

















İnsan yedisinde neyse yetmişinde de aynıdır diye boşa söylenmemiş.Her nedense çocukluğumdan beri hem denizlerin,hem dağların ötesini hep merak ettim.
Çocukken arkadaşlarım bisikletlerine ekstra çamurluklar,aksesuarlar,ziller,süsler takıp cadde de yarışırken,ben gariban 'pinokyo' marka bisikletimin üzerindeki bütün fazlalıkları söküp sadece şasi ve iki tekerden ibaret hale getirmiş,nerede taş,nerede kaya,nerede tepe var oraya tırmanıyordum.
Çamura bulanmış,oram buram yara bere içerisinde eve her gelişimde Canım Annemden sağlam bir fırça yer,bisiklete binmem yasaklanır,bisikletimin tekerleğinin havası ceza olarak bir sonraki emre kadar indirilirdi.Ama ben bir yolunu bulur yalvarır yakarır annemi kandırır yine çıkardım.
Benim o zavallı pinokyo daha mountain bike diye bir kavram bile yokken,şimdilerde beton yığını haline gelmiş Ahatlı'nın, Hurma'nın,Ferrokrom'un oralardaki taşlıklarda altımda ''off off'' diye inleye inleye off road'un hasını yaptı.
Bisikletin kırılmadık yeri,benimse çıkmadık yerim kalmadı.Antalya'nın ünlü çıkıkcısı Parlamento Amca'nın müdavimiydim.Artık öyle alışmıştımki çıkan parmağımı,omuzumu,kolumu,bileğimi kendim takar olmuştum.Sonra büyüdüm,bisikletten dört tekere terfi ettim.
Bu sefer alabalık peşinde torosların vadilerinde ırmak ırmak dolanmaya başladım.O zamanlar Torosların ırmaklarında Alabalık vardı.Artık dört tekerde benim uzuvlarım çıkmıyordu,ama minik Suzuki cipimin çıkmadık yeri kalmadı.İki kere yan yattık,bir kere şarampole yuvarlandık,kaç kere çamura saplanıp çektirdiğimi hatırlamıyorum.
40'lı yaşlara merdiven dayadığım,yolun yarısı semptomlarının baş gösterdiği günlerden bir günün sabahında ''ben motosiklet alacağım'' diye uyandım.
Eşime kahvaltıda ben motosiklet almaya gidiyorum dediğimde sanırım bana inanmadı ki,cevap dahi vermedi.Akşama motosiklet sahibi olarak eve döndüm.Bana inanmamakla hata etmişti eşim.
Ama hatanın büyüğünü,O'nun sessiz kalışının ''onay'' anlamına geldiğini düşünmekle kendimin yaptığını,kafama yediğim terlik sayesinde geçte olsa anladım.
Eşim sonradan benden beter müptelası oldu o başka mesele.
Motosikleti almamın üzerinden altı ay geçmeden yine toroslar çekmeye başladı beni.O günden bu yana motosikletle Toroslarda yaklaşık 14.000 kilometre yol yapmışım.
İnanılmaz bir coğrafya Toroslar.Onlarca medeniyetin beşiği olmuş,yüzlerce ırmak,bir o kadar göl,sayısız antik kent,binlerce kilometre yol,onbinlerce sapak.Yörükleriyle,yaz kış karla kaplı zirveleriyle,çağıl çağıl ırmaklarıyla,sarp kayalıklarıyla,dünyada eşi benzeri olmayan sedir ormanlarıyla her yolculukta inasanı şaşırtan bir coğrafya.Bir kere başladınız mı zaten duramayacaksınız.

Geçen gün oturmuş bilgisayarı kurcalarken aklıma toroslarda motosiklet ile yaptığım gezilerin GPS iz kayıtlarını birleştirmek geldi.Sonunda ortaya çıkan manzara tam bir örümcek ağı gibiydi.
Bu izleri Google Earth'e oturtup baktığımda tüm bunların harika birer yol infosu olacağını gördüm.Belki benim gibi ötesini merak edenler için faydalı olur düşüncesi ile bir başlık altında sistematik bir biçimde toplamayı düşündüm.Olur a,aklından zoru olan bir ben değilimdir.

Bu günden itibaren her hafta Toroslar'ın inanılmaz güzelliklerini görebileceğiniz bir tanesi batıdan,bir tanesi doğudan olmak üzere iki rotayı yazacağım.Tüm rotalar Antalya çıkışlı.Rotaları Antalya'nın Batısı ve Doğusu olmak üzere ikiye ayırdım.Şimdilik toplam 21 rota var.Bu arada bu rotalara yenileri de eklenecektir mutlaka.
Batı rotalarının çoğu bir tek pazar gününe sığacak kadar kısalar.Kilometre olarak uzun olanlar ise hızlı yol alınması nedeniyle kısa sürede bitirilebilir.Gerçi amaç yolu bitirmek değil,yolda olmak.
Torosların Antalya'nın batısında kalan kısmı doğusuna göre daha kolay sürüş koşullarına sahip.Ağırlıkla yollar asfalt.Ama yine de büyük yerleşimleri birleştiren ana yollar arasında kalmış bir çok toprak yol var.Geçerken gördüğünüz herhangi bir sapaktan girip nereye çıktığını bilmeden ilerlemek çok keyifli olacaktır.
Kalanları ise harika birer hafta sonu,hatta cuma günü akşamından çıkılması halinde nefis bir uzun hafta sonu yaşatacak kadar güzeller.
Burada görülen rotaların hemen hemen hepsini birbirleri ile birleştirmek,sahip olduğunuz zamana ve o günkü enerjinize göre birisinden diğerine geçerek hatta hiç girilmemiş yeni yollar keşfederek birbirine bağlamak mümkün.Herhangi bir rotadan ayrılıp geceyi sahilde geçirip tekrar yukarıya çıkmak da olası.

Doğu rotaları ise daha uzun ve zorlu.Toros Sıradağlarının Orta Toroslar diye de bilinen Taşeli'ni de içine alan bu bölümü abartısız iki sene gezilse yolları bitirmek mümkün değil.Burada gezerken muhteşem manzaralar görecek,ilginç yer şekillerine hayretle bakacak,şelaleler,
ırmaklar geçecek,her kilometrede bir fotoğraf çekeceksiniz.Gerçekten de her bir rota için ayrı ayrı en az ikişer gün ayırıp görmeye değer.

Burada tek bir uyarıda bulunmak istiyorum.
Ben bu yolların büyük bir kısmını yalnız yaptım.Ancak bunu hiç tavsiye etmiyorum.Bazı yerler öylesine ıssız ki,bazen saatlerce araç veya insan geçmiyor.Başınıza bir şey gelmesi halinde yardım edecek birisinin yanınızda olması çok önemli.Bir keresinde öyle biçimsiz bir yerde
motoru yatırdım ki,ne yaptıysam kaldıramadım.Tam 2 saat 15 dakika birisinin geçmesini bekledim.İnanın hiç te eğlenceli değil.
Yanınıza muhakkak yeterli miktarda su,kraker,gofret ve çukulata alın.
Başta da söyledim ya,hep dağların ötesini merak ettim diye.Bunun sebebini uzun zaman anlayamamıştım.Şimdilerde sanırım az da olsa anlayabiliyorum.Özellikle Nasuh Mahruki'nin bir yazısında rastladığım Lama Anagarika Govinda'nın aşağıdaki sözleri bunu anlamamda yardımcı oldu.
''Lama Anagarika Govinda, 'Beyaz Bulutların Yolu' adlı kitabında mistik dağlardan bahseder ve şöyle der;
'Bir dağın büyüklüğünü görmek için ona uzaktan bakmanız gerekir, şeklini anlamak için etrafını dolaşmanız gerekir, karakterini tanımak için,onu güneş doğarken ve batarken, öğle vakti ve gece yarısı, güneşli bir havada, yağmurda, karda ve fırtınada, yazın, kışın ve diğer mevsimlerde görmeniz gerekir. Bir dağı bu şekilde gören kişi, o dağın yaşamına yaklaşır. Öyle bir yaşam ki, insanlarınki kadar yoğun ve çeşitlidir. Dağlar da büyürler ve yok olurlar, soluk alıp verirler, bir kalp gibi yaşamla atarlar. Çevrelerindeki görünmez enerjileri; havanın ve suyun gücünü, elektiriği ve manyetizmayı çekerler ve biriktiriler. Rüzgarları, bulutları, fırtınaları, yağmurları, şelaleleri ve nehirleri yaratırlar. Çevrelerini aktif yaşamla doldururlar ve sayısız varlıklara barınak ve yiyecek sağlarlar. Dağların yüceliği işte böyle bir şeydir.''
Eğer sizlerde ötesini merak edip buralara çıkarsanız aynen Lama Anagarika Govinda'nın söylediği gibi ;
Güneş doğarken,

Öğle vakti,
Güneş Batarken,
ve Gece Yarısı,
Güneşli bir havada,

Yağmurda,
Karda,
Fırtınada,

Yazın,
Kışın,
Ciğerleri yanıp ağlarken,

Her mevsimde
Göreceksiniz...
Gerçekten de Torosların
Bulutları,
Fırtınaları,
Yağmurları,

Şelaleleri
Ve Nehirleri
Yarattığını anlayacaksınız...
Ve
Dağ keçisine,
Toros Yer Sincabına,

Kartallara,
Akbabalara

Kuzgunlara

Ulu Ağaçlara,
Sürülere,
Dünya güzeli yörük çocuklarına,
Ali Dayı'ya
Ayşe Teyze'ye,
Ahmet Amcaya,
Hüseyin Amca'ya

barınak ve

yiyecek Sağladığını,
kısaca yüceliğini anlayacaksınız...