Bazı günler vardır, demir tekerlek içinde koşan küçük hamster hayatlardan uzaklaşmak istediğimiz...

‘Bugün çalışmam lazım?’’ der vicdan kılığına bürünmüş zavallı ben...

‘Kim demiş!’ Ruh bedenden ayrıyken  kimin çalışabildiği görülmüş? Miş gibi doldurulan mesailer hariç. Her zaman bir isyan olmuyor bu; bir gün de çalışmamak. Bazen son derece bilinçli bir karar. Her yerlerden ve herkesden, sadece KENDİne gitmek için. Kesintisiz kendin olmak için. Çılgın kalabalıklardan uzak ...

İşte böyle bir cumartesiye uyandım bu hafta. Cumartesileri oldum olası severim. Haftanın en yumuşak günüdür bana göre. Çalışsan da bir hoşluk barındırır içinde. Yarım gün mesai, haftasonu ruhu, ertesi gün ‘ohhh uyuyacağız’ rahatlığı, Cumartesi gecesi ateşi... Ne dersen!  Ben bu Cumartesiye sadece ‘benim’ diyeceğim. Ben'e bizim kız da dahil tabi :)

Sabahın bulut desenli güneşine midemin ‘taze naneeeeeee!’ çığlığı ile uyandım. Bir oturuşta bir tabak taze yeşillik yiyebilirim. Taze nane, maydanoz, roka, marul, dereotu, fesleğen, kişniş otu ne istersen. Bu Cumartesi de yeşile aç uyandı bünye, şöyle cherry domates, çengelköy salatalık, ayvalık zeytinyağı, biraz kekik, bolca da ceviz bezeli. Yanında beyaz peynirli, domatesinden sakınılmamış, yeşil biber kesintisiz menemen, bal-kaymak, kokusu parmakla dalmaya baştan çıkaran tanesi bol çilek reçeli, eski kaşarindan tel peynirine, otlu beyazdan loruna peynir tabağı, siyahından yeşiline biraz etli zeytin, şöyle baharatı yerinde sucuk tava, çok arzu ederseniz yumurtası ayrı (sucuğa kırmayın gözünüzü seveyim), o yumurta da göbek sarı olacak, ekmeğin yumuşacık içini bandın mı pıt diye patlayıp iyi pişmiş akina karışarak. Kekik eksik olmayacak masadan, pul biber de tadından yenmez. İnce belli tavşan kanı demli çayın da eksik olmayacak. Bunu bir de hala bu mevsimde açık havada yapıyorsan kış güneşi yüzünde, daha ne istersin ki bir cumartesi sabahından!

Ahh, ağzım sulandı yine.

Kahvaltı, sen ne güzel şeysin!

Üç öğünde de kahvaltı yapabilen tek milletiz şükür. Mısır gevreği çocuklarindan olmadığım  için minnettarım :) Sanırım bunda Hikmet Bey'in pazar konseri öncesi, Shirley McLaine'in küçük prensesi ya da Doris Day & Rock Hudson'ın ‘Yastık Kavgası’nı seyrederek yapılan o şahane ‘ailecek pazar kahvaltısı’ zamanlarının çocuklarından olmanın payı da var :)

Hal böyle olunca, aldım kendimi, atladım motoruma, kontak çevirmeden bir de telefonumu kapattim, düştüm en yakın uzağın yoluna midemde erken şenlik kutlamaları...

Bu arada dip not:

Sevgili kediler... İşemek için brandamı mesken tutmaktan vazgeçtiğiniz için teşekkürler! Bunda ; altına girmenizi engellemekteki katkımın payı varsa ne ala. Nitekim ne kadar yıkasam da kontağı çevirip yola çıkınca motorun ısınmasıyla yayılan ikinci nevi şahsına münhasır ürik asit koku dalgasını algılamaz hale gelene kadar vizörün içinde ağız nefesiyle yaşamaktan muzdariptim. Hele bu havalarda hiç çekilesi değil!

Sarıyer meydanına yayılan soğanı sakınılmamış buram buram kıymalı börek kokusunun içinden, börekçilerin kapısında heyecanla bekleyen kalabalığa gülümseyerek geçtim. Vizör içi nefes modu koduyla. Meydan karınca yuvasına dönmeden Fener yoluna girebilmenin mutluluğu ayrı tabi. Şu mezarlığı ve benzinciyi de geçtik mi bir başka gerçekliğin kapısına dayandık demektir. Midemin ‘taze naneeeee!’ çığlıkları manalı bir melodiye dönüşmüş bile. Ritmi de tek silindirle tutuyoruz ya zati :) Yolda bütün tabelalarda;

"Karnavala Gider" yazıyor....

Koç Üniversitesi'nin insana okuduğu yılları sorgulatan kampüsünün hemen biraz ilerisinde bir kırmızı nokta gözüme çarpıyor. Yanından geçerken selamlıyorum. Bisikletçilere saygım büyük. O geldiğim yoldaki rampayı düşününce daha da eğiyorum başımı, bir de depoya bir öpücük konduruyorum tabi. Neden motora bindiğimi hatırlayıp şükrederek :) Bisikletçi arkadaş da selamlıyor gülerek. Ne olursa olsun hepsi iki teker. Ruh bedensel olmasa da zihinsel düzlemde aynı...

Sol virajı dönünce İstanbul Boğazı’nın en acayip manzaralarından biriyle karşılaşırsın. Ancak, viraj sakattır duramazsın. Zaten buna rağmen mutlak iki üç araba çoktan mesken tutmuştur.  Sevgililer, eş dost  sarmaş dolmaş poz verme telaşındadır korkuluk tepesinde. İlk kez kimse yok, hava şahane. Virajı geçip düzlüğe çıkınca dayanamayıp çekiyorum motoru sağa. Korkuluğun gerisinden yola çıkmadan geri yürüyorum o boğazın en alımlı manzaralarından birine.

Uzun uzuunn bakıyorum: ‘İstanbul, sen ne acayip şehirsin!’

Bize rağmen her köşesi ayrı güzel. Bir iki kare fotoğraf cekerken bu kez bisikletçi arkadaş bana yetişiyor. O selamlıyor gülümseyerek. Artık tanış sayılırız, aynı yolun yolcusu. Ben manzara da biraz oyalanıyorum boğazı içime çekerek. Tekrar yola koyuluyorum. Bisikletçi arkadaşı birazdan yakalamam lazım. Ne de olsa o kas gücünde, bense on kaplan. Ancak yok. Sapacak bir yer de yok! Onu tam 4 km.sonra köyün sapağında yakaladım. O da durmuş fotoğraf çekiyordu da ondan. Ne zaman çevirdin o pedalı be insan evladı? Durdum. ‘Tebrik edip çelenk koymadan geçemedim. Tamam rampa var biraz, nispeten rahat da, ben motorla yakalayamadım yahu!’ dedim. Aydınlık gülümsemeli, yeni neslin temiz suratlı çocuklarından bisikletçi çocuk:

‘Siz nerelerden geliyorsunuz?’ diye sordu, utancımdan diyemedim 20km öteden.

‘Evden’ dedim, ‘kahvaltı için nane kokusunu takip ediyorum. Sen?’

‘Ben de evden’ dedi ‘Gaziosmanpaşa'da oturuyorum.’

Bu demek ki 45 km.dir pedalda bizim çocuk. Tebrik edip, ezilerek yanından ayrıldım.

‘Süpersin, iyi yollar!’

‘Size de’ dedi gülümseyerek.

‘Asıl ben sizi tebrik ederim, çoğu kişinin cesaret edemediği birşeyi yaptığınız için.’

Ah be ablacım 45 km.dir pedal çeviren birinden mi duyuyorum bunu. Ben manette 3 cm’im :)

İlk kez 1997 Mayis'inda çok tesadüfen sapmış bu sapaktan ve sadece bir kilometre aşağıda gördüğüm boğaza sıfır balıkçı köyünün iddiasız güzelliğinin şaşkınlığından arabanın altını bırakmıştım köy meydanında. Garipçe karşıma çıkıveren Garipçe! O zaman bir tek köy kahvesi vardı meydanda denize sıfır. Önünde sekiz on balıkçı teknesi, köyün erkekleri ağ örüyorlardı iskelede. O zamandan sonra aralarda motorla çok gittim köye, şehrin içinden Karadeniz'e açılan hayali bir kapıdan geçip. Sonraları gezgin siteleri, gurme gezileri, bir iki dergi yazısı derken meşhur oldu günübirlik haftasonu kaçamağı mekanı olarak. Karadeniz kahvaltısı, bir iki balık restoranıyla kalabalıklaştı Garipçe. İyi mi oldu bilmem. Özü bozmadan güzelleştirmeyi beceremiyor muyuz ne...

Kahvaltı masamı donattım, taze nanesi eksiksiz :) Menemenimi sipariş verdim, baktım bizim bisikletçi çocuk ta  bir kaç masa geride oturmak üzere. Gülümseyip işaret ettim ‘çayını al gel’ diye. Nihat, 24 yaşında. Gerçekten yeni nesilin gülümsemesi ışıltılı çocuklarından. Genelde bir çıktı mı 45-5O km ile dönermiş eve. Arkadaşlarının ‘Deli misin abicim? Otursana oturduğun yerde’lerini pek umursamamış bugüne kadar. O gün rotayı bu kadar uzatmak ona da yeni. En büyük hayali bisikletle Türkiye turu yapmak, bir de Bulgaristan'daki kendisi gibi bisiklet  tutkunu amcasına gitmek. Kalkarken Patagonya'da çeviriyordu pedalı ayrı. Korkarım sevimli bir virüsüm :)

‘Ben artık kalkayım, üç-üçbuçuk saat yolum var daha’ diye izin istedi. Aklını, yüregini bu kadar içten, naif ve abartısız ikitekere vermiş, kalabalıkların arasından bu çocukluk tutkusuyla sıyrılmış yol arkadaşımı "hergüne bir kahraman" kampanyamın o günkü kahramanı ilan ederek uğurladım. Yolun hep aydınlık olsun bisikletçi çocuk :)

Mide festivalimi köpüklü sade Türk kahvesi ile sonlandırıp, soğuktan hafif pembeleşmiş ellerimi ısıtmak için içerideki sobanın başına geçtim. Restoranın sahibi yanıma gelip;

‘Ateşi harlayalım isterseniz, Poyraz’da daha iyi yanar sobamız, dün rüzgarın bacayla ilişkisi daha iyiydi’ dedi.

Kömür attık sobaya biraz. Aslında eskinin kuzinelerinden desem yeri. Anneannem geldi aklıma. Pamuk anneannem. Çocukluk bayramlarımda kuzinenin önüne orta yere bir sofra bezi serer, bütün torunları unun içine oturtur, vikviklenen annemlere de ‘bırakın çocuklar gönüllerince una bulansın, hamur yoğursun’ derdi. Bütün kuzenlerle şekilsiz hamurlar yapardık, birini de ayırmadan hepsini kızartır, kahvaltıda bütün aileye yedirirdi pamuk anneannem. Şimdi hamur yoğuran kadın ellerinden bizi saran melek kanatları var.

Limanın sol yamacına tırmanıyorum. Yüksek irtifalara keçi tırmanışları henüz bilmediğim hangi hayatımdan miras bilmem. En çok tırmanışları bir haftalık tekne seyahatlerinde yapıyor olmamdan siz anlayın bu PAN ruhunu. Bir flütüm eksik! Kaldırım ustaları taş örüyorlar yukarı çıkan patikaya. Biri yeni, diğeri ellerindeki derin çizgilerden belli eski. Aralarında sessiz bir hiyerarşi var. Ustaya hakkını devreden çırak misali. Yamacın tepesinden bakıyorum küçük limana. Gözümle bir iki düzeltme yapıyorum. Bitmeyen şantiye görüntüsünden çapakları temizleyip; bir iki mora, çatlak sarıya boyalı evleri hizaya getiriyorum. Sadece dış cephe boyası kısıtlaması ile bile mucizeler yaratabiliriz bu şehirde. İstanbul, ey afilli kadın, seni buladığımız rüküş haller için bizi affet.

Limanın sağ yamacına tırmanıyorum bu kez, kaleye doğru. En son geldiğimden beri bir el değmiş yarı beceriksiz, artık merdiven bile var. Bir müzik sesi geliyor bu dokuda alışık olmadığım.

‘Let me take you down, 'cos I'm going to Strawberry Fields’ inceden Beatles mı duyuyorum ne? Merdivenlerden çıktıkça ‘...Nothing is real and nothing to get hung about. Strawberry Fields forever...’

Siyah önlüklü bir genç kız çıkıyor gülümseyerek küçücük cafe gibi bir dükkandan. ‘Strawberry fields foreverrrrrr...’ Peşinden kesif bir kahve kokusu. Henüz içtim de; kimin umrunda?

‘Merhaba! Siz ne zaman açtınız burayı?’ diye soruyorum gülümseyerek.

‘Mayıs’tan beri buradayız. Aslında kışın kapatıyoruz da bugün güneşi görünce gelelim dedik annemle.’

‘Dönüşte kahvenizi içeceğim o vakit, bir kaleye tırmanıp geleceğim’ diyorum.

‘Beklerim’ diyor yine gülümseyerek.

Kaleye çıkıyorum. Bir kale göremiyorum ancak olsun. Yamacın arkasındaki boğazın Karadeniz açılımı manzarası yeter. Duvarda ‘Askeri Bölge Girilmez!’ yazıyor. Ne zamandan kalma kim bilir? Düzlüğün ortasında Cabir Kaptan’a rastlıyorum. Bu irtifada, kalenin orta göbeğinde, inatla tutunduğu kalan bir kaç rengi, esrik gövdesiyle Cabir Kaptan.

Köyün en eski teknesiymiş. Kendisine kayık diyenleri hiç haz etmezmiş. Kafa tutarmış boğaz girişinde tüm gemilere. En erken o ayrılır sabah vakti limandan, en geç o dönermiş. Herkesten daha fazla balıkla. Çok yaman fırtınalar, çok kocaman dalgalara siper etmiş gövdesini. Bir akşam alacasında sular kabarmış, öyle bir yükselmiş ki Cabir kaptan’ın koca heybeti bile boğazda fıstık kabuğu gibi kalmış. Fırtına dinip, ortalık sakinleşip, sular çekilince Cabir Kaptan kendisini bu yamacın tepesinde, kalenin orta avlusunda buluvermiş. Ne sular bir daha o kadar yükselmiş, ne gök o denli yere değmiş o günden beri. Cabir Kaptan da bu tepeden bir daha denize inememiş. Üstelik bir sabah alacasında askeri bölgenin nerden geldiği açıklanamayan tam orta göbeğinde bulununca sudan çıkmış balık misali, silahlı kuvvetler  cezasını vermiş: ‘Cezalı kayık’ demişler. Yıllarca üç beş asker nöbet beklemiş başında. Asker bölgeden, Cabir denizden umudunu kesene kadar. Şimdi tüm o yıllara inat tutunduğu bir kaç rengi ve esrik gövdesi ile yamacın nöbetini o tutuyor.

Ne acayip hikaye mi? Onca cezalı dağ, top, tüfek, tank hikayesi dinledik oldu da bir Cabir Kaptan’la mı bulucaz yiten aklımızı :) Ben bunu ayakları suda, tahta sandaliyeli bir rakı masasında anlatırım, Cabir’in makus talihine  beraber içip ağlarız yemin ederim :)

 

Dönüş yolunda kahve için uğruyorum Derya’ya. O siyah önlüklü genç kız; Derya, Strawberry fields. ‘Türk kahvesi olsun ki kırk yıl hatrı kalsın dükkanın, bereketi olsun’ diyorum. Güneş sadece bu yamaçta bu saatte. Sohbet ediyoruz içerken. Derya aslen Trabzon Of’lu. Arkadaki taş evi gösterip: ‘Dedem, annem de dahil herkes bu evde doğmuş. Burası da bizim. Bu kafenin üstü evimiz, sadece yazları geliyorduk son zamanlarda. Bu kafe de dedemin balık ağlarını tuttuğu deposuydu. Sonra köye biz de bir şey yapalım dedik annemle, bu geldi aklımıza. Yaz da güzel geçti. İnşallah seneye daha iyi olur.’ diye anlatıyor hikayesini bir çırpıda.

Köye ilk geldiğim zamanı, limanda ağ ören balıkçıları anlattım ben de.

‘Ninem  köyün en hızlı melanetçisiydi.’ dedi. Melanet ne ola? Balık ağı örenlere MELANET denirmiş. Bak bugün de birşey öğrendik. Hızlı melanetçi ninenin deniz Derya torunu. Çocukluğu burada geçmiş Derya’nın. O zamanlar yukarıdaki okulun yanından limana boğaza kadar akan derenin suyunu, üzerindeki tahta köprüleri anlatırken duyduğu özlemi gözlerinde görmek mümkün. ‘Çok gencimiz var aslında, köyü daha eli yüzü düzgün yapsak ne iyi olur’ inancında. Üst avluda çamaşır asan bir teyze lafa giriyor:

‘Satışlar başladı, içim gidiyor, üçüncü köprüyü neremizden geçirecekler, yazık olacak buralara, boşuna barbar dememişler bize yıllarca, bastığımız yerleri dümdüz ediyoruz. Çok üzülüyorum!!

Derya’da haber bol.

‘Geçen Belgesel çekiyordu bir kanal burada. Köylü alışıktır kameralara, çok diziler programlar çekildi burada, ancak bu biraz farklı geldi. Baktım İz TV. Dokuz Altın Nokta’mı ne bir belgesel çekiyorlarmış. Garipçe’de kurtarılası dokuz altın noktadan biri seçilmiş. Green Peace‘de mücadelede.’’

Yamaçtan limana bakıyorum. Koca köprü ayaklarını alıp koyuyorum orta yerine ‘Karnavala Gider’ tabelalarını kaldırıp yeşil tabelalarla donatıyorum her yeri ‘Köprüden önce son çıkış!’ Midem bulanıyor. Derya’yla tekrar gelmek üzere vedalaşıyoruz. ‘Kalsaydınız, daha çok sohbet etmek isterdim sizinle’ diyor. Söz veriyorum kalabalık dönmek üzere, ona göre...

Hava daha soğumadan biraz kayalıklar tarafına da gitmek isteğim.

Mor, çatlak sarı boyalar, ortalıktaki moloz yığını gibi çapakları temizleyiverince bambaşka bir yere geliyorum. Amalfi kıyılarındayım. Pablo Neruda’ya mektuplarını taşıyorum. Burası neresi, İl Postino seti mi? Aklıma o çok sevdiğim şairin bir sözü geliyor bir anda;

‘Hayat sana hep ekşi limonlar sunuyorsa, Sen de tekila ve tuz iste...’

Tekilamı sipariş ediyorum, elime tuzu döküp dikiyorum kafama. Limonu bir solukta yiyorum dişlerim kamaşarak. Gözlerimi açıyorum. Evet artık Amalfi kıyılarındayım. Geri de mor sümbül rengi boyalı duvarlar, sarı odalar, sarp kayalıklara vuran köpüklü dalgalar.

Motorun yanına dönerken minik köy pazarına bir göz atıyorum. Çilek, kayısı, ayva, narenciye, portakaldan yeşil elma ve incire kadar her şeyin reçeli var minik kavanozlarda.

Tam yeltenecekken topcase’de patlamış bir çilek reçeli kavanozu canlanıyor gözümde, hemen vazgeçiyorum. Tezgahlara kıyamadığımdan buğday alıyorum, evde bulundurmak bereketmiş. Yan tezgahın hakkı kalmasın diye ondan ceviz, yandakinden incir. Yanındakinden kabak, diğerinden kestane derken bütün tezgahlarla güleryüzlü köylüyle sohbet edip, alışverişi tamamlayıp motorun yanına dönüyorum.

‘Durun durun bir dakika!’ diye biri sesleniyor arkamdan. Başımı çeviriyorum nefes nefese Derya koşturuyor bana doğru. ‘Fırından yeni çıktı, annem koştur yetiştir mutlaka dedi. Annemin tahinli çöreğinden getirdim size! diyor. Teşekkür ediyorum çokça. Uzakta dükkanın kapısında önlüğü bağlı tahin annesini görüyorum bize bakan. El sallıyorum teşekkür için. O da sallıyor. ‘Yarın da hava güzelmiş’ diyor Derya, ‘yani biz annemle yine geliriz sizi de bekleriz.’

Motora biniyorum.

Kontağı çeviriyorum. ‘Hoşçakal’ için kornaya basıyorum, ortaya. Bütün tezgahlar, tahin ana,  Derya, balıkçılar el sallıyor durup meydanda. Ben bu köye çok geldim daha önce. Hiç böyle gelmiş miydim? Bilmiyorum. Hiç bu beni getirmiş miydim? Onu da bilmiyorum. Yola çıkana kadar garipçe hoş bir hisle sürüyorum motoru ‘strawberry fieldssss forreveerrrrrrr...’

‘Onca okuduk, motor bu yazının neresinde?’ diyenleri duyar gibi oluyorum. O ruh Nihat’ın gülümsemesinde, Derya’nın canhıraş koşturmasında, annesinin tahinli çöreğinde, kestaneci amcanın topcase’e tıkıştırdığı kestane külahında, sobayı harlayan poyrazda, Cabir kaptan’ın takaçlarında, her yerde, her satırda..

İki teker üzerinde olanın o diğerlerince sevgi ve sempatiyle alınan yalınlığında, çıplaklığında, naifliğinde, sıcaklığında, daha kolay ulaşılırlık algısında. Nitekim kırkbeş kilometre yol yapıp Amalfi kıyısından, böyle de zengin dönmek herkese nasip olmaz..

Cem’e söz vermiştim ya kalemin ucuna ne gelirse diye ;)

Kalemin ucunda bir garip yolcu, garipçe bir Cumartesi var bu kez..