in

Levent Vardar

Levent Vardar

January 2009 - Mesaj


  •   La Pedarosa

    Sat, Jan 31 2009 20:56
    3,477 Okundu  

    Norton 1898'den iflas ettiği 1992'ye kadar İngiltere Birmingham'da motosiklet üretmiş bir marka. Özellikle 20. yüzyılın ortalarında ciddi anlamda isim yapmış ve çeşitli yarışlara katılmış Norton'ların en gözdesi 500 serisi. Aşağıdaki 1938 modellerinden bir tanesi..


    Peki size Norton'lardan bahsetmemin nedeni ne olabilir?
    Nedeni La Pedarosa.. (The Mighty One, Güçlü anlamına geliyor)

    La Pedarosa (II) bir Norton 500, 1939 modeli. Biz onunla ancak 1951 yılının Aralık ayında tanışıyoruz.

    Yer, Arjantin. 24 yaşındaki Alberto Granada; bir Biyokimyacı ve La Pedarosa'nın sahibi. Ama hemen hemen kendisinin yarı yaşında olan La Pedarosa her tarafından yağ akıtan, yolda yürüdükçe dökülecekmiş hissi veren bir makina. Granada yeni yaşını sonunda kutlamak üzere 4 ay ve 8.000 kilometrelik bir seyahat planlıyor. Macera ruhlu. Tüm Güney Amerika kıtasını dolaşacak. Arjantin, Şili, Peru, Kolombiya ve Venezuela. Bu seyahati bir arkadaşı ile beraber planlıyor, Tıp fakültesi son sınıfta okuyan Ernesto Guevara de la Serna. Ernesto, daha sonraları ikinci adının önüne çok sık olarak kullandığı, "Birader", "Hey" ya da "Dostum" anlamına gelen CHE lakabını alacak olan Che Guevara.


    "Notas de Viajes" ya da "Diarios de Motocicleta" veya "Motorcycle Diaries" ve de bizim lisanımıza "Motosiklet Günlükleri" olarak çevrilmiş kitap ve film işte böyle başlıyor. 1939 model bir Norton 500, La Pedarosa; bir Tıp fakültesi öğrencisi, Ernesto Guevara de la Serna, bir Biyokimyacı Alberto Granada. Bir de yolcuları var, daha sonra, gezinin hemen başlarında Ernesto'nun ilk duraklarında tekrardan beraber olacağı kız arkadaşı Chichina'ya geri dönüş garanti olarak bırakacağı, safkan, yavru bir Alman kurdu, Geri-Dön.

    1951 senesinin Aralık ayında Arjantin'den başlayan bu seyahat ilk önce Atlas Okyanusu kıyılarına ulaşacak, ardından da Güney Amerika'nın Büyük Okyanus kıyılarındaki Şili, Peru, Kolombiya'dan devam edecek ve Venezuela'da 1952 Nisan aylarında bitecekti. İlk planlama 8.000 kilometre olarak yapılmıştı. Ama zavallı La Pedarosa, yol boyunca geçirdikleri bir sürü ufak tefek kazanın ardından ancak Şili'nin Los Angeles şehrine kadar dayanabildi. Orada sadece 1 dolar karşılığında bir hurdacıya satıldı. Yani 2.000 kilometreyi zar zor bitirebildi. Ama iki dostun seyahati bundan sonra yaya, at sırtında, at arabaları ile, kamyonların kasasında, sallarla devam etti ve gerçektende planladıkları gibi Venezuela'ya kadar sürdü. Tamı tamamına 13.240 kilometre

    Ernesto'nun yol boyunca tuttuğu günlükler (Notas de Viaje) ve ailesine sıklıkla yazdığı mektuplardan yola çıkılarak, ilk olarak 1995 senesinde "Motosiklet Günlükleri", Alberto Granada'nın da katkılarıyla kitap olarak yayınlandı. Ardından 2004 senesinde Sundance Film Festivali'ndeki ilk gösterimi yapılan filmi Robert Redfort'un yapımcılığını üstlendiği bir ekip ile çekildi. Filmin kısa bir künyesi şöyle;

    Yapımcı : Robert Redford
    Yönetmen : Walter Salles, Jr. (Breziya)
    Senaryo : Jose Rivera

    Ernesto Guevara de la Serna : Gael Garcia Bernal (Meksika)
    Alberto Granada : Rodrigo de la Serna (Arjantin)


    Elbette la Pedarosa II gibi bir yaşlıyla yola çıkarsanız başınızda dertten kurtulmaz. Nitekim La Pedarosa son nefesini verene kadar parasız çıkılan bu yolculukta bir iki kaza, bir kaç kez lastik patlaması, frenler, şanzıman, balata sıyırması gibi problemleri, bazen güler yüzleri, bezen üç kağıtçılıkları ve bazen de cana yakınlıkları ile halledebilen kafadarlar Şili'nin Los Angeles şehrine gelirken geçirdikleri kazanın ardından terk etmek zorunda kalırlar. Ancak 2.000 km civarında katettikleri yolun geri kalanına artık onsuz devam etmek zorundadırlar.


    Buraya kadar ki bölümde Ernesto'nun ilk duraklarında güzeller güzeli Chichina ile tanışması, bu nedenle seyahatin bile tehlikeye düşmesi ama sonunda geri döneceğine söz verip, garanti olarak da Geri-Dön'ü bırakmasını izliyoruz. Chicnina'dan kendisine bikini alması için alınan 15 dolarlık bir para seyahatin büyük bir bölümünde Alberto'nun kimi zaman motorun tamiri, kimi zaman güzel bir yemek, kimi zamanda bir fahişeye harcanması anlamında içinde kalacak ama o 15 dolar ileriki duraklardan birinde çok anlamlı bir yere harcanacaktır. Chicnina'da Ernesto'nun seyahat esnasında değişen hayata bakışı içerisinde unutulup gidecektir. Nitekim Alberto Granada, çok ama çok sonraları verdiği bir röportajda bunu "Before he changed the World, World changed him" "O Dünyayı değiştirmeden önce, Dünya O'nu değiştirdi" diye anlatacaktır.

    At sırtında, at arabalarında, kamyon kasalarında devam eden seyahatleri boyunca Ernesto ve Alberto yavaş yavaş halk kitleleri arasındaki farklılaşmaları görmeye ve özellikle yoksulluğu farketmeye başladılar. Kırsaldan gidilen yollarda yapılan bu güzergah üzerinde önlerine hep toprak ağalarının mağdur ettiği köylüler, madenlerde kötü şartlar altında çalıştırılan insanlar çıktı. Ardından Machu Pichu'ya geldiklerinde bir zamanların görkemli medeniyetlerinden olan İnka'ların Peru'daki başkentlerinin, İspanyol sömürgecileri tarafından nasıl yok edildiğini görüp, Amerika'nın gerçek sahipleri ile işgalcileri arasındaki ilişkiyi sorgulamaya başladılar.

    Bu arada bu seyahatlerini sürekli günlüklerine not etmeye başlarlar. Özellikle Ernesto ruhundaki değişiklikleri sık sık ailesiyle, onlara yazdığı mektuplarda paylaşmaya başlar. Babası onun mektuplarıyla ilgili olarak şöyle konuşmuştu; "Onun, her zaman içinde taşıdığı gerçek bir misyonerlik dürtüsüyle hareket ettiğini, çok sonraları, daha ziyade mektuplarını okudukça anlamaya başlayacaktık". Geriye belge bırakıyorlar. Olayları, yaşayan birinci elden anlatıyorlardı.


    Yol üzerinde karşılaştıkları ve bir geceyi bir kır yerinde birlikte geçirdikleri, evlerinden köylerinden edilmiş bir çift ile aralarında geçen kısa bir diyalog;

    - Siz nereye gidiyorsunuz?
    - Sehayat ediyoruz!..
    - Ne için
    - Seyahat etmek için.... 

    Onların yoksulluğu, Ernesto'nun Chicnina'dan bikini alması için gelen paraya da veda etmesine neden olmuştu. ernesto bu seyahatin devam edebilmesi için ortaya çıkan onca olaya rağmen harcanmayan bu parayı, yoksulluklarından etkilenerek bu çifte vermişti; 15 dolar bu sefer yerini bulmuştu. Ya da Ernesto kendini bulmuştu desek, daha mı doğru olur..

    İkilinin bir sonraki durakları Peru'daki San Pablo cüzzamlılar kolonisiydi. Burada uzun bir zaman geçiren arkadaşların bu seyahate başlamalarındaki macera ruhu yerini artık kendin kendini sorgulamaya bırakmıştı.Cüzzamlıların Che ve Alberto'yu oradaki diğer doktor ve görevlilerin aksine sevmelerinin nedeni bu iki kafadarın onlarla çekinmeden sohbet etmeleri, dertlerini dinlemeleri ve hatta futbol oynamalarıydı. Burada kalmalarının bir nedeni tıp bilgilerini ihtiyacı olanlarla paylaşmasa diğer bir nedeni de Latin Amerika'yı çok az bir parayla dolaşmalarıdır. Burada da olduğu gibi çoğu yerde parasız kaldılar, çalışarak gezilerini sürdürdüler.

    Alberto Granada, ölmeden bir süre önce BBC'ye verdiği röportajında bu günleri şöyle anlatmaktadır "I got the impression that Che was saying good bye to institutional medicine and becoming a doctor of the people" "anladığım kadarı ile Che geleneksel tıbba veda edip, halkın doktoru olmaya başlıyordu".


    İlk başta kendilerine verdikleri süre olan 4 ay gelmiş geçmiş ve Temmuz olmuştu bile. Artık Venezuela'ya varmışlardı. Alberto orada bulduğu bir burs ile kalacak Ernesto ise Tıp fakültesindeki son senesini tamamlamak üzere ülkesine geri dönecekti. Havalanındalar, artık ayrılma zamanı gelmiştir. Ernesto'nun şu sözleri ile film biter.

    "Wandering around our America has changed me more than I thought. I am not me anymore. at least I'm not the same me I was.."  "Burada yaptığım yolculuk beni çok değiştirdi. Ben artık eski ben değilim"

    O günlerle ilgili Alberto, BBC röportajında şunları söylemiş.. "the more we travelled, the more our eyes were opened to the injustice around us" "gezdikçe etrafımızdaki adaletsizlik gözlerimizi daha fazla açmamıza neden oldu"

    Che geri döndü ve Tıp öğrenimini tamamladı. Ondan sonrasını sizler de biliyorsunuz. 

       

    Bolivya ordusu elinde yargılanmadan kurşuna dizilmesiyle son bulan yaşamında ve o yaşamın bile ötesinde belli bir siyasal ve toplumsal görüşün simgesine dönüşmüş bir insanın, henüz kendisi olmadan önceki halini anlatmak; o dünyayı değiştirmeden önce, dünyanın onu nasıl değiştirdiği hakkında bir film bu.

    Bence izleyin.. Ben izledim.. ve etkilendim..

    En azından şunlara değmez mi sizce?..

    Filmin orijinali İspanyolca. Türkiye'den alacağınız DVD'sinde Türkçe seslendirme opsiyonu da var.

     

     

     

    Gönderilen Jan 31 2009, 08:56 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 3 comment(s)

  •   Meryem Ana Evi-Selçuk

    Mon, Jan 12 2009 0:08
    13,445 Okundu  

    Motorcuların seyahat güzergahları üzerinde, çoğunlukla gideceğimiz yere odaklandığımızdan görmeden geçtiğimiz o kadar çok yer var ki. Ana yolun bir kaç kilometre dışında öylesine güzellikle yatıyor ki. Meryemana Evi de bence onlardan bir tanesi. Daha evvelce Selçuk'taki (İzmir) "Buharlı Lokomotifler Müzesi"nden bahsetmiştim. Meryemana Evi'de Selçuk'ta ve bu müzeye sadece bir kaç kilometre uzaklıkta. İkisinide aynı harita üzerinde görmek mümkün.

    Bu tür yerleri görebilmeniz için öncelikle otobanlardan uzak durmalısınız. Meryemana Evi, İzmir'e bağlı Selçuk ilçesinde. Eğer İzmir'den geliyorsanız, eski İzmir-Aydın Yolu'nda Selçuk'tan çıkar çıkmaz 1 kilometre kadar sonra kahverengi tabela sizi sağa döndürüyor. Eğer Aydın veya Söke, Ortaklar üzeriden geliyorsanız, kavşak bu sefer solunuzda kalıyor. Eğer geceyi Kuşadası'nda geçirdiyseniz, Selçuk'a gelin, ana yoldan sağa dönün ve tabelayı gözleyin. Aslında ulaşım gerçekten kolay, yeter ki yol kenarındaki kahverengi tabelalar sürekli olarak görüşünüzün içinde kalsın..

    Kuşadası'ndan gelirken, Meryemana Evi'nin bulunduğu Bülbül Tepesi motorun tam arkasındaki dağlar üzerinde.


    Aslında tam buradan dağa çıkan, tarlalar arasından giden bir yol da var. Yağmurdan dolayı delik deşik olmuş, bazı yerlerinde motordan inip el ile sürmeniz de gerek. Kısacası belki daha hafif bir motor ve yanbınızda arkadaşlarınız olursa denemeye değer.. O bahsettiğim yollardan iki fotoğraf. 2004 senesinin Mart ve Haziran'ından.. Eski 1150 Adventure'um ve kızım ile bir ATV gezisinde..

     

    Tam Selçuk'a yaklaşırken, o uzun düz yolda, Efes girişi yakınlarında Trafik durduruyor. Normalinde bu yolda hemen hemen hiç radar kontroluna rastlamadım ama sohbet ettiğim polis sık sık burada uygulama yaptıklarından bahsetti, Dikkatli olmanızda fayda var. Geçenlerde otobancivarında bir BMW durdurmuşlar, adamın aküsü bitikmiş, yanında da telefonu yokmuş. İlk önce o olup olmadığımı sordular. Sonra da kibarca "çok derinde değise ruhasatını rica edebilir miyiz?" dediler. Hatta yandaki taksi durağından bir de çay ısmarladılar. Ardından ya "bir de ehliyetini alsak"a getirdiler.Tamam dedim, yine X2 bir ceza geliyor. Ama ikisinde de baktıktan sonra "Tamamdır Levent Bey, teşekkürler, İyi Yolculuklar deyip yolladılar beni. Yani ceza yok, şaşırdım ama detaylarına da girmeden yoluma devam ettim.

    Bu arada Meryemana Evi'ne gitmek isteyenlere faydası olsun diye yollardaki tabelaları çekmeye devam ediyorum..Yolun tam karşısında da Efes'den Kuşadası'na gidecekler için bir otobüs durağı var. Tepesine de kocaman "Bus Durağı" yazmışlar. Fotoğrafladım ama makinenin ayarları bozuk olduğundan çıkmamış. Tam Memleketimden İnsan manzaraları için güzel bir resim olacakdı halbuki.


    Ziyaret edilmesi gerekn bir yer olmanın dışında Meryemana Evi'nin bulunduğu Bülbül Dağı'na çıkan yol da tam bir motorcunun isteyeceği gibisinden. Tamamen virajlarla dolu bir 6 kilometre sürdükten sonra ancak buraya ulaşabiliyorsunuz. Çıkması ayrı bir güzel, inmesi ayrı bir güzel. 

    Bu yollardan, yolun Zumo üzerindeki haritasından ve Selçuk'tan görünümler..

      

     

    Kıvrıla kıvrıla, 3 sene evvel yanmamış olsa daha da fazla çam ağaçlarının bulunduğu bir yol sonrasında sizi giriş kapısı karşılıyor. Bülbül dağı bir Milli Park ve giriş, ücrete tabi. Ben bir seyahat acentesi sorumlu müdürü olduğum için (hem de her sene Meryemana Evi'ne 10.000'e yakın turist gönderen) ücretsiz girdim. Yabancı ziyaretçiler giriş için 15 TL ücret ödüyorlar. Türk ziyaretçiler için ise 5 TL civarında. Ama anlaşıldığı kadarı ile bu para bu bölgeye girmek için Selçuk belediyesi tarafından alınan br ücret ve sadece belediyeye gidiyor. Bu yüzden de içeride kiliseye yardım için bunu açıklayan bir tabela koymuşlar. Bana biraz ironi gibi geldi.. 

    Aslında her şey İsa’nın ölümünden 4 ya da 6 yıl sonra, St. John’ın Meryem Ana’yı Efes’e getirdiğinde başlamış. 1891 yılında Lazarist papazlar, Alman rahibe A. Katherina Emerich’in rüyası üzerine, Meryem Ana’nın son günlerini geçirdiği evin, araştırmalar sonunda bu yer olduğunu ortaya çıkarmışlardır. Bu olay Hıristiyanlık dünyasında yepyeni bir buluş olmuş ve din alemine ışık tutmuş. Haç planlı ve kubbeli olan bu yapı daha sonra restore edilmiş. Müslümanlarca da kutsal sayılan evde, Papa VI. Paul’un 1967’deki ziyaretinden sonra, her yıl ağustos ayının 15. gününde ayinler düzenlenmekte ve bu ayinler büyük ilgi görmekte.

    Kapıdan geçtikten sonra oldukça geniş bir otopark sizi karşılıyor. hemen yanıbaşında bu bölgeyi korumakla görevlendirilmiş Jandarma bölüğünün binası ve onun yanından da bu kutsal yere girişe başlıyorsunuz. 

    İlk karşınıza çıkan bu çukur. Hikayesi ise; Efes'te yaşayan ilk dönem Hristiyanları çocuklarını vaftiz için Bülbül Dağı'ndaki bu gizli Meryemana kilisesine getirirlerdi. Şimdilerde sadece bir kaç damla su ile gerçekleştirilen vaftiz törenleri, o çağlarda İsa'da Ürdün Nehri'nde yıkanarak vaftiz edildiğinden tüm vücudun suya sokulması şeklinde yapılırdı..Dağın kutsalda sayılan kaynak suları, resme dikkatli bakarsanız görebileceğiniz gibi bu çukurun içerisindeki borular aracılığı ile çukura doldurulur ve vaftiz töreni gerçekleştirilirdi.


    Çukuru geçtikten sonra sağ tarafında her lisanda buranın bir hikayesinin anlatıldığı tabelaların yanından kiliseye doğru gidiyorsunuz. Yolun sonunda size hüzünlü bakışıyla bir Meryem heykeli merhaba diyor gibi. 

    Biraz sonra ise karşınıza küçük bir kilise çıkıyor.Belki de buraya gelirken karşılaşmayı umduğunuzdan da küçük bir kilise. Bu yüzden ayinlar dışarıda yapılıyor. Yaz aylarında her Pazar burada Sunday Mass ayinleri yapılıyor ve hafta içerisinde her gecelerini sabahlara kadar barlarda geçiren turistlerin Pazar sabahları buraya nasıl akın ettiğini görmenizi isterdim. 

    Meryemana Kilisesi.. 

    Bu arada buraya bir çok defa gelmiş olmama rağmen ilk defa bir rahibi görüntülemeyi başarıyorum, ama ayin esnasında değil.. Ağaçları budarken..

      

    Kilisenin çanı bile tuhaf. Kilisenin hemen yanıbaşındaki ağaça tutturulmuş. Rahip, bunu da buduyordu. Herhalde çan kolay çalınsın diyedir.

    Elbette kilisenin içerisine de girdim ama orada fotoğraf çekmek yasak tabelelaı bulunduğu için, saygı gösterip, kimse bir şey dememesine rağmen çekmeye de teşebbüs etmedim. Mistik bir havası var. Karanlık, ya da loş diyelim. Ortada beşikde İsa'yı temsil eden bir sahne var. Etraf buraya gelen ünlü Hristiyanların getirdikleri kutsal olduklarını tahmin ettiğim hediyeler ile dolu. İçeriye girince kendinizi bambaşka bir mekanda hissediyorsunuz. Fotoğraf çekmediğimden buranın bir tasviri olan bir tabela ile yetineceksiniz.

    İçeride mumlar vardı. Gönlünüzden kopan bir bağışı kutusuna atıyor ve mum alıp yakıyorsunuz. Burası da Allah'ın bir evi olduğuna göre, Müslüman'larında bu işi yapmasında bir sakınca yok. Zaten bugünkü ziyaretimde küçük bir Amerika'lı grubun dışındaki diğer ziyaretçilerin hepsi Türk'lerdi.

    Buradan itibaren geri dönüşe başlıyorsunuz. Eğer hemen sağa kıvrılan yoldan aşağıya inerseniz, sizi karşılayan duvarda, buraya ziyarete gelmiş yüzbinlerce kişinin dualarını ve dileklerini bıraktıkları bu duvar ile karşılaşıyorsunuz. Her gelen bir şeyler bırakmış. Umarım dilekleri yerine gelmiştir.

    Dedim ya burası aslında bir Milli Park ve manzara, doğa çok güzel. Bir kaç sene evvel buralarda çıkıp, ardından Kuşadası ormanlarına yayılan yangın yukarıda fotoğrafını koyduğum kilisenin hemen arkasına kadar gelmişti. Herkesin ilahi oalrak tanımladığı bir şekilde gerçekten de kilisenin dibinde yangın durmuştu. Gerçektende o günkü görüntüler korkuçtu ama bugün baktığımda o karalıklardan pek bir eser kalmamış gibi. Çevre çok güzel, yemyeşil..

    Çıkışa doğru sağda bir kafeterya solda ise bir hediyelik eşya dükkanı var. Buradan Meryemana ile ilgili, kilise ile ilgili bir çok minyatürler, freskler alabilmeniz mümkün, sadece görmek için girdiğinizde bile gerçekten çok güzel hediyelikler ile karşılaşıyorsunuz.

    Gerçi Meryemana ile Nazarlık Boncuğu'nu biraraya getirmeyi kim akıl etti, merak etmiyor da değilim..

      

    Aslında küçük bir alan. Ama belki daha ruhani duygularla buralara gelirseniz, daha çok zaman geçirebilirsiniz.

    Ben dönüş yolculuğuna başlıyorum. İniş esnasında bir kaç yerde daha duruyorum. İlki bu mesajın başındaki resimden sizlere gösterdiğim, Bülbül Dağı'nı çektiğim fotoğrafın çekildiği Selçuk-Kuşadası yoluınu göstermek için.

    Bir sonraki ise aslında sizi Bülbül Dağı'na tırmanmaya başladığınızda karşılayan görkemli Meryemana heykeli için. Selçuk-Aydın yolundan Meryemana tabelasını gördüğünüzde sağa saptıktan sonra aslında sizi ilk karşılayan muhteşem Efes'in üst kapısı. bir virajın ardından ise bu muhteşem heykel hemen sağınızda bitiveriyor.

    Sanki Hoşgeldiniz demek için..

    Hemen yanıbaşında ise, Efes'in üst kapısı ve muhteşem Odeon. Bir başka sefere de orayı gezeriz hep birlikte, çünkü Efes de, bir yere giderken, sadece bir iki kilometre içeriye girdiğinzide karşınıza çıkıveren güzelliklerden bir tanesi..

    Bir yere giderken, sadece varacağınız noktaya odaklanmayın. Eğitimlerde gördüğümüz gibi, eğer yolu gerçekten gözlüyorsunuz, göz uçlarınıza denk gelen kahverengi tabelalar sizi çok güzel yerlere götürebilir. Kendinize zaman tanıyın, buraları da gezin. Pişman olmayacaksınız..

    Bu da Meryemana'dan aşağıya inişin bir videosu. Canon kamera motorun gidonunda sol elciğin dışına oturtulmuş bir aparata bağlı. SD karta çekim yaptım..

     


    Gönderilen Jan 12 2009, 12:08 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 6 comment(s)

  •   Bir Ocak İkibindokuz

    Sun, Jan 04 2009 1:11
    3,105 Okundu  

    Madrun 2009

    Hayır bir şey değil, bunlar İzmir'de Madrun yapmadılar, yılın ilk gününde yattılar falan diyecekler diye korkuyorum.. 

    Olur mu öyle şey...

    Her şey gece geç de yatılsa sabah 09:00 "kalk" ile başladı. İzmir Madrun saat 11:00'de başlayacaktı ama ben Kuşadası'ndayım. Kalk, hazırlan, benzin al derken 9:45 hareket. Hava soğuk, yolda yer yer buzlanmalar var ama biliyorum ki beni İzmir'de, Bostanlı feribot İskelesinde sıcak bir karşılama bekliyor..

    Ben gelene kadar bir sürü motorcu ve eşleri gelmiş bile.
    Herkes birbirinin yeni yılını kutlamakla meşgul.
    Ben de aralarına katılıyorum ama bu işin sonu yok gibi..
    Gelen gelene..

    Herhalde adı Madrun olduğundan. Bir sürü aktivite yaptık, ama oralarda göremediklerimiz bu sabah buradalar.. Ne güzel..

    Bir.. İki.. Üç.. Beş derken yola çıkarken saymaya çalıştım..
    60'ların üzerinde ben de konvoya takıldım..
    70 üzerinde motorcu, düzenli bir şekilde Eski Foça'ya doğru yola koyulduk..


    Hava muhteşem. Sabah ki soğuk ve ayaz yerini bu mevsime rağmen yakıcı bir güneşe bırakmıştı.
    Foça'da deniz kenarına geldiğimizde bunu daha iyi anlayacak ve soyunup dökünecektik..

    Anlaşılan herkes geç kalmayalım diye evden çay, kahvesini içmeden çıkmışlar.
    Oturduğumuz kafeteryada 70 kişiyi birden garsonlar kısa da olsa bir travma yaşadılar..

    Bu güzel havadan istifade kimseler kalkmak istemiyor.
    Diğer yandan da bu kadar adama çay, kahve, kahvaltı da yetişmiyor..

    Bu arada nedir bu günes yahu...

    Ama önümüze harika virajları olan yeni Foça yolu var. Artık kalkmak zamanı..

    Kozbeyli Köyü'ne geliyoruz. Dibek Kahvesi meşhurdur.. Tavsiye edilir..

    Motorlarda biraz dinlensin. Lastikler bayağı ısındı..

    Kahveler gerçektende çok güzel. Yolu buraya düşenlere tavsiye edilir..

    Güzel bir gündü.
    Umarım, bugün kü sürüşün mana ve anlamı yerinde gelirde, bütün yıl motor üzerinde kalırız.
    Sağ ve salim..

     

     

    Gönderilen Jan 04 2009, 01:11 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 7 comment(s)
Kullanim sartlari, telif haklari ve çekinceler © RideTurkey.com 2007
..x