neyse Ürdün'de Akabe o ayarda bir tatil ve liman kenti.
Uzun
yolun verdiği yorgunluk umrumuzda değil akşam üzeri gördüğümüz manzara ve
vadilerin arasında yaptığımız virajlı yollar bzi mest ediyor.
Burger
King'te hamburger iyi geliyor (En son aklımıza gelen şeydi ama vardı ve
lezzetliydi). Kalacağımız otelin sahibi Omar'ı arıyoruz. Şehrin öbür ucundan
gelip bizi alıyor otelimize götürüyor. Hızlıca yerleşip havuza atlıyoruz. Gece
sefası bizi dinlendiriyor. Yorgunuz ama kimin umrunda.
Red
See Diving Center ve otel sahibi Omar sabah güzel bir kahvaltıdan sonra bizi Kızıl
Deniz'in resiflerinde dalışa götürüyor.
İlk
dalış tecrübesini yaşayacak olan Ümit oldukça heyecanlı ve istekli. Kızıl
Denizin resifleri bizi su altının dünyasında büyülüyor. Ümit hayatında ilk kez
dalıyor ve başladığı yer dünyanın en iyi dalış noktalarından birisi. Ne kadar şanslı
olduğunun eminim farkındadır.
Kıyının
hemen karşısında Mısır ve Israil' in olduğunu ve 5 km ötede Suudi Arabistan
olduğunu bilmek çok enteresan. 3 ülkeye komşuluk yapan Akabe' nin dünyada örneği
çok azdır.
Öğleden
sonrası için planımız Wadi-Rum' a geçiş yapmak. Bu yüzden Akabe'de çok
oyalanmadan ö.sonra yola çıkıyoruz. Enfes Vadiyi bu kez tersinden geçerek
Wadi-Rum yoluna sapıyoruz.

( olcay ) Kızıldenizi keşfetmeye çok az kaldı. Yaklaşık 10 senedir dalış yapan birisi olarak , bu muhteşem mavi dünyayı görmeyi sabırsızlıkla bekliyordum...
( Ümit ) Benimde ilk dalış tecrübem olacak.Mehmet abi ve olcayın söylediğine göre ilk yapacağım dalışta
'' HACI '' olacakmışım...:)))
( Olcay ) Dünyada bulunan büyük mercan bitkilerinin en büyük ve güzel örneklerini Aqaba'de görebilirsiniz .
Üç Atlı Sualtında( Ümit ) bu ekiple , bu seyehate çıktığıma bir an bile pişman olmadım ve hayatımda hiç unutamıyacağım ilklerimi dostlarımla yaşadım...
( Ümit ) HERYERDE RT .....

@font-face {
font-family: "Times";
}@font-face {
font-family: "Cambria";
}p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 10pt; font-size: 12pt; font-family: "Times New Roman"; }div.Section1 { page: Section1; }
Wadi-Rum Kum denizi
Amerikadaki
Grand Canyon ne ise Wadi Rum da buralarda öyle bir yer. Tek farkı pudra gibi kızıl
çöl kumuna sahip olması.
Gün
ışığının her saatinde değişik renklere büründüğü Wadi-Rum' da dünyanın sonuna
ulaştığımızı hissediyoruz. Motorlarımızı kasabanın dışına parkedip. Bizi kum denizinin
içine götürecek rehberimiz Halid' i bekliyoruz.
Biraz
sonra her yanı gıcırdayan birazdan dökülecekmiş gibi ama bir o kadar sağlam 4x4
üyle Halid geliyor. Bizi alıp artık dünyanın sonu olduğunu düşündüren kızıl çöl
kumlarının içine içine götürüyor. Yaklaşık 40 dakika yol aldığımız bu denizin
içinde kaybolduğumuzu düşünürken konaklayacağımız kıl çadırın önünde duruyoruz.
Etrafta
hiç bir canlının olmadığı böcek sesinin dahi olmadığı ve ufka baktığınız zaman
hiç bir şey görmediğiniz bir yer hayal edin. Rüzgar sesi dahi olmaz mı bir
yerde?
Böylesi
sessiz bir yerde bir kaç gün geçirmek insanı ya dinlendirir ya da çıldırtır.
Yeniden
güneş batıyorve etraf kızılın tonlarında sürekli renk değiştiriyor. Ölmeden
önce böyle bir yerde bir süre yaşamak gerek sanki. Ümit fotoğraf makinesinin
birini bırakıp diğerini alırken bizler onun konu mankeni olduk.
Kıl
çadırda lezzetli bir bedevi pilavı ve bizim yayla çorbası diyeceğimiz pirinç
çorbası vardı akşam menüsünde.
Yemekte
Ukrayna' lı bir turist bize eşlik ediyor. Kendisi avukatmış ve bir haftadır bu
çölde kalıyormuş. Bir hafta daha kalma niyeti olduğunu söylüyor. Şehirde bunalmış
ve arınmak istemiş. Bunun kendisine iyi geldiğini söyledi.Yapılacak en doğru şeyi
yapmış insan burada kendini dinleyemezse hiç bir yerde dinleyemez herhalde.
Yemekten
sonra bu kum denizinde gece alemine akalım dedik.Dışarıya çıktığımız zaman
gündelik hayatta göremeyeceğimiz kadar parlak yıldız üzerimize yağıyordu. İnsanoğlunun
yüz vermediği belkide yüz bulamadığı çöl içinde öylesi bir güzellik barındırıyordu.
Bütün gece gökyüzünden gözlerimizi alamadık. Çıplak gözle bu kadr yıldızı bir
arada görebileceğiniz mekan sayısı çok azdır. Samanyolunun tüm yıldızlarını tek
tek sayabileceğiniz bir ortamdan bahsediyorum. Buranın gece alemi metropol alemlerine
kaç basar bilemedim.
Yıdızların
altına uzanıp bir kaç saat hiç konuşmadan uzaklardaki kendi yıldızlarmıza birer
astral seyahat yapıyoruz.
Kendimize
döndüğümüz zaman sabah çoktan olmuştu. Kahvaltının ardından 2 saatlik bir
safari turuna çıkıyoruz. Safari dediysem aslan avına çıkmıyoruz. her yer
birbirinin aynısı gibi görünsede kum tepesinde board yapmak, rüzgarın oyduğu
kayaların doğal köprüler oluşturduğunu görmek çok eski arap kavimlerinin kervan
yollarında bıraktığı yazıtlara bakmak deve kervanlarına rastlamak gibi hergün
görmediğimiz şeylere şaşırmak bizi eğlendirdi.
Rehberimiz
motorlarımızla giremediğimiz bu kum denizinden bizi çıkarıp uğurluyor. Aklımız
Nebati'lerin şehri Petra' da. Gaz açıp Petra' ya akıyoruz.
( Ümit ) Bu fotoğrafda çok az renkle oynanmıştır, gördüğünüz yıldızlar tamamen gerçektir.
( Olcay ) Ustaaaa...hazırla çilingiri , Rakı ve kavunu...:)))
(Ümit ) şoförümüz ve modelimiz kahed..:) çok iyi modeldi...
( Ümit ) Asistanlarım benim ..:))
(Olcay ) Çölde board yapmak tarifi imkansız bir keyifti....)))
Petra
Doğrusu
Indiana Jones filminden bir kaç karesini gördüğüm ve film sahnesi sandığım
yerlerin gerçek dünyadaki karşılığını görecek olmak çok heyecanlandırdı bizi.
Bu
turun en can alıcı yerine gelmiştik ve bir an önce Petra' nın koridorlarında
kendimizi atmak için hızlıca otele yerleşip Petra' nın kapısına koştuk.
Nebatilerin
koridorlarında yürürken şaşkınlığımızdan baka kaldığımız manzara karşısında
nefes almayı bile unuttuk.
Uzunca
ilerleyen kanyona kazınmış 4000 yıllık bir uygarlığın izleri hayrete düşürdü.
Binlerce yıl önce böylesi eşsiz mimariye, zekaya sahip insanların şimdiki
medeniyetten daha geri olduğunu kim iddia edebilir. İnsanın evrimini yalanlayan
bu tablo karşısında etkilenmemek mümkün değil.
Kanyonu
geçip avluya ulaştığımızda ise karşımıza çıkan mazara akan zamanı durduruyor,
Donup kalıyoruz bu güzelliğin karşısında.
Binlerce
yıl önce burada kurulan uygarlığın insanları sanki etrafımızda dolaşıyor biz de
o şehire gelen yabancılar gibi dolaşıyorduk etrafta.
8-9
saat yürüyüp yorgunluğumun farkına varmadığım başka bir anım daha olmamıştı.
Kanyonun
tepesine tırmanmak ve oradan manzarayı izlemek için nefes nefese çıktığımız
binlerce basamak ardımızda kalırken iyi ki çıkmışız dedirtiyor bizlere.
Etraftaki
yerliler bu uygarlığın torunları gibi her biri başka karakterlere bürünmüş
bizlere poz veriyor.
Akşam
hava kararana kadar gezdiğimiz Nebatilerin şehri Petra bu kadar yol yapmamızın
karşılığını bize fazlasıyla ödüyor.
Kanyondan
çıkışa doğru ilerlerken gece ayini için mum dizen görevlileri izleyoruz. Fotoğraflardan
tanıdığımız bu ayine katılacak enerjimiz kalmıyor. Otele dönüp akşam yemeğinden
sonra erkenden uykuya dalıyoruz.
( Ümit ) Petrayı dolaşırken bir film ekibi le karşılaştık ve hemen sete daldık..Ekip bize hiç itiraz etmeden fotoğraflarını çekmemize izin verdi...
Şam ve Palmyra
Petra’
dan sabah erken saatlerde ayrılıp demir atlarımızı Şam’ a doğru sürüyoruz.
Sınır geçişine kadar çöl sıcağında uzun bir sürüşten sonra sınırı geçip akşama
doğru Şam’ a giriş yapıyoruz.
Cuma
tatil günü olduğu için çılgın Şam trafiğine takılmadan kendimizi bulabildiğimiz
en konforlu otele yerleştirmenin derdindeyiz.
Benzinlerimiz
azalmasına rağmen hiç istasyona rastlamıyoruz. Motorlarımız benzinin son
damlalarını içerken bir istasyon bulabilmek çölde su bulmuş gibi bizi
rahatlatıyor.
Türkçeyi
çok iyi konuşan Türkmen bir taksici şehir meydanındaki oteller bölgesine kadar
bize eşlik ediyor. Taksicinin rehberliği olmasa bu çılgın şehirde kaybolmamız
kaçınılmazdı.
Şehir
merkezinde bulabildiğimiz oteldeki
bulabildiğimiz tek odaya yerleşiyoruz. Kutsal bir güne denk gelmişiz
civardaki ülkelerden İran ve Irak’tan oldukça fazla turist şehre akın etmiş boş
oda bulmak neredeyse imkansız.
Neyseki
turumuzun başındn beri şansımız hep yanımızda. Şehre karışıp Şam havası almak
istiyoruz. İlk durağımız Emevi camisi. Bir kaç saat vakit geçirip Ümit’ in
karelerine eşlik ediyoruz. Devamında bizim kapalı çarşımızın bir benzeri olan Şam
çarşısına dalıyoruz.
Havanın
sıcak olması etrafta sıkça gördüğümüz meyve suyu köşelerine yönlendiriyor.
Tezgahın
önünden seçimimizi yapıp serinliyoruz. Tezgahın arkasına bakmamak gerek yoksa
bu şehirde aç susuz kalmanız işten değil.
Dünyanın
epey bi gerisinde kalmış bu büyük başkentin durumu bizde hayal kırıklığı
yaşattı. Binlerce yıldır bölgenin en büyük ticaret şehrinin durumunun çok daha
farklı olmasını umduğumuz için herhalde bizde hayal kırıklığı yarattı.
Sabah
saatlerinde yola çıkıp Palmyra’ ya yol alıyoruz.

@font-face {
font-family: "Times";
}@font-face {
font-family: "Cambria";
}p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 10pt; font-size: 12pt; font-family: "Times New Roman"; }div.Section1 { page: Section1; }

@font-face {
font-family: "Times";
}@font-face {
font-family: "Cambria";
}p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 10pt; font-size: 12pt; font-family: "Times New Roman"; }div.Section1 { page: Section1; }
Önceden
Şam-Palymra arasında benzin istasyonu olmadığı ve tempolu gitmememiz konusunda
uyarı almıştık. Rahat bir sürüş yaparken Mars yüzeyi gibi etrafta kurdun kuşun
olmadığı keyifsiz yol uykumuzu getiriyor neredeyse.
Bu
çölün ortasında Bağdat Cafe tabelasını görüp nefes almak için mola veriyoruz.
Hangi
akıllı böylesi terk edilmşiş bir yolun orta yerine cafe yapar diye düşünürken,
ortamın enerjisi ve büyüsüyle bu yolun en eğlenceli zamanlarını orada
harcıyoruz.
Western
filmlerinden fırlamış dekoru bizi de havaya sokuyor. Bu yolu yapan her gezginin
uğraması gereken bir vaha.
Nefeslenip
yola çıktıktan hemen sonra Palmyra’ ya ulaşıyoruz. Girişinde rastladığımız
Palmiye ormanı (Palmiye denizi mi desek) neden buraya Palmyra dendiği hakkında
ipucu veriyor.
Zenubia’ lıların yaşadığı bu antik kenti
bizim Efes gibi düşünün. O zamandan günümüze kalanlar
( Ümit ) Sizlere aktarabileceğimiz güzel fotoğrtaflar ve anılarla gezimizi tamamlıyoruz.