in

Levent Vardar

Levent Vardar

February 2008 - Mesaj


  •   Kızımla (Babamla) Bir Pazar Günü

    Fri, Feb 29 2008 16:29
    5,040 Okundu  

    Geçenlerde karar verdik. Artık, en azından birkaç haftada bir, kızım ile beraber hafta sonlarında bir yerlere gideceğiz. Amaç ona memleketi tanıtmak, en azından yakınlarımızdaki güzellikleri göstermek.  Hava güzel ise motor ile, hava bozuk ise arabayla gitmeyi kararlaştırdık. Hatta yatılı bile olabilirdi.

    Bu gezilere ısınabilmek amacıyla geçen hafta sonu, Şirince'ye kısa bir gezi yapmıştık. 

    Bu hafta sonunda da daha uzununu gerçekleştirmeye karar verdik. Plan, Alaçatı, Ilıca, Çeşme'yi gezmek. Aslında karar verdiğimiz günden itibaren planlar yapacak, haritalar açacak, nereden gidip, nereden geleceğimizi, nerelerde durup nereleri özellikle göreceğimizi planlayacaktık ama hafta içindeki yoğunluklarımız nedeniyle bu seferlik son dakikaya bıraktık planlamayı. 

    Cumartesi akşamını bir gece evvelinden kopyaladığım bölge haritalarını, motordaki aksama yerleştirebilmek için kesip, biçmek ve yapıştırmakla geçirdim. Ertesi sabah takar takmaz yola çıkmağa hazır olacaktık. Çantalar yerleştirildi, kasklar temizlendi, son hazırlıklar gözden geçirildi ve yattık (herhalde Naz bütün geceyi hava iyi olsun diye dua etmekle geçirmiştir).  Hem ben hem de Naz heyecanlıydık.  İlk kez bu kadar uzun bir yola çıkacaktık beraberce. Bu arada belirtmeyi unuttum. Naz daha 10 yaşında, 1993 doğumlu.

    Sabah kalkıldı, kahvaltılar edildi ve motordaki aksama haritalar monte edildi ve hazırız işte demeye kalmadan, aksilikler de başladı birden.  İlk önce yan evin terasına yığdığımız odunları kaldırmamız gerekiyordu, yan evde boya badana vardı.  Adam arandı, bulundu ve işler ayarlandı ama neredeyse sabahın bir saatini yemiştik bile.  Ardından hemen motora atladık.  Önce ofise gidip fotoğraf makinesi için üç ayağı alacaktık.  Bu kızımla beraber fotoğraf çekilebilmenin tek yolu. Gittik aldık, benzinciye uğradık depoyu dolduralım ve giyim kuşamımızı tamamlayalım diye. 

    Al sana en büyük aksilik!. Benzini aldık, marşa dokunduk, a ha da motor çalışmıyor! Tık yok.. Allah kahretsin.  Geçenlerde de aynısını yapmıştı ama bir iki kez daha marşa bastıktan sonra çalışıvermişti.  Keşke o gün üşenmeyip kontrol ettirseymişim.  Neyse ki daha şehir dışına çıkmış değiliz. Naz hanım zaten bir sandalye bulup kitabını açtı ve okumaya başladı bile.  Ben ise motora bakıyorum, karşılıklı bakışıyoruz işte. Hemen telefona sarıldık, şehirden bir motorcu arkadaşı aradık. 10 dakika dahi geçmeden sonra yanı başımızda genç Ömer Usta.  Açtı baktı, inceledi, kokladı ve sonunda elinde akü kutup başı kelepçesi ile karşımıza çıkıverdi.  Eee, ne yapacağız. "Dükkana gidelim hemen hallederiz ağabeycim!".  Öyle de bu koca şey nasıl gidecek oraya kadar.  "Sen merak etme ağabeycim". "Çağırırız şimdi adamları gelirler koca kamyonet ile alırlar."  Allah Allah oğlum bugün Pazar, insanlar çalışıyorlar mı demeye kalmadan 10 dakika sonra o iş de tamam ve tamircideyiz.   

    Hakikaten bir saat bile sürmedi ve her şey tamam, ama saat olmuş 13:00 bu saatten sonra 1,5-2 saat Çeşme, oralarda dolaşma, yemek, dönmek falan olacak gibi değil. Hava kararmadan dönmemiz imkansız.  Naz zaten sıkılmağa başladı bile, haklı kızcağız (bundan sonra bir gün evvelden her şey kontrol edilecekmiş, benzin alınacakmış, sabah direk olarak yola çıkılacakmış, diyor hanımefendi -haksızda sayılmaz hani).

    O zaman dedik yakın bir yerlere gidelim. Tire!. Evet, neden olmasın.  Belevi'nin arkasından ara yollar var.  Manzara güzel, sürüş keyifli.  Hele bir de sadece 55 km ötede o nefis Tire köfteleri olduğunu düşününde yol daha da güzel geliveriyor insanın gözüne.

    Ama tabi moraller biraz bozuk, biraz suskunluk var aramızda.  Ben ne kadar neşelendirmeye çalışsam da Naz hanım birazcık somurtmuş durumda.  Haklı aslında, iki saatten fazla bir gecikmemiz var.  Ve yola koyuluyoruz işte ..

    İsterseniz bundan sonrasını da onun yani Naz'ın ağzından dinleyelim (yani kaleminden okuyalım)

    Başta Tatsızlık, sonra Rahatlık ..

    Babamın da anlattığı gibi motorun tamiri süresince zamanımın bir kısmını yeni aldığım, sürükleyici bir hikayesi olan kitabımı okumakla geçirmeme rağmen sıkılmıştım.  Ama sonunda yola çıkmak için hazırlanmağa başladık. Önce ceketimi ve mantomu, sonra boynumu soğuktan korumak için boyunluğumu ve kaksımı giydim ve ikinci kez büyük bir heyecanla motora oturduk.

    Marşa basınca çıkan "vınnn" sesini duyar duymaz içimde bir rahatlık hissettim ve nihayet yola koyulduk.  Ama henüz nereye gittiğimizi bilmiyordum. Daha sonra tabelalardan Tire'ye gittiğimizi anlamıştım. Şehir merkezine girdiğimizde bütün gözlerin bize yöneldiğini fark ettim. Önce bir adam, arkada bir kız, kocaman motosikletin üzerinde "ohh keyfe bak" dediklerini duyar gibiydim.

    Sonunda ünlü Tire köftecilerinin bulunduğu meydana geldik. Aynı şekilde lokantadakilerin gözleri de bize kayıyordu. Daha beş dakika bile geçmedi ki şiş üzerinde pişirilen uzun Tire köfteleri ve içecekler önümüze geldi ve hapur hupur mideye götürdük.

    Ardından Ödemiş'e gitmek üzere yola koyulduk. 38 kilometre boyunca zaman etraftaki insanı büyüleyen doğal güzellikleri izlemekle geçti motorun arkasında. Ödemiş'e girip oradan da Birgi isimli kasabaya gittik. Burada da yine tüm gözler bize çevrilmişti.

    Birgi'de önce kasaba dışındaki "İmam-ı Birgi" adlı bir türbeye gittik. Burada İmam-ı Birgi hazretlerinin mezarı vardır. Yüzyıllar boyu buraya gelenler hastaysa iyileşir, gönlü huzur bulur ve dini açıdan rahatlarlardı. 

    Birgi'de ikinci gittiğimiz yer ise, belki duymuşsunuzdur, "Çakırağa Konağı". Burası 18. yüzyıldan bir sivil mimarlık örneğidir. Tüm konak ahşaptır, duvarları resimlerle süslenmiştir. Bazı odalarında İstanbul ve İzmir'in manzara resimleri bulunmaktadır. Bu odalara da manzarası olan şehrin ismi verilmiş.

    Bu konaktan adeta büyülenmiş gibi çıkıyorsunuz. Daha sonra yorgunluğu atıp biraz soluklanmak için bir kafeteryaya gittik.  Aslında burası bir Andaç Evi. Bu eve girip, dar ve ahşap merdivenlerden üst kata çıkıyoruz. İstediğiniz yemeği ya da içeceği sipariş verdikten sora gelen içeceği yudumlarken hoş bir müzik eşliğinde kitabınızı okuyorsunuz. Eğer yanınızda kitap getirmediyseniz, onların küçük kütüphanelerinden de bir şey seçebiliyorsunuz. Eğer sizin de yolunuz Birgi'ye düşerse buraları gezip, Andaç Evi'nde soluklanmanızı öneririm. Hazır Birgi'ye gitmişken Bozdağ ya da Gölcük'e gitmemek olmaz. Biz de Gölcük'e çıktık.

     

    Gölcük; Bozdağ'a çıkarken çam ağaçlarıyla kaplı bir yaylaya ulaşırsınız. 1.050 metre yükseklikte bulunan yayla adını Gölcük gölünden alır. Antik dönemde bu göl, Dağ Tanrısı "Tmolos" ve Lidya Tanrısı "Tu" ile bağlantısı olan "Torrhebia" olarak adlandırılmış. Gölcük Gölü özellikle sonbahar aylarında çeşitli ağaçların değişik renkleri ile doğa severler için çok hoş manzaralar sunmaktadır. Denizden 970 metre yükseklikte ve 6,5 metre derinliğinde olan göl kenarında kır evleri ve lokantalar bulunmaktadır.

    Anadolu Zeus, Apollon, Herakles, Athena gibi tanrı ve tanrıçaların anlatıldığı mitolojik öykülere konu olmuştur. Hani "Midas'ın Eşek Kulakları" hikayesi vardır ya, iste burada geçmiştir. İşte bu anlattığım yere gitmek için bir çok keskin viraj ve uçurum geçiyoruz. Hatta uçurumların dibinden geçiyoruz. Bir yerde durup, fotoğraf çekilmek en güzel şey, aşağıdaki Ödemiş ve Birgi, ayrıca doğal güzellikler fotoğrafa kartpostal havası veriyor.

    Biz babamla motorla o virajları, yüksek dağların ovaya bakan kenarlarını geçerken o kadar güzel ve yumuşak gidiyorduk ki, şimdiye kadar hiç binmedim ama eminim uçakta bulutların üzerinde gifderken de insan kendini böyle hissediyordur. İnsan yolun kenarından geçerken içinde büyük bir korku ve ürperti oluyor. Gözler korkudan kapanıyor, ama belki de o doğal güzellikleri, o harika yerleri hayatınızda ilk kez görüyor olmak bu geziye ayrı bir heyecan katıyor. .

    Daha sonra arasından geçtiğiniz çamlık alan içinizi bir nebze olsun rahatlatıyor. Ardından da eteklerine geldiğiniz Gölcük Gölü herkesin içini daha da çok ferahlatıyor. Bir çok fotoğraf kartpostal görüntüsünde çıkıyor. O Gölcük Gölü'nün güzelliği antatılsa, satırlara sayfalara sığdırılmaz.

    (Babanın Notu: Naz şimdi 15 yaşında ve boyu neredeyse benimki kadar)

    Eee, buralara kadar geldik, bir de evimize dönüş var. Ancak dönüş, geçirdiğimiz kısa gün kadar zevkli olmadı. Hem uykum geldi, motorun arkasında hem de yorgundum. Hem de hava karardığı için hiçbir şeyler göremedim bu sefer.

    Ama bu geziden sonra konuşulacak bir çok şey oldu ve de böylece ülkemizi tanımaya başlayıp, hayatımda hiç görmediğim doğal güzellikleri gördüm ve babamla muhteşem bir gün geçirdim.

    Bir başka sefer, bir başka geziden sonra buluşmak niyetiyle, çok uykum geldi!..

    Naz Vardar (1993)

     

     

    Gönderilen Feb 29 2008, 04:29 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 7 comment(s)

  •   Cem Üçerler'in "Sibirya Gezisi" Sunumu

    Sun, Feb 17 2008 21:51
    3,435 Okundu  

    "Ufuksuz Düz Asfalttaki Kamyon İzinde Binlerce Kilometre. Yurt içi seyahatlerin çoğunu bitirince yurt dışı gündeme geldi. Yakın yerlerden başladım. Yunan adaları, Yunanistan, ardından Suriye, Lübnan, Ürdün derken İstanbul'dan, Adriyatik kıyılarına ve bu yılda 3 arkadaş Rusya ve Trans Sibirya yapmaya karar verdik. Bir arkadaşımız geziden vaz geçince iki kişi gitmeye karar verdik,ben motorumu değiştirdim ve Ukrayna Rusya Moğolistan vizelerini aldık, seyahatimiz için engelimiz kalmamıştı. Ama bu arada sponsorumuz yok, bize önderlik edecek başka aracımız yok"

    diye başlıyordu 54 yaşındaki Cem Üçerler, Sibirya'da 25 gün geçirdiği hikayesine. Bizim sayfalarımızda da onun hikayesini siz de okumuşsunuzdur.

    Ben ilk okurken bu resme takılmış ve hemen daha evvelden adını hiç duymadığım, hiç tanışmamış olduğum halde, kendisine telefon ederek, hem böyle bir projeye imza attığı için, hem de Rusya'yı ve Sibirya'yı atlatabildiği için tebrik etmiştim.

    Ancak daha sonra böyle bir macera veya buna benzer maceraların internet gruplarının geyikleri, outlookların mail boxları içerisinde kaybolmasına razı olmadığından Cem Üçerler'den bu gezinin canlı bir sunumunu almak için izin istemiştim.

    Daha sonra, benim de üye olduğum BMW İzmir Gezi isimli google grubunun kurucusu olan BMW İzmir müdürü sevgili arkadaşımız Savaş Tankut devreye girdi ve Özgörkey tesislerini Cem Üçerler'in canlı sunumu için 16 Şubat, Cumartesi tarihinde bizlere sundu.

    Ben Kuşadası'ndan yola çıktığım için en erken gelenlerden biri olduğumu zannediyordum, ama ben gelene kadar Cem Üçerler sürekli yaşadığı Datça'dan, Bora Eriş ise memleketi olan Bandırma'dan çoktan Özgörkeyler'e varmışlardı bile.

    Ardından teker teker İzmir'den bu sunumu kaçırmak istemeyen motorcular gelmeye başladılar. Bir yandan insanlar birbirleri ile tanışırken, ortak konu motor olduğuna göre, sohbetlerde uzuyordu.

    Diğer yanda da arkadaşlar seyahati hakkındaki sorulara yetişmeye çalışan Cem Üçerler'e yardım amacıyla sunumun son detayları ile ilgilenmekteydiler.

    Ben de bu arada BMW Show Room'dakiv 2008 modelleri incelemek ve görüntülemekle meşguldüm.

    Sonunda 17 kişiye ulaşmıştık ve hep beraber toplantı odasına geçtik. Özgörkey'lerin personel kafeteryası bu sunum için hazırlanmıştı. Kısa bir yerleşmenin ardından Cem Üçerler tam 2 saat sürecek olan sunmuna başladı.

    Bir yandan başından geçenleri anlatıyor, bir yandan da o anki konu hakkında gelen sorulara cevap veriyordu. Aramızda bulunan bayanlar suyu hürmetine konu Rusya, Sibirya olunca Cem Üçerler arada bir sorularımıza kaçamak cevaplar vermiyor değildi, ama başından geçenleri gönlünden geçtiğince anlattığına eminim

    Hemen hemen iki saati bulan, Ozgorkey'lerin güzel ikramları, ciddi bir şekilde hazılanmış salonu ve sağladığı teknik olanakların yanı sıra Cem Üçerler'in başından geçenleri anlatırken neredeyse canlandırdığı, kimi zaman bizlerde oradaymışız hissi veren, kimi zaman hüzünlendiren, güldüren, sinirlendiren, kaşındıran (Cem Üçerler gezinin son günlerinde sinirden zona olmuş ve her tarafını kaşıntılar basmış) sunum, böylesine soğuk ve yağışlı bir güne rağmen buraya gelenlere çok güzel anlar yaşattı.

    Cem Üçerler'in sunumunun hemen ardından, bu sefer bundan bir hafta önce Avrupa'daki diğer BMW bayileri ile birlikte Portekiz'e BMW'nin yeni modelleri olan R800GS ve F650'yi test etmeye giden BMW İzmir Müdürü Savaş Tankut'un oradaki izlenimlerini ve yeni model BMW'lerin teknik donanımlarını ilk kullananlardan biri olmanın avantajları ile bize aktardı.

    Bir yandan hazır İzmir'e gelmişken Cem Üçerler'i ağırlama yarışına giren İzmir'li motorcuların bir an önce kendilerini Kordon'a atma isteği, diğer yandan benim gibi şehir dışına geri dönecek olanların hava kararıp da daha soğumadan bir an önce eve varma telaşları nedeniyle, son bir toplu resimin ardından hemen yola koyulduk.

    Hatırlayabildiğim kadarı ile resimdekiler (soldan sağa): Bora Eriş-Bandırma (ailenizin lastikçisi), özür dileyerek ismini hatırlayamadım, Altan Süllü-İzmir, Serhat Kılavuz-İzmir (filintalardan), Cem Üçerler-Datça, Ali Oğuzbayır-İzmir ve kızı, Levent Vardar-Kuşadası ve kameranın ardında Savaş Tankut-İzmir 

    Motosiklete, bundan sonraki seyahatlerimin bir amacı olsun diye binmeye başlayıp, hemen her gezimi fotoğraf ve videolarla belgelemeye başladığımdan beri en büyük derdim, benim ve benim gibi gezginlerin seyahatlerinin, daha da önemlisi tecrübe ve gezilerinden edindilkleri bilgilerin paylaşılmasında ve saklanmasında önüme çıkan sorunlar hep aklıma takılırdı.

    Ama önce RideTurkey ile tanıştım ve artık gezilerimin bir yerlerde sonsuza kadar kaybolmayacağı inancına kavuştum. Diğer taraftan da bugün, artık biz motorculara, yani en iyi müşterilerine servis sağlayacıların gereken önemi göstermesi ve onları sadece motor alırken, servis yaptırırken gelen giden bir müşteri olarak algılamayıp, ellerindeki olanakları motor gezginlerine sunan bir davranış içine girmeleri beni sevindirdi.

    Bundan sonraki gezilerimizin sunumlarının sayıları daha da artacak kitleler tarafından, çok daha iyi teknik olanaklar ve salonlar sunularak tekrarlanması dileğiyle. 

    Gönderilen Feb 17 2008, 09:51 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 5 comment(s)

  •   İki Teker ile Çok Tekerin Ardından, 5. Gün

    Tue, Feb 12 2008 1:08
    3,910 Okundu  

    HTML Source EditorWord wrap

    2 Kasım 2006, Perşembe.. 5. Gün, ilk etabın sonu..

    Isparta Garı'nın misafirhanesindeki, odun sobalı, 3 yataklı, tuvaleti dışarıda olan bir odadan sabahın ayazına çıkarak başlıyorum bu güne. Sabah 7:00'de İstanbul'dan gelecek bir treni bekleyip, istasyona girişini, yolcularını görüntülemek için bu kadar erken kalktım ama trendeki gecikme maalesef burada bekleyeceğim süreden daha fazla. Sabah çiğinden neredeyse rayların yarısı gözükmüyor.

     

    Çağımızın teknolojik imkanlarını kullanarak modern bir kurum olma yolundaki TCDD'nin yeni yüzünü kurumsal kimliğe taşımak amacıyla, logosunu da aynı mantıkla modernize edildi. Yatırımları, projeleri ve hedefleriyle hizmet odaklı bir kurum olan TCDD'nin köklü geçmişi ve modern geleceğini bir araya getiren çağdaş logosu ortaya çıktı. Ama biz tarih peşindeyiz, bu yüzden de belki de duvarlardan çok yakında indirilerek yenisi ile değişecek olan logosunun bir fotoğrafını arşivlerimize gömüyoruz..

    Bizim motorlarımız yollarda görenler heybetlerinden dolayı hayrete düşerler. Özellikle enduro tipi motorlarda yüksek sele nedeniyle yolda kendinizi yanınızdan geçen otomobillere yukardan bakarken buluverirsiniz. Güzel bir duygudur. Ama bir dakika heybet mi dediniz? Buyurun size heybet.. Bizim motorlarımız 1800 beygir gücündeki devasa makinelerin yanında birer oyuncak gibi kalıyor. Motorun yüksekliği lokomotifin üçte biri kadar bile değil..

     

    Hazır boş DE18116'yı bulmuşken biraz da içeriden görüntüler vereyim dedim kendi kendime. Bir daha ki turda bu sefer yol alan bir lokomotife binmenin yollarını arayacağım. Bu da lokomotifin sürücü kabini.

    DE18116; ne anlama geliyor. Baştaki DE: Diesel Engine anlamında. Rakamların ilk ikisi lokomotifin gücünü, beygir gücünü belirliyor. Bunda, 1800 beygir gücünde. Raylarda ayrıca DE22000, DE24000 ve DE33000'lik makinalar dolaşıyor.  Rakamlardaki son üç hane ise bu serideki lokomotifin üretim sırasını belirliyor. Kısaca DE18116'nın tam açılımı, Diesel Engine, 100 beygir gücünde ve bu seride, yani 18000'lik serisinde üretilmiş 116. lokomotif.

    Daha kimse uyanmadan bu fotoğrafları ve biraz da video çekimi yapıyorum. Ancak yola çıkmadan önce halletmem gereken bir iki iş daha var. En azından bugünkü güzergahı ve 7. bölgenin bu ekspedisyona bakış açısını halletmem gerekiyor.

    Benden sonra müfettişimiz ve diğer personelde kalkıyorlar. Dünkü listeme bakıyorum da güzergahımdaki bir çok istasyonu atlamışız. Özellikle Çivril'e giden bir ara hat var ki buna giremediğime çok üzülüyorum, ama dediğim gibi burada 7. bölge inanılmaz bir ketumluk sergiliyor. Dün akşam ki sohbetimizde bana refakat için yolladıkları müfettişe anlatmaya çalıştım, hatta işi abartıp, "bana casus muamelesi çekiyorsunuz" dahi dedim ama nato mermer nato kafa. Biliyorum ki o da yukarıdan gelen emirler doğrulturunda hareket ediyor ama bu adam bu işi yapabilmek için doğmuş sanki!

    Bugünkü güzergahımda da çok önemli istasyonlar ve merkezler var. En başta Eğirdir, ardından Afyon yolu üzerinde Kurtuluş Savaşı'mızın önemli istasyonları ama karşımda halen daha bir duvar var, yok diyorlar başka bir şey demiyorlar. Ne gerek varmış efendim, oralar zaten kapalıymış, onlar bana daha güzel istasyonlar göstereceklermiş de..

    Dün akşam çaktırmadan yola çıkmadan önce bana epey yardımcı olup yol gösteren demiryolcu birkaç arkadaşımı aradım. Onlara da durumu anlattım ve yapmam gerektiğini, nasıl davranmam gerektiğini sordum. Onarda bana bastırmamı, nasıl olsa 3. bölgede gördüğüm ilgili tavırlardan dolayı genel müdürlüğün bu işi takdir ettiğini, 7. bölgenin nedense böyle bir tutum içine girdiğini ama sonuçta ısrarlı olmamı tavsiye ettiler.

    Ben de Isparta sabahında, bunlar uyanınca karşıma çektim. Bakın dedim; ben genel müdürlükten, müsteşarlığınızdan yazılı izin ile buraları dolaşıyorum. Eğer sizin takındığınız tavır doğru olsaydı, işletmenizin resmi tavrı olsaydı, bana böyle bir izin verilmezdi, bir önceki bölgede aynı davranırdı.  Bakın bu internet sitem, binlerce hit almışım, demek ki izleniyorum; bakın bunlar geçen günkü gazetelerde bizim hakkımızda çıkan haberler, demek ki basında beni izliyor.  Eğer bugün kendi güzergahımdaki istasyonları gezmeme izin vermeyeceksiniz; şimdi buradan ayrılıyorum, bu geziyi iptal ediyorum; ve bunun sebeplerini internet sitemde yayınlıyor, bizi haber yapan gazetelere basın bildirisi gönderiyor ve sizleri de müsteşarınıza, genel müdürünüze bizzat şikayet ediyorum.. siz bilirsiniz.. hadi bana eyvallah.. dedim. Ama sinirim gerçekten tepeme çıkmış durumda..

    Bunun üzerine tamam dediler, biz bir amirimizi arayalım dediler.. aman bekleyin dediler.. ben de durmadım bu sefer bizi yoldan arayan 3. bölge müdürünü aradım, ona da durumu izah ettim ve bu turu burada bitireceğimi ve bunun sonuçlarının sorumlusunun da ben olmayacağımı, elbette daha nazik bir dille anlattım. O da beklememi, gereken yerlerle görüşeceğini ve bana döneceğini söyledi.

    Uzun saatler ve telefon görüşmelerinin ardından sonunda bana tam olmasa da yarım yamalak bir lisanla, tama dediler ama herif halen peşimde. Bu arada 3. bölge müdürü de devam etmemi, ellerinden geleni yapacaklarını söyleyince devam etmeye karar verdim ama saat öğleyi çoktan geçti bile. Zaten son günüm, bir de bunun ardından daha 10 etabım daha var, hadi ortalığı da fazla karıştırmayayım dedim ve yola devam ettim. Ama gerçekten hevesim çok kırılmış durumda. Ama Muzaffer müfettiş bir Renault 12 Toros ile beni takip etmeye devam ediyor.

    Neyse yola devam edelim. Trenleri fazla bekletmeyelim.

    Bu sefer ki durağımız Gümüşgün. Isparta-Burdur arasında. Burdur bir ara yol olduğu için daha evvelce Goncalı'da gördüğümüz gibi burada da gelen ve giden trenler çevriliyorlar. Burada da ihracat amaçlı yükleme işlemleri hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel firmalar isterlerse kendi yükleme tesislerini ve elemanlarını istasyonlara özel anlaşmalar çerçevesinde yerleştirip, işleri biraz daha hızlandırabiliyorlar.

    Buradan Burdur'a hareket ediyorum. Artık istasyonlar arası Ege'nin başlarında olduğu gibi birkaç kilometre değil, 20-25 kilometre kadar mesafeli. Bu yüzden motor sürmenin de zevkine varıyorum bir yandan. Biliyorsunuzdur, TCDD 150. yılını resmi olarak 22 Ekim günü kutladı. Bu sebeple asılmış olan bayrak ve flamaların Burdur İstasyonu'nda halen daha duruyor olması hoşuma gitti.

     

    Bir sonraki durak olan Sandıklı İstasyonu'na daha girer girmez bu oturma bankını görünce hah tamam dedim, işte eskilerden kalma bir bank, hatta tahtalarının üzerinde çakı ile kim bilir neler yazılmıştır diye sevindim ama yanına gidince yepyeni olduğunu gördüm. Ama bu da bana başka bir şey anımsattı. Demek ki TCDD'de istasyonlardaki yenileme çalışmalarında, halen daha eskiye, nostaljiye önem veriyordu. Hoşuma gitti gerçekten.. Baksanıza yanına TCDD amblemini bile kabartma olarak işletmişler. Yıllardır parklarda falan gördüğümüz o kaba ve kare şekilli banklardan sonra bunlarda birkaç dakika dinlenmek zevkli gerçekten.

     

    Daha evvelden bahsettiğimiz su kulelerinden bir tanesi de Sandıklı'da idi. İstasyon şefine bu konuda sorular sormağa başladığımızda bizi halen daha kullanıldıklarına inandırmak için bir gösteri bile düzenleyerek, suya yol verdi. Demir Yollarında her şeyin olduğu gibi bu depo ve muslukların da bir kullanım talimatı var. Bir sonraki resimde gördükleriniz, su almak için yanaşacak lokomotiflere buradaki lamba yoluyla, yanaşıp yanaşamayacaklarının bilgisini veriyor. Arka planda, deponun üzerindeki işaretlere de dikkatinizi çekerim. Su seviyesi göstergesi..

    İstasyonların hep artık şehir yerleşimlerinin uzağında kaldıklarından bahsetmiştim. Bu, elbette TCDD açısından kötü, artık yolcu bulmakta zorlanıyorlar, ama bu resimde de görebileceğiniz gibi istasyonlar şehir dışında olduğundan o küçük, büyük tüm şehirlerimizin beton görüntülerinden de kurtulmuş oluyor. İstasyonlarda kameriyeler ve onlardan sarkan koruk, asma dalları vazgeçilmez bir görüntü.

    Evvelki günlerden resimlerimizde de var. İstasyonlardaki Tren Hareket Memurları resimde görünen el işaretleri ki bunlara demiryollarında Hareket Diski deniyor, hareket memurlarının istasyonda treni kaldırma veya durdurmak için kullandıkları araçlar. Trenler istasyonlara yaklaştığında hareket memurları Kırmızı Şapkalarını giyerek perona çıkıyorlar. İstasyona yaklaşan tren eğer o istasyonda durmayacak ise memur perona çıkar ve işaretin yeşil tarafını göstererek trene yol verir. Tam arka tarafında o işaretin kırmızı olanı da vardır. O da treni durdurur. İstasyonda bekleyen trenleri kaldırmak içinde aynı işaretler kullanılırdı. Bir çeşit el sinyalizasyonu. Sinyalizasyon sistemlerinin olmadığı taşra istasyonlarında halen kullanılıyorlar. Resimde görünen iki versiyonu olan işaretler. Bir tanesinin ortasında lambası var gece trenleri kontrol etmek için. Çok daha eski dönemlerde bunların yerine kırmızı - yeşil flamalar kullanılırmış. Yol boyunca bu merasime denk geldikçe, hep bir virtüel gibi düşündüm. Merasim diyorum, çünkü bom boş, tek kişinin çalıştığı bir istasyon. Tren durmayıp geçecekse veya sadece 1-2 dakikalığına duracaksa bile memurlar, özenle kırmızı şapkalarını, ceketlerini giyiyorlar ve sinyal aletlerini kullanarak trenleri yönetiyorlar. Gerçekten bir merasim..

    Artık son birkaç istasyon var. Bunları mutlaka fotoğraflamak istiyorum. Afyon dağlarından başlayan Kurtuluş Savaşı'mıza şahitlik etmiş istasyonlar bunlar. Kapalı, ama yanına geldiğinizde o bir ülkenin, milletin kurtarılması için başlatılmış savaşın etkilerini hissedebiliyor, adeta barut kokularını duyabiliyorsunuz. Çiğiltepe'de yanımdaki refakatçilere beni biraz yalnız bırakmalarını rica ederek, yarım saat kadar bu istasyonun duvarlarına sırtımı dayayarak, o günleri hayal etmeğe başladım. Bir müddet sonra sanki bombaların, silahların sesleri, bu vatanı kurtarmak için canlarını feda etmekten çekinmeyen askerlerimizin ‘Allah Allah' nidaları kulaklarımda çınladı. Kafamda zaten bir şeyler vardı ama burada geçirdiğim o yarım saat bana İki Teker ile Çok Tekerin Ardından projesini tamamladığımızda bir sonraki projemizin ne olacağı konusunda kafam daha da netleşmeye başladı. Ama durun bakalım; önce şu projeyi bir bitirmem lazım ve önümde daha çok ama çok yol var.



    Adı üstünde Kocatepe. Başka bir şey söylemeğe gerek var mı? Ama bu istasyonda kapanmış olduğundan tarihçesi hakkında bir şey öğrenmek mümkün olmuyor. Ama her şey apaçık değil mi? Atatürk'ün en beğenilen fotoğrafı Kocatepe'de çekilmemiş miydi? Büyük ihtimalle işte orası, burası. Yolun da bayağı dışında kalmış olduğundan, yerlerin de çamur ile kaplı olmasından dolayı yanına kadar gitmek bile mümkün değil. Uzaktan, tele ile fotoğraflıyorum.


    Vee, bugünün ve birinci etabımızın son istasyonu. İnanılmaz bir doğa. Yine Kurtuluş Savaşı istasyonlardan bir tanesi. Ben ilk başta size bir konu aktarayım, ardından sizi Tınaztepe fotoğraflarıyla baş başa bırakayım. Hep söyledik ya, istasyonlar yerleşim yerlerinin uzağında kalmışlar. Ama bu istasyonlarda çalışan insanlar var. Bu insanlarda görev yerlerine bir şekilde ulaşacaklar. Peki nedir en ucuz ulaşım. İşte benim ve tren şefinin yol arkadaşları yan yana. Zafer Hoca'mla başından beri, Allah Allah neden bu tren yolcular bize bu kadar sempatik geliyor diyorduk. Evet, motorlar tren yolu çalışanları için de vazgeçilmez bir ulaşım aracı..

    Ve karşınızda Tınaztepe..

    Tam işimi bitirip, eve doğru yola koyulacakken, benim motorun yanında duran mobilet gözüme takılıyor. İstasyon şefinin evinin olduğu köye gidip, gelmek için kullandığı motor olduğunu öğreniyorum. Aslında düşününce de Türkiye'de kayıtlı olarak bulunan bir milyondan fazla motosikletlerin herhalde yüzde 90'lara yakın oranı bu mu tip motorlardan oluşuyor ve Anadolu'da bir çok insanı evinden, işine, tarlasına taşıyıp duruyor.

    Evet, gün bitmek üzere, Tınaztepe ile birlikte benim 5 günlük birinci etabım da tamamlandı.

    İşte burası geldiğim yön..

    Burası ise kalan 49 günlük yolculuğumu geçirmem için devam etmem gereken yol istikameti..

    Ama şimdilik, ara vermem gerekiyor..

    Şimdilik hoşçakalın, görüşmek ümidiyle..

    Gönderilen Feb 12 2008, 01:08 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 1 comment(s)

  •   İki Teker ile Çok Tekerin Ardından, Gün 4

    Mon, Feb 11 2008 2:01
    5,345 Okundu  

    1 Kasım 2006, Çarşamba.. 4. Gün

    Evet, artık yağmurdan kurtulduk. Hava tahminleri önümüzdeki 3 günde yağmur yok diyor. Ancak Anadolu'nun içlerine doğru yol aldığımız için hava soğumaya başladı. Bu yüzden biz de kışlık eldivenlerimizi, içliklerimizi kullanmağa başlamalıyız.

    Bugün ilk durağımız Denizli Garı. Burası da daha evvelden geçtiğimiz Aydın Garı gibi, 1950'ler civarında yapılmış, Türkiye'nin başka bir zamanını temsil ediyor. Hani o Demokrat Parti zamanlarında modern binalara ve inşaatlara geçiliverilen zamanları. Bu tür garlarda, istasyonun dışında Gar Gazinoları, dükkanlar ve diğer müştemilat da var. Çünkü o zamanlarda garlar, istasyonlar şehirlerin merkezinde kuruluyordu.

    Denizli Gar'ında tadilatlar var. İstasyon bölümü yenileniyor, TCDD'nin daha evvelden de bahsettiğimiz Kurumsal Kimlik çalışmaları doğrulturunda restore ediliyor.

    Otobüs ile yolculuk yaptığınızda, hele de uzun yoldaysanız, otobüs firmaları seyahatiniz esnasında bazı ikramlarda bulunuyorlar. Yemeklerinizi ise otobüsün mola verdiği yerlerde yersiniz. Trenler de bu böyle değil, çünkü trenlerimizde Restoran'ın kendisi var. Yeni ihale edilen, trenlerdeki yemek hizmetleri ile özel sektör artık daha kaliteli yiyecek ve içecek servisleri sunmağa başladı trenlerimizde. Üstelik bu yemek vagonları 24 saat süresince yolculara hizmet veriyor.

    İşte biz, Denizli Gar'ındakilerle sohbet ederken istasyona yanaşan bir trenin yemek vagonu da hemen önümüzde duruyor tesadüfen. Bu çiçeklerin gerçek olduğunu da söylemeden geçmeyelim, çünkü çoğu restoranlarda dahi böyle düzenlemeler görmek pek mümkün değil. Trenlerle seyahat inanılmaz konforlu.

    Denizli Gar'ı aslında TCDD şebekesinin ana yolunda değil. Buraya trenlerin geliş ve gidişi bir gün evvel ki son durağımız olan Goncalı'dan düzenleniyor. Yani yanımızda duran bu tren ilk önce Goncalı'ya sevk edilecek, oradan da asıl gideceği yer olan İzmir yönüne. Gar Müdürü, Adnan Tunca bize gardaki yeni düzenlemeleri ve sevkıyatların detaylarını anlatıyor.

    Denizli'den sonraki durağımız Kocabaş İstasyonu. Yollarda karşılaştığımız onlarcası gibi burası da kapanmış. Nedeni ise çok basit ve yine aynı. Evvelden gar ve istasyonların civarında yerleşik olan şehir merkezleri artık karayollarının, ana yollarının etrafına doğru kaymış durumda. Kocabaş İstasyonu'da Denizli-Burdur karayolundan içeriye doğru 2-3 kilometre mesafede kalmış ve etrafında istasyonun şaşalı günlerinde olduğu gibi herhangi bir yerleşim yok. Bu durumda da bu istasyonlar maalesef kapanıyor.

    Bu istasyonun bir diğer özelliği ise, merkezi İzmir'de bulunan TCDD, 3. Bölge'nin güney ayağının son durağı olması. Buradan sonra artık Afyon'a bağlı 7. Bölge'ye geçiliyor. Daha sonraları size, TCDD'nin teşkilat ve yönetim yapısı hakkında daha fazla bilgi vermeye devam edeceğiz.

    Evet, işte 7. Bölge'ye bağlı ilk istasyon olan Kaklık İstasyonu'ndayız. Buradan sonra göreceğimiz istasyonların birçoğu, normal yolcu hizmetlerine devam ederken, diğer yandan da TCDD'nin asıl önem verdiği yük taşıma işlevinde de önemli görevler görüyorlar. Mesela Kaklık İstasyonu'ndan Bulgaristan'a yakınlardaki bir sunta fabrikasından büyük miktarlarda ihracat yapılıyor,.

    Trencilerin merkezleri ile haberleşmelerinde en önemli aletlerinden bir tanesi de telefon. Eee, bunda ne var diyeceksiniz ama onların kullandıkları telefonlar bizim bildiklerimizden değil. Trenlerde taşınan ve bu resimde de gördüğünüz gibi her istasyonda bulunan fişlerden birine takılarak kullanılan bir sahra telefonu benzeri bir cihaz. Bu tür telefon fişlerini tren yollarında, rayların kenarlarında da bulmak mümkün. İstasyonlardaki, çoğunlukla trenin o andaki mevkiini bildirmek için kullanılıyor. Yollardakiler ise arıza, kaza veya benzeri acil durumlarda merkezler ile haberleşmek üzere kullanılıyorlar.

    Dün gelen ve bizi çok memnun eden sürpriz telefonlardan bahsetmiştik. Bunlardan bir tanesi de 7. Bölge Tesisler Kontrolörü, Müfettiş Muzaffer Çetin'den gelen idi. Kendisi dünden bize TCDD 7. Bölge sınırlarının başlangıcı olan Kaklık İstasyonu'nda bizi karşılayacağını söylemişti. Gerçekten de Kaklık'a geldiğimizde kendisi buradaydı. Bizi karşıladı. Ama bir de bundan sonra 7. Bölge'de geçecek olan gezimizde bize refakat edeceğini de söyledi.

    İlk başlarda, istasyonları bulmakta zorlandığımızdan bir refakatçinin iyi olacağını düşündük ama sonra biraz düşününce, tamam, TCDD'nin ilgisi hoşumuza gidip bizi onurlandırmıştı ama bizim kendi başımıza yapmak istediğimiz bir gezide bir refakat edecek bir ekibin bulunması pek de hoşa gidecek bir şey değildi. En başta, onlar arabaları ile gelecek ve muhtemelen bizi yavaşlatacaklardı. Malum biz motorlar ile gidiyoruz. Ardından görevli kişilerin yapacakları muhtemelen daha önemli işler var iken bizimle beraber gelmeleri ve işlerinden olmalar pek bize göre değildi. Bir de gezideki amaçlarımızdan biri de trenlerin yanında motosiklet ve sürücülerine dikkat çekmek olduğundan bu refakat işi bizim gezi amacımıza tam olarak uymuyordu. Ama daha sonraları bunun başımıza gelecek diğer olayların sadece bir başlangıcı olduğunu anlayacaktık.

    Bu arada bugün gezmemiz gereken istasyonlardan bir kısmının kapalı ve metruk halde bulunduğu, bu yüzden birçoğunu gezmemizin gereksiz olduğu, ama Dazkırı ve Dinar İstasyon'larında özel olarak beklendiğimiz bilgisi bize veriliyordu.

    Bu durumda kendi aramızda yol programımızı bir kez daha gözden geçirdik. Zafer Akçay, zaten TRT'nin Manisa'da düzenlediği bir şenlikte sunuculuk görevi nedeniyle bu akşam geri dönmesi gerekiyordu. Bu durumda sadece 2 istasyon için onlarca kilometre yapıp geri dönmesi yerine, Kaklık'tan ayrılarak daha Denizli üzerinde geri dönmesinin daha uygun olacağına karar verdik. Ben önümüzde sadece birkaç istasyon kaldığından fotoğraf ve video çekimini idare edebilirdim. Gerçi 3 gündür, gece gündüz, yağmur, çamur demeden beraber sürdüğümüz bir yol arkadaşlığımız vardı ve ayrılmak zor olacaktı ama birbirimize bol şanslar diledik, kucaklaştık ve ayrıldık. Bundan sonra ben tek başıma yola devam edecektim.

    Refakatçilerimizin zoru ile yeni yapılan programa göre sırada Dazkırı İstasyonu var. Neyse biz şimdilik işimize bakalım. Dazkırı, yine İngilizler tarafından inşa edilmiş bir istasyon. İstasyon Şefi, Süleyman Şentürk bize burasının 3 Kasım 1889 yılında yapıldığının bilgisini veriyor. Hakikaten de etrafta dolaştıkça İngiliz mimarisi her yerde gözümüze çarpmakta.

    Dazkırı İstasyonu'nda bizi hayrete düşüren etraftaki tarihi taşların çokluğu oldu. Aşağıdaki yazıt tam giriş kapısının önünde duruyor.

    Bu istasyonda diğerlerinde gördüklerimizin aksine, büyük ihtimalle istasyon şefi Öztürk'ün titizliği ile alakalı olarak maketler, tarihi objelere rastladık. Aşağıda bir eski buharlı lokomotif maketi ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında kullanılmış bir haberleşme cihazı, bizim kuşağımızın iyi ve kötü günlerle ilgili olarak çok yakından bildikleri ama daha gençlerin hiç görmediği bir telgraf makinesi var. Atatürk'ün küçük büstü ve yanı başındaki bayrak ile o kadar güzel bir bütün oluşturdular ki.. İnanın bu resim bir mizansen değil idi. Resimdeki her şey zaten orada, istasyon şefinin masasında, yerli yerinde duruyordu. Bana sadece deklanşöre basmak kaldı. Bu arada telgraf makinesinin arkasındaki yazının başlığına dikkatinizi çekmek isterim.. "19. yüzyılın interneti!.."

    Daha evvelden de bahsettik ya, artık buralarda istasyonlar yolcudan ziyade yük taşımacılığına yönelmiş. Dazkırı'dan da yakınlardaki Alkim Kimya'nın üretimi olan Soda ve yörenin en önemli tarım ürünlerinden olan Pancar yükleniyor. Dazkırı İstasyonu zaten yerleşim yerlerinin uzağında kalmış zaman içerisinde, o yüzden buradan yolcu taşımacılığı beklemek zor. Dazkırı, Denizli-Burdur karayolunda, tam da anayolun üzerine taşınmış artık. Yolcular karayolunu tercih ediyorlar, maalesef.

    Halbuki, tren yolu ile seyahat daha hesaplı, daha güvenli. İşte seyahatimizin bir amacı da insanlara bunu anlatabilmek.

    Su kuleleri, eski istasyonlarda yani Buharlı Lokomotiflere ev sahipliği yapmış tüm istasyonlarda bu Su Kule'leri karşımıza çıkıyor. İstasyona yanaşan Buharlı Lokomotiflerin su aktarım ve ikmalleri bunlar vasıtası ile yapılırmış. Artık kullanılmıyorlar ama istasyonlarda bunlar çalışır vaziyette bulunuyorlar.

     

    Yine eskilerden bir görüntü. Dekovil. Red Kit çizgi romanlarından hatırlar mısınız? Şimdi bunların motorluları var, bir sonraki istasyon gezimizde onu da video görüntüsü ile yakaladık. Aşağıdaki dekovil büyük ihtimalle yakın mesafelerde kömür veya cevher taşımasında kullanılıyordu. Şimdi revizyondan geçirilmiş, bize eskileri anlatmak istercesine Dazkırı İstasyonu'nun bahçesinde, yeni nesillere geçmişten bir görüntü olarak sergileniyor.

    Dazkırı ile ilgili birkaç anımı daha aktarmak istiyorum. Ana yoldan birkaç kilometre içeriye girip istasyona geldik. Motoru park ettik, baktım o sırada bir polis arabası da istasyona girdi. Allah dedim, hız sınırını mı aştık, ters yola mı girdik derken, baktım memur arkadaşlar ellerini uzatıp, hoş geldiniz diyorlar. Meğerse bizi karşılamağa ve Emniyet Amirliği'ne bir çay içimine davet etmeğe gelmişler.

    Daha polisler gitmeden iki genç adamın daha resmi plakalı bir 4X4 kamyonetten inip bana doğru geldiklerini gördüm. Kemal ATA, Dazkırı Kaymakamlığında görevli ve Mutlu KAYA, Dazkırı Kadastro Müdürü. Onlar da kaymakam adına bizi karşılamağa, hikâyemizi dinlemeğe gelmişler. Ellerinde bir çiçek, inanın o çiçeği motosiklet üzerindeki kısıtlı bagaja rağmen eve kadar getirdim. Notta ise "Cumhuriyetimizin 83. yılında çıkmış olduğunuz yolda amacınıza ulaşmanız temennisiyle.. - Dazkırı İlçesi" yazıyordu. Bir kez daha onurlandım.

    Kemal Ata, Dazkırı Kaymakamlığının yanında ilçedeki Anadolu Ajansı temsilciliği görevini de yürütüyor, Mutlu Kaya ise Kadastro Müdürü olmasına rağmen bize gelme sebebi, aslında motor tutkusu. Çok hoşuma gitti. Yolda karşılaştığımız birçoğu ile beraber iki iyi arkadaş daha edindim.

    İstasyonun gezilmesinin ardından polis memurlarının ricasını da kırmayıp, Emniyet Amirliği'ne gittik. Burada da başka bir sürpriz. Bizi konuk eden Dazkırı Emniyet Amiri, Bayram Tuncay ÜNLÜ, bundan 7-8 sene evvel Kuşadası'nda görev yapmış. Hal böyle olunca da sohbet uzadı. Bir çok ortak tanıdığımız çıktı.

    Dazkırı'da epey oyalandık ama güzel dostluklar da kurduk. Bir sonra ki durağımız Dinar İstasyonu. Resimlerin arkasındaki yüksek dağlardan da görebileceğiniz gibi artık Anadolu'nun içlerine daha fazla yaklaşıyoruz. Afyon'un muhteşem dağları fotoğraflarımızda çok güzel bir doku oluşturuyor.

    Her istasyonda olduğu gibi burada da istasyonların yenileme ve düzenleme çalışmaları devam ediyor. TCDD kendisini yeniliyor.

    Gerçi Kuşadası'nda yaşayan biri olarak sadece 15 kilometre ötemizdeki Çamlık'ta bulunan Buharlı Lokomotifler Müzesinde onlarca buharlıyı bir arada görmek mümkün ama bizim oralardan yüzlerce kilometre uzakta bir tanesine daha rastlayınca fotoğrafını çekmeden edemedim. İstasyonun hemen girişinde sergileniyor bu buharlı lokomotif.

    Rayların çokluğundan da anlayabileceğiniz gibi, Dinar bir aktarma ve manevra yeri olarak da kullanılıyor. Böyle olunca da makaslara ve makasçılara çok işler düşüyor. Lamba gelen trene yolun açık veya kapalı olduğunu kırmızı ve yeşil ışıklarla haber veriyor. Aşağıdaki beyaz topuzlu kol hangi tarafa yönelikse o taraftaki hatta gireceğinizin işaretini veriyor.

    Kurtuluş Savaşı'nın önemli noktalarından olan Afyon sınırlarına girdiğimizden bu yana her istasyonda olduğu gibi Dinar İstasyonu'nda da gönderdeki bayrağı bambaşka duygularla selamlıyoruz.

    Artık hava yavaş yavaş kararmağa başladı. Buradan Isparta'ya geçiyoruz. Isparta Garı'nı sabah erken saatlerde fotoğraflayacağız. Bu geceyi Isparta Garı'nın misafirhanesinde gümbür gümbür yanan bir odun sobalı oda da geçireceğim. Bugünkü günlüğümü Gar Müdürü, 45 yıllık demiryolcu Yusuf Ziya Kurt'un odasından yazıyorum.

    İzmir civarında gördüğümüz ilgi ve itibar buralarda biraz düştü. Normalinde bugünün programında 24-25 istasyon vardı ama görebileceğiniz gibi sadece 3-5 tanesini görebildik, çünkü 7. bölge nedense kapalı, metruk istasyonlara girmemizi istemiyor. Bizim bunların resimlerini çekip, gazetelere falan verip TCDD'yi kötüleyeceğimizden bahsetmeye başladılar, ama Çivril ara yolu gibi gezmeyi gerçekten istediğim bir bölümü gezmeme izin vermemelerine rağmen ben hala iyi niyetli bir şekilde yoluma devam etmeye çalışıyorum.

    Yarın işler biraz daha kızışacak

    Gönderilen Feb 11 2008, 02:01 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 2 comment(s)

  •   İki teker ile Çok Tekerin Ardından. 3. Gün

    Sun, Feb 10 2008 9:56
    3,518 Okundu  

    31 Ekim 2006, Salı.. 3. Gün Dünümüz ara ara yağmurla geçtiği için, akşam ilk işimiz internetten hava durumu raporu almak oldu. Tüm meteoroloji istasyonları güzel bir gün vermesine rağmen sabah bardaktan boşanırcasına yağmura uyandık. Bilirsiniz, biz motorcular için yağmur sorun değil ama bizim tür bir ekspedisyonda sorun yaratabiliyor. İlk önce, yolculuğumuz her 5-6 kilometrede bir yeni istasyon olduğu için sık sık kesintiye uğruyor, yani her seferinde eldiven, kask çıkart, montları çıkart, sıcak ofislere gir ve 15-20 dakika sonra yine yağmura çık. Bir diğer sorun ise, her istasyonda fotoğraf ve video çekimleri yapıyoruz ve elimizdeki ekipmanlar maalesef böyle havalarda kullanmaya elverişli değil. Bir de motosikletimde kullandığım GPS var ve bu da böyle havalarda kullanılacak bir alet değil (Garmin IQUE 3600 PDA). Bu yüzden bu sabah yola çıkmayı yağmurun yavaşlamasına bırakmak zorunda kalıyoruz. Bir de kaldığımız otelin resepsiyonundaki interneti kullanmamıza izin verilince dünkü yolumuzun notlarını ve hikayesini web sitemize aktarmaya adıyoruz bu boşluğu.



    Yola çıkmadan önce, her günün akşamında yol hikayemizi, web sitemizin Seyahatname sayfalarında yayınlamayı planlamıştık. Bahane ile bu sabah bunu gerçekleştirme olanağı da bulmuş olduk. Aslında yola çıkmadan önce gezenbilir.com sitesinin yöneticisi sevgili Sedat Açıl ile, eğer saat başı bulunduğumuz yerin koordinatlarını kendisine SMS ile bildirirsek, bizim güzergahımızı Google Eart üzerinden, kendi web sitemizde Live Tracking şeklinde yayınlayabileceğini belirtmişti, ancak yola çıkmadan önce kendisi ile bu konuda irtibatı kuramadığımızdan bu işlem gerçekleşmedi ama diğer etaplarımızda bunu da web sitemiz üzerinden sunabileceğiz. Sevgili Sedat Açıl yanında, üyesi olduğumuz tüm Tren ve Motosiklet gruplarından bu ekspedisyon öncesi ve esnasında inanılmaz destekler aldık. Teşekkür için hepsinin isimlerini buraya aktarmaya olanak yok ama Seyahatnamemizin yayınlanması esnasında bu gruplardan mutlaka bahsedeceğiz. Onlar çok kalabalıklar ama bizimde yolumuz uzun nasıl olsa. Tüm üyesi olduğumuz internet grupları böyle bir ekspedisyona hep ama hep iyi niyetli ve yardımcı olmak amacıyla yaklaştılar. Tüm tanıtım mesajlarımız ve günlüklerimiz inanılmaz bir heyecan ile yayınlandı ve büyük destek aldık. Bunun yanında bize gaz veren kişilerden tek tek bahsetmeye olanak yok. Herkese çok teşekkürler.

    Yola çıktıktan sonra listemizdeki istasyonlardan tahminimizden daha da fazlasının artık kapalı veya kullanım dışı olduğunu gördük (bu konuya ve bizim görebildiğimiz kadarı ile sebeplerine daha sonra deyineceğiz). Bu yüzden de bugün gideceğimiz ilk bir kaç istasyondan pek umutlu değiliz. Bizim, istasyon olarak gördüğümüz binalar ne yazık ki çoktan ev olmuşlar. Ev olarak kullanılan ya da tümden boşaltılan istasyonların çoğunda tabelalar yerinde. Bu da bizim işimizi kolaylaştırıyor. İşte size bugünkü güzergahımızdan bazı kapanmış istasyonlar. Sırasıyla Güzelköy, Beşeylül, Pamukören ve Pamukören lojmanı..


    Yolumuza devam edince karşımıza bu sefer Kuyucak İstasyonu çıkıyor. Burada da çok sıcak karşılanıyoruz.  Resimlerden de fark edebileceğiniz gibi, istasyonları fark etmek çok kolay çünkü binaların mimarisi etrafındaki diğer binalardan ayırmak çok kolay. Ege’nin özellikle bu bölgesinde ilk tren yolunun kurulması imtiyazları İngiliz’lere verildiğinden, istasyon binaları ve müştemilatının mimarisinde de onların izleri var. Bu bölgedeki tüm istasyonlar en az 100 yıllık. Nitekim, Kuyucak İstasyonu’nun ana binasında 1907, lojmanında ise 1911 rakamlarının kapıların üzerlerine kazındığını görüyoruz. Aslında bu tarihleri görmesek de Kuyucak, perondaki bagaj ve yük tartmakta kullanılan, Liverpool’da üretilmiş kantarından, bekleme salonundaki banklarına, istasyon şefinin odasındaki mobilyalardan, tüm istasyonlarda artık internet üzerinden online bilet kesebilme olanağı olmasına rağmen bir kenarda duran, hani o eski karton bilet dolabı ve bu biletleri damgalamakta kullanılan kompostör aletine kadar her şey bize bu binanın yaşını anlatmaya yetiyor.






    En başında da söylemiştim. Bu ekspedisyonun iki amacı var. Trenleri ve Motosikletleri tanıtmak, sevdirmek ve memleketimizin ulaşım sektöründe hak ettikleri yerlerine kavuşmasına katkıda bulunmak. İstasyondan yaklaşık 50 metre ileride bir geçit var. Bu bir köprü, üstünden de köye giriş yapılıyor. Amacımız rayları takip etmek, aracımız ise motorlarımız. İşte bu iki amaç ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Zafer Akçay’ın vizöründen bu iki unsurun nasıl öne çıkartıldığını görünüz. Burası Kuyucak.





    Bugün 54 gün olarak planladığımız ekspedisyonun sadece 3. günü. Ancak gelen bir kaç telefon bizi mutlu ediyor. İlk olarak şu anda gezmekte olduğumuz TCDD bölgesinin, yani 3. bölgenin müdürü Sabahattin Eriş’den. Anlaşılan yola çıkış günümüzde Alsancak Gar’ında yaptığımız film çekimleri ve hemen ertesi gün İzmir gazetelerinde yayınlanan “Unutulmuş Garlar Belgesel Oluyor” başlıklı haberler ses getirmiş ve bizim bu ekspedisyonu tamamlamaktaki ciddiyetimizi anlatmış. Bölge müdürü, TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman’ın şahsen aradığını ve ekspedisyonumuzdan haberdar olduğunu ve bizim belgeselimizin iyi geçmesi amacıyla ne lazım gelirse yapılması ve gerekli kolaylıkların gösterilmesi konusunda talimatlar verdiğini bize bildiriyor. Seviniyoruz, çünkü yavaş yavaş amacımıza ulaşmakta doğru yolda olduğumuzu ve amacımızı da gerektiği şekilde anlatabildiğimizi anlıyoruz.

    Bu telefon görüşmesinin hemen ardından da bu sefer yarınki güzergahımızda yol alacağımız 7. Bölge Müdürlüğünden müfettiş Muzaffer Çetin’in telefonunu alıyoruz. O da ekspedisyonumuzdan haberdar olduklarını ve kendi bölgelerine ne zaman ulaşacağımız ve bizi bölgelerinin girişi olan Kaklık İstasyonu’nda bizi karşılamak istediğini söylüyor. Gerçekten gururlanıyor, iyi bir amaç uğruna yollarda olduğumuzu anlıyor ve seviniyoruz ama ertesi gün kendileri ile karşılaştığımızda sevincimizin kursağımızda kalacağını henüz idrak edemiyoruz.

    Bu arada gelen başka bir telefon daha var. Bu ise gerçekten komik. Kara mizah gibi.. Yola çıkmadan önce bu etap sırasında geçeceğimiz tüm illerin (İzmir, Aydın, Denizli, Burdur, Isparta ve Afyon) valiliklerine ekspedisyonumuz ve amacımız hakkında bilgi veren fakslar çekmiştim. Yol boyunca bolca fotoğraf ve video çekimleri yapacağımızdan yol üzerinde sorunlar veya ne yapıyorsunuz, kimsiniz, ne iş gibi sorularla karşılaşmamak için bunu gerekli görmüştüm. Bir diğer amacım ise motosikletlerin ana yollardaki hız limitlerini göz önüne alırsanız, eğer oralarda olduğumuz bilinirse belki de trafik polislerinden biraz iltimas görürüz düşüncesi idi. Nitekim bu mesajlarımızın valilikler tarafından gerekli birimlere iletildiğini bu gelen telefon ile anladık. Arayan Afyon ili 112 Acil Servis müdürü olan doktor idi. Valilikten aldıkları emir uyarınca il sınırlarına girdiğimiz andan itibaren bize bir 112 Acil Ambülansı ile refakat etmek istediklerini ve ne zaman Afyon sınırlarına gireceğimizi öğrenmek istiyorlardı. Şaşırdık, güldük ama ciddiyetimizi koruyarak doktor beye böyle bir talebimiz olamayacağını, bir ambülansın bize tahsis edilmesini kesinlikle kabul edemeyeceğimizi ne kadar anlattıysak da onun ısrarlarını ancak, “doktor bey, sağ olun, gerçekten buna gerek yok, siz bize telefon numaranızı bırakın, acil bir durum olursa biz sizi arayalım” telkinlerimizden sonra kabul ettirebildik.

    Kuyucak ardından bu seferki istasyonumuz Horsunlu. Bakımlı ve güzel bir istasyon.

    İstasyonların aynı zamanda lojman olarak da kullanılması sahiplenilmesi açısında yararlı. Birçok istasyonun birkaç odası ya da hemen yanı başındaki ek bina lojman olarak kullanılıyor. Bu da bir anlamda istasyonlara kadın elinin değmesini sağlıyor. Belki de bize yansıyan sıcaklığın başlıca sebeplerinden biri bu. Hikayemizin başında bahsettiğimiz "Yüksek tavanlı taş binalar. Pencerelerinde sardunyalar, kapı eşiğinde sefer tasları.." sözleri burada anlam buluyor.

    Tam bu arada size bir de demiryolu bilgisi vermek istiyorum. Aşağıdaki tabela mutlaka her istasyonda da bulunuyor. Bu tabelada istasyonun adının yanında konumu ile ilgili bilgilerde veriliyor. Rakım'ı hepimiz biliyoruz, istasyonun denizde yüksekliğini gösteriyor. Hemen yanında gördüğünüz kilometre bilgisi ise trenciler için gerçekten önemli. Her istasyon bir kilometre ile tanınıyor. Bu da ana istasyondan (Horsunlu için ana çıkış istasyonu Alsancak Gar'ıdır) olan uzaklığı gösteriyor. Yani Horsunlu (elbette demiryolu yani rayların üzerinden alınmıs kilometre) Alsancak'dan 198 kilometre ve 678 metre uzaklıkta. Demiryolcular aralarındaki iletisişimde daha çok bu kilometreleri kullanıyorlar.

     

    Ancak TCDD'nin 150. yılında çıkarttığı Kurumsal Kimlik ve imaj yenileme çalışmaları çerçevesinde tüm istasyonlara yeni bir makyaj yapılıyor. İstasyonlar boyanıyor, mümkün olduğunca standart mobilya ile yenileniyor ve yeni tabelalar asılıyor. Özellikle büyük şehirlerde başlayan bu değişimi belki sizlerde farketmişsinizdir. Artık tabelalar çoğunlukla pleksiglas üzerine yazılıyor ve yukarıdaki fotoğrafda gördüğünüz Horsunlu tabelasındaki ruhu asla yakalayamayacak gibi geliyor bana.

    İzmir-Denizli karayolundan giderken Denizli yakınlarında yolun solunda yükselen buhar sütünlarını görmüssünüzdür mutlaka. Yaz kış burası sanki sisli, puslu bir hava varmış görünümündedir. İşte şimdi de burada, Buharkent'deyiz. Ama Buharkent'de şehrin karayoluna doğru gelişmesi neticesinde özelliğini yitirdiğinden ve yolcu yük kapasitesi giderek azaldığından kapatılmış istasyonlardan bir tanesi. Böyle yerleri gördükçe içimiz cız ediyor. Elbette asrtık karayolunun daha yaygın olması nedeniyle bazı istasyonların işlevlerini yitirmesini anlayabiliyoruz ama böyle 75-100 yıllık güzel binaların da kendi kaderlerine terkedilmesine bir anlam veremiyoruz. Bir şekilde değerlendirilebilmeli diye düşünüyoruz.

     

    Belki de bu yüzden bu arada, Buharkent'de biraz daha fazla vakit geçiriyor, bu güzel manzarayı içimize sindiriyor, hatta böyle bir yeri fotoğraflarken biraz daha özen gösteriyoruz.

    Dedik ya artık devlet demiryolcular arasında meşhur olduk diye, artık istasyonları bulmakta hiç zorlanmıyoruz çünkü demiryolcular taa uzaktan bize el sallayarak yol göstermeye başladılar. Anlaşılan bölge müdürlüğünden tüm istasyonlara bir yazı gönderilmiş hatta demiryolcuların kendi aralarında "şimdi bizden çıktılar, biraz sonra sizde olurlar" gibi haberleştiklerinden bile şüphelenmeye başladık, çünkü çaylar hep yeni demlenmiş oluyor.

    Sarayköy civarlarında 3 günlük gezimizin favori istasyonuna rastlıyoruz. hem mekan, hem görüntü anlamında gerçekten harika bir yer. Bir de üstüne ğstlük, biz buradayken gelen ve giden 4-5 trenden sonra burasının gerçekten çok farklı olduğunu farkediyoruz. İşte size Sarayköy istasyonu. Bu resimdeki tabela ve bayrak olmasa, ilk bakışta buranın Türkiye’de bir istasyon olduğuna inanmak zor. Yine 1800’lü yılların sonunda yapılmış bir İngiliz binası. Etrafındaki ağaçlar ve ferah konumu, bu istasyonu diğerlerinden ayırıyor. Burada birçok sürprizle de karşılaşıyoruz. Bizi yollarda karşılayan görevliler, bizim için demlenen istasyon çayları, gelen trenler, giden trenler, karşılaşan trenler, yolumuzu kesen trenler.

     

    Sarayköy İstasyonu'nun olanaklarının fazlalığından olsa gerek, İzmir ve Denizli yönünden, aksi istikametten gelen trenler burada birbirlerini karşılıyorlar. Bunun asıl amacı, tek hat üüzerine kurulmuş Türk demiryolu teşkilatında bu tür istasyonlarda katarlar birbirlerini karşılıklı olarak geçebiliyorlar. Bir diğer amacı ise, bu tür istasyonlarda trenlerdeki görevliler yer değiştiriyorlar. Yani anlayacağınız treni ilk istasyonundan kaldıran tren personeli son durağa kadar gitmiyor, yolun ortasında karşı istikametten gelen tren personeli ile yer değiştirerek evlerine geri dönüyorlar.

     

    İzmir treni hareket etti ama Afyon treni bir ekspres trene yol vermek için istasyonda beklemeye başladı. Bu ilk bakışta önemli bir detay gibi görünmese de bizim için ne kadar önemli olduğunu hareket edince anladık. İstasyonun tek girişi olan yerde şimdi dev gibi bit tren duruyordu ve biz “biraz müsaade edin de geçiverelim” demek gibi bir lükse sahip değildik. Mecburen diğer tren geçene kadar bekliyoruz. . 

    Sarayköy'deki yetkililerden önümüzdeki iki istasyonun kapalı olduklarını öğrenince, hava da yavaş yavaş kararmaya başladığından direk olarak bugünün son istasyonuna hareket ediyoruz. Sarayköy'den sonra sola sapıp, direk olarak Pamukkale Yolu kestirmesine giriyoruz. 

    Burası Denizli Ovası’nın ortasında bulunan Goncalı İstasyonu… İlk bakışta alelade bir istasyon gibi görünse de burası İzmir Afyon ve Denizli hatlarının dağıtımının yapıldığı yer. İstasyonlarda normal olarak bu kadar eleman yok. Ara istasyonlarda hep bir en fazla iki görevli ile karşılaştık. Ama burası yukarıda da bahsettiğimiz gibi dağıtım istasyonu olduğu için görevli sayısı da daha evvel rastladıklarımızdan hayli fazla. Sohbet ediyoruz.

     

    Bu yorucu ve ıslak günün yorgunluğunu atmak üzere Pamukkale'deki otelimize hareket ediyoruz. Günün sürprizi bir diğer sponsorumuz olan Peninsula Tours'dan. Bize bu ıslak günün yorgunluğunu atabileceğimiz Hierapolis Thermal Otel'de yer ayırtmışlar. Bakalım otele yerleştikten sonra günlük raporu yazıp, internette yayınlamaya gücümüz kalacak mı?

    Gönderilen Feb 10 2008, 09:56 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 2 comment(s)

  •   İki Teker ile Çok Tekerin Ardından - 1. ve 2. Günler

    Fri, Feb 08 2008 0:59
    6,650 Okundu  

    Yıllar önce demir ağlarla örülen bir ülkenin coğrafyasını, bu demiryollarını ray ray takip ederek dolaşmak düşüncesiydi içimizi kaynatan. Küçük, sakin, gururlu, yorgun istasyonlar demirbaş demiryolcular. Ceplerinde köstekli Serkisoflarıyla yıllar öncesinin Express saatlerini içlerinden hala ezber eden emektarlar. Yüksek tavanlı taş binalar. Pencerelerinde sardunyalar, kapı eşiğinde sefer tasları…Anadolu'nun Demiryolları ile tanışmasının 150. Yılında, bir 29 Ekim günü, 150 sene boyunca gelenleri kavuşturan, gidenleri ayıran ama ülkemizin ulaşım politikaları nedeniyle tüm diğer İzmir istasyonları gibi şimdilerde sadece düğünlere, defilelere, özel showlara hizmet veren, lokomotiflerin düdüklerine ve dizel kokularına hasret Alsancak Gar'ından başlamak istedik.

    Ben Levent Vardar, 1959 doğumluyum. Kuşadası'nda oturuyor ve Turizm ile uğraşıyorum. Yola Selam'ın ilk etabındaki yol arkadaşım Zafer Akçay, 1963 Ankara doğumlu. İzmir'de oturuyor, TRT-İzmir Radyosu'nda Baş Spiker olarak görevli.

    Bu seyahat ilk başlarda her motorcuda olduğu gibi bizde de bir gezelim gelelim hevesiyle başladı. Ama oturup da düşününce zaten bol bl yaptığımız şuradan şuraya gidilip, gelinilen basit seyahatler yerine, bir ekspedisyon yapmak fikrine daha da yakınlaştık. Bu ekspedisyon içerisinde hem Tren'leri, Demir Yolları'nı tanıtalım, hem de Motosiklet, Eğitim ve Güvenli Sürüş üzerine insanlara bir şeyler verelim istedim. İlk etap, ister istemez Tren'lerin tanıtımına dönüştü. Çünkü bu ekspedisyondan bir Belgesel çıkartma fikri ile 800 kilometrelik ilk etabın İzmir-Aydın arasındaki 150 kilometrelik bölümü, yani 150 sene önce Anadolu'nun ilk raylarla tanıştığı bölümünü bir film ekibi ile gezdik. Bunun için film ekibinin masraflarını üstlenerek bize sponsor olan Kuşadası Belediye'sine bir teşekkür, hem de büyük bir teşekkür etmemiz gerekiyor.  Alsancak’dan bizi uğurlamaya gelen OMM-İzmir ve İzmir Riders grubuna ait bir çok arkadaşımızın eşliğinde, seneler önce kapatılmış, kapatıldığı gibi buraya ulaşan tüm raylar, kaldrılılmak yerine, asfaltın altına gömülmüş Seydiköy İstasyonu’na uğradık. Aşağıda resimde motorlarımızla gittiğimiz, şimdilerde evlerin arasında sıkışmış bir çocuk parkına çıkan yol daha evvelden Gaziemir’den Seydiköy İstasyonu’na gelen bir ara hat imiş. 

    Bir sonraki durağımız, İzmir’deki şehir içi istasyonların metro çalışmaları nedeniyle kapatılmasının ardından bir depo haline getirilen Cumaovası İstasyonu. Eğer İzmir’e Denizli yönünden tren ile geliyorsanız artık Basmane veya Alsancak Gar’larına kadar gidemiyorsunuz. Trenlerin artık son durağı Gaziemir İstasyonu. Buradan şehir merkezine otobüsler ile taşınıyorsunuz. Bu durumda da Cumaovası İstasyonu, Denizli yönünden gelen trenlerin Gaziemir’de yolcularını bıraktıktan sonra gelip, ikmal ve bakımlarının, temizliklerinin yapıldığı bir depo haline getirilmiş. Bu yüzden de burada bol bol tren bulmak mümkün. Bu ekspedisyona başlamadan önce, bir hafta sonunda, acaba belli rotalarda tren yolunun, rayların yanından seyahat edebilir miyim diye bir inceleme gezisine çıkmıştım. Ancak tren yolunu paralel gitmenin birkaç kiometre dışında pek de mümkün olmadığını görmüştüm. Ama burada, Cumaovası’nda çekimlerimizi yapar, istasyondaki trencilerle konuşurken Denizli Mototreni’nin geldiğini görünce, bari bu fırsatı iyi değerlendirelim dedim ve kısa bir süre de olsa tren ile yan yana motorlarımızı sürdük. Bundan sonra gezeceğimiz on binlerce kilometre boyunca böyle bir şansı yakalayıp yakalamayacağımızdan emin değildik.

     

    Torbalı, Tepeköy gibi kasabalar seneler boyunca Kuşadası-İzmir güzergahındaki gidiş gelişlerimde araba veya motorum ile içerisinden yüzlerce hatta binlerce kez geçtiğim yerler. Ancak bugün Tepeköy içerisinde tren İstasyonunu ararken farkettik ki geçtiğimiz yerleri tanımıyoruz. Veya geçtiğimiz yerlerde sadece yolumuzun sağındaki ve solundaki manzaralardan başka bir şey ile ilgilenmiyoruz.  Nitekim, bu küçüçük Ege kasabasında, Tepeköy'de, tren istasyonu'nu bulabilmek için yarım saate yakın bir zaman harcadıktan sonra ancak bu ayıbımı farkedebildim. Artık karar verdim, bundan sonra nereden geçersem geçeyim, eğer zamanım var ise mutlaka çevreyolu gibi yollardan değil de, "Şehir Merkezi" yönünü gösteren tabelayı takip edip, kasabaların içerisinden geçmeye karar verdim. 

     

     

     

    İtiraf etmeliyim ki, bugün, biraz da acemiliğimize geldi. Yaz saati uygulaması bugün sona erdiğinden hava bir saat daha erken kararacak. Film çekimleri beklediğimizden de fazla zaman alacak. Diğer yandan tren istasyonlarında film veya fotoğraf çekmek, yani bizim tür bir ekspedisyon için film ve fotoğraf çekmek özel izinlere bağlı. Bu yüzden her istasyona girdiğimizde hiç bir şey yapmadan önce, yetkililer ile görüşmemiz, elimizdeki izin belgelerini falan göstermemiz gerekiyor. Diğer yandan da çekimlerimizi canlı olarak yani bizim seyahatimiz esnasında yaptığımız için kameramanların ışık, gölge gibi sorunlara çözüm bulmaları gerekiyor. Bu yüzden planladığımız yolu yapamayacağımız öğleden sonra ortaya çıkmaya başladı.

     

    Bu günkü son durağımız Selçuk olacak gibi gözüküyor. Yine de yolumuzun üzerinde bulunan Sağlık İstasyonu'na da uğruyoruz. Ortalıkta hiç kimse gözükmüyor, çünkü tren saati değil. Buradan da tren saatleri dışında bir çok ara istasyonda bırakın yolu, TCDD çalışanlarını dahi göremiyeceğimizi anlıyoruz. Selçuk'tan bir önceki istasyon ise, şu anda büyük ihtimalle TCDD çalışanı bir ailenin evi haline gelmiş olan Kozpınar İstasyonu. Kapanmış. İstasyon olduğunu ancak binanın yapısına bakarak anlayabiliyorsunuz. Artık gün ağırmak üzere, Selçuk'a vardık. Burası bugün gezdiğimiz diğer istasyonlara nazaran burası daha da hareketli. Biraz sonra gelecek olan bir trenden dolayı ortada bir sürü yolcu var. İstasyonda ise bugün yarın yoluna devam edecek tren ve kataraları park halinde görmeniz mümkün. Hava kararmak üzere olduğu için çekimleri bir sonraki güne erteleyip bol bol resim çekiyor ve istasyon çalışanları ile ertesi gün buradaki katarları bir sonraki duraklarına taşıyacak makinistler ve diğer yol personeli ile istasyonun hemen dibindeki kahvehanede sohbete dalıyoruz. Diğer yandan da gelen giden yolculara, peronların ortasına park ettiğimiz motorlarımız hakkında malum sorular hakkında açıklamalarda bulunuyoruz. Bunlar kaçadır? En çok kaç yaparlar? Üşümüyor musunuz? Nereye gidiyorsunuz?  İşte size, bir akşamüstü Selçuk İstasyonu.

     

    Yukarıda anlattıklarım eğer aklınızda kaldı ise; Selçuk'tan binlerce kez geçtiniz değil mi? Acaba kaçınız, ana yola sadece bir kaç yüz metre mesafede bulunan, bu istasyonu gördü? Lütfen, lütfen, kasabalarımızdan geçerken, ana yolları kullanmayalım. Şehir Merkezi tabelasını takip ederek gidersek kaybedeceğimiz süre en fazla 5 dakikadır..  Bu gezi esnasında konaklamalarımızı, büyük şehirlerde TCDD Misafirhanelerinde, küçük şehirlerde tren istasyonlarında makinistlerin veya diğer tren personelinin dinlenmesi için ayrılmış lojmanlarda veya en kötüsü istasyonun bekleme salonunda uyku tulumum içerisinde halletmeyi düşünmüştük. Ama bugün yolun sonu Selçuk'da bitti. Kuşadası yani benim ev ise sadece 15 dakika uzaklıkta. Biz de eve gitmeye karar verdik. Sabah ayrılırken hadi haftaya görüşürüz dediğim eşim ve çocuklarım bizi evin kapısında görünce şaşırmadılar desem yalan olur..

    30 Ekim 2006, Gün 2. Bugünkü programımız da Nazilli'ye kadar yolumuz var. Kilometresinide söyleyeceğim ama utanıyorum :-)  RideTurkey aslında sürüş uzunluğu en az 3.000 kilometre olan yol hikayelerine ayrılmışken biz bugün sadece 90 kilometre yol yapacağız demek acaibime gitti gerçekten.

    Ancak bu ekspedisyonun amacı ve programı gözönüne alındığında günlük en fazla 150 kilometreden fazlası mümkün değil. Planımız 10.894 kilometre uzunluğundaki TCDD şebekesinde bulunan, kullanılan, kullanılmayan tüm istasyonları atlamadan, resimlemeden geçmemek. Üstüne bugün de Aydın'a kadar bir film elibi ile seyahat edeceğiz. Bu da elimizi kolumuzu bağlıyor ama pek de şikayetçi değiliz açıkcası. Sonunda ortaya güzel bir eser çıkacakmış gibi gözüküyor ve biz bu etaptan çıkacak tanıtım filmi ile TRT'ye müracaat ederek, ekspedisyonumuzun bir Belgesel Film olması için başvuruda bulunacağız.

     

    Bugün uğranacak 27 istasyonumuz var. Bu yüzden de yukarıda da bahsettiğim gibi 90 kilometre oldukça uzun bir yol gibi gözüküyor. Ama bugün acemiliğimizi biraz daha üzerimizden atacakmışız gibi geliyor, çünkü akşam yemeğindeki sohbetimizde ikimizde bu geziden beklediğimizden de fazla zevk aldığımızı tartıştık. Her şey yolunda..

     

    Bu sabah kalktığımızda bizi ufak bir sürpriz bekliyordu. Normalinde daha Ekim sonunda Ege havasından hiç de beklenmeyecek bir sürpriz. Yağmur! Ama yolumuz uzun, bekleyemeyiz. Zaten o kadar da fazla bir şey yağmıyor ama dedim ya acemilik işte, yağmurluklar hiç aklımıza gelmemiş. Hatta çantaların üzerlerine örtecek bir örtü bile bulamıyoruz ve bu yüzden çöp torbaları kullanıyoruz.

     

    İlk durağımız Çamlık İstasyonu. Önemli bir nokta; çünkü 150 sene önce yapılan ilk tren güzergahının başlangıcı Aydın, bitişi Alsancak. Çamlık ise (o zamanlardaki ismi Aziziye; 1936 yılındaki Ege Manevraları esnasında buraları ziyaret eden Atatürk istasyonu görünce etraftaki çam ağaçlarının bolluğundan dolayı buraya Çamlık ismini vermiş. Bundan sonraki istasyonlarda da Atatürk ve Kurtuluş Savaşı'mızın etkisini istasyon isimleri üzerinde görmeye devam edeceğiz) bu iki istasyon arasındaki bakım ve aktarma yeri. Aydın ile Alsancak arasındaki en yüksek nokta, bu yüzden de burada o zamanlar trenlere yedek lokomotifler tahsis edilerek, bu rampayı kazasız belasız aşmaları için Çamlık İstasyonu inşa edilmiş.

     

     

     

    Aslında bu resmini gördüğünüz istasyon, bundan 150 sene önce yapılan istasyondan bir kaç yüz kadar uzakta. Aslı şimdi, bu istasyonun 1960'lardaki müdürünün oğlu tarafından 160 dönümlük bir araziye kurulmuş bir Buharlı Lokomotif Müzesi olarak hizmet veriyor. Burası içerisindeki 30'dan fazla buharlı lokomotif ile tam bir endüstriyel miras gösterisi. Aslında Ege'lilerin bile buradan pek haberi yoktur. Oysa İzmir-Aydın karayoluna sadece 25 metre mesafede. Selçuk'tan çıkın, rampalar bitip de inişe başladığınızda karşınıza çıkan ilk kasabanın girişinde sağa, Kuşadası yoluna girin. Sadece 25 metre daha ve solunuzda muhteşem Buharlı Lokomotifler Müzesi. Giriş sadece 3.- YTL. Atilla mIsırlıoğlu sahibi, işleticisi. Eğer başka misafiri yoksa sizi gezdirmekten zevk alacağına eminim. 

     

     

    Burada, müzede filmimiz için çok güzel çekimler yapıyoruz. Dekovil ile bundan 150 sene önce döşenmiş raylar üzerinde gidip, geliyoruz. Mekan çok güzel. Sergilenen vagon ve buharlılar muhteşem. Bunlar hakkında da bir çok şey öğreniyoruz. Hemen hemen öğlene kadar burada kalıp, Aydın'a doğru yola koyuluyoruz. Buradan Denizli'ye kadar tren yolu ana yola paralel olarak devam ediyor. Yani bundan sonraki yolumuzda tren yoluna, raylara bir kaç metre mesafede yol alacağız.

     

     

    Böyle bir yol üzerinde ard arda Ortaklar, Neşetiye, Germencik, Alangüllü ve Erbeyli istasyonlarına uğrayarak İncirliova İstasyonu'na varıyoruz. Film çekimleri için bir sonraki durağımız olan İncirliova İstasyonu'nda da epeyce bir zaman geçiriyoruz.

     

    Aslında istasyonların arası 3-5 kilometre civarında. Ancak istasyonlar ilk yapıldıklarında şehir merkezlerinde olmalarına rağmen özellikle son 50 senedir pompalanan karayolu taşımacılığı nedeniyle artık şehirlerin, kasabaların ücra köşelerinde kalmışlar. Şehirler artık karayoluna doğru yerleşmeye başlamış ve ana yol boyunca bir kaç metre mesafeden takip ettiğimiz raylar şehirlere yaklaştıkça içerilere doğru kayıyor. Küçük kasabalar da dahi istasyonları bulmakta zorlanıyoruz. İyi ki daha evvelden GPS'imize demiryoları ve istasyonların bulundukları koordinatları yüklemişiz. Bir şey daha dikkatimizi çekiyor. Buralarda, neredeyse k..haneler bile yol ve yön tabelaları ile işaretlenmişken, Gar veya İstasyon türü yön tabelalarına rastlamak olanaksız.

     

    İncirliova'da isminin Atatürk tarafından verilen kasabalarımızdan bir tanesi. İlk ismi Karapınar olan İncirliova'ya bir ziyaretinde Atatürk etraftaki incir bahçelerinin çokluğunu görünce buraya İncirliova diyelim demiş.

     

    Her girdiğimiz istasyonda olduğu gibi İncirliova'da da trencilerin meşhur içeceği çaylar ile sohbetler ediyor, kendimizi tanıtıyor, oardakilerle tanışıyoruz. Motorlarımızı aldığımız izinler nedeniyle peronlara kadar çektiğimiz için oldukça da büyük bir ilgi ile karşılaşıyoruz. Bu arada en çok karşılaştığımız yüz ifadesi ise neden yolarda anlattığımız yerel halkın yüzündeki o .. hımmmm.. gülümsemesi! Tercüme etmeye gerek yok herhalde..

     

    İşte İncirliova İstasyon Şefi, 25 yıllık demiryolcu, Mehmet Abi, bir trene yol verirken film ekibimiz de bir ritüel haline gelmiş bu anı kaydetmeye çalışıyor. Gerçekten de istasyonlarda şefler veya o anki vekilleri her gelen tren için resmi ceketlerini, şapkalarını giyiyorlar ve ellerindeki trencilere has işaret levhaları ile onları durdurup, yol veriyorlar. Ellerinde ayrıca telsizler, tren yollarına özel telefonlar olmalarına rağmen trenlerin tekerlerklerinin ilk raylara deydiği senelerden bu yana bu ritüel tüm ciddiyeti ile devam ediyor.

     

     

     

    İncirliova'dan itibaren Aydın'lı motosikletçi dostlarımız bizi karşılamaya geliyorlar. Artık, kısa bir mesafe için de olsa, 6-7 tane daha yol arkadaşımız var. Onlarla beraber Kazakkahve ve Osmanbük istasyonalrında fotoğraf çekimleri yaptıktan sonra sıradaki Aydın Gar'daki film çekimlerinin ardından TMF'de hakem olarak da görev yapan, çoğumuzunda motosiklet forumlarında mmg009 diye tanıdığı Ömer arkadaşımızın lokantasında Aydın'ın meşhur tahinli pidelerden yiyoruz. Çekimlerimiz burada da devam ediyor.

     

     

     

    Aydın çıkışına kadar arkadaşlarımız bizleri uğurluyorlar. Nazilli'ye kadar hemen her 5 kilometrede bir yeni bir istasyon bizi bekliyor. Bu istasyonların bir çoğu kapanmış. Daha evvelden de bahsettiğim gibi memlekette ulaşımın karayoluna kayması nedeniyle raylı ulaşım artık önemini yitirmiş ve bu yüzden de özellikle ufak yerleşim yerlerindeki istasyonlar veya diğer deyimi ile duraklar artık eski ve yıpranmaya yüz tutmuş binalardan başka bir şey değil. Ama bizim amacımız bir zamanlarda olsa içerisinden ayrılan veya kavuşan insanlar geçmiş her binaya uğramak ve en azından kendi arşivlerimiz için birer fotoğrafını çekmek ve saklamak. Bu ekspedisyonun ana amaçlarından bir tanesi de bu.

     

    Bu proje için ilk araştırmalarımı yapmaya başladığımda, ilk iş olarak tddd.gov.tr isimli TCDD web sitesinden işe başladım. İlk işim de istasyonların bir listesi çıkartmak ve tren yollarının bir haritasını elde etmekti. Uzun uğraşlar ve emekler sonucunda haritayı, internet tren forumlarında tanıştığıım, Haydarpaşa Gar'ında çalışan bir TCDD memuru arkadaş aracılığıyla edindim. Ama tüm istasyonların isim ve yerlerini belirten bir listeye bir türlü ulaşamadım. Bunun ardından oturup, kendi başıma, TCDD haritası üzerindeki istasyon isimlerini tek tek bir kağıda dökmeye başladım. Bunları grupladım, TCDD şebekesinin bölgelerine göre kategorilendirdim, alt alta yazdım ve güzergahımızı çıkartmaya çalıştım. Ancak daha sonraları, tren gruplarındaki sohbetlerden öğrendim ki benim listesini yaptığım 1.050 istasyonun hemen hemen yarısına yakını kapalı idi. Kimi zaman içerisinde korunmuş, kimi ise kaderine ve çürümeye terkedilmişlerdi.

     

    Aydın'dan Nazilli'ye kadar olan bir kaç on kilometrelik yolumuz üzerinde de İmamköy, Umurlu, Beyköy, Köşk, Çiftekahve, Karaali, Sutanhisar, Devran ve Atça istasyonlarına uğradık. Aydın'dan itibaren film ekibinin işi bittiğinden artık yanlız seyahat ediyor ve daha hür takılmaya çalışıyoruz. Tam Atça'da iken, uzaklardan gelen bir trenin homurtusu ve kornası ile irkildik. Uzaktan yaklaşan tren acaba istasyonda durur mu diye merak ederken, hızını hiç azaltmadığını ve burada durmadan geçip gideceğini anladık ama bunu anı da fotoğraflamayı başardık.

     

     

     

    Lokomotifin, ki bu fotoğrafta gördüğümüz 33000'lik diye tabir edilen 3.300 beygir gücündeki bir makina, gücünü istasyonda iken bile hissedebiliyorsunuz. Homurtusun yanında, istasyondan geçtiği için çığlık çığlığa bağıran kornası ve azametinden titreyen peronlar bunun göstergeleri. Bu kadar yakından geçen bir lokomotif ve katarının rüzgarı bile sizi yerinizden oynatabiliyor. Bir de bizim makinalara güçlü, kuvvetli, bilmem kaç yüz beygir diyoruz değil mi?!

     

    Artık hava kararmak üzere, Nazilli'ye çok az yolumuz var ama bir yandan ara ara yağan yağmur, diğer yandan da akşam saat 17:00 civarında kararan hava ve sabahtan beri yolarda olmamızdan dolayı üstümüze çöken yorgunluğa rağmen, Çakırali ve İsabeyli İstasyonlarına da uğrayıp, hava karardığında Nazilli'ye varıyoruz.

     

    Nazilli Gar'ının da üstüne bizler gibi günün yorgunluğu çökmüş...

     

    Biz de bu akşam Nazilli'de konaklıyoruz ve Gar Restoran'da yemek yiyeceğiz..

     

     

     

     

    Bu arada belitmeliyim. Ben daha evvelden de bahsettiğim bir tren yollarının yanından gidebilir miyim acaba antremanı gezisinde, tarlalarda rayları takip etmeye çalışırken, kapağı açık kalan sol yan çantamdaki fotoğraf makinası çantası, Söke ovasındaki bir tarlaya atladığından dolayı, fotoğraf makinasızım. Bu yüzden bu etaptaki tüm resimler yol arkadaşım Zafer Akçay tarafından çekildi. Yedi yüz küsür kilometrelik seyahatimiz boyunca 700'den fazla foroğraf çekmişiz. Çoğunda vizörün başında Zafer Akçay vardı.

     

    devam edecek...

     

    Gönderilen Feb 08 2008, 12:59 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 6 comment(s)

  •   10 Kasım 2007. İzmir'li motorcular...

    Thu, Feb 07 2008 23:48
    1,148 Okundu  

    10 Kasım 2007. İzmir'li motorculardan geçen Ağustos ayında yanan ormanlara 10.000 yeni fidan.
    Gönderilen Feb 07 2008, 11:48 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 2 comment(s)
Kullanim sartlari, telif haklari ve çekinceler © RideTurkey.com 2007
..x