Benim için minibüs kuyruğunda beklerken can sıkıntısını
gidermenin iki yolu vardı: Sokaktan geçen arabaların markalarını yarıştırmak (Murat’la Renault her zaman ilk iki
sırayı alırdı) ya da kafamda sürekli uçuşup duran abuk sabuk sorularla babamı
bloke etmek. Babam sorularıma sabırla düzgün açıklamalar getirmeye çalışırdı genelde,
ama o gün öyle olmadı. Daha ilk soruda yukarıdan aşağıya düşen sert bakış ve kocaman
avucun içinde sıkılan elimin kıtırtısı ile Murat/Renault yarışının startı
verilmiş oldu.
Kuyruğun en ön sırasına geldiğimizde babam kafasındaki
sıkıntıdan kurtulmuş olsa gerek, hafif bir itekleme eşliğinde aşağıya bir göz kırptı.
Birazdan minibüse binecektik ve Murat/Renault yarışı bitecekti, ucuz gönül
almalara ayıracak vaktim yoktu o anda. Gözümü yoldan ayırmadan yarım yamalak
bir gülücük fırlattım yukarı doğru. Yaptığım onca torpile rağmen Renault hala
33 – 28 öndeydi. Tam Murat hanesine 29’u yazmıştım ki aniden caddeye fırlayan
bir çocuk, hızla durmaya çalışan bir minibüsün acı fren sesi, şiddetli bir
çatırtı… Ve hayat durdu.
Çocuğun havada bir bez bebek gibi süzülüşünü ve cansız
bedeninin yere düştüğünde çıkardığı sesi hiçbir zaman unutamadım. Kuyruktaki
herkes aynı anda koral bir çığlık attı. İnsanlar çocuğun düştüğü yere doğru koşuyordu.
Babam da bir an ileri doğru atılır gibi oldu, ama hamleyi tamamlamadan aniden
yere çömelerek bana sarıldı ve yüzümü göğsüne bastırdı. Hiç bir şey
göremiyordum, ama bağrışlar ve bir kadının diğer herkesi bastıran çığlıkları
hala bir kulağıma geliyordu. Diğer kulağımda ise babamın “Şşşşşıı” fısıltısı…
sessizce ağlıyordum.
Aradan 30 seneden fazla geçti.
Levent’ten Mecidiyeköy’e gidiyorduk. Zincirlikuyu’ya
geldiğimizde anormal bir sağanak başladı. İçinde bulunduğumuz taksinin şoförü
önünü iyi göremediği için yavaş ve temkinli bir şekilde sağ şeritten
ilerliyordu. Yanımdakilerle havadan sudan konuşurken solumuzdan hızla beyaz bir
araba geçti. 20, 25 metre ileride genç bir kadın karşıya geçmek için aniden yola
fırlamıştı…
Randevumuza geç kalıyoruz, dışarıda deli gibi yağmur
yağıyor, şemsiye yok… kesin öldü, o
çarpmaya dayanamaz, bakmak istemiyorum, Bez Bebek… Şoför bir gözü dikiz
aynasında sürmeye devam ediyor… “Dur, DUR!”. Taksiden inip yanına geldiğimizde
kadının bilinci açıktı, ama durumu o kadar kötüydü ki anlatmak istemiyorum.
Ambulans hızla hastaneye doğru hareket ettiğinde, bez bebek
yaşıyordu. Rahatlamış gibiydim, yine de garip bir acı olduğu yerde duruyordu.
Beyaz arabanın şoförü, bakışları kadının kafasını çarptığı noktaya kilitlenmiş halde
“Görmedim!”, “Duramadım!” diye mırıldanıyordu. İkisi de kaybetmişti, ikisi de
BİTMİŞTİ…
Her gün onlarca Bez Bebek ekleniyor bilançoya. Gazetelerin
üçüncü sayfalarında, TV haberlerinde, Internet sitelerinde, e-postalarda, her
yerde karşımıza çıkıyorlar. Çerezlik videolarda motosikletlerinden ok gibi
ayrılan, arabalar arasında kalan, araçlarının camlarından fırlayan bez
bebekleri izliyoruz, ileri, geri… ileri, geri… defalarca… kayıtsızca…
Motosiklet, araba, tekne vs. kullanırken “Hiç risk almadım”
diyenimiz var mı? Varsa Allah onlara rahatlık versin. Ama ben pek rahat değilim. Bez Bebek
görmek yeterince sarsıcı, ya buna neden olmak? Onu düşünmek bile istemiyorum.
Tonguç Karaağaç