in

Bu Günlük

Hızlı aktarma


Gunalp KOCAKANAT

Günalp Kocakanat

January 2010 - Mesaj


  •   Antik Çağın Navigasyon Teknikleri - I -

    Sat, Jan 30 2010 18:14
    4,950 Okundu  

    Daha önceki ''Bilinmeyene Yolculuk'' başlıklı yazıda antik çağda bilinen dünyanın bugünkünün %10'u bile olmadığını söylemiştik.

    Antik çağda denize açılan bir tekne çoğu zaman bilinmeyene yelken açtığı için herhangi bir yere ulaşması nispeten anlaşılabilir bir durumdur.Sonuçta bir kara parçasına rastlantısal da olsa ulaşacaktır.İyi de geriye,ayrıldığı limana nasıl döner?

    Oturduğumuz yerden dünyanın her köşesini uydu fotoğrafları ile izleyebildiğimiz çağımızda bu işin ne kadar zor bir şey olduğunu kavramak dahi başlı başına bir iş.Geçmiş zaman seyyahlarının ellerinde hiç bir harita,pusula,kronometre,saat dahi olmaksızın bu işi nasıl başardıkları beni hep hayrete düşürmüştür.

    Aşağıdaki örnekler belki bu işin ne kadar zor olduğunu,o günkü insanın nasıl bir maharetle bu işi başardığını anlamamıza bir nebze yardımcı olacaktır.

    1000 km. uzunluğundaki hiç bir karmaşıklığı olmayan düz bir rotanın başında sadece 10 derecelik basit bir sapma bizi hedeften 176 km. uzağa götürecektir.10 derecelik bir hesap hatası ise bugünkü navigasyon bilgi ve teknikleri ile dahi işten bile değildir.Bilinmedik bir akıntı,rüzgarın azizliği ile sürüklenme siz hiç farkına varmadan rotadan bırakın 10 dereceyi 30-40 derece dahi saptırabilir.40 derecelik bir sapma ise sizi hedefinizden yaklaşık 700 km. saptırır.Neredeyse katedeceğiniz yol kadar...

    GPS dışında diğer tüm modern navigasyon alet ve haritalarınızın olduğunu varsayın.Tüm bu teknolojiye rağmen coğrafi kutupa nazaran sürekli yer değiştiren manyetik kutbun bu günkü sapma derecesi olan 7 dereceyi hesaba katmadan pusulanızın gösterdiği yöne gitmeniz halinde yine 1000 kilometrelik bir rotada hedefinizden 122,8 km. saparsınız.

    Antik çağ insanının ne manyetik kutup sapmalarından,ne coğrafi kutuptan,ne de pusuladan haberi vardı.Ama evin yolu buluyordu.

    Denebilir ki,kıyıya yakın seyredersen navigasyon nispeten kolay olacaktır.Bu bir yere kadar doğrudur.Ancak eski seyahatnamelere baktığımızda yolculukların pek çoğunun deniz aşırı olduğunu görmekteyiz.Zaten sürekli değişen rüzgarları,kestirilemez akıntı ve dalgaları,kıyı uzantılarından kaynaklı tehlikeleri nedeniyle kıyı seyri denizciler açısından tercih edilen bir seyir değildir.Belki başlangıçta kıyı seyri yapılıyordu.Ama bu dahi başlı başına bir maharet gerektirir.Denize açılanlar bilirler.Her gün yaşadığınız yeri bile denizden bakınca tanımak zordur.Açılar,mesafeler insanı yanıltır.

    Açık deniz seyri için ise gündüz güneşin konumu,gece ise gök cisimlerinin konumlarının tespiti büyük önem taşımaktadır.Ancak tüm bunların yanında zamanıda bilmek zorunludur.

    Peki antik çağın insanı bunu nasıl başarıyordu?

    Öncelikle navigasyonun tarihçesine kısa bir gözgezdirelim.Daha sonra bu soruyu cevaplayalım.

    Navigasyon sanatının bundan 6000 yıl önce Hindistan'da ve yine hemen hemen aynı tarihlerde Mısır ile bugünkü Lübnan'da doğduğu tahmin ediliyor.İlk önceleri harket yönü,hız ve seyirde geçen zaman esas alınarak navigasyon yapılıyordu.Ancak burada başlıca iki sorun vardı.Bir tanesi akıntılar ve hızın yanlış tahmini ile rotadan sapma,diğeri ise yönün tespiti. 

    Navigasyonda öncelik yönün tespitidir.İlk başlarda yön esen rüzgara göre tayin ediliyordu.Rüzgar Gülü'de böyle ortaya çıktı.Önce dört ana rüzgarla yön tayin edildi.Sonra buna 4 ara rüzgar yönü eklendi.Devamında bu sistem gelişti ve 36 rüzgar yönüne kadar ilerledi.Peki açık denizde hangi rüzgarın hangi yönden estiği nasıl anlaşılıyordu.Öncelikle rüzgarın sıcaklığı,rutubeti gibi özellikleri ile ayrıt ediyorlardı.Bunun yanında gündüzleri güneşin hareketleri takip ediliyor geceleri ise kutup yıldızına göre rüzgarın yönü tespit ediliyordu.

    Yön tespit edildikten sonra seyir hızının bilinmesi gerekliydi.Hız ise teknenin bordasında akan su ve rüzgar takip edilerek tahmin ediliyordu.İlerleyen zamanlarda log adı verilen,bir ipin ucuna bağlı kurşun veya başka bir şeyle ağırlaştırılmış bir ahşap suya atılarak belirli bir zaman aralığında boşalan ipin miktarına göre teknenin hızı tespit edilmeye başlandı.

    Görüldüğü gibi her şey aslında zamanın tespitine bağlıydı.Saatin olmadığı bir devirde asıl büyük sorun ise zamanın tespitiydi.Bunun içinde değişik yöntemler geliştirmişlerdi.Bunlardan ilki hepimizin bildiği güneş saatidir.Ancak bu yöntem deniz seyrinde ve navigasyon hesaplarında çok da işe yarayan bir yöntem değildir.Günün süresinin mevsimlere göre değişmesi,gökyüzünün kapalı olduğu zamanlarda ve geceleri işe yaramaması güneş saatini ve diğer gök cisimlerine göre zaman tayini sistemlerini navigasyonda yararsız kılmaktadır.

    Navigasyonda en çok kullanılan su saatleridir.Güneş saati günün belirli bir zamanını gösterirken,su saatleri ne kadar zaman geçtiğini de göstermeleri bakımndan navigasyonda çok daha faydalıdır.Klepsydra (Su hırsızı) adı verilen su saati önceleri dibi delik tek bir kovadan ibaretti.İçerisine konulan su aşağıdaki delikten boşaldıkca içerisindeki işaretler ne kadar zaman geçtiğini göstermekteydi.

    Uzun süre bu sistem geliştirilerek kullanılmaya devam edildi.Astronominin gelişmesine paralel olarak navigasyon teknikleri de gelişti.M.Ö 250 yılında Eratosthenes tarafından usturlabın icadı ile iş başka bir boyuta taşındı. - Bazı kaynaklar Usturlabın İskenderiye'li matematikci Hypatia tarafından bulunduğunu yazmaktadır. (Wikipedia) -

    Bu arada 9.yüzyılda araplar tarafından icad edilen Kamal denilen gök cisimlerinin yüksekliğini ölçmeye yarayan bir alet kullanılmaya başlandı.

    Usturlab'ı Jacob Sopası takip etti.

    Jacob Sopası Sekstant'ın babası sayılır.

    Bunları Quadrant,Nocturnal,daha ileri dönemlerde sekstant ve kronometre takip etti.

    Quadrant

    Nocturnal

    Bu arada Markatör Projeksiyon (Silindirik harita) Gerhard Mercator tarafından bulundu.

    Asıl unutulmaması gereken,navigasyona çağ atlatan pusulanın icadıydı.Her ne kadar kimin ve ne zaman icad ettiği konusunda bir görüşbirliği olmasa da pusula yaygın olarak navigasyonda 1100-1200 lü yıllarda kullanılmaya başlandı.

    Bundan sonraki yazımda tüm bu sayılan aletlerle yapılan navigasyon tekniklerine göz atıp antik çağ seyyahının evine nasıl döndüğünü göreceğiz.

     

    Gönderilen Jan 30 2010, 06:14 PM Yayınlayan Gunalp KOCAKANAT Ne ile 9 comment(s)

  •   Aşılası Toroslar IV - Kızlarsivrisi

    Sat, Jan 23 2010 1:40
    3,630 Okundu  

     

     

              

             

    Trans-Toros gezisini planlarken Batı Toroslarda etabın son uğrak yeri olarak Kızlarsivrisi Dağı’nı belirlemiştik.Ancak Elmalı’ya son gün ancak akşam 18.30’da ulaşınca maalesef bu noktayı es geçip Dalyan’a gitmek zorunda kalmıştık.O günden beri eksik kalan bu rotayı tamamlamak için fırsat kolluyordum.Ancak bugün bu fırsatı yakaladım.Ama çıkışım öğleden sonra 14’ü buldu.Buna sonradan çok pişman oldum.Focus Vakit olsa idi o kadar çok keşfedilecek yer varmış ki oralarda.Neyse artık en kısa zamanda çadırıda alıp Çamçukuru’nda üssü kurup en az 2 gün gezeceğim oraları.

     

    Bu gezi Toros Rotalarının 3 Numaralısı.

    Kızlarsivrisi Türkiye’nin en yüksek 12 zirvesinden bir tanesi ve 3086 m.’lik yüksekliği ile Batı Torosların en yüksek zirvesi.

    Ağrı Dağı 5137 Ağrı
    Reçko Dağı 4116 Hakkari
    Süphan Dağı 4049 Bitlis
    Kaçkar Dağı 3937 Rize
    Erciyes Dağı 3916 Kayseri
    Küçükağrı Dağı 3896 Ağrı
    Demirkazık Dağı 3756 Niğde
    Medetsiz Dağı 3524 Adana
    Hasan Dağı 3268 Aksaray
    Mercan Dağı 3331 Erzincan
    Palandöken Dağı 3176 Erzurum
    Kızlarsivrisi 3070 Antalya
     

    Böylece tüm Trans-Toros gezisinde bu zirvelerden 4 tanesi görülmüş oldu. (Erciyes,Demirkazık,Medetsiz,Kızlarsivrisi)

    Geriye kaldı 8 tane.

    Bugünkü etabın tamamı Antalya çıkış-Antalya Dönüş 346 km.

     

    Kızlar sivrisinde en son motosikletle gidebildiğim yer 1755 m.Sağ altta son gittiğim yer sol üstte ise Kızlarsivrisi.

     

     

    Yolda harika manzaralar.Bu yüksekliklere bahar yeni gelmiş.

     

     

     

    Kızlarsivrisi’nin bulunduğu yer mükemmel bir Sedir Ormanı.Bir yere geliyorum,nizamiye var,giriş kapısı var,hiç kime yok ve kapı da kilitli.Başladım beklemeye,bu arada Avlan Gölü’nün fotoğrafını çekiyorum.

     

    Tam bu fotoğrafı çekerken. ‘Hoooop ne yapıyorsun’ diye bir sesle irkildim.Bir görevli geldi.Paladin

    Meğer giriş için Orman Bölge Koruma’dan izin almak gerekiyormuş.görevli giremezsin diye tutturdu ve başladı beni sorguya çekmeye.Neden geldin,oraya çıkıpta ne yapacaksın, nerden geldin,ne iş yaparsın.Öyle şüpheli bakıyor ki,bende kendimden şüphe etmeye başladım.Zırt pırt Moskova’ya gidiyoruz istermisin KGB ajanı diye tutsunlar. Heat Ben kem küm ediyorum.O habire soruyor.

    Hiiç salak salak gezip fotoğraf çekeceğim deyince görevli iyice işkillendi.Sorgulamanın yönü değişti bu sefer.Muhabbet aynen şöyle :

    -Profesyonel fotoğrafcımısın?

    -Hayır amatör fotoğrafcıyım.Hem de çok amatör,çektiğim fotoğraflar bir boka benzemez.Cool

    -Alet varmı?

    -Hoppalaa ne aleti? Bir tek bu alet var işte iki tekerli.shok

    -Hayır o alet değil arama aleti.

    -Yok kardeşim arama aleti falan.Niye ki burada altınmı var? (Hay dilimi eşek arısı soksun) Russian Roulette

    -Nasıl yani sen altın aramaya mı geldin?

    -Yok ya ne altını sen söyledin ya alet falan diye...Lol

    -Aç çantaları arayacağım.

    -Ne arayacaksın?

    -Alet?

    -Töbe töbe!!!

    Sonunda açtırdı çantaları bana.

    -Bu ne?

    -Tripod

    -Bu ne?

    -Termos.

    -Bu ne?

    -........... Diablo

    -İyi alet yokmuş.

    -Yok dedim ya.Ne aleti bu aradığın senin?

    -Turistler getiriyor metal aleti.

    -Metal dedektörümü?

    -Ne bileyim bir alet işte.

    -E bilmediğin şeyi ne diye arıyorsun?

    -Ben görünce tanırım.

    Merak ettim bu ne aleti,turistler ne diye getirir diye ama soramıyorum ki.Kurcalasam daha fazla işkillenecek.Biz yine döndük başa...

    -İzinsiz giremezsin.

    -E giremeyeceksem ne diye çantaları aradın? Aggressive

    -Altın arıcam dedin.

    -Töbe estağfurullah...

    Belli ki canı sıkılıyor adamın orada tek başına.Yakaladı ya beni vakit geçiriyor.

    -Bu izin nereden alınır.

    -Ormandan.

    -E işte burası orman alalım izni.

    -Hayır ya orman müdürlüğünden.

    -Cumartesi günü kimi bulucaz orada.

    -Telefonun varmı?

    -O damı yasak?

    -Hayır ya telefon edicez.

    Veriyor bir numara çeviriyorum. Buba Phone Karşımda makul bir ses.Anlatıyorum derdimi,tabii girebilirsiniz diyor.Bizim görevli öyle şüpheci ki illa bende duyucam diyor.Hani ben numaradan ararım falan...

    Neyse sonunda giriş kaydım yapılıyor imzayı atıyorum.Yahu ne zormuş içeri girmek.

     

    Sonunda kapı açılıyor ve içeri giriyorum.Arkamdan bağırıyor,çıkacaksın değilmi?

    ‘Hayır artık burada Robinson gibi yaşayacağım girdim ya bir kere hayatta çıkaramazsın beni...’ diyor ricky ve devam ediyorum.

    Ama bu kadar sıkı korudukları kadar var.Mükemmel bir sedir ormanı.

     

     

     

    Yolda Şah Ardıç diye bir tabela.Hemen giriyorum.

     

    Yol da gördüğüm her ağaca herhalde bu Şah Ardıç diye bakıyorum.Hepsi şah birader bunların.devasa ağaçlar.

     

     

    Şah Ardıç gerçekten şahmış.Tam adına yaraşır bir ağaç.800 yaşında. 24 metre.8 katlı apartman yüksekliğinde.

     

     

    Yanında insan ufacık kalıyor...

     

     

    Fotoğraflar heybetini anlatamıyor maalesef.

    Buraya en az iki gün gerekli gezmek için.Her köşesi harika.

     

     

    Kızlarsivrisi tam burada yüzünü ilk defa gösteriyor.

     

     

    Dağcılar der ki ; Bir dağın yüzünü size ilk kez gösterdiği an çok önemlidir. Uzaktaki bir sevgiliye bakar gibi fotoğrafına defalarca bakmış olsanız bile kendisiyle ilk karşılaştığınız anın büyüsü, keyfi bir başkadır.

    Belki de dağcıları farklı kılan şey, işte o an duydukları bu heyecan, bu tutkudur...

     

    Yolun devamında Çamçukuru Yaylasına ulaşıyoırum.

     

    Burada Orman Müdürlüğü'nün kamp alanı var.

     

      

    Bu noktada dağın hemen tamamı ilk kez karşınıza çıkıyor.Yine fotoğraf gerçekte gördüğünüz,hissettiğiniz şeyi yansıtmıyor.Gerçekte inanılmaz bir ihtişamı var dağın.

     

     

     

     

    Biraz zoom

     

     

    Yola devam...

     

     

    Bir noktaya gelince yol bitiyor.Aslında biraz daha gidilebilir belki ama yukarıya doğru değil aşağıya doğru.Anlamı yok devam etmenin.

    Kızlarsivrisi tüm azameti ile karşımda.

     

     

     

     

    Bu arada yukarıdan iki kişi geliyor.Hemen tanışıyoruz.Ali Dayı ve Yeğeni Soner.

     

     

    Kısa bir sohbetin ardından illa çay içelim diye davet ediyorlar.

     

      

    Ali Dayı hayvanlarını yaylalamaya çıkarmış.Teşkilat tam.Yine Türk Misafirperverliği.

    Koyu bir sohbet.

     

     

    Ben habire başka yollar soruyorum o anlatıyor.

     

     

    Dağın diğer tarafında sürekli kar olan bir vadiye motosikletle çıkmak mümkünmüş.Ama 10 kilometre kadar tırmanmak lazımmış.Yetişemezsin geceye kalırsın diyor.Geç geldiğime bin pişman oluyorum.

     

    Bu arada Soner'in elinde yarısı kırık bir dürbün etrafa bakıyor.Soruyorum ,dürbünü çok sevdiğini söylüyor.Soner'e bir dürbün sözüm var.Böylece tekrar gitmek için bir neden yaratıyorum.coolll 

     

    Bu arada Soner'in dürbününü aldım.Ama bir türlü gitmek nasip olmadı vereyim çocuğa.Bu yaz bulacağım Soner'i oralarda.

     

    Dağcıları şimdi daha iyi anlıyorum.Oradayken o dağa tırmanmak zirvesine çıkmak için olağanüstü bir istek duyuyor insan.Ali Dayı ile paylaşıyorum bu duygumu.’Biliyorum... bende 3 kere çıktım zirveye.’ diyor.

     

     

     

    Bu güzelin ön ayaklarından birisi kırık.Dağdan yuvarlanmış.Ama kuzusunu kolluyor o haliyle.

    Artık geri dönmek lazım.Ama bu güzellikleri bırakıp ayrılmak da kolay değil.    

     

     

    Yolda yine bir tabela.''Koca Sedir'' yazıyor.Giriyorum.Yaklaşık 3 kilometre gidince devasa 1050 yıllık 35 metre yüksekliğinde sedir ağacı çıkıyor karşıma.İnanılmaz... Gerçekten inanılmaz...

     

    13 katlı bir apartman kadar.

     

     

     

     

     

     

    Sadece rüzgarın sesi var.O kadar dingin ki... Hiç ayrılmak gelmiyor içimden.

     

     

     

     Dönüş Yolu... 

     

     

    Burada nefesleniyorum... İnsan bu kadar huzur duyabilir...

     

     

    Dönüş yolunda güneş,insanın her zaman yaşayamayacağı nefis bir günü de beraberinde götürerek ufukta kayboluyor.

     

      

     

    Gönderilen Jan 23 2010, 01:40 AM Yayınlayan Gunalp KOCAKANAT Ne ile 8 comment(s)
Kullanim sartlari, telif haklari ve çekinceler © RideTurkey.com 2007
..x