Beni de herkes gibi Kasım’daki güzel hava ve bayram tatili
son derece cezbetti ve motorize olma heyecanı sardı. Ama ne yapsam, nereye
gitsem bilemediğimden epeyce uzun bir süre vahiy inmesini bekledim. Fakat Cumartesi öğlene kadar gelen giden bir vahiy filan olmadı. Pazar günü yola çıkacağım
için artık son gündü, öğlen oldu baktım hala ortada bir fikir yok, ailecek
katılacağımız bir nikah töreninden sonra oturup rota filan araştırayım bari
dedim. Bu aşamada inanç sistemimi, vahiy konularını filan bi sorgulamadım da değil ama neyse çok takılmadan konuya geçtim. Neyse nikah öncesi annem bir arkadaşı ile gezdikleri yerler üzerinen
sohbet ederken, arkadaşı “Ilgaz da güzel bir yer” demez mi. Bir anda kulaklarım
dikildi. (Veeee işte o an... O an bu anmış demek ki
Geldi işte. Demek
vahiy böyle bir şeymiş. İyiymiş de).
Nikah bitiminde hemen bilgisayar başına ve
hooppp.. evet süper... kilometre çok münasip böyle bir tur için. Ben güzergahı
incelerken o anda birlikte turlar yaptığımız bir dostum aramaz mı, “ne
yapacaksın bu tatilde” diye ve beni Ptesi yola çıkmaya ikna etti. Hızlıca bir
organizasyon yaparak bizim 3 motosiklet +2 artçı olarak Ptesi sabah 8:00 de
yola koyulmamızı sağladı. Yapılacak Rota İstanbul-Amasra-Safranbolu-İstanbul.
İlk hedef: Amasra.
İlk molayı Ereğli civarında verdik.

Harika deniz ve yeşillikler arasında çok hoş kıvrımların zevkini çıkartarak 440 kilometre sonunda Amasra’ya ulaştık.
Konaklama Yeri: Amastris Otel. 2*. Denize sıfır, açık havuzlu bir yer. Otel odası ve Bungalov seçenekleri
var.
Tel: (378) 315 24 65, 315 13 03
Koordinatlar: 41.744777, 32.388288

Amasra son derece şahsına münhasır güzelligi ve dinginliği
olan bir yermiş.

Bölgenin kendine özel ve güzel bir dokusu var. Köprünün
arkasındaki mahalleleri, kıvrıla kıvrıla tırmanan dar yollarındaki tarihi;
sakin sakin gezmek, herşeyi tepeden görebildiğiniz Bakacak Tepesi’ne tırmanıp
şehre bakarak bir çay içmek kaçırılmaz keyif...

İlk akşamın yemeğini, herkesin bildiği, tavsiye ettiği Canlı
Balık Restaurant’ta yedik. Amasra’nın bir balığı, bir de salatası meşhurmuş.
Salatanın nesi meşhur derseniz, yemeniz lazım, Çünkü güzel de, insan neden güzel olduğunu anlatacak
bir şey bulamıyor, güzel, yiyin görün işte... Olmadı siz anlatırsınız nededini...
2.gün için meşhur adanın etrafını gezdiren tekne turunu
yapmayı planlamıştık ama kör talih tüm gün sis vardı, turu yapamadık ve bölgeyi bilenlerin yorumu ise önemli bir güzelliği kaçırdığımız oldu.
2 gün içindeki tüm boş vakitlerimizi Lutfiye Café’de geçirdik. Bambaşka bir
ambiansa sahip, harika doğal bir dekorasyonu ve leziz ev yapımı ürünleri olan
çok şık ve hoş bir café. Tarçınlı akide şekerini ve bögürtlen reçelini mutlaka
deneyin. 
http://www.lutfiye.com/magazamiz.asp
http://www.360cities.net/image/lutfiye-belvu-palas-amasra#0.00,0.00,70.0
Koordinatlar: 41°44'58"N, 32°23'7"E

2.gün akşam yemeğini ise hemen Lutfiye’nin karşısındaki Martı
Balık Restaurant’ta yedik. Denize sıfır bir yer, iskele üstü ve hatta deniz içi
masaları ile artık keyfin dibine vurmuş bir mekan. Bize müthiş enerjik,
canavar gibi birisi olan Tuğba servis yaptı, bir dediğimizi 2 etmedi. Ve yemek
konusuna gelirsek tüm yemekler çok lezzetli, yalnız Fener Kavurma muhteşemdi,
mutlaka deneyin.
İşletmecisi Münir Bey, çok hoş sohbet ve motosikletçi dostu.
Eğer sorarsanız size çevre, ulaşım, konaklama her türlü konuda son derece güzel
bilgiler sağlayan doğal bir rehber. (Yalnız başıma her ne geldi ise işte bu
noktada başladı .
Hemen ekleyeyim kendisi konaklama için son derece güzel pansiyonlar olduğunu,
yardıma ihtiyacımız olursa kendisine başvuracağımızı söyledi. Bilgiler aşağıda
bence sizler de kendisinden çekinmeden yardım isteyebilirsiniz.
Martı Restaurant
İşletmecisi : Münir Çekici
Adres: Kum Mah. Küçükliman Cd. No: 15 / A Amasra 74300 Bartın
Tel: (378) 315 3465
Koordinatlar: 41.74924728393837, 32.38537788391113

Münir Bey ile sohbet ederken Amasra - Sinop yolunun muhteşem
yeşilliklerinden bahsetti ve o an bende film koptu. İlerleyen saatlerde
arkadaşlara Safranbolu’ya devam etmek yerine Sinop’a gitmeyi teklif ettiysem de
benden başka rotayı değiştirmek isteyen çıkmadı 
Sabah kahvaltısından sonra ekipten ayrıldım ve gideceğim
rotaya internet kafeden 3-5 dakika hızlıca bir bakıp yola koyuldum. 330 km. Oh ne ala. Tam bir
günlük yol. 10 gibi atladım motora çıktım yola. Şehri terkederken iyice
alçalmış sis çok güzel bir görüntü oluşturuyordu. Şehir sisin altında yok olmuştu.

Bir yanı deniz bir yanı yeşillik bir yola koyuldum. Kıvrıla
kıvrıla dağların arasından giderken, aslında motoru hiç dik tutamadan, sürekli
bir tarafa yatık olarak gittiğimi fark ettim. Hoopp... bir sağaaa.... bir sooollaaa.... Eğitimlerdeki slalom çalışmaları geldi
gözümün önüne, ama hiç bu kadar tekrar yapmamıştım
. Dar kıvrımlar sonrası
zaman zaman karşıma çıkan sol taraftaki uçurum hafif bir gerilim yaratıysa da
sanırım narkoz almış gibiydim ve güzelliğin içinde pür keyif sürerken keyfim
hiç kaçmadı.

Neredeyse 100km gittikten sonra fark ettim ki, bu dağlarda
değil tuvalete gidecek bir yerleşim yeri benden başka yoldan geçen araç bile
yok
ha
pardon 2 motosikletli hariç. Daha sonra RT gurubundan olduğunu anladığım bu
motosikletliler karşı yönden geçerken ondan bana garip garip bakmışlar,
sonradan idrak ettim tabii.
Hafif hafif ayılmaya başlamıştım
. Yol çok yorucuydu,
zaman ise çabuk geçiyordu. 120 km yolun sonunda karşıma çıkan ilk yerleşim
yerinde bir kahvenin önündeki mandalina tezgahını görünce bir anda uzun bir süredir
aç, susuz ve molasız olduğumu fark ettim ve köy kahvesinde mola verdim. O
sırada Sinop’ta olan bir arkadaşımla yaptığım bir telefon görüşmesi hayatımı
kurtardı, bana takip ettiğim yolun otomobil ile bile çok yorucu olduğunu artık
sahil yolundan değil, Kastamonu üzerinden gelmemi tavsiye etti. Haklıydı, 120km’yi
2-2.5 saatte ancak geçebilmiştim. Bu öneri süper iyi geldi. Ve üstüne üstlük son
derece şanslı bür günümdeymişim, Cide civarında Uğurlu köyündeydim ve şehre inen
son çıkış sadece birkaç kilometre ötedeymiş. 2 çay 5-6 mandalinadan sonra yola
koyuldum, yine kıvrıla kıvrıla yol almaya başlamıştım.

Artık durum biraz daha zorlaşmıştı. Köyleri birbirine
bağlayan bu yolda toprak, küçük taşlı, büyük taşlı, sulu ne çeşit yol varsa
tecrübe ettim. Epeyce yorucuydu ama zaman zaman köylerin içinden geçerken
yaşadığım his muhteşemdi: yerli halk bayram kutlamaları telaşındaydı, bir
taraftan taşlardan, sulardan, tepeciklerden hoplayıp, zıplayıp sakınmaya
çalışırken, bir yandan da sadece televizyonda gördüm, ışıl ışıl taşlı bindallı
giymiş kadınları, köy meydanında bayramlaşmaları film gibi izlerken ağzım
kulaklarımdaydı. Ama zaman ilerledikçe yorgunluğum arttı ve yol daha zor, zaman
daha yavaş akıyor gibi gelmeye başladı. Yol çoğu zaman ıssızdı. Ve ben şehir,
düz bir asfalt hasreti ile yanmaya başlamış, medeniyeti o kadar özlemiştim ki. Oralarda başıma bir
şey gelmesinden değil ama motoru düşürsem nasıl kaldırırım diye bile stres
yapmaya başladım, çünkü in cin bile yoktu ortalıklarda...
Saat 4 gibi ilk defa asfalt kaplı ve medeniyete giden bir
yol gördüğümde ise çocuklar gibi şendim. Epeyce yorgun bir şen ama 6
saatte gelebildiğim kilometre ise 170 km. Saat 4 olmuştu. Sonunda asfalt bir yola ulaşmıştım, inanılmaz
mutluydum. Çok heyecanlı ve mutluydum artık, medeniyetteydim. Sinop yazan
tabeladan hemen döndüm sola.
Ama bir süre sonra yol bana bir garip gelmeye
başladı. Sanki yine bir orman yolundaydım ve sanki gittikçe de ıssız
derinliklere doğru hızla ilerliyordum. Hava yavaştan kararmaya başlamış, benim
keyfim ise kaçmaya. Kilometreleri bir an önce aşmaya o kadar odaklanmışım ki
sürüş ile ilgili tüm hassasiyetimi kaybetmişim meğerse. GPS’in ise şarjı bitmiş,
cep telefonumun şarjı ise sonunda idi. Ve ben bir an önce yolları aşıp hedefe
varmaya kitlenmiş vaziyetteydim.
Epey bir gittikten sonra yol kenarında bal satış tezgahı ve bir kulübe gördüm, yol sormaya karar verdim. Ve acı haber! Ben o kadar bir emek ile
indiğim dağ yolunun hemen kenarından tekrar yukarı doğru çıkan yeni bir dağ
yoluna sapmışım meğerse.
Yani aşağıdaki resimdeki mor yoldan inip, B noktasından kırmızı yola dönmüşüm ve C noktasına kadar da çıkmışım
Küre
dağlarında/ormanındaymışım. Gitmekte olduğum orman yolu son derece virajlı, ıssız bir yolmuş,
araba ile
bile bu saatten sonra daha ileriye geçilmesi tavsiye edilmezmiş. Ooooff.... 

Sinop hedefinden
vazgeçip, Kastamonu’ya yönelmeye karar verdim. Ve orman yolundan vurdum aşağı,
geri. Ve o anlarda fark ettim ki benzinim de bitmek üzere. Şehir merkezine
varmam 1 saat filan aldı sanırım ve kendimi Jandarma Alayı’na attım. Benim babam Jandarma
subay olduğundan benim için onlar aileden sayılırlar. Sizlere de tavsiye
ederim, bir gün bir yerde başınız sıkışırsa veya yardıma ihtiyacınız olursa
Jandarmaya başvurmaktan asla çekinmeyin. Her zaman size yardımcı olmaya
çalışacaklardır. Oradaki nöbetçi subayı bularak maruzatımı anlattım. Aslen Sinop’a gitmeye çalışıp beceremediğimi, Kastamonu’da kalmak
zorunda olduğumu söyledim, yol maceralarımı anlattım ve konaklayacak yer
konusunda bilgi rica ettim. Çok hoş bir gülümseme ile dinledi beni ve bakın
ne anlattı: benim devam etmeyip döndüğüm yol çok virajlı, son derece ıssız
ve tehlikeli bir yolmuş. Jandarma sürekli orada mahsur kalan turistleri kurtarmaya
gidermiş ve o bölgede ayıların insanlara saldırması da meşhur olduğundan, zaman
zaman hoş olmayan durumlar olurmuş, çok tehlikeli bir yolmuş. Ve ben o yolda GPS’siz,
cep telefonsuz ve benzinsiz kaldığımı hayal bile edemedim o an. Tehlikeden kıl
payı kurtulmuşum meğerse. 

O an hissettiğim heyecanı ve mutluluğu kelimeler ile
anlatmak mümkün değil. Ve artık fişi çekilmiş gibiydim, vücudumdaki enerji
tükenmiş, yorgunluktan omuzlarım çökmüştü. Kendimi kalacağım yere nasıl attım
hiç hatırlamıyorum, uyudum desem yalan olur, bayıldım sanırım.
Neye niyet, neye kısmet... Sinop’a gitmeye çalışırken kendimi
Kastamonu’da bulmuştum. Ertesi gün bir şehir turu yaptım. Kastamonu Kalesi’ni,
Saat Kulesini, Münire Sultan Medresesi’ni, Hükümet Meydanı’nı gezdim.

Akşam
Eflanili Konağında güzel bir yöresel yemek yedim.Tavsiye ederim.
Eflanili Konağı
Adres: Hepkebirler Mah. İnönü Cad. No:4 Adliye ve Gazipaşa İÖO Yanı- Kastamonu
Tel: 366-214 11 18
Koordinatları: 41.375948, 33.77519
Ve anladım ki bu bölge mücevher sandığı gibi bir yer. Her bir yerinden
başka bir güzellik çıkıyor.
Ve bir sonraki gezimin planını yaptım: Pınarbaşı –
Safranbolu – Ilgaz

Ertesi sabah kalktığım gibi bastım gaza ve İstanbul.
Otobanda gitmek ne keyifli bir şeymiş yahu 
İstanbul’a vardığımda ise: birisi Karadeniz Ereğli’de 80 ile
giderken polisler tarafından kesilen birisi de otobanda EDS ile tespit edilip
daha sonradan adresime iletilen 2 adet hız limit aşımı cezam olmuştu. O
gün bugündür şu ana kadar esefle kınadığım, zincir ile plakayı kapatma yöntemi
için, “acaba mı” diye hala düşündüğümü itiraf etmeliyim. 
Her ne kadar yaşadığım heyecandan müthiş haz duyduysam da
aslında bu turda yapılmaması gereken bir çok şeyi yaptığım aşikar ve başıma bir
zeval gelmeden, çok önemli dersleri çıakrtma şansım olduğu için mutlu oldum:
1 – Gidilecek rota çok önceden hazırlanmalı, iyi
çalışılmalıymış. Haydi gidiyorum deyip gidilmemeliymiş.
2 – Kilometre/mesafe bilmek tek başına yeterli değilmiş, yol
şartlarını da mutlaka önceden biliyor olmak lazımmış. Otobanda gidilen 100km
ile Karadeniz’de gidilen 100km’nin farkında olmak gerekiyormuş. Bu turda olduğu
gibi 100km’yi aşmak bazen saatlerini alabiliyormuş insanın.
3 – Aküye bağlı bir GPS cihazı şartmış.
4 – GPS’in olsa bile mutlaka yazılı bir harita lazımmış
adama.
5 – Cep telefonu şarjı kontrol edilmeli hatta bir yedek pil
taşınmalıymış bu tür in cin top oyanayan güzergahlarda.
6 – Benzinin bittiğinin bile farkında olamayacak durumda
olacak kadar yorgun ve bilinçsiz sürmemek lazımmış. Onun için yeniden bakınız
Madde 1.
7 – Sonradan aynı bölgedeki diğer yol raporlarını okuduğumda
aynı bölgede olup da farkında olmadığım, görmeden geçip gittiğim bir çok güzel
yer olduğunu anladım. Ve bir kez daha bakınız Madde 1.
SONUÇ : Madde 1’i çoook iyi çalışmak lazımmış...