Bazı günler vardır, demir tekerlek içinde koşan küçük hamster hayatlardan uzaklaşmak istediğimiz...

‘Bugün çalışmam lazım?’’ der vicdan kılığına bürünmüş zavallı ben...

‘Kim demiş!’ Ruh bedenden ayrıyken  kimin çalışabildiği görülmüş? Miş gibi doldurulan mesailer hariç. Her zaman bir isyan olmuyor bu; bir gün de çalışmamak. Bazen son derece bilinçli bir karar. Her yerlerden ve herkesden, sadece KENDİne gitmek için. Kesintisiz kendin olmak için. Çılgın kalabalıklardan uzak ...

İşte böyle bir cumartesiye uyandım bu hafta. Cumartesileri oldum olası severim. Haftanın en yumuşak günüdür bana göre. Çalışsan da bir hoşluk barındırır içinde. Yarım gün mesai, haftasonu ruhu, ertesi gün ‘ohhh uyuyacağız’ rahatlığı, Cumartesi gecesi ateşi... Ne dersen!  Ben bu Cumartesiye sadece ‘benim’ diyeceğim. Ben'e bizim kız da dahil tabi :)

Sabahın bulut desenli güneşine midemin ‘taze naneeeeeee!’ çığlığı ile uyandım. Bir oturuşta bir tabak taze yeşillik yiyebilirim. Taze nane, maydanoz, roka, marul, dereotu, fesleğen, kişniş otu ne istersen. Bu Cumartesi de yeşile aç uyandı bünye, şöyle cherry domates, çengelköy salatalık, ayvalık zeytinyağı, biraz kekik, bolca da ceviz bezeli. Yanında beyaz peynirli, domatesinden sakınılmamış, yeşil biber kesintisiz menemen, bal-kaymak, kokusu parmakla dalmaya baştan çıkaran tanesi bol çilek reçeli, eski kaşarindan tel peynirine, otlu beyazdan loruna peynir tabağı, siyahından yeşiline biraz etli zeytin, şöyle baharatı yerinde sucuk tava, çok arzu ederseniz yumurtası ayrı (sucuğa kırmayın gözünüzü seveyim), o yumurta da göbek sarı olacak, ekmeğin yumuşacık içini bandın mı pıt diye patlayıp iyi pişmiş akina karışarak. Kekik eksik olmayacak masadan, pul biber de tadından yenmez. İnce belli tavşan kanı demli çayın da eksik olmayacak. Bunu bir de hala bu mevsimde açık havada yapıyorsan kış güneşi yüzünde, daha ne istersin ki bir cumartesi sabahından!

Ahh, ağzım sulandı yine.

Kahvaltı, sen ne güzel şeysin!

Üç öğünde de kahvaltı yapabilen tek milletiz şükür. Mısır gevreği çocuklarindan olmadığım  için minnettarım :) Sanırım bunda Hikmet Bey'in pazar konseri öncesi, Shirley McLaine'in küçük prensesi ya da Doris Day & Rock Hudson'ın ‘Yastık Kavgası’nı seyrederek yapılan o şahane ‘ailecek pazar kahvaltısı’ zamanlarının çocuklarından olmanın payı da var :)

Hal böyle olunca, aldım kendimi, atladım motoruma, kontak çevirmeden bir de telefonumu kapattim, düştüm en yakın uzağın yoluna midemde erken şenlik kutlamaları...

Bu arada dip not:

Sevgili kediler... İşemek için brandamı mesken tutmaktan vazgeçtiğiniz için teşekkürler! Bunda ; altına girmenizi engellemekteki katkımın payı varsa ne ala. Nitekim ne kadar yıkasam da kontağı çevirip yola çıkınca motorun ısınmasıyla yayılan ikinci nevi şahsına münhasır ürik asit koku dalgasını algılamaz hale gelene kadar vizörün içinde ağız nefesiyle yaşamaktan muzdariptim. Hele bu havalarda hiç çekilesi değil!

Sarıyer meydanına yayılan soğanı sakınılmamış buram buram kıymalı börek kokusunun içinden, börekçilerin kapısında heyecanla bekleyen kalabalığa gülümseyerek geçtim. Vizör içi nefes modu koduyla. Meydan karınca yuvasına dönmeden Fener yoluna girebilmenin mutluluğu ayrı tabi. Şu mezarlığı ve benzinciyi de geçtik mi bir başka gerçekliğin kapısına dayandık demektir. Midemin ‘taze naneeeee!’ çığlıkları manalı bir melodiye dönüşmüş bile. Ritmi de tek silindirle tutuyoruz ya zati :) Yolda bütün tabelalarda;

"Karnavala Gider" yazıyor....

Koç Üniversitesi'nin insana okuduğu yılları sorgulatan kampüsünün hemen biraz ilerisinde bir kırmızı nokta gözüme çarpıyor. Yanından geçerken selamlıyorum. Bisikletçilere saygım büyük. O geldiğim yoldaki rampayı düşününce daha da eğiyorum başımı, bir de depoya bir öpücük konduruyorum tabi. Neden motora bindiğimi hatırlayıp şükrederek :) Bisikletçi arkadaş da selamlıyor gülerek. Ne olursa olsun hepsi iki teker. Ruh bedensel olmasa da zihinsel düzlemde aynı...

Sol virajı dönünce İstanbul Boğazı’nın en acayip manzaralarından biriyle karşılaşırsın. Ancak, viraj sakattır duramazsın. Zaten buna rağmen mutlak iki üç araba çoktan mesken tutmuştur.  Sevgililer, eş dost  sarmaş dolmaş poz verme telaşındadır korkuluk tepesinde. İlk kez kimse yok, hava şahane. Virajı geçip düzlüğe çıkınca dayanamayıp çekiyorum motoru sağa. Korkuluğun gerisinden yola çıkmadan geri yürüyorum o boğazın en alımlı manzaralarından birine.

Uzun uzuunn bakıyorum: ‘İstanbul, sen ne acayip şehirsin!’

Bize rağmen her köşesi ayrı güzel. Bir iki kare fotoğraf cekerken bu kez bisikletçi arkadaş bana yetişiyor. O selamlıyor gülümseyerek. Artık tanış sayılırız, aynı yolun yolcusu. Ben manzara da biraz oyalanıyorum boğazı içime çekerek. Tekrar yola koyuluyorum. Bisikletçi arkadaşı birazdan yakalamam lazım. Ne de olsa o kas gücünde, bense on kaplan. Ancak yok. Sapacak bir yer de yok! Onu tam 4 km.sonra köyün sapağında yakaladım. O da durmuş fotoğraf çekiyordu da ondan. Ne zaman çevirdin o pedalı be insan evladı? Durdum. ‘Tebrik edip çelenk koymadan geçemedim. Tamam rampa var biraz, nispeten rahat da, ben motorla yakalayamadım yahu!’ dedim. Aydınlık gülümsemeli, yeni neslin temiz suratlı çocuklarından bisikletçi çocuk:

‘Siz nerelerden geliyorsunuz?’ diye sordu, utancımdan diyemedim 20km öteden.

‘Evden’ dedim, ‘kahvaltı için nane kokusunu takip ediyorum. Sen?’

‘Ben de evden’ dedi ‘Gaziosmanpaşa'da oturuyorum.’

Bu demek ki 45 km.dir pedalda bizim çocuk. Tebrik edip, ezilerek yanından ayrıldım.

‘Süpersin, iyi yollar!’

‘Size de’ dedi gülümseyerek.

‘Asıl ben sizi tebrik ederim, çoğu kişinin cesaret edemediği birşeyi yaptığınız için.’

Ah be ablacım 45 km.dir pedal çeviren birinden mi duyuyorum bunu. Ben manette 3 cm’im :)

İlk kez 1997 Mayis'inda çok tesadüfen sapmış bu sapaktan ve sadece bir kilometre aşağıda gördüğüm boğaza sıfır balıkçı köyünün iddiasız güzelliğinin şaşkınlığından arabanın altını bırakmıştım köy meydanında. Garipçe karşıma çıkıveren Garipçe! O zaman bir tek köy kahvesi vardı meydanda denize sıfır. Önünde sekiz on balıkçı teknesi, köyün erkekleri ağ örüyorlardı iskelede. O zamandan sonra aralarda motorla çok gittim köye, şehrin içinden Karadeniz'e açılan hayali bir kapıdan geçip. Sonraları gezgin siteleri, gurme gezileri, bir iki dergi yazısı derken meşhur oldu günübirlik haftasonu kaçamağı mekanı olarak. Karadeniz kahvaltısı, bir iki balık restoranıyla kalabalıklaştı Garipçe. İyi mi oldu bilmem. Özü bozmadan güzelleştirmeyi beceremiyor muyuz ne...

Kahvaltı masamı donattım, taze nanesi eksiksiz :) Menemenimi sipariş verdim, baktım bizim bisikletçi çocuk ta  bir kaç masa geride oturmak üzere. Gülümseyip işaret ettim ‘çayını al gel’ diye. Nihat, 24 yaşında. Gerçekten yeni nesilin gülümsemesi ışıltılı çocuklarından. Genelde bir çıktı mı 45-5O km ile dönermiş eve. Arkadaşlarının ‘Deli misin abicim? Otursana oturduğun yerde’lerini pek umursamamış bugüne kadar. O gün rotayı bu kadar uzatmak ona da yeni. En büyük hayali bisikletle Türkiye turu yapmak, bir de Bulgaristan'daki kendisi gibi bisiklet  tutkunu amcasına gitmek. Kalkarken Patagonya'da çeviriyordu pedalı ayrı. Korkarım sevimli bir virüsüm :)

‘Ben artık kalkayım, üç-üçbuçuk saat yolum var daha’ diye izin istedi. Aklını, yüregini bu kadar içten, naif ve abartısız ikitekere vermiş, kalabalıkların arasından bu çocukluk tutkusuyla sıyrılmış yol arkadaşımı "hergüne bir kahraman" kampanyamın o günkü kahramanı ilan ederek uğurladım. Yolun hep aydınlık olsun bisikletçi çocuk :)

Mide festivalimi köpüklü sade Türk kahvesi ile sonlandırıp, soğuktan hafif pembeleşmiş ellerimi ısıtmak için içerideki sobanın başına geçtim. Restoranın sahibi yanıma gelip;

‘Ateşi harlayalım isterseniz, Poyraz’da daha iyi yanar sobamız, dün rüzgarın bacayla ilişkisi daha iyiydi’ dedi.

Kömür attık sobaya biraz. Aslında eskinin kuzinelerinden desem yeri. Anneannem geldi aklıma. Pamuk anneannem. Çocukluk bayramlarımda kuzinenin önüne orta yere bir sofra bezi serer, bütün torunları unun içine oturtur, vikviklenen annemlere de ‘bırakın çocuklar gönüllerince una bulansın, hamur yoğursun’ derdi. Bütün kuzenlerle şekilsiz hamurlar yapardık, birini de ayırmadan hepsini kızartır, kahvaltıda bütün aileye yedirirdi pamuk anneannem. Şimdi hamur yoğuran kadın ellerinden bizi saran melek kanatları var.

Limanın sol yamacına tırmanıyorum. Yüksek irtifalara keçi tırmanışları henüz bilmediğim hangi hayatımdan miras bilmem. En çok tırmanışları bir haftalık tekne seyahatlerinde yapıyor olmamdan siz anlayın bu PAN ruhunu. Bir flütüm eksik! Kaldırım ustaları taş örüyorlar yukarı çıkan patikaya. Biri yeni, diğeri ellerindeki derin çizgilerden belli eski. Aralarında sessiz bir hiyerarşi var. Ustaya hakkını devreden çırak misali. Yamacın tepesinden bakıyorum küçük limana. Gözümle bir iki düzeltme yapıyorum. Bitmeyen şantiye görüntüsünden çapakları temizleyip; bir iki mora, çatlak sarıya boyalı evleri hizaya getiriyorum. Sadece dış cephe boyası kısıtlaması ile bile mucizeler yaratabiliriz bu şehirde. İstanbul, ey afilli kadın, seni buladığımız rüküş haller için bizi affet.

Limanın sağ yamacına tırmanıyorum bu kez, kaleye doğru. En son geldiğimden beri bir el değmiş yarı beceriksiz, artık merdiven bile var. Bir müzik sesi geliyor bu dokuda alışık olmadığım.

‘Let me take you down, 'cos I'm going to Strawberry Fields’ inceden Beatles mı duyuyorum ne? Merdivenlerden çıktıkça ‘...Nothing is real and nothing to get hung about. Strawberry Fields forever...’

Siyah önlüklü bir genç kız çıkıyor gülümseyerek küçücük cafe gibi bir dükkandan. ‘Strawberry fields foreverrrrrr...’ Peşinden kesif bir kahve kokusu. Henüz içtim de; kimin umrunda?

‘Merhaba! Siz ne zaman açtınız burayı?’ diye soruyorum gülümseyerek.

‘Mayıs’tan beri buradayız. Aslında kışın kapatıyoruz da bugün güneşi görünce gelelim dedik annemle.’

‘Dönüşte kahvenizi içeceğim o vakit, bir kaleye tırmanıp geleceğim’ diyorum.

‘Beklerim’ diyor yine gülümseyerek.

Kaleye çıkıyorum. Bir kale göremiyorum ancak olsun. Yamacın arkasındaki boğazın Karadeniz açılımı manzarası yeter. Duvarda ‘Askeri Bölge Girilmez!’ yazıyor. Ne zamandan kalma kim bilir? Düzlüğün ortasında Cabir Kaptan’a rastlıyorum. Bu irtifada, kalenin orta göbeğinde, inatla tutunduğu kalan bir kaç rengi, esrik gövdesiyle Cabir Kaptan.

Köyün en eski teknesiymiş. Kendisine kayık diyenleri hiç haz etmezmiş. Kafa tutarmış boğaz girişinde tüm gemilere. En erken o ayrılır sabah vakti limandan, en geç o dönermiş. Herkesten daha fazla balıkla. Çok yaman fırtınalar, çok kocaman dalgalara siper etmiş gövdesini. Bir akşam alacasında sular kabarmış, öyle bir yükselmiş ki Cabir kaptan’ın koca heybeti bile boğazda fıstık kabuğu gibi kalmış. Fırtına dinip, ortalık sakinleşip, sular çekilince Cabir Kaptan kendisini bu yamacın tepesinde, kalenin orta avlusunda buluvermiş. Ne sular bir daha o kadar yükselmiş, ne gök o denli yere değmiş o günden beri. Cabir Kaptan da bu tepeden bir daha denize inememiş. Üstelik bir sabah alacasında askeri bölgenin nerden geldiği açıklanamayan tam orta göbeğinde bulununca sudan çıkmış balık misali, silahlı kuvvetler  cezasını vermiş: ‘Cezalı kayık’ demişler. Yıllarca üç beş asker nöbet beklemiş başında. Asker bölgeden, Cabir denizden umudunu kesene kadar. Şimdi tüm o yıllara inat tutunduğu bir kaç rengi ve esrik gövdesi ile yamacın nöbetini o tutuyor.

Ne acayip hikaye mi? Onca cezalı dağ, top, tüfek, tank hikayesi dinledik oldu da bir Cabir Kaptan’la mı bulucaz yiten aklımızı :) Ben bunu ayakları suda, tahta sandaliyeli bir rakı masasında anlatırım, Cabir’in makus talihine  beraber içip ağlarız yemin ederim :)

 

Dönüş yolunda kahve için uğruyorum Derya’ya. O siyah önlüklü genç kız; Derya, Strawberry fields. ‘Türk kahvesi olsun ki kırk yıl hatrı kalsın dükkanın, bereketi olsun’ diyorum. Güneş sadece bu yamaçta bu saatte. Sohbet ediyoruz içerken. Derya aslen Trabzon Of’lu. Arkadaki taş evi gösterip: ‘Dedem, annem de dahil herkes bu evde doğmuş. Burası da bizim. Bu kafenin üstü evimiz, sadece yazları geliyorduk son zamanlarda. Bu kafe de dedemin balık ağlarını tuttuğu deposuydu. Sonra köye biz de bir şey yapalım dedik annemle, bu geldi aklımıza. Yaz da güzel geçti. İnşallah seneye daha iyi olur.’ diye anlatıyor hikayesini bir çırpıda.

Köye ilk geldiğim zamanı, limanda ağ ören balıkçıları anlattım ben de.

‘Ninem  köyün en hızlı melanetçisiydi.’ dedi. Melanet ne ola? Balık ağı örenlere MELANET denirmiş. Bak bugün de birşey öğrendik. Hızlı melanetçi ninenin deniz Derya torunu. Çocukluğu burada geçmiş Derya’nın. O zamanlar yukarıdaki okulun yanından limana boğaza kadar akan derenin suyunu, üzerindeki tahta köprüleri anlatırken duyduğu özlemi gözlerinde görmek mümkün. ‘Çok gencimiz var aslında, köyü daha eli yüzü düzgün yapsak ne iyi olur’ inancında. Üst avluda çamaşır asan bir teyze lafa giriyor:

‘Satışlar başladı, içim gidiyor, üçüncü köprüyü neremizden geçirecekler, yazık olacak buralara, boşuna barbar dememişler bize yıllarca, bastığımız yerleri dümdüz ediyoruz. Çok üzülüyorum!!

Derya’da haber bol.

‘Geçen Belgesel çekiyordu bir kanal burada. Köylü alışıktır kameralara, çok diziler programlar çekildi burada, ancak bu biraz farklı geldi. Baktım İz TV. Dokuz Altın Nokta’mı ne bir belgesel çekiyorlarmış. Garipçe’de kurtarılası dokuz altın noktadan biri seçilmiş. Green Peace‘de mücadelede.’’

Yamaçtan limana bakıyorum. Koca köprü ayaklarını alıp koyuyorum orta yerine ‘Karnavala Gider’ tabelalarını kaldırıp yeşil tabelalarla donatıyorum her yeri ‘Köprüden önce son çıkış!’ Midem bulanıyor. Derya’yla tekrar gelmek üzere vedalaşıyoruz. ‘Kalsaydınız, daha çok sohbet etmek isterdim sizinle’ diyor. Söz veriyorum kalabalık dönmek üzere, ona göre...

Hava daha soğumadan biraz kayalıklar tarafına da gitmek isteğim.

Mor, çatlak sarı boyalar, ortalıktaki moloz yığını gibi çapakları temizleyiverince bambaşka bir yere geliyorum. Amalfi kıyılarındayım. Pablo Neruda’ya mektuplarını taşıyorum. Burası neresi, İl Postino seti mi? Aklıma o çok sevdiğim şairin bir sözü geliyor bir anda;

‘Hayat sana hep ekşi limonlar sunuyorsa, Sen de tekila ve tuz iste...’

Tekilamı sipariş ediyorum, elime tuzu döküp dikiyorum kafama. Limonu bir solukta yiyorum dişlerim kamaşarak. Gözlerimi açıyorum. Evet artık Amalfi kıyılarındayım. Geri de mor sümbül rengi boyalı duvarlar, sarı odalar, sarp kayalıklara vuran köpüklü dalgalar.

Motorun yanına dönerken minik köy pazarına bir göz atıyorum. Çilek, kayısı, ayva, narenciye, portakaldan yeşil elma ve incire kadar her şeyin reçeli var minik kavanozlarda.

Tam yeltenecekken topcase’de patlamış bir çilek reçeli kavanozu canlanıyor gözümde, hemen vazgeçiyorum. Tezgahlara kıyamadığımdan buğday alıyorum, evde bulundurmak bereketmiş. Yan tezgahın hakkı kalmasın diye ondan ceviz, yandakinden incir. Yanındakinden kabak, diğerinden kestane derken bütün tezgahlarla güleryüzlü köylüyle sohbet edip, alışverişi tamamlayıp motorun yanına dönüyorum.

‘Durun durun bir dakika!’ diye biri sesleniyor arkamdan. Başımı çeviriyorum nefes nefese Derya koşturuyor bana doğru. ‘Fırından yeni çıktı, annem koştur yetiştir mutlaka dedi. Annemin tahinli çöreğinden getirdim size! diyor. Teşekkür ediyorum çokça. Uzakta dükkanın kapısında önlüğü bağlı tahin annesini görüyorum bize bakan. El sallıyorum teşekkür için. O da sallıyor. ‘Yarın da hava güzelmiş’ diyor Derya, ‘yani biz annemle yine geliriz sizi de bekleriz.’

Motora biniyorum.

Kontağı çeviriyorum. ‘Hoşçakal’ için kornaya basıyorum, ortaya. Bütün tezgahlar, tahin ana,  Derya, balıkçılar el sallıyor durup meydanda. Ben bu köye çok geldim daha önce. Hiç böyle gelmiş miydim? Bilmiyorum. Hiç bu beni getirmiş miydim? Onu da bilmiyorum. Yola çıkana kadar garipçe hoş bir hisle sürüyorum motoru ‘strawberry fieldssss forreveerrrrrrr...’

‘Onca okuduk, motor bu yazının neresinde?’ diyenleri duyar gibi oluyorum. O ruh Nihat’ın gülümsemesinde, Derya’nın canhıraş koşturmasında, annesinin tahinli çöreğinde, kestaneci amcanın topcase’e tıkıştırdığı kestane külahında, sobayı harlayan poyrazda, Cabir kaptan’ın takaçlarında, her yerde, her satırda..

İki teker üzerinde olanın o diğerlerince sevgi ve sempatiyle alınan yalınlığında, çıplaklığında, naifliğinde, sıcaklığında, daha kolay ulaşılırlık algısında. Nitekim kırkbeş kilometre yol yapıp Amalfi kıyısından, böyle de zengin dönmek herkese nasip olmaz..

Cem’e söz vermiştim ya kalemin ucuna ne gelirse diye ;)

Kalemin ucunda bir garip yolcu, garipçe bir Cumartesi var bu kez..

 

 

Bir ‘’aylarca ‘’ zaman olmuş ki sorma gitsin..Başlığın ‘’Günlük’’ olmasından utanç duyuracak kadar...’’İki bayram arası yazı yazılmazmış’’ diye kendimi kandıracaktım da ‘’bana hergün bayram’’ kısmının altından nasıl kalkacağım o zaman...

Koca bir yaz ve koca bir sonbahar geçti, kışın kapı arasından nanik yaptığı bugüne kadar.‘’Bir şey hakkında konuşuyorsan veya yazıyorsan ( yazma kısmını şimdi ben ekledim) o şeyi o an yapmıyorsun demektir ‘’ demiş adam...Tıpkı koşarken ‘’ ben koşuyorummmm’’ diye bağırıp ilan etmediğin gibi.. Koşarsın sadece..Bunca yazmadıysak biz de motosikletle ilgili aylardan beri , deli gibi motora binmişiz  hep beraber demek ki..:)

Ben bindim..Çok mu? Hiç yetmez ki ...

Nerelere gittim , neler ettim ? Aklımda kalıp gidemediklerim oldu mu? Hiç bitmez ki ...

Knidos’un balıklarıyla öpüştüm Nisan yağmurunda.İztuzu’nda teker izini bıraktım bizim kızın carettalar takip edip beni bulsun diye.Belki bir denizkızı,belki bir balıkadam.Mayıs çiçeklerini ilk Gökçeada’da kokladım..Ahh..Bir adaya aşık oldum,herkes bir adama tutulurken..Kosta’nın verandasında köşe başından göz kırpan bizim kıza karşı içtim kahvemi sakızlı muhallebi üzerine..Yurdum toprağının en batı noktasında ,Gizli Liman’a kuş bakışı patikalarda , çam ormanlarında dolandık beraber, ada rüzgarında toz olup savrulduk , batımsız güneşleri kovaladık ayçiçeği tarlalarında .İstanbul’un iki yakasında girmediğimiz köy,durmadığımız kahve kalmadı.Bildik toprakların bilinmez dehlizlerinde Musa amcanın hanım soslu kanadını yedik ,Hanife Nine’nin gözlemesinde bırakıp aklı.Kiremitte köfteye Podima’nın deli dalgasına karşı ekmek bandık,Çilingoz’un koyu yeşilinden denizinin beyaz mavisine bulandık.

Trakya’nın uçsuz bucaksız otlaklarından Istranca’nın ormanlarına  gaz açıp Dereköy’den komşuya geçtik bir fincan kahveye.Azgın dalgasız bir Karadeniz ile tanışıp , süper bir asfaltta virajlara aşık Plovdiv’den tırmandık Bachkovo’ya.Pamporova’nın dağ çileği kokan teyzelerinin yanaklarından makas alıp Dospat’ta gölün kenarında yedik ellerimizi boyaya boyaya o çilekleri.Kavala’da Mythos’la serinleyip Alexandrapoli’de ahtapotla kucaklaştık sekiz kollu hasretlik.Zeus’a nanik yaptık İda’nın eteklerinden .Sonra tanrılar ve tanrıçalar tarafından çağırıldık Lesvos’un büyülü konseyine.Tüm bildiklerimizi bir tabağa koyup yedik egenin tuzuna bana bana .Dolunay’da suyun üzerinde yürüdük ,şenlik sofraları kurdurduk buluşmaların şerefine.Bir tanrıçayla karşılaştık tekrar , bir tanrı tanıdık.Kahkahaların sarhoşluğundan o tanrıları tanrıçaları bile kızdırdık.Şimdi barıştırmak için birbirlerine deniz öncelikli efsanelerde buluşsunlar diye, resimlerini gökkuşağı renkleriyle boyamaktayız .

Ah, koca bir yaz geçmiş peşinden sürükleyip sonbaharı . Şimdi kış pervazda pencereyi zorlarken , benim kızın da benim de yenilenip tazelenmeye ihtiyacımız var ..Yağımız , tuzumuz , keyfimiz , ruhumuz bir usta eli ister bu kış ikindisinde..

Çünkü şimdi motora binmenin , ruhu 2 tekere temas etmemişlerin hiç anlayamayacağı , en  keyifli zamanları...Tıpkı bir haftasonunun önüne arkasına eklediğin artı bir günle gittiğin üç günlük tatilden , 15günlük olandan daha fazla keyif alıp , her an’ını sağarak leziz tatlar çıkardığın gibi ...Şimdi ruhu üşüten sise, pusa,ayaza,battaniye altı DVD günlerine inat ,kışın bizden almaya niyet ettiklerini ondan geri çalarak yollara ekleme vakti...Suya çamura bata çıka motorları akıl çelen kızıllıklara sürme vakti... 

Cem'e söz vermiştim  kalemin ucuna ne gelirse diye ..;)

Kalemin ucunda , kış uykusuna direnen özü ‘bahar’ ruhun ‘pirelenme otur diyen ‘ kalabalığa isyanı var..

 

 

Motosikletle ilgili ruhuma çalınan ilk fotoğraf 12-13 yaşlarına ait.Ailece arabayla bir tatil dönüşü, tam gün batımı, Saroz körfezinden geçiyoruz..Bir yanımız uçsuz bucaksız ayçiçeği tarlaları..Arkası masmavi Ege..Önümüzde ince kıvrımlı şahane virajlar...Bir motosiklet solladı arabamızı,yabancı plakalı,çantaları yüklü,belli ki yollardalar uzun zamandır..Dün gibi canlı fotoğraf gözümde...Ağır çekimle geçti bir çift motorla gün batımına doğru..Arkada rüzgardan saçları uçuşan yanık tenli bir kız..Ben seyrederken daha ,onların rüzgarı benim yüzüme çalındı..Göğüs kafesim genişledi..Renkler kokular birbirine karıştı..Büyülenmiş gibi büyük bir hayranlıkla izledim..'' Nereden geliyorlar,nereye gidiyorlar,neler gördüler,kimleri tanıdılar,motosikletle yolda olmak böyle bişey mi'' ve bunun gibi birsürü meraklı soruyla ve çokça da özenerek...O gün dedim ; bir gün ben de motorla yollarda olacağım , rüzgar yüzümde ...O gün hücrelerime kodlamışım 2tekeri..Hayatıma sokmam sonra bir 15 seneyi almış olsa da...:)

Ruhuna bu tat çalınan herkesin motorla bir gidesi , bir bilinmeze süresi , birkaç hayal rotası ve dillendirmese de '' demir tekerlek içinde koşan beyaz fare hayatlara ayıp olmasın '' diye aslında bir ''dünya gezesi'' vardır..Benim var şahsen...:)

İlk fotograftan 15 sene sonra motosiklet sahibi yaptırtan da işte o ''ruhu kamçılayan'' hayal rotamdır...Çok işimiz var ama..Çok önemli,çok meşgul,çok sorumluluk sahibi,çok hep ''şu olsun ondan sonra''ya kodlanmış hayatlarımız var..O yollar hep birşeyleri hallettikten sonra çıkılacak yollar..Halk dilinde ''mevzuyu bitirdikten sonra''..:)..Oysa ki hiç bitmiyor mevzular..O kadar kalabalık yaşıyoruz ki hergün bir taş,bir zincir,yeni bir tanım,bir konfor alanı, bir bağımlılık daha derken zihni yerinde durmayan , bedeni kazık çakmış ,hayalleri olup anlatacak hikayesi pek bulunmayan az renkli , çok kokulu ,hayatın içinde yaşamak yerine yakalamak için nefes nefese peşinden koşan bir dağınık molekul kutlesi olarak buluveriyoruz kendimizi.Biz motorize ekipler :) şanslı azınlıklardanız aslında ..Bir lokma pazarlık payıyla da olsa , ruhu özüne yakınlaştırma çabamız takdire değer..:).Dahası için biraz daha birbirimizi fişteklesek mi ne??!! :):):) Ben şimdi hepimizi biraz fiştekleyeceğim , hazır olun..:)

Onlarla ilk teması yaklaşık 4 ay önce internet üzerinde tamamen tesadüfi bir kesişmeyle kurduk..Artık tesadüf denen şey ne ise tabii.:)..İki motor dünyayı gezen iki tip ,Katharina ve Thomas..O zaman Tazmanya'dalardı..Ben İstanbul falan deyince ,Mayıs'ta İstanbul'a geleceklerini  ,çünkü motorları Avustralya Melborne'den gemiyle İstanbul'a gönderip Haydarpaşa'dan teslim alacaklarını ve vaktim olursa benimle tanışmaktan mutluluk duyacaklarını yazdılar...''Vaktim olursa''..!!!..Dedim siz dünyanın bir ucundan üstelik benim hayalimi gerçekleştiren iki tip olarak kalkıp Kadıköy'e geleceksiniz ben köprüde trafik vardır diye mi sizi görmeyeceğim.?.:)..Dedim hem mutluluk duyarim hem lutfen yardımcı olabilecegim herhangi birsey varsa soyleyin yeter...

Ancak aylardan Subat..Turk insani arap zamanıyla yasar ,genis..Teee Mayıs için bu yazışmaları yapıyoruz ancak bakalım haber çıkacak mı.?..Arada facebook'tan takip etmeye çalışıyorum ayakizlerini ancak oradaki güncellemeler çok uzun aralıklarla gerçekleşiyor..Ben de mayıs gelince bakarız diye not ettim bir yanıma..Mayıs geldi ve saat gibi mail da vallahi bir Cuma günü..'' Dün geldik , pazartesi'yi bekliyoruz gümrük işlemleri için , müsait olursan bir kahve'ye görüşelim.''.Bu arada tek haberleşme modelimiz e-mail..Ortaokuldaki mektup arkadaşlığı gibi..Bunca senelik hayatımın ilk ''blind date'' tabir edilen kör randevusunu Katie ve Thomas'la gerçekleştirdim...

Tünel'de KV'ye gittiğimde, üstelik tam vaktinde, iki Alman olarak yine de benden önce geleceklerini tahmin etmeliydim..:)..Masalarının üzerinde ''Aysun'' yazan bir kağıtla beni bekliyorlardı..:).Sonrasi nasil gelişti , nasil oraya geldik ,ne ara o kadar ruha temas ettik de Türk'ün misafirperverliği damarımız şaha kalktı bilmiyorum , takip eden 4 günlük İstanbul maceralarında kendilerine evsahipliği yapma ve hikayelerini ilk ağızdan kahvaltı sofralarında gülerek dinleme,dvd geceleriyle yol hikayelerinde teker izlerini takip etme şansım oldu...Haydarpaşa diye beklerken , motorları Ambarlı'dan çekme sürprizi ve Ambarlı gümrüğünde geçen Buenos Aires gümrüğünü aratmayan 48 saatlik çileyi saymazsak, onlar da iyi vakit geçirmişlerdir umarım..:)

Thomas ,Honda Transalp kullanıyor..Adı ''Foster''..Omzunda da bir minik köpek eşlik ediyor kendisine; ''Pautz''..Katie ,Transalp'iyle dünya turuna çıkmadan önce yaptıkları antreman mahiyetli seyahatler sonrasında mümkün olduğunca hafifleyebilmek adına Suzuki DRZ400'ü tercih etmiş..Adı ''Jolly''..:)..Jolly'nin yüklü hali evde kalan transalp kadar neredeyse..4 senedir yollardalar..Hamburg'dan motorları Buenos Aires'e yollayarak 1.5 sene Güney Amerika,6 ay Kuzey Amerika ,sonra Anchorage'dan tekrar gemiyle Avustralya derken oldukça uzun bir rota yapmışlar , hiç telaşsız,sindirerek..Arada Meksika'da ev kiralayıp biraz orada kalmışlar,motorların 4 haftayı bulan gemi transferleri sırasında bir eve uçup geri gelmişler,Avustralya'da bir ara '' travel sick'' olunca , bizim deyimimizle gezmekten karınlarına kramp girince , bir 4 hafta durmaya karar verip ,parasız kalıp ev bile boyamışlar..Üstelik çivit maviden beyaza,4 kat yani..:)..Thomas'ın favorisi kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde çadır kurmak,Katie haftada en az bir hiç değilse bir yatak da yatmak lazım diyor ama.:).Patagonyanın bir sessiz noktasında,Avustral'yanın ıssız kimsesiz noktalarında gece çadırlarının içinde DVD keyfi yapmak da en büyük zevklerinden..Çok laf ettiğimiz Ewan'la Charley gibi ( ki ben onlara da ayrı model bir çelenk koyuyorum hep) arkalarında öyle destek araçları falan da yok..Sadece 2 si..Jolly,Foster ve de Pautz..O kadar...

Katie evde bakım hemşiresi ..İşyerine '' ben gidiyorum, ne zaman dönerim bilmiyorum,beni işten çıkarın isterseniz '' demiş..Onlar da ''ee bir gün döneceksin nasılsa,gelince başlarsın '' diye ücretsiz izinli muamelesi yapmişlar kendisine..Thomas bilgisayar yazılım donanım agırlıklı çalışan bir elektronik mühendisi..Seyahat boyunca misafir oldukları evlerde az bilgisayar tamir etmemiş..Benim Digiturk'ün henüz erişemediği Digikutuma bile el attı vallahi..:) Onların artık Alman'lığı falan kalmamış..Onlar dünya insanı olmuşlar,naif, huzurlu,abartısız,sindirilmiş bir yaşanmışlıkla bezeli gerçek bir özgüvenle...

Thomas , bir seyahati sırasında ıssız ve biçimsiz bir yolda, yüklü Transalp'inin altında kalıp uzun ve saatler süren uğraşlar sonrasında ayağını ''en sonunda'' motorun altından kurtarabildiğinde ,planladığı dünya turunun tek başında yapılmayacağına karar vermiş.Bunun üzerine ilan vermiş ve uzun süren bir sessizlik sonrası Katie ilana cevap vererek yol arkadaşı olmuş Thomas'a..Önce İskoçya,Norveç,İspanya derken birlikte nasıl yolculuk edebiliyorlar ona bakıp sonra buyuk seyahate cıkmaya karar vermişler..Hem yolda hem hayatta arkadaş olmuşlar birbirlerine..Şimdi bunca zaman sonra eve dönüyor olmaktan biraz ürküyorlar doğal olarak...:)

Rotalarını ve hikayelerini ; '' http://www.globusbiker.de '' adresindeki websitelerinden izleyebilirsiniz..

Ben sadece dünyanın gözümüzdeki kadar büyük ve yola çıkmanın zihnimizdeki kadar da zor olmayabileceği ihtimalinin kokusunu burnumuza çalmak istedim biraz..:) Çarşamba akşamı 7 haftadır uzak kaldıkları Jolly ve Foster'la kavuşmalarını, Jolly ve Foster'ın Yeniköy'deki kahve sefalarını , Ambarlı'dan Maslak'a Sevgili Umut'un rehberliğine rağmen 3.5 saatte gelebilmelerini ( hep diyorum, biz bu şehirde herhangi bir araç kullanıyoruz ya dünyanın her yerinde kullanabiliriz),ertesi sabah motorları yükleme ritüellerini,sonra birlikte Tekirdağ'a kadar yaptığımız yolu ve Tekirdağ'da vedalaşıp biz Pınar'la Gökçeada'ya onlar da Uçmakdere'ye kampa giderken ruhumda tahribatla meydana gelen yeniden yapılanmayı bir lokma size de bulaştırmak istedim...Ben yollara düşmek gerçekten isteğimiz ise ,isteklerimizi gerçekleştirmek için harekete geçirebilecek ,yollarda olan bir çok insana sıradan , henüz düşmeyenlere ise ilham verici gelebilecek bir öyküyü sizlerle paylaşmak istedim...

Cem'e söz vermiştim  kalemin ucuna ne gelirse diye ..;)

Kalemin ucunda bu kez ; tüm etiketlerinden ,kimliklerinden ,kalabalıklarından sıyrılıp sadeleşmek,bildiği rotalarda bilmediği hikayeler yazmak ,keşfetmek beş duyuya ait farkındaliğı dibine kadar yaşamak,renklerin kokuların hakkını vermek,fotoğraflara hapsetmeye kıyamayacağı an’lara şahitlik etmek, burnunda çimen kokusu ,sırtında güneşin sıcaklığı ,yüzünde rüzgarla yollarda olmak, hayatı önüne geldiği gibi ayrıntılara hassas,dokulara duyarlı ,yüzünde daima bir gülümseme ve her kilometresinde çoşkulu kutlamalarla yaşamak isteyen ruhun feryat figan çığlıkları var..:):):)

İmdaaaakkkkkkkkkkk....Sahibinden ACiL dünyaya çevrilecek kontak varrrrrr...:):):)

 

Subat,Mart,Nisan derken Mayıs....

Üç ayı geçmiş kalemin ucu üç noktada duralı...Arada bir iki yürek yükseldi oturup birşeyler yazmak için ancak kısmet bu güne imiş...

Eskiden ‘’sezon bi açılsın’’ diye bir tabir vardı hayatımda..Motoru garajdan çıkaracak,kışın yatmanın bedellerini ödetecek bir bakımdan geçirip yollara döktürecek ,denize düşen karpuz kabuğu misali, asfaltta parlayan güneş beklenen kurdeleli kontak merasimi..:) ‘’Sezon‘’ tabir edilen zaman aralığında  yağmur yedin mi bir yolda, şehir efsanesi olma potansiyelin yüksek olurdu ...’’Donumuza kadar ıslandık’’ diye motor üzeri kahramanlık hikayeleri yazdıran bir tabir de vardı mesela..:) İki ayak üzerinde istemsiz hali ‘’ahmaklık’’ sayılırken, iki teker üzerindeki versiyonu ‘’kahramanlık’’ ifadesi olan...
 
‘’ Hiç yağmurda kullandın mı sen? ‘’ diye bir soru...

‘’ Köprüde böyle bir rüzgar yememişsindir oolum...’’ ifadesi...

‘’ Abicim ben işe de hergün motorla gidiyorum...’’ kriteri...

‘’ Senin kaç km.n var? Sadece bunla mı toplamda mı? Matemetiği...

‘’ Tek silindirde çok vibrasyon problemi var tabii...’’ de benim favorim..:):):) 

Seviyorum yafuuu bütün bu iki teker hallerimizi...Bakmayın yahu..Ben de bir zamanlar ‘’bayan başıma’’ motorla Kütahya’ya kadar gidebilme başarısı gösterebildiğim için sahneye çıkarılıp t-shirtlerle ödüllendirilen bir nesilim..:) Kaskından saç gözüken sayısının az olduğu zamanlardı da mı ne, hatırlamıyorum zafer sarhoşuydum..:):):)
Sonra birgün geliyor ,motosikletle ilişkinin  belki başka hiçbirşey ve hiçkimse ile olmayan kadar nev-i şahsına münhasır,senden öte bir referans noktası olmayan bir ilişki olduğunu keşfediyorsun...Başkasını ıslatan yağmur seni arındırıyor, işe gitmek göğüs kabartacağına şehir trafiğine bir de motorla girmek uçsuz bucaksız yeşilliklerden sonra sana zul,motora küfür gibi geliyor,Köprüdeki rüzgar evden gidensen seni senden,eve dönensen seni sana üfleyen oluyor .Ve en nihayet bir diğerinin vibrasyon dediği senin yolunun ritmini tutuyor...Şimdi bu gözlükler sadece senin gözündeyken hangi kriter ve hangi referans noktası ile dualitenin bir ucunda ayak direten olabilirsin ki...Üstelik bu ilişkinin dinamikleri de sadece ‘’SEN’’ kendi motorunu kullanırken geçerli ..Ahmet’e bir tur versen ‘’Ahmet’in senin motorunla ‘’hikayesini baştan yazman gerekecek...:):):)
Sonra şunu da görüyorsun ki sana motosiklet konusunda ‘’dünkü senden’’ gari çelenk koyabilecek kimsen de yok..Koyulacak bir çelenk davan da kaldıysa tabi..:)

Şimdi bu dinamiklerle benim kızla ilişkimizi bir irdeleyelim...

Yağmurda bolca ıslandık..Ne o küçülüp 300 cc’ye indi , ne de ben çektim..Sulandık diye de başımız göğe ermedi...Yolda gidiyorduk,yağmur başlayınca yağmuru dinledik ve sadece devam ettik...Birtek topcase’de herdaim benim için yağmurluk,onun için VD40  taşıyoruz  o kadar...

Köprüde çok rüzgar yedik...Yerle oluşturduğumuz açının  değişkenlik gösterdiği kıta geçişlerimiz oldu...Köprünün çıkışında durdurup bi çelenk koyanımız,madalya takanımız oldu mu? Hayır... Biz köprüde gidiyorduk , rüzgarı dinledik ve devam ettik...

Hergün işe motorla gittik mi? Gitmedik..Gitmek zorunda kaldığımız zamanlarda Nişantaşı’nın motosiklet kabul etmeyen otoparklarının,kaldırıma çıkarttırmayan belediyesinın,topcase’e geçen araba dokunursa sorumluluk almayız diyen isparkçılarının kulaklarını çınlattık mı ? Çınlattık...İşe gitmek için motora binmedik..Ancak motorlayken işe denk düştüğümüz oldu..:)

Ofise kaskla girince bir kırmızı halı seren oldu mu? Hayır..:)

Ben de kaç km .var,bunun kaçını benim kızla koştuk saydık mı? Pek saymadık...Ancak yağın, lastiklerin ,o günkü ruhun kaçıncı kilometresindeyiz kaydettik...:)

Tek silindir vibrasyonuyla ilgili bir sıkıntımız oldu mu? Bizim olmadi...’’Uzun yolda bakiceksin asıl...’’ diyenlere de dönünce memnun olacakları bir cevap veremedik...Belki enduro’da bu irtifada çok alternatifimiz olmadığından , belki ilk görüşte aşktan , bilmiyoruz..:)

‘’Kulak çubuğuyla temizlik’’ seviyesinde obsesif bir ilişkimiz yok...’’Enduro dediğin çamurlu olur , benimki en son 1,5 sene önce yıkamacı gördü ‘’ kadar da değiliz...Normal sıradan çiftler gibi , ıslanıyoruz, suya giriyoruz, çamura dalıyoruz,tozlanıyoruz, sinekler yapışıyor ,sonra güneş çıkınca görüntümüz alacalı oluyor..Eve dönünce üst baş makinaya , ee biz de normal olarak bir yıkanma prosesine tabii tutuyoruz kendimizi...Eee, o da bir ritüel ..Eğleniyoruz da..:) Tekrar kirlenmek için temizlenmekte bir sakınca görmüyoruz..:P

Ne ben onu türünün benzerleri ile kıyaslayabiliyorum, ne de o beni türümün benzerleri ile..Çünkü o yollar boyunca ikimize has öyle bir ilişki kurduk ki, onun neden öksürdüğünü , benim neden tıksırdığımı sadece 2miz biliyor ve öksürtmeden tıksırtmadan mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz..:) Bir sezonumuz , kurdeleli açılışlarımız yok..Her güne günaydınımız , bolca basıp gidelerimiz var o kadar...

Ben, 2000 model tek silindirli bir F650 GS kullanmıyorum.. .

Ben, Aysun, 2000 doğumlu , 34 TB 5170 plakalı ,selesini 2cm traşlamak zorunda kaldığım için kendisinden özür dilediğim , yol seçmeyen , yorulmayan,yollarda iken yüzü gözü parlayan  , buz mavisi – benim - F 650 GS’imi kullanıyorum..Aramızda da kendisini ''KIZIM'' diye çağırıyorum..:) O bana ne diyor, denk gelirseniz bir sıkıştırın bakalım...:)

Cem’ e söz vermiştim kalemin ucuna ne gelirse diye..;)

Kalemin ucunda 2tekerİM'le ikili ilişkim var bugün....
 
Haa Cem de söz verdi bu sefer..Tez vakitte kendi ilişkisine döneceğine dair....:)

 

           Hepimiz motorla ilişkimizin henüz aşka düşmemiş flört aşamasinda en az bir kere, ya da belki her motor yenilediğimizde, motor üzerinde bir vitrin önüne denk gelen kirmizi işikta şöyle bir göz ucuyla (o da abesle iştigal etmesin diye) kendimize,motorumuza,motorun üzerinde oturana bi bakmişizdir. Aşka düşmemişken diyorum,çünkü iş aşk boyutuna taşindi mi birlikte nasil duruyoruz endişesi taşimazsin. Her sabah eline "kolumun ucunda nasil duruyor" diye bakmak kadar sacma olur bu. Sevdigin elin kolun kadar sen oldugunda ancak varliği icin mutluluk ve şükran duyarsin.:) O yüzden flört aşamasindadir ancak o vitrin onu göz süzüşlerin. "Olmuş olmuş,pek de güzel durmuş" diyip, dudağinin kenarinda bi gülümsemeyle son bi polisaj yaparsin onayini bekleyen egona :) Sonra yeşil yanar ve sanki o biraz önceki sen degilmişsin de, kabaran göğsün hic umrunda değilmiş de,hiç de bu taraklarda bezin yokmuşcasina basar gidersin..:)

Sonra birgün,herkesin 2 teker üzerinde oldugu bir ortamda yeni tanidiğin biri gelir ve "aaa,siz şu üzerine yatak düşen kiz değil misiniz " deyiverir gülerek. Ne parlatilmiş egon kalir,ne de vitrinde gördüğün kahramandan eser.Kendinle dalga geçme yetisini henüz edinmemişsen" keşke tam da şuan deve kuşu olsam" dan öteye geçemezsin.:) Anlarsin ki şehir efsaneleri dilden ele çabuk yayilir ,er geç de kaynağa döner.Durum komedisini bir de kaynaktan dinlemek ,kaynakla yaşamak lazim o zaman...:)

2003 ilkbaharinin bir günü , motorla işe gidiyorum.Motorla işe gidiyor olmanin yildizli pekiyi zamanlarindayim.:) Yildiz parkinin yildiz yokuşuna bakan kapisina yaklaşirken sağ taraftaki sokaktan önüme tepeleme ev eşyasi dolu bir kamyonet firliyor. En üste öylece atilmiş yaprak gibi sallanan çift kişilik yataği görüp ''eyvah geliyor'' demem ve vitesi bire atip yavaşlamam yokuştan yukari-aşaği akan ,kaçacak yeri olmayan sabah trafiğinde tek aklima gelen.Sonraki sahne şu ;

- Yarisi yolun kenarinda park etmiş arabanin , diğer yarisi da biraz önce kasabin vitrininde kendini pek de beğenmiş motorlu kizin kafasinin üzerinde duran cift kisilik bir yatak,

- Yatağin altinda motoru durdurmuş,eğimden ayakliği açamadigi için elleri gidona,ayaklari asfalta yapismiş, kafasinin üstünde dünyayi , bacaklari arasinda motorunu taşiyan bir kiz,

- Sanki kasasindan kağit mendil düşürmüş gibi hiçbirşeyin farkinda olmayip basip giden bir kamyonet,

- Olaya şahit olup kornaya asilip kamyoneti yakalamaya çalişan canhıraş bir araç,

- Pencereden kahvalti masasi kirintisi sirkelerken biçare kizi görüp " ay ay ay, kiz-cağiz kaldi altinda" diye çiğirtan bir teyzecik,

- Sabahin neşesi olma rolleri ellerinden alindigi icin cikcikleyen sabah kuşcuklari,

- Ve kuslari bastiran tataklanmis egonun cigliklari ...:):):)

3 saat gibi geçen 5 dak .sonunda kamyonet şoförü geri dönüp yanindaki ,dudağina izmarit yapişmiş, adamiyla beraber düşürdükleri emanetlerini kaldirirlar, altindan "supprriiiizzz" kaski burnuna yapişmiş bir kiz çikar. Şoför en saf ve doğal ,tek bir altin dişiyle de süslenmiş ,şaşkinliğindan engelleyemediği gülümsemesiyle "pardoonn ablaa yaaa, düşürüvermişiz hiç farkinda değiliz " der. :) Gidonu birakabilsem ben vücut dilimle neler diyeceğim de o gülümsemenin ardindaki doğallik beni de durumun trajikliğinden absürd komikliğine getiriverir hemen. "Kardeşşşş,düşürmeni geçtim de fark etmemene inanamiyorum. Mendil değil ki bu ,bildiğin çift kişilik yatak yafuu" diyebiliyorum.Sonra yine cok doğal bir şekilde hayirli (!) günler dileyip dağiliyoruz :)..Ben işe geç kaliyorum haliyle. Patrona " üstüme yatak düştü" diyorum.O da bana " Gec kalmani geçtim de mazeretine inanamiyorum" diyebiliyor...Hakli tabii. Dünyanin hangi ülkesinde,kaç şehirde, kaç şansli motorcunun başina sabahin körü çift kişilik yatak düşebilir? Şansli diyorum elbette ki...Bazali bir ikiz yatak ve çöldeki bedevi opsiyonlarini unutmamak laZim..:):):)

Sans demişken '' kombine '' demeyi de atlamamam lazim. Ayni haftanin başinda E5' in ortasinda bir manda kasa mercedesin motor kapağindan önüme düşen gelin çelengini,ve sadece bir hafta sonra tam da ayni yatak noktasinda bir zerzevat kamyonetinden yine önüme düşen çilek kasasini düşününce ; "gelin çelengi, yatak, çilek kasasi " üçgeniyle " heyy bu bir işaret olmasinn "diye püsküren kahkahalarla dost meclislerine malzeme olduktan sonra bir inanc gelişti tabii haliyle bende..Siz ruh eşinizi nerede ariyorsunuz yahut buldunuz mu bilmem de, benim ki muhtemelen motorla giderken yoluma düşüverecek pat diye bir bahar....:):):)

Cem'e söz vermiştim..Kalemin ucuna ne gelirse diye..;)

Kalemin ucunda '' iki teker üzerindeki - mr.bean hallerimle bezeli - durum komedilerim'' var bugün...:)

 

 

Hafta başından beri hergün motor sabahlarına uyanıyorum...

'' Motor sabahları da ne ola,her sabahım motor benim..'' diyen çıkacaktır..:)..Benim motor sabahlarim sabahın erken saatlerinde merakla perdeyi aralayıp havayı kokladığım,yüzüme sabah ayazının ,burnuma ıslak toprak kokusunun çalındığı ,yolun ''cayır cayır'' çağırdığı sabahlar..Sonra şöyle hafifçe kafayı pencereden çıkarıp gökyüzüne bulutlara bakma karesi gelir arkasından..Gökyüzünün fotoğrafına...Zihin hemen bir önceki gece şöyle bir bakılan hava tahminlerini geçirir kafasından ..''hımmm,yine tutturmuşa benziyorlar'' la onayını verir yerli yabancı meterelojiye..Vermese de değişecek birşey olacağından değil...Topcase VD40,zincir yağı,ilkyardım çantası gibi demirbaşların yanında ,haa bir de ducktape (deneyimle sabit yolun McGaywer'ı olduğuna inanırım) , 4 iklim içerikli yedeklemelerle doludur herzaman zaten...

Hemen giyinip inersin motorun başına...Motor sabahının en güzel karesi selenin üzerindeki çiğdir..Öyle bezle siliyim ,bi kurutup yerleşiyimlerim yoktur benim..Şöyle eldivenli elinle bir alırsın kabasını,sonra oturup seleye çevirirsin kontağı...

Sabahın sessizliğinde otoparkta yankılanan motor(-umun) sesini pek severim..Milleti ayaklandırmamak için hemen uzamak lazım..Derdim ''aman konu komşu uyanır mı'' kısmı değil..Derdim şehir uyanmasın...Şehir uyanmadan şehre sürmekle ilgili acelem...Zaten 2 durağın olur akşamdan halletmediysen.. 1.Bankamatik 2.Benzinci ...Cüzdanla depoyu fulledik mi Maslak'ın çam kokulu ayazından artık yola düşme zamanı......

Önceleri köprü girişi,sonra çıkışı sağ cep,sonra TEM Opet derken buluşma noktası da kaçışla doğru orantılı Eskihisar feribota kadar uzar oldu artık...Oraya kadar böööyyylee burnunun içine çeke çeke sabahı bi mutlu sürersin ki motoru..Bazen kafanda '' yatın uyuyun siz fosur fosur , şu sabah kaçar mı beaaaa'' diye de geçirir zihin dizgiden, insan bu enteresan malzeme..:)..Bunu yakalarsan bi de güzel gülersin kendine o kaskın içinde...İşte o gülümseme seni tekrar yola döndürür...O bir '' yüzdeyüzlük '' his vardır motorun üzerinde tam o an yakaladığın...Sen, motorun,ikiteker,yol,gitmek,yolda olmakla ilgili tüm zamanlardaki herşeyin tek karede üstüste binip çakıştığı ...Onu yakaladın mı artık ne o gün nereye gittiğin kalır,nerede olacağın,nereden nereye döneceğin..Sen sadece sürersin..Sadece yoldasındır..Yol bir yere gitmez...O anda tüm varlığınla durduğun ,sadece ve sadece olduğun halindir... 

Benim uyandığım motor sabahları bu sabahlar işte...Bu sabah da bu haftanın her sabahı gibi uyandım...Burnumun ucunda puslu ayaz kırmızısı, taksiyi beklerken brandanın altından gidona koydum sağ elimi ,gözlerimi kapattım..Bir derin nefes daha aldım uzakları içime çekmek için..Şimdi iki küçük azı arasında kızgın kumlardan serin sulara ,210 cm.karelik  engin bir arazide ıslak çimen kokusunun izini sürüyorum dişperisi kılığında....:)

Cem'e söz vermiştim..Kalemin ucuna ne gelirse diye..

Kalemin ucunda ''basıp gidelerim'' var bugün...

Merkez dinlemede mi?

...