in

Levent Vardar

Levent Vardar


  •   30 İyi Adam

    Wed, Oct 14 2009 2:26
    2,904 Okundu  

    Aslında olay şu yazı ile başlamıştı... Sene 2006 Eylül..

    Bu gün öğle tatilinde Bülent ile birlikte şöyle bir yol yapalım diye Kuşadası, Gökçealan, Çamlık, Selçuk, tekrar Çamlık ve Kuşadası turladık.

    Buralardan YANGINdan beri ilk geçişimdi. İnanamazsınız karşınızdaki görüntüye. Selçuk-Aydın çıkışında kafanızı şöyle sağa doğru bir kaldırın bakın, koca Bülbül Dağı çırılçıplak kalmış.  İnanılmaz kötü bir manzara.

    Ardından Çamlık-Kuşadası yoluna girdik. Yeniköy'ün sırtlarından başlayarak, Andız Köy Sofrası restaurantın karşısına kadar bırakın ağacı, ot bile kalmamış. O güzelim çam ormanlarının yerini kapkara bir görüntü, o güzel çam ve orman kokularının yerini de aradan 2-3 hafta geçmesine rağmen kesif bir is kokusu almış.

    Dibimizde ama yeni farketmişiz meğer, gerçekten CİĞERLERİMİZ YANMIŞ oralarda...
    Yapanların elleri kırılsın...  

    Böyle bir yazımızın üzerine OMM İzmir'den 30 arkadaşımız daha yanan ormanların dumanı geçmeden Kuşadası Belediyesi'nin açtığı bir kampanya için Kuşadası'na gelmişler ve sembolik bir fidan dikimi yapılmıştı.

    Seneler ilerledikçe ben de kendime iş edindim ve her fidan dikim yıldönümünde bakalım bizimkiler ne alemde deyip ormana gidiyordum. Geçen sene güzel şeyler görmüş, fidanlarımızın bir çoğunun "orman" olma yolunda toprağa tutunduklarını gözlemlemiştim..


    Aradan bir sene daha geçti. 3. senesinde bu işe ön ayak olmuş diğer arkadaşım Bülent Ayata ile birlikte yine Orman'ımızdaydık. 

    Bilmeyenler için.. Ormanımız Kuşadası'ndan Çamlık istikametine giderken 8. kilometre civarında sağ kolda. Giriş yolunda kocaman bir Orman Müdürlüğü tanelası var.

    Kısa bir stabilize yolla ulaşılıyor..

      

    Her ne kadar ortalık oldukça büyümüş ot ve çalı çırpı ile de kaplı olsa diktiğimiz fidanlar uzaktan da olsa farkedilebicek boylara ulaşmış gözyüzüne doğru uzanmışlardı bile.. Onların boyları büyürken bizim de dudaklarımızdaki gülüş genişledi..

     

    Bu sene de evimize içimiz rahat dönüyoruz.
    İyi iş çıkartmışız diye düşünüp 30 İyi Adam'a, eşlerine, arkadaşlarına, çocuklarına bir kez daha teşekkür ediyoruz.





    İnşallah seneye daha da büyümüş, boyumuza ulaşmış, artık fidanlıktan ağaçlığa geçmiş ormanımızı buluruz karşımızda..

     

    Gönderilen Oct 14 2009, 02:26 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 2 comment(s)

  •   En Kısa Rapor.. Siz Öyle Sanın..

    Tue, Oct 13 2009 14:13
    4,267 Okundu  

    Opps.. Aradan neredeyse BİR YIL DAHA geçmiş bile..
    8 Ekim 2006 - 13 Ekim 2006

    Bugün öğlen bir gidip bakalım bakalım..
    Bundan tam 3 sene önce 30 İyi Adam, Kadın, Çocuk ve Bebek'in diktiği fidanlar ne alemde.
    Detaylar Yarın Akşam burada...

    Dün yağmur vardı gidemedik, ama bugün aynen geçen seneki gibi kısa bir yol yaptık..



    Evet bu bir anlamda buradaki en kısa rapor olacak.
    Rakamları sizinle paylaşayım isterseniz.

    Kuşadası, 27 Ocak 2009, Salı, öğle arası
    Ofisten çıkış: 13:06 - Ofise Dönüş: 13:45
    Katedilen Mesafe: 9,75 taş çatlasın 10 kilometre

    Evet kısa değil mi? Ama aldanmayalım..
    Bunun hikayesi taa 2,5 sene önce, 8 Ekim 2006'da başlıyor.
    Bakın bakalım bu kadar kısa dediğimiz zamana neler sığmış..

    Öncelikle.. Bilin bakalım bu motor nereye bakıyor..


    Biraz daha yakınlaştırmamı ister misiniz?

    Peki son bir defa daha yakınlaştırayım da ondan sonra hikayemize başlayalım.. Bakalım bakalım nereye bakarmış bu motor..

    Tamam.. Biraz geriye saralım. Ağustos sonları, 2006. Meryemana ve Kuşadası civarında buralarının tarihinin en büyük orman yangını başladı. Bir iki gün boyunca durdurulamayan yangın çevreye ciddi anlamda bir zarar verdi. Hektarlarca orman yandı. Ben o günleri hep "Ciğerlerimiz Yandı" diye hatırlarım. 

     

    Gerçekten manzara korkunçtu. Göz alabildiğince uzanan o yeşillikler maalesef kapkara bir görüntü halini almıştı. O günlerde şöyle bir şeyler karalamışım Yola Selam günlüklerime... 

    "İnanamazsınız karşınızdaki görüntüye. Selçuk-Aydın çıkışında kafanızı şöyle sağa doğru bir kaldırın bakın, koca Bülbül Dağı çırılçıplak kalmış. İnanılmaz kötü bir manzara.


    Ardından Çamlık-Kuşadası yoluna girdik. Yeniköy'ün sırtlarından başlayarak, Andız Köy Sofrası restaurantın karşısına kadar bırakın ağacı, ot bile kalmamış. O güzelim çam ormanlarının yerini kapkara bir görüntü, o güzel çam ve orman kokularının yerini de aradan 2-3 hafta geçmesine rağmen kesif bir is kokusu almış.


    Dibimizde ama yeni farketmişiz meğer, gerçekten CİĞERLERİMİZ YANMIŞ oralarda.."

    O aralar bu konuyu İzmir'deki OMM'li dostlarımla paylaştım.. Hemen bir kaç gün içerisinde organize olarak Kuşadası ormanları için o günlerde açılan "Yanan Her Ağaç İçin 10 Fidan" kampanyasına destek vermeye geldiler. Ben onları o zamanlar 30 İyi Adam olarak adlandırmıştım, ama 30 olan motosiklet ve sürücü sayısıydı sadece. Yanlarında eşleri, nişanlıları, sevgilileri, arkadaşları, çocukları ve hatta bebişleri bile vardı.

    8 Ekim 2006 Pazar sabahı saat 8.00’de İzmir'li motorcuların her zaman ki buluşma ve çıkış yeri olan Gaziemir Migros’ta toplanan motorcuları bir sürpriz bekliyordu. Gerek kendilerini motora binemeyecek kadar rahatsız hissedenler, gerekse meteorolojinin yağış uyarısı yüzünden tedirgin olanlar, gelmemek yerine, ailelerini de yanlarına alarak arabaları ile gelmeyi tercih etmişlerdi. Bu motorcuların doğa sevgisinin başka bir kanıtı değildir de nedir?

     

    Her motor yolculuğunda olduğu gibi yolda kahvaltılar yapıldı ve öğle üzeri bunca insan yavaş yavaş Kuşadası'na girmeye başladılar.

    Bu arada bu günün hazırlıkları tamamlanana kadar onları deniz kenarında misafir ettik.

    Çünkü güzel bir de karşılama törenimiz vardı. 

    Hatta bu iyi yürekli insanları karşılasınlar diye yabancı ülkelerden gemiler dolusu yabancı turistler bile getirttik.. Smile

    Tüm motorcular ve diğer katılımcılarla birlikte bir Kuşadası turu atıldı. Memlekettekilere dışarıdan insanların da bizim burnumuzun dibindeki fidanlara ne kadar önem verdiklerini göstermemiz ve bu kampanyayı Kuşadası genelinde canlandırmamız gerekiyordu.


    İşte ardından bu KISA hikayenin başlangıcına, yani bugün yaptığım topu topu 10 kilometrenin beşinci kilometresine kadar geldik ve motorlarımızı Çamlık Yolu üzerinde bize dikim için gösterilen alanın karşısına, yola parkettik.


    Aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmenn ortalıkta kesif bir duman ve is kokusu vardı. İnsanların yüzlerinden bunu okumak ve etraflarında gördükleri manzara karşısında ne kadar durgunlaştıklarını görmek mümkündü.

    Bu kadar kısa bir süre olmasına rağmen gerek belediye, gerekse Orman İşletmeleri gayet iyi hazırlanmışlar ve dikimlere zaten başlamışlardı. Biz de büyük, küçük, çoluk, çocuk hatta bebiş demeden işe koyulmuştuk.

     

     

    Elbette o gün bu işin mimarlarına binlerce kez teşekkür etmiştik, ama iki buçuk sene sonra dahi teşekkürü yine hakediyorlar.. Aslında sizlerde onları çok yakından tanıyorsunuz..

    Evet 8 Ekim 2006 günü geldi geçti... Tüm katılanlarda doğaya bir şeyleri geriye verebilmiş olmanın mutluluğu vardı.

    Tamam.. Şimdi biraz ileriye sarmaya başlayalım..
    Bu sefer, tam bir sene sonrasındayız.. 11 Ekim ama senelerden 2007.
    Bir bakayım demiştim, yine çok kısa bir yolculuk yaparak doğaya bıraktıklarımızı tekrar ziyarete gitmiştim.

    Fidanlarımızın doğum günü, bugün 1 yaşına bastılar.

    O günleri de Yola Selam günlüklerinde şöyle anlatmışım..

    "8 Ekim 2006’da “Ciğerlerimiz Yanmış” haberimizin ardından OMM İzmir Grubu Kuşadası’na bir gezi düzenleyerek, yanan fidanlarımız yerine yeşerecek ilk 50-60 fidanı, Kuşadası Belediye Başkanı Fuat Akdoğan ve Aydın Orman Müdürlüğü’nün de katkılarıyla Çamlık yolu üzerine dikmişlerdi. Bunu da 30 İyi Adam linkinde geç de olsa anlatmıştık.

    O zaman Kuşadası’na gelen 30 iyi adam, onların eşleri, arkadaşları, çocukları ve bebekleri ile beraber, bölgemizde büyük üzüntü uyandıran yangının ardından ilk fidanları diktiğimiz yerleri tam bir sene sonra tek başıma ziyaret ettim. Amacım geçen sene diktiğimiz fidanların durumunu görmekti.

    Toprağa sıkı sıkı tutunmuş, önümüzdeki 30-40 yıl içerisinde kocaman ağaçlar olmak için inatla aradan geçen bir sene içerisindeki yağmur, fırtına, kuraklık ve güneşe dayanmış fidanlarımızın bir çoğunu sağ salim görünce içimde uyanan sevinci ve heyecanı anlatabilmem mümkün değil. 

     

    Bir saate kadar yakın bir süre burada oyalanarak, yıllar sonra yeniden orman olacak bu arazinin yıllar sonraki halini hayal etmeye çalıştım.

    Benim çocukluğumun geçtiği bu yerlerden araba veya motor ile geçerken aklıma bu bölgeyi bu halde görebileceğim aklıma dahi gelmezdi. Virajların arkasının ulu çınar ve diğer kocaman ağaçlardan görülmediği bu yerlerde şimdi neredeyse ufuktaki tarlalar dahi görülüyordu.

    Çocuklarım biraz zor ama torunlarımın benim yaşadığım o yemyeşil günleri görebilmeleri için bu fidanların bol yağmur, su ve hava almalarına dua ettim. Her yıl yeniden buraya gelecek ve fidanlarımıza bakacağım
    ." diye bitirmişim.


    Eh.. Yukarıda sözünü vermişiz bir kere. Bir daha gelmemezlik olmaz. Ama bu sefer biraz tembellik de ettim ve ancak 2009 Ocak ayında, yani bugün oraları görmeye gidebildim.

    Hani o en başta lafını ettiğim kısacık yol işte.. taş çatlasa 10 kilometrelik bir rapor aslında bugüne ait olacaktı ama sizleri bir kaç yıl geriye götürmüş oldum..

    İşte o en baştaki motor buraya bakıyor.  Bizim Orman'a..

    Ortalık biraz daha yeşermiş ama bu arada da biraz ot kaplamış. İlk geldiğimde içime birden bir kurt düştü. Ortalıkta çalıdan çırpıdan bir şey gözükmüyordu. Ama bundan iki sene öncesinin resimleri ile karşılaştırdığınızda doğanın kendine iyi baktığını, yaralarını yavaş da olsa iyileştirdiğini gözlemlemek mümkün.

    Ama biraz daha içerilere girmeye başlayınca otların, çalı çırpıların arasında hepimizin diktiği fidanları görmeye başlayınca sevincimi anlatamam, üstelik, geçen seneden bu yana boylarının 3-4 misliden fazla uzadıklarını görmek onların da toprağa sıkı sıkıya tutunduklarını bir ispatıydı.

    Kimisi iyice büyümüş, serpilmiş. Belli ki ileride burada yükselecek ormanın baş ağaçları olacaklar.

    Kimisi tutunmuş ama bodur kalmış..


    Kimisi halen daha tutunmaya çalışıyor...


    Kimisi ise maalesef becerememiş.. Ama hepsi de bizimdi..

    Çevrede kalmış bir kaç kömürleşmiş ağaş ise sanki insanlara "Aman ha.. Dikkat Lütfen" dercesine orada kalmışlar..

    Tamam bende biliyorum. Doğanın kendini yenilemesi çok uzun sürüyor ama buraları, evimden sadece 3-5 kilometre mesafedeki bu oksijen depolarını bizden sonraki nesillere daha da genişlemiş olarak bırakabilmek için biraz daha duyarlı olmak gerekiyor.

    Neyseki benim çevremde bu duyarlı insanlardan çok var. 

    Söz seneye size yine, yeni bir KISA RAPOR daha yazacağım.. 

     

    Gönderilen Oct 13 2009, 02:13 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 27 comment(s)

  •   Ride to Discover

    Mon, Aug 17 2009 18:05
    1,415 Okundu  

    Ride to Discover

    A great Sunday morning. Rays of the sun warm the roads as spring turns into summer. You drive along with your family. You and your spouse in the front, the kids in the back. After a few moments you rearrange the seat as you start to feel uncomfortable; but now the seat belt disturbs and you tug it.  The station on the radio has changed; you decide to put on a CD. You have a hard time choosing between Sezen and Ferhat Göçer...as you see Kenan Doğulu on the other side you put it on. Although the weather is hot today, the air-condition is more than necessary and you turn it down a bit. You even open out the windows but now the humming is disturbing and you push the button to close them again.

    On the other hand you try to catch up with the conversation going on between the children in the back. Right at that moment the phone rings, the name on the screen is Mehmet. You answer… They’re on the way too. You decide to meet them further on the way to spend the day together. You spouse asks you something about the article she reads and you try to remember what you have read earlier about the subject and share it with her. At the same time you’re busy in your mind making plans about some small details that you need to remember on Monday morning at work. But right at that moment, the sun rays reflecting on the rider’s helmet visor of the motorcycle riding along bring you back to now and you think… “What a wonderful day!”

    The moment that you came across with the biker, you have missed the cosy place for breakfast on the right, couldn’t see the newly growing pine saplings after the forest fire of 3-4 years ago and you have turned automatically to the left at the crossroad… whereas the road on the right would have taken you through a beautiful village.
     
    Being busy with changing CD’s and reaching the main road; the sign on the right pointing to Europe’s biggest Steam Power Train Museum didn’t catch your eye at all. Driving down the crooked road from Gökçealan, you were not aware of the train that drove along on your right… I don’t mention the porcupine at all….

    Whereas I, on the bike… on the same route… on this beautiful Sunday morning, have faced the many beautiful things that make life worth living; and I have noticed them all…

    The intense smell of gözleme after a 15-minute-ride teased my nose through the half open visor of my helmet. I slowed down a little bit and stopped then at the authentic small restaurant and enjoyed a great breakfast with bird sounds in the background.

    Back on the road the headlight of a train caught my eye. It was most probably the Denizli Express. We came side by side, I slowed down the speed, hooted, waved but the engine driver didn’t see me, never mind.  As I passed the train right before the big curve, I recognised a small brown chunk and as I approached it I realised that it was a porcupine. Being in a hurry and stressed passing the road, its quills were upstanding.

    As I rode up the beautiful road to Gökçealan, the sound of the wind blowing softly through my helmet was like the call of freedom that I chased on my bike, rather than a humming.

    As I felt bad of the smell of burned oil coming out of the exhaust of the truck driving on the right of the climbing lane, I gave the engine the gun and quickly turned to the good smells that Mother Nature offered me. On top of the hill, the sounds in the environment warned me and I slowed down instinctively. Right in front of me hundreds of sheep; I greeted the shepherd who tried to cross the road with the herd and the dogs. As I watched the goats and sheep cross the road, the folksong “Kınalı Kuzu” (Hennaed Lamb) came to my mind, I started singing…


    Even though the road was divided, I slowed down as I reached the village of Çamlık thinking of the children who might be playing on the side of the street. I drew in the refuge and continued my way until the sign directing to Kuşadası and slowed down again. As I saw the people in the coffeehouse on the right of the road, I stopped to have a tea. I had a talk with the local people and drinking my tea I took a glance into the newspapers of the coffeehouse.

    I was about to leave as a sign caught my eye…”Selçuk Railway Museum”. I looked inside and decided to visit it on my next trip. Regarding its largeness it’s a place worth a long visit. Crossing the railway a little bit further I found the opportunity to watch little puppies playing with each other. 

    As I came to the crossroads to turn right for Kuşadası, I remembered the route of Yeniköy that I passed this morning and thought “good that I took this road”. Passing the village, the smells reminded me once more of the smell in the barn of my grandfather’s house. 

    Right at that moment I realised that the driver of the car coming across was startled for a moment when he saw me. I realised a little smile on his face as we came side by side. He must have a good time as well. A little further I remembered that we had planted little saplings with 40-50 biker companions a few years ago. I looked around… and realised that they started to grow. It went through my mind that we had something to leave to our children when they grow older... this made me happy…

    I expanded the smile on my face that I always have while riding the bike and said to myself… “What a wonderful day!”

    This article was published in a monthly magazine called GuideWise published by the Kusadasi Professional Tour Guides Association, in July 2009 issue..

     

    Gönderilen Aug 17 2009, 06:05 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 1 comment(s)

  •   Keşfetmek için Sür

    Mon, Aug 17 2009 17:56
    1,418 Okundu  

    Keşfetmek için Sür..

    Harika bir Pazar sabahı. Kendini ilkbahardan yaza taşımaya başlayan güneşin ışınları yolları ısıtıyor. Ailenizle birlikte yoldasınız. Siz ve eşiniz önde, çocuklar arkada oturuyorlar. Biraz sonra rahatsız olduğunuz için koltuğunuzu yeniden ayarladınız, bu seferde emniyet kemeri sıktığı için onu biraz çekiştirdiniz. Radyodaki program değişti, bir CD yerleştirmeye karar verdiniz. Sezen mi olsun, Ferhat Göçer mi arasında kaldınız ama diğer tarafta duran Kenan Doğulu CD’sini koymaya karar verdiniz. Klima, hava güzel de olsa bu bahar sabahına biraz fazla geldi, kıstınız, hatta camı biraz aralamaya karar verdiniz ama bu sefer de açık camdan gelen uğultu sizi rahatsız etti, tekrar düğmeye basıp kapattınız. Kulağınız bir yandan da arkada oturan çocukların biraz aşırıya kaçan sohbetlerine kayıyor. Tam o anda da telefon çaldı, ekrana baktınız Mehmet’ler arıyorlar. Açtınız.. Onlar da yollardaymış, ileride buluşmaya ve beraberce vakit geçirmeye karar verdiniz. Eşiniz okuduğu gazetedeki makalede anlamadığı bir şeyleri sordu; geçen günkü okuduklarınızdan aklınızda kalanları onunla da paylaştınız. Bir yandan da yarın, yani Pazartesi başlayacak iş gününün sabahında atlamamanız gereken bir iki noktayı daha kafanızdan düşünüp, yapacaklarınızı bir kez daha planladınız. Ama tam o sırada karşıdan gelen motosikletlinin kaskından yansıyan güneş ışığı sizi tekrar bugüne döndürdü ve aklınızdan geçirdiniz.. “Harika bir gün!”..

    Siz biraz evvel karşıdan gelen motorcu ile karşılaşana kadar; sağdaki harika kahvaltı yerini kaçırdınız, solda bundan 3-4 sene evvelki orman yangınlarından sonra yavaş yavaş büyümeye başlayan çam fidanlarını göremediniz, o kavşakta otomatik olarak sola döndünüz, oysa sağa doğru olan tabela sizi harika bir köyün içinden geçirecekti. Bir yandan CD değiştirip diğer yandan ana yola çıkma telaşındayken sağdaki Avrupa’nın en büyük Buharlı Lokomotifler Müzesi’nin tabelası gözünüzün ucuna dahi takılmadı. Gökçealan’dan aşağıya doğru sallanan o güzelim virajlarda hemen sağınızda sizinle birlikte yol alan treni fark etmediniz bile.. Yolda karşıdan karşıya geçmekte olan kirpiden söz bile etmiyorum artık..

    Oysa ben, motosikletimle.. yine bu güzel Pazar sabahında, aynı rotayı yapıyor olmama rağmen hayatın tadını içeren onlarca olayla karşı karşıya kaldım ve hayrettir ki hepsini de fark ettim. Yola çıktıktan 15-20 dakika sonra, kaskımın hafif açık vizöründen burnuma bir gözleme kokusu takıldı, biraz yavaşladım ve çam ormanları arasındaki gözlemecide durarak, kuş sesleri arasında harika bir kahvaltı yaptım.

    Tekrar yola koyulduğumda uzaklardan bir treninin farı gözüme çarptı. Karşıdan büyük ihtimalle Denizli Ekspresi geliyordu. Yan yana geldiğimizde hafif yavaşlayıp, korna çaldım, el salladım ama makinist görmedi, olsun.. Treni geçince karşıma çıkan sağa geniş viraja girmeden hemen önce uzaklarda yol üstünde gözüme takılan kahverengi topağın yanına yaklaşınca, onun bir kirpi olduğunu fark ettim. Karşıdan karşıya geçmenin telaşı ve stresi ile olsa gerek dikenleri dimdikti..

    Gökçealan’a doğru tırmanan o güzel virajlı yolda kaskımın içine sızan rüzgârın sesi bana uğultudan ziyade motosikletim ile ardından koştuğum özgürlüğün çağrısı gibi geldi. Tırmanma şeridinin sağından giden o eski kamyonun eksozundan çıkan, yanmış yağ kokularından rahatsız olunca gazımı biraz daha açıp, bir an önce doğanın bana sunduğu güzel kokulara dönüverdim. Tam tepe üstüne geldiğimde kulağıma çalınan seslerden dolayı bir şeyler olabileceğini sezinleyip yavaşladım. Yolun ortasında, yüzlerce koyunluk sürüsünü karşıya geçirmeye çalışan çoban ve köpekleri ile selamlaştık. Koyunların, kuzuların karşıya geçişini izlerken, aklıma birden “Kınalı Kuzu” türküsü geliverdi, mırıldandım.

    Çamlık Köyü’nün yoluna girdiğimde bölünmüş yol olmasına rağmen sağımdaki yol kenarı evlerde çocuklar oynayabileceğini düşünerek yolu bölen refüje doğru yanaşarak devam ettim. Biraz ilerideki Kuşadası tabelasına doğru yavaşladım. Sağdaki kahvede oturan yaşlı insanları görünce, bir çay içmek üzere durdum. Onlarla sohbet ettik, nefis demlenmiş çayımı içerken kahvedeki gazetelere bir göz attım. Tam yola çıkacakken karşımdaki tabela gözüme çarptı.. “Selçuk Buharlı Lokomotifler Müzesi”. İçeriye şöyle bir göz attım ama daha sonraki gezimde uğramaya karar verdim, çünkü büyüklüğünden uzunca zaman geçirmeye değer bir yer olduğuna karar verdim. Biraz ötede tren yolunu geçerken, yavaşladığımdan karşıda kendi kendilerine oynaşan köpek yavrularını izleme fırsatı da buldum.

    Biraz ilerideki kavşakta, sağa Kuşadası’na dönerken, sabah gelirken kullandığım Yeniköy’den geçen rotayı hatırlayıp, “iyi ki sabah sabah oradan gelmişim”, dedim kendi kendime. Köyün içinden geçerken duyduğum kokuların bana dedemin evindeki ahırların kokusunu hatırlattığını düşündüm tekrardan.

    O sırada tam karşımdan gelen arabanın sürücüsünün beni gördüğü anda biraz irkildiğini fark ettim ama tam yan yana geçerken yüzünde bir gülümseme hisseder gibi oldum. O da iyi vakit geçiriyor olmalıydı. Biraz daha ilerleyince, birkaç sene evvel 40-50 motorcu arkadaşım ile gelip, yanan orman alanlarımıza küçücük fidanları dikişimiz aklıma geldi. Bakındım.. Büyümeye başladıklarını fark ettim. Çocuklarımız büyüyünce onlara bırakacak bir şeylerimiz olacak diye aklımdan geçirdim.. Mutlu oldum..

    Motosiklet sürerken hep yüzümde olan gülümsememi biraz daha genişlettim ve kendi kendime mırıldandım.. “Harika bir gün!..”

    Yukarıdaki yazım,Kuşadası Profesyonel Turist Rehberleri tarafından Türçe ve İngilizce olarak her ay yayınlanmakta olan Rehberce(GuideWise) isimli dergide yayınlanmıştır.



    Gönderilen Aug 17 2009, 05:56 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 5 comment(s)

  •   La Pedarosa

    Sat, Jan 31 2009 20:56
    3,385 Okundu  

    Norton 1898'den iflas ettiği 1992'ye kadar İngiltere Birmingham'da motosiklet üretmiş bir marka. Özellikle 20. yüzyılın ortalarında ciddi anlamda isim yapmış ve çeşitli yarışlara katılmış Norton'ların en gözdesi 500 serisi. Aşağıdaki 1938 modellerinden bir tanesi..


    Peki size Norton'lardan bahsetmemin nedeni ne olabilir?
    Nedeni La Pedarosa.. (The Mighty One, Güçlü anlamına geliyor)

    La Pedarosa (II) bir Norton 500, 1939 modeli. Biz onunla ancak 1951 yılının Aralık ayında tanışıyoruz.

    Yer, Arjantin. 24 yaşındaki Alberto Granada; bir Biyokimyacı ve La Pedarosa'nın sahibi. Ama hemen hemen kendisinin yarı yaşında olan La Pedarosa her tarafından yağ akıtan, yolda yürüdükçe dökülecekmiş hissi veren bir makina. Granada yeni yaşını sonunda kutlamak üzere 4 ay ve 8.000 kilometrelik bir seyahat planlıyor. Macera ruhlu. Tüm Güney Amerika kıtasını dolaşacak. Arjantin, Şili, Peru, Kolombiya ve Venezuela. Bu seyahati bir arkadaşı ile beraber planlıyor, Tıp fakültesi son sınıfta okuyan Ernesto Guevara de la Serna. Ernesto, daha sonraları ikinci adının önüne çok sık olarak kullandığı, "Birader", "Hey" ya da "Dostum" anlamına gelen CHE lakabını alacak olan Che Guevara.


    "Notas de Viajes" ya da "Diarios de Motocicleta" veya "Motorcycle Diaries" ve de bizim lisanımıza "Motosiklet Günlükleri" olarak çevrilmiş kitap ve film işte böyle başlıyor. 1939 model bir Norton 500, La Pedarosa; bir Tıp fakültesi öğrencisi, Ernesto Guevara de la Serna, bir Biyokimyacı Alberto Granada. Bir de yolcuları var, daha sonra, gezinin hemen başlarında Ernesto'nun ilk duraklarında tekrardan beraber olacağı kız arkadaşı Chichina'ya geri dönüş garanti olarak bırakacağı, safkan, yavru bir Alman kurdu, Geri-Dön.

    1951 senesinin Aralık ayında Arjantin'den başlayan bu seyahat ilk önce Atlas Okyanusu kıyılarına ulaşacak, ardından da Güney Amerika'nın Büyük Okyanus kıyılarındaki Şili, Peru, Kolombiya'dan devam edecek ve Venezuela'da 1952 Nisan aylarında bitecekti. İlk planlama 8.000 kilometre olarak yapılmıştı. Ama zavallı La Pedarosa, yol boyunca geçirdikleri bir sürü ufak tefek kazanın ardından ancak Şili'nin Los Angeles şehrine kadar dayanabildi. Orada sadece 1 dolar karşılığında bir hurdacıya satıldı. Yani 2.000 kilometreyi zar zor bitirebildi. Ama iki dostun seyahati bundan sonra yaya, at sırtında, at arabaları ile, kamyonların kasasında, sallarla devam etti ve gerçektende planladıkları gibi Venezuela'ya kadar sürdü. Tamı tamamına 13.240 kilometre

    Ernesto'nun yol boyunca tuttuğu günlükler (Notas de Viaje) ve ailesine sıklıkla yazdığı mektuplardan yola çıkılarak, ilk olarak 1995 senesinde "Motosiklet Günlükleri", Alberto Granada'nın da katkılarıyla kitap olarak yayınlandı. Ardından 2004 senesinde Sundance Film Festivali'ndeki ilk gösterimi yapılan filmi Robert Redfort'un yapımcılığını üstlendiği bir ekip ile çekildi. Filmin kısa bir künyesi şöyle;

    Yapımcı : Robert Redford
    Yönetmen : Walter Salles, Jr. (Breziya)
    Senaryo : Jose Rivera

    Ernesto Guevara de la Serna : Gael Garcia Bernal (Meksika)
    Alberto Granada : Rodrigo de la Serna (Arjantin)


    Elbette la Pedarosa II gibi bir yaşlıyla yola çıkarsanız başınızda dertten kurtulmaz. Nitekim La Pedarosa son nefesini verene kadar parasız çıkılan bu yolculukta bir iki kaza, bir kaç kez lastik patlaması, frenler, şanzıman, balata sıyırması gibi problemleri, bazen güler yüzleri, bezen üç kağıtçılıkları ve bazen de cana yakınlıkları ile halledebilen kafadarlar Şili'nin Los Angeles şehrine gelirken geçirdikleri kazanın ardından terk etmek zorunda kalırlar. Ancak 2.000 km civarında katettikleri yolun geri kalanına artık onsuz devam etmek zorundadırlar.


    Buraya kadar ki bölümde Ernesto'nun ilk duraklarında güzeller güzeli Chichina ile tanışması, bu nedenle seyahatin bile tehlikeye düşmesi ama sonunda geri döneceğine söz verip, garanti olarak da Geri-Dön'ü bırakmasını izliyoruz. Chicnina'dan kendisine bikini alması için alınan 15 dolarlık bir para seyahatin büyük bir bölümünde Alberto'nun kimi zaman motorun tamiri, kimi zaman güzel bir yemek, kimi zamanda bir fahişeye harcanması anlamında içinde kalacak ama o 15 dolar ileriki duraklardan birinde çok anlamlı bir yere harcanacaktır. Chicnina'da Ernesto'nun seyahat esnasında değişen hayata bakışı içerisinde unutulup gidecektir. Nitekim Alberto Granada, çok ama çok sonraları verdiği bir röportajda bunu "Before he changed the World, World changed him" "O Dünyayı değiştirmeden önce, Dünya O'nu değiştirdi" diye anlatacaktır.

    At sırtında, at arabalarında, kamyon kasalarında devam eden seyahatleri boyunca Ernesto ve Alberto yavaş yavaş halk kitleleri arasındaki farklılaşmaları görmeye ve özellikle yoksulluğu farketmeye başladılar. Kırsaldan gidilen yollarda yapılan bu güzergah üzerinde önlerine hep toprak ağalarının mağdur ettiği köylüler, madenlerde kötü şartlar altında çalıştırılan insanlar çıktı. Ardından Machu Pichu'ya geldiklerinde bir zamanların görkemli medeniyetlerinden olan İnka'ların Peru'daki başkentlerinin, İspanyol sömürgecileri tarafından nasıl yok edildiğini görüp, Amerika'nın gerçek sahipleri ile işgalcileri arasındaki ilişkiyi sorgulamaya başladılar.

    Bu arada bu seyahatlerini sürekli günlüklerine not etmeye başlarlar. Özellikle Ernesto ruhundaki değişiklikleri sık sık ailesiyle, onlara yazdığı mektuplarda paylaşmaya başlar. Babası onun mektuplarıyla ilgili olarak şöyle konuşmuştu; "Onun, her zaman içinde taşıdığı gerçek bir misyonerlik dürtüsüyle hareket ettiğini, çok sonraları, daha ziyade mektuplarını okudukça anlamaya başlayacaktık". Geriye belge bırakıyorlar. Olayları, yaşayan birinci elden anlatıyorlardı.


    Yol üzerinde karşılaştıkları ve bir geceyi bir kır yerinde birlikte geçirdikleri, evlerinden köylerinden edilmiş bir çift ile aralarında geçen kısa bir diyalog;

    - Siz nereye gidiyorsunuz?
    - Sehayat ediyoruz!..
    - Ne için
    - Seyahat etmek için.... 

    Onların yoksulluğu, Ernesto'nun Chicnina'dan bikini alması için gelen paraya da veda etmesine neden olmuştu. ernesto bu seyahatin devam edebilmesi için ortaya çıkan onca olaya rağmen harcanmayan bu parayı, yoksulluklarından etkilenerek bu çifte vermişti; 15 dolar bu sefer yerini bulmuştu. Ya da Ernesto kendini bulmuştu desek, daha mı doğru olur..

    İkilinin bir sonraki durakları Peru'daki San Pablo cüzzamlılar kolonisiydi. Burada uzun bir zaman geçiren arkadaşların bu seyahate başlamalarındaki macera ruhu yerini artık kendin kendini sorgulamaya bırakmıştı.Cüzzamlıların Che ve Alberto'yu oradaki diğer doktor ve görevlilerin aksine sevmelerinin nedeni bu iki kafadarın onlarla çekinmeden sohbet etmeleri, dertlerini dinlemeleri ve hatta futbol oynamalarıydı. Burada kalmalarının bir nedeni tıp bilgilerini ihtiyacı olanlarla paylaşmasa diğer bir nedeni de Latin Amerika'yı çok az bir parayla dolaşmalarıdır. Burada da olduğu gibi çoğu yerde parasız kaldılar, çalışarak gezilerini sürdürdüler.

    Alberto Granada, ölmeden bir süre önce BBC'ye verdiği röportajında bu günleri şöyle anlatmaktadır "I got the impression that Che was saying good bye to institutional medicine and becoming a doctor of the people" "anladığım kadarı ile Che geleneksel tıbba veda edip, halkın doktoru olmaya başlıyordu".


    İlk başta kendilerine verdikleri süre olan 4 ay gelmiş geçmiş ve Temmuz olmuştu bile. Artık Venezuela'ya varmışlardı. Alberto orada bulduğu bir burs ile kalacak Ernesto ise Tıp fakültesindeki son senesini tamamlamak üzere ülkesine geri dönecekti. Havalanındalar, artık ayrılma zamanı gelmiştir. Ernesto'nun şu sözleri ile film biter.

    "Wandering around our America has changed me more than I thought. I am not me anymore. at least I'm not the same me I was.."  "Burada yaptığım yolculuk beni çok değiştirdi. Ben artık eski ben değilim"

    O günlerle ilgili Alberto, BBC röportajında şunları söylemiş.. "the more we travelled, the more our eyes were opened to the injustice around us" "gezdikçe etrafımızdaki adaletsizlik gözlerimizi daha fazla açmamıza neden oldu"

    Che geri döndü ve Tıp öğrenimini tamamladı. Ondan sonrasını sizler de biliyorsunuz. 

       

    Bolivya ordusu elinde yargılanmadan kurşuna dizilmesiyle son bulan yaşamında ve o yaşamın bile ötesinde belli bir siyasal ve toplumsal görüşün simgesine dönüşmüş bir insanın, henüz kendisi olmadan önceki halini anlatmak; o dünyayı değiştirmeden önce, dünyanın onu nasıl değiştirdiği hakkında bir film bu.

    Bence izleyin.. Ben izledim.. ve etkilendim..

    En azından şunlara değmez mi sizce?..

    Filmin orijinali İspanyolca. Türkiye'den alacağınız DVD'sinde Türkçe seslendirme opsiyonu da var.

     

     

     

    Gönderilen Jan 31 2009, 08:56 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 3 comment(s)

  •   Meryem Ana Evi-Selçuk

    Mon, Jan 12 2009 0:08
    13,193 Okundu  

    Motorcuların seyahat güzergahları üzerinde, çoğunlukla gideceğimiz yere odaklandığımızdan görmeden geçtiğimiz o kadar çok yer var ki. Ana yolun bir kaç kilometre dışında öylesine güzellikle yatıyor ki. Meryemana Evi de bence onlardan bir tanesi. Daha evvelce Selçuk'taki (İzmir) "Buharlı Lokomotifler Müzesi"nden bahsetmiştim. Meryemana Evi'de Selçuk'ta ve bu müzeye sadece bir kaç kilometre uzaklıkta. İkisinide aynı harita üzerinde görmek mümkün.

    Bu tür yerleri görebilmeniz için öncelikle otobanlardan uzak durmalısınız. Meryemana Evi, İzmir'e bağlı Selçuk ilçesinde. Eğer İzmir'den geliyorsanız, eski İzmir-Aydın Yolu'nda Selçuk'tan çıkar çıkmaz 1 kilometre kadar sonra kahverengi tabela sizi sağa döndürüyor. Eğer Aydın veya Söke, Ortaklar üzeriden geliyorsanız, kavşak bu sefer solunuzda kalıyor. Eğer geceyi Kuşadası'nda geçirdiyseniz, Selçuk'a gelin, ana yoldan sağa dönün ve tabelayı gözleyin. Aslında ulaşım gerçekten kolay, yeter ki yol kenarındaki kahverengi tabelalar sürekli olarak görüşünüzün içinde kalsın..

    Kuşadası'ndan gelirken, Meryemana Evi'nin bulunduğu Bülbül Tepesi motorun tam arkasındaki dağlar üzerinde.


    Aslında tam buradan dağa çıkan, tarlalar arasından giden bir yol da var. Yağmurdan dolayı delik deşik olmuş, bazı yerlerinde motordan inip el ile sürmeniz de gerek. Kısacası belki daha hafif bir motor ve yanbınızda arkadaşlarınız olursa denemeye değer.. O bahsettiğim yollardan iki fotoğraf. 2004 senesinin Mart ve Haziran'ından.. Eski 1150 Adventure'um ve kızım ile bir ATV gezisinde..

     

    Tam Selçuk'a yaklaşırken, o uzun düz yolda, Efes girişi yakınlarında Trafik durduruyor. Normalinde bu yolda hemen hemen hiç radar kontroluna rastlamadım ama sohbet ettiğim polis sık sık burada uygulama yaptıklarından bahsetti, Dikkatli olmanızda fayda var. Geçenlerde otobancivarında bir BMW durdurmuşlar, adamın aküsü bitikmiş, yanında da telefonu yokmuş. İlk önce o olup olmadığımı sordular. Sonra da kibarca "çok derinde değise ruhasatını rica edebilir miyiz?" dediler. Hatta yandaki taksi durağından bir de çay ısmarladılar. Ardından ya "bir de ehliyetini alsak"a getirdiler.Tamam dedim, yine X2 bir ceza geliyor. Ama ikisinde de baktıktan sonra "Tamamdır Levent Bey, teşekkürler, İyi Yolculuklar deyip yolladılar beni. Yani ceza yok, şaşırdım ama detaylarına da girmeden yoluma devam ettim.

    Bu arada Meryemana Evi'ne gitmek isteyenlere faydası olsun diye yollardaki tabelaları çekmeye devam ediyorum..Yolun tam karşısında da Efes'den Kuşadası'na gidecekler için bir otobüs durağı var. Tepesine de kocaman "Bus Durağı" yazmışlar. Fotoğrafladım ama makinenin ayarları bozuk olduğundan çıkmamış. Tam Memleketimden İnsan manzaraları için güzel bir resim olacakdı halbuki.


    Ziyaret edilmesi gerekn bir yer olmanın dışında Meryemana Evi'nin bulunduğu Bülbül Dağı'na çıkan yol da tam bir motorcunun isteyeceği gibisinden. Tamamen virajlarla dolu bir 6 kilometre sürdükten sonra ancak buraya ulaşabiliyorsunuz. Çıkması ayrı bir güzel, inmesi ayrı bir güzel. 

    Bu yollardan, yolun Zumo üzerindeki haritasından ve Selçuk'tan görünümler..

      

     

    Kıvrıla kıvrıla, 3 sene evvel yanmamış olsa daha da fazla çam ağaçlarının bulunduğu bir yol sonrasında sizi giriş kapısı karşılıyor. Bülbül dağı bir Milli Park ve giriş, ücrete tabi. Ben bir seyahat acentesi sorumlu müdürü olduğum için (hem de her sene Meryemana Evi'ne 10.000'e yakın turist gönderen) ücretsiz girdim. Yabancı ziyaretçiler giriş için 15 TL ücret ödüyorlar. Türk ziyaretçiler için ise 5 TL civarında. Ama anlaşıldığı kadarı ile bu para bu bölgeye girmek için Selçuk belediyesi tarafından alınan br ücret ve sadece belediyeye gidiyor. Bu yüzden de içeride kiliseye yardım için bunu açıklayan bir tabela koymuşlar. Bana biraz ironi gibi geldi.. 

    Aslında her şey İsa’nın ölümünden 4 ya da 6 yıl sonra, St. John’ın Meryem Ana’yı Efes’e getirdiğinde başlamış. 1891 yılında Lazarist papazlar, Alman rahibe A. Katherina Emerich’in rüyası üzerine, Meryem Ana’nın son günlerini geçirdiği evin, araştırmalar sonunda bu yer olduğunu ortaya çıkarmışlardır. Bu olay Hıristiyanlık dünyasında yepyeni bir buluş olmuş ve din alemine ışık tutmuş. Haç planlı ve kubbeli olan bu yapı daha sonra restore edilmiş. Müslümanlarca da kutsal sayılan evde, Papa VI. Paul’un 1967’deki ziyaretinden sonra, her yıl ağustos ayının 15. gününde ayinler düzenlenmekte ve bu ayinler büyük ilgi görmekte.

    Kapıdan geçtikten sonra oldukça geniş bir otopark sizi karşılıyor. hemen yanıbaşında bu bölgeyi korumakla görevlendirilmiş Jandarma bölüğünün binası ve onun yanından da bu kutsal yere girişe başlıyorsunuz. 

    İlk karşınıza çıkan bu çukur. Hikayesi ise; Efes'te yaşayan ilk dönem Hristiyanları çocuklarını vaftiz için Bülbül Dağı'ndaki bu gizli Meryemana kilisesine getirirlerdi. Şimdilerde sadece bir kaç damla su ile gerçekleştirilen vaftiz törenleri, o çağlarda İsa'da Ürdün Nehri'nde yıkanarak vaftiz edildiğinden tüm vücudun suya sokulması şeklinde yapılırdı..Dağın kutsalda sayılan kaynak suları, resme dikkatli bakarsanız görebileceğiniz gibi bu çukurun içerisindeki borular aracılığı ile çukura doldurulur ve vaftiz töreni gerçekleştirilirdi.


    Çukuru geçtikten sonra sağ tarafında her lisanda buranın bir hikayesinin anlatıldığı tabelaların yanından kiliseye doğru gidiyorsunuz. Yolun sonunda size hüzünlü bakışıyla bir Meryem heykeli merhaba diyor gibi. 

    Biraz sonra ise karşınıza küçük bir kilise çıkıyor.Belki de buraya gelirken karşılaşmayı umduğunuzdan da küçük bir kilise. Bu yüzden ayinlar dışarıda yapılıyor. Yaz aylarında her Pazar burada Sunday Mass ayinleri yapılıyor ve hafta içerisinde her gecelerini sabahlara kadar barlarda geçiren turistlerin Pazar sabahları buraya nasıl akın ettiğini görmenizi isterdim. 

    Meryemana Kilisesi.. 

    Bu arada buraya bir çok defa gelmiş olmama rağmen ilk defa bir rahibi görüntülemeyi başarıyorum, ama ayin esnasında değil.. Ağaçları budarken..

      

    Kilisenin çanı bile tuhaf. Kilisenin hemen yanıbaşındaki ağaça tutturulmuş. Rahip, bunu da buduyordu. Herhalde çan kolay çalınsın diyedir.

    Elbette kilisenin içerisine de girdim ama orada fotoğraf çekmek yasak tabelelaı bulunduğu için, saygı gösterip, kimse bir şey dememesine rağmen çekmeye de teşebbüs etmedim. Mistik bir havası var. Karanlık, ya da loş diyelim. Ortada beşikde İsa'yı temsil eden bir sahne var. Etraf buraya gelen ünlü Hristiyanların getirdikleri kutsal olduklarını tahmin ettiğim hediyeler ile dolu. İçeriye girince kendinizi bambaşka bir mekanda hissediyorsunuz. Fotoğraf çekmediğimden buranın bir tasviri olan bir tabela ile yetineceksiniz.

    İçeride mumlar vardı. Gönlünüzden kopan bir bağışı kutusuna atıyor ve mum alıp yakıyorsunuz. Burası da Allah'ın bir evi olduğuna göre, Müslüman'larında bu işi yapmasında bir sakınca yok. Zaten bugünkü ziyaretimde küçük bir Amerika'lı grubun dışındaki diğer ziyaretçilerin hepsi Türk'lerdi.

    Buradan itibaren geri dönüşe başlıyorsunuz. Eğer hemen sağa kıvrılan yoldan aşağıya inerseniz, sizi karşılayan duvarda, buraya ziyarete gelmiş yüzbinlerce kişinin dualarını ve dileklerini bıraktıkları bu duvar ile karşılaşıyorsunuz. Her gelen bir şeyler bırakmış. Umarım dilekleri yerine gelmiştir.

    Dedim ya burası aslında bir Milli Park ve manzara, doğa çok güzel. Bir kaç sene evvel buralarda çıkıp, ardından Kuşadası ormanlarına yayılan yangın yukarıda fotoğrafını koyduğum kilisenin hemen arkasına kadar gelmişti. Herkesin ilahi oalrak tanımladığı bir şekilde gerçekten de kilisenin dibinde yangın durmuştu. Gerçektende o günkü görüntüler korkuçtu ama bugün baktığımda o karalıklardan pek bir eser kalmamış gibi. Çevre çok güzel, yemyeşil..

    Çıkışa doğru sağda bir kafeterya solda ise bir hediyelik eşya dükkanı var. Buradan Meryemana ile ilgili, kilise ile ilgili bir çok minyatürler, freskler alabilmeniz mümkün, sadece görmek için girdiğinizde bile gerçekten çok güzel hediyelikler ile karşılaşıyorsunuz.

    Gerçi Meryemana ile Nazarlık Boncuğu'nu biraraya getirmeyi kim akıl etti, merak etmiyor da değilim..

      

    Aslında küçük bir alan. Ama belki daha ruhani duygularla buralara gelirseniz, daha çok zaman geçirebilirsiniz.

    Ben dönüş yolculuğuna başlıyorum. İniş esnasında bir kaç yerde daha duruyorum. İlki bu mesajın başındaki resimden sizlere gösterdiğim, Bülbül Dağı'nı çektiğim fotoğrafın çekildiği Selçuk-Kuşadası yoluınu göstermek için.

    Bir sonraki ise aslında sizi Bülbül Dağı'na tırmanmaya başladığınızda karşılayan görkemli Meryemana heykeli için. Selçuk-Aydın yolundan Meryemana tabelasını gördüğünüzde sağa saptıktan sonra aslında sizi ilk karşılayan muhteşem Efes'in üst kapısı. bir virajın ardından ise bu muhteşem heykel hemen sağınızda bitiveriyor.

    Sanki Hoşgeldiniz demek için..

    Hemen yanıbaşında ise, Efes'in üst kapısı ve muhteşem Odeon. Bir başka sefere de orayı gezeriz hep birlikte, çünkü Efes de, bir yere giderken, sadece bir iki kilometre içeriye girdiğinzide karşınıza çıkıveren güzelliklerden bir tanesi..

    Bir yere giderken, sadece varacağınız noktaya odaklanmayın. Eğitimlerde gördüğümüz gibi, eğer yolu gerçekten gözlüyorsunuz, göz uçlarınıza denk gelen kahverengi tabelalar sizi çok güzel yerlere götürebilir. Kendinize zaman tanıyın, buraları da gezin. Pişman olmayacaksınız..

    Bu da Meryemana'dan aşağıya inişin bir videosu. Canon kamera motorun gidonunda sol elciğin dışına oturtulmuş bir aparata bağlı. SD karta çekim yaptım..

     


    Gönderilen Jan 12 2009, 12:08 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 6 comment(s)

  •   Bir Ocak İkibindokuz

    Sun, Jan 04 2009 1:11
    3,009 Okundu  

    Madrun 2009

    Hayır bir şey değil, bunlar İzmir'de Madrun yapmadılar, yılın ilk gününde yattılar falan diyecekler diye korkuyorum.. 

    Olur mu öyle şey...

    Her şey gece geç de yatılsa sabah 09:00 "kalk" ile başladı. İzmir Madrun saat 11:00'de başlayacaktı ama ben Kuşadası'ndayım. Kalk, hazırlan, benzin al derken 9:45 hareket. Hava soğuk, yolda yer yer buzlanmalar var ama biliyorum ki beni İzmir'de, Bostanlı feribot İskelesinde sıcak bir karşılama bekliyor..

    Ben gelene kadar bir sürü motorcu ve eşleri gelmiş bile.
    Herkes birbirinin yeni yılını kutlamakla meşgul.
    Ben de aralarına katılıyorum ama bu işin sonu yok gibi..
    Gelen gelene..

    Herhalde adı Madrun olduğundan. Bir sürü aktivite yaptık, ama oralarda göremediklerimiz bu sabah buradalar.. Ne güzel..

    Bir.. İki.. Üç.. Beş derken yola çıkarken saymaya çalıştım..
    60'ların üzerinde ben de konvoya takıldım..
    70 üzerinde motorcu, düzenli bir şekilde Eski Foça'ya doğru yola koyulduk..


    Hava muhteşem. Sabah ki soğuk ve ayaz yerini bu mevsime rağmen yakıcı bir güneşe bırakmıştı.
    Foça'da deniz kenarına geldiğimizde bunu daha iyi anlayacak ve soyunup dökünecektik..

    Anlaşılan herkes geç kalmayalım diye evden çay, kahvesini içmeden çıkmışlar.
    Oturduğumuz kafeteryada 70 kişiyi birden garsonlar kısa da olsa bir travma yaşadılar..

    Bu güzel havadan istifade kimseler kalkmak istemiyor.
    Diğer yandan da bu kadar adama çay, kahve, kahvaltı da yetişmiyor..

    Bu arada nedir bu günes yahu...

    Ama önümüze harika virajları olan yeni Foça yolu var. Artık kalkmak zamanı..

    Kozbeyli Köyü'ne geliyoruz. Dibek Kahvesi meşhurdur.. Tavsiye edilir..

    Motorlarda biraz dinlensin. Lastikler bayağı ısındı..

    Kahveler gerçektende çok güzel. Yolu buraya düşenlere tavsiye edilir..

    Güzel bir gündü.
    Umarım, bugün kü sürüşün mana ve anlamı yerinde gelirde, bütün yıl motor üzerinde kalırız.
    Sağ ve salim..

     

     

    Gönderilen Jan 04 2009, 01:11 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 7 comment(s)

  •   Urla Yarımadası-İzmir

    Mon, Nov 24 2008 2:56
    4,599 Okundu  

    30 Kasım Pazar günü OMM İzmir Chapter "Ege Yolları'nda Bir RoadCraft daha.." ismi altında bir RoadCraft düzenleyecek. Ben de Grup Direktörü olarak, OMM'nin izmir'li sürücülerinden kalabalık bir takım ile birlikte bu aktivitenin düzenlenmesine yardımcı oluyorum.

    Temmuz ve Ekim ayında yapılan RoadCraft'ların ardından arkadaşlarımız yeni bir rota bulalım, hem doğa güzel olsun, hem de bu tür bir sürüşten daha fazla faydalanalım demişlerdi. Bu sefer urla Yarımadası'nı, İzmir'lilerin meşhur, Gülbahçe, Balıklıova, Karaburun, Ildır rotasını yapalım dedik.

    Ben de bu Pazar, 23 Kasım 2008, IAM sürücüsü, Kuşadası Motorosiklet Kulübü Başkanı sevgili arkadaşım Faruk Lokmacı ve yeni tanıştığım, ama motoru nedeniyle inanılmaz sempati duyduğum, Gülbahçe'de oturduğu için bize yol ve rota konusunda yardımcı olan Timur Turan ile bir rota planlaması yapmak için yola çıktım.  Amaç rota planlaması olduğundan fazla fotoğraf çekemedik ama yine de bu günü sizlerle paylaşmak istedim.

    Aslında tüm rota 175 kilometre civarında, biz de buna güvenerek öğle saatlerinde yola çıkıyoruz. Bu arada bir GPS/Kamera senkronizayonu yapmayı da ihmal etmiyorum.

    Faruk Lokmacı. Kuşadası'nın ilk ve tek IAM'i. Aynı zamanda Kuşadası Motosiklet kulübü Başkanı. Bir motosiklet ve iİleri ve Güvenli Sürüş eğitimi tutkunu..Kuşadası'nda kolundan yakaladığı motorcuları eğitimlere göndermekle meşhurdur.


    Meteorolojinin verdiği yağmur ve fırtına uyarılarına rağmen hava gerçekten tam motor havası.  Kuşadası'nda Faruk ile beraber yola çıkıyoruz. Rotamız; Pamucak, Ahmetbeyli, Özdere, Ürkmez, Gümüldür, Doğanbey ve Seferihisar üzerinden Çeşme otobanındaki benzincide İstanbul'dan İzmir'e yeni taşınmış bir arkadaşımız Timur Turan ile buluşacağız.Yol bir saat kadarsürüyor. Bir gece önce meteorolojinin yaptığı fırtına, sağnak yağmur uyarılarından olsa gerek yollarda fazla insan/araba yok.Hele bir de insanın önünde bir IAM sürücüsü oldumu yolun zevki fazlasıyla çıkıyor, ama tabi Faruk ile benim aynı noktaya varışımız en az 10 dakika arayla oluyor. 

    Shell'e varınca, birer sigara molası diye soluklanıyoruz ama her zaman olduğu gibi bir sigara, iki, üç falan oluveriyor.. Faruk Lokmacı ve Timur Turan.


    Timur ile güzergahı konuşuyoruz. Tamam ben MapSource'da bir rota çıkarttım ama daha evvelki tecrübelerim ile MapSource'da normal, iki şeritli gözüken yollar bazen acaip acaip köy yolları olarak karşıma çıktığından asıl detayları Timur'dan alıyoruz. Sonuçta, otobandanı Urla kavşağından terkedip, eski İzmir-Çeşme yolundan devam etmeyi kararlaştırıyoruz.

    Eski Çeşme yolundan devam ediyoruz. Yollar gerçekten bir motorcunun her zaman gitmek isteyeceği tarzda, tek sıkıntı, yaz başında dökülen mıcırın ardından 4-5 ay geçmesine rağmen sağolsun karayollarımız çizgi çekmeyi unutmuş herhalde. Bu yüzden virajlarda karşıdan gelen arabalar hep kapalı viraj aldıklarından insanın üstüne üstüne geliyorlar..

    Balıklıova girişinde bir soluklanma molası veriyor, güzelim Ege'ye karşı birer sigara daha tüttürüyoruz. Bu resimde de neden Timur Turan'a sempati duyduğumu görebilirsiniz. Adam 92 model bir Super Tenere kullanıyor. İlk çift silindirli motorum bir Super Tenere idi. Gerçektende bugüne kadar kullandığım motorlar içerisinde, bugünkü 1200GS dahil en hoşuma giden motorlardan bir tanesidir. Elbette, her erkeğin başına gelebileceği gibi, o güzelim motorum da ev taksitlerine kurban gitmişti..

    Arada da buradan sonra düz Karaburun'a mı gitsek, yoksa aradan Ildır'a mı geçsek diye karar vermeye çalışıyoruz. Havanın güzelliğinden istifade molaları da biraz uzun tutmayı da ihmal etmiyoruz.

    Ben Zumo'ya ara yolu giriyor ve öne geçiyorum..

    Yukarıda da dedim ya bu bölgenin yolları gerçekten güzel. Hani İzmir civarındaki en eğitime uygun yollardan birisi desem abartmamış olurum.  Ama diğer yanda manzaranın da yoldan aşağı kalır yanı yok. Güzelim Ege Denizi...

    Balıklıova'nın içerisinden Ildır'a uzanan yola sapıyor ve yarımadayı batıdan doğuya doğru kesiyoruz.


    Sahilden giden yol kadar olmasa da bu yolun yüzeyi ve tutuşu da çok iyi. Bu arada etrafıma bakıyorum da sanki Ege'ye sonbahar/kış daha gelmemiş gibi. Buradaki ormanların çoğunluğu çam ağacı olduğundan etraf bu mevsime rağmen yemyeşil..

    Bu yol bizi yarımadanın doğusuna bağlayacak ve kuzeye doğru yine sahilden sürmeye devam edip, yarımadanın ucunda Karaburun'a erişeceğiz.

    Deniz bir solumuzda, bir sağımızda. Ciddi bir tırmanışa geçiyoruz. Tutuş halen daha iyi olmasına rağmen yolun genişliği ve kalitesi yarımadanın batı sahilinkinden biraz daha düşük. Tepelerde bir yerlerde bir yol çatalında sol yerine sağa dönünce (Zumo burada kapalıydı) ciddi bir dağ yoluna giriyor ve daha da yükseldikten sonra Karaburun'a doğru inişe geçiyor ve Karaburun'a varıyoruz. 

    Hemen meydandaki bir kahvede mola veriyoruz. Biraz aşağısı aslında olmamız gereken yol ve yarımadanın en ucu, Karaburun. 


    Şehir meydanındayız. Sakin, güzel bir Ege kasabası. Meydandaki kahvenin yanında Belediye'nin duyurularının asıldığı bir pano bile var. Herkes sevecen, herkes samimi ve güleryüzlü, ama sezon geçmiş olduğundan yollarda kasaba yerlilerinden başka kimse pek gözükmüyor. Anlaşılan buraya bol motorcu geliyor ki bizim motorlarla ilgilenen bile yok..


    Arkadaşlar Zumo'ya güvenmediklerinden KYS'ye başvuruyor ve yukarıda nerede hata yaptık, hangi yola sapmamız gerekirdi diye kahvedekilere danışıyorlar.  Gerçekten de o çatalda sola sapmış olsaydık buraya kadar dağ yollarından değil de, sahilden geleceğimizi de öğrenmiş oluyoruz.

    Artık öğleden sonra olmaya başladı ve buradan Urla'nın en az 100 km sürdüğünü biliyorum, yavaş yavaş hazırlanıp tam yola çıkacakken, RideTurkey'deki "Memleketimden Kedi Manzaraları" bölümünde Türkiye'nin her yerinden yüzlerce arkadaşı olan bir "Kara"ya rastlayıp, onu da diğer arkadaşlarının yanına koymak için fotoğraflamayı ,hmal etmiyorum.. Karaburun "Kara"sı

    Yola koyuluyoruz. Kesinlikle yolun bu bölümü, günün en güzel sürüşlerini verecek kadar kaliteli ve güzel. Mordoğan üzerinden tekrar Balıklıova'ya gelinceye kadar bir çok küçük kasaba ve köyden geçiyoruz. uUrla'ya yaklaşırken tüm gün tepemizde bizi ısıtan güneş artık dağların ardından yerini karanlığa ve hafif hafif yağan yağmura bırakıyor. Timur Gülbahçe'de oturduğu için ondan Urla kavşağında ayrılıyoruz. Faruk ile beraber önce otobana çıkıyor, Gaziemir kavşağından Menderes yoluna sapıyoruz. Bu arada yağmur iyice hızlandı ve bizi Ahmetbeyli üzerinden Kuşadası'na kadar yanlız bırakmıyor..

     

     

     

     

    Gönderilen Nov 24 2008, 02:56 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 5 comment(s)

  •   10 years on 2 Wheels

    Mon, Sep 29 2008 2:28
    1,710 Okundu  

    Bu, adresi en basit anlamıyla, DÜNYA, olan bir avare gezginin alışılmadık ve heyecan verici seyahatinin hikayesidir. Helge Pedersen ve "10 Years on 2 Wheels".

    Kitabı tekrar açtığımda içinde bulduğum faturaya göre bu kitabı 1998 senesinde almışım. O yıllarda, halen daha unutamadığım, beşinci motosikletim olan Yamaha Super Tenere’ye biniyordum ve herhalde 3-4 yıllık bir sürücüydüm.

    98’lerde internet hem bu kadar yaygın değil di, hem net üzerinde bu kadar çok bilgi ve kaynak mevcut değildi, ama yine de bu kitabı internette yakaladığımda hemen almam gerektiğini düşünmüş ve ısmarlamıştım. Paket bir buçuk ay kadar sonra elime ulaştığında heyecandan, açamadan bir saat kadar beklediğimi hatırlıyorum. Ama daha sonra, aynı akşam bir saat süre içerisinde kitabın hemen hemen yarısını bitirdiğimi fark etmiştim. Benim gibi, tüm motor seyahatleri evinin etrafındaki birkaç yüz kilometrelik yarıçap içinde olan birisi için ‘fantastik bir kitap bu’ diye düşündüğümü gayet iyi hatırlıyorum.

    Helge Pedersen ve onun dayanıklı R 80 G/S motoru Olga, (ki bu motor daha sonra BMW AG tarafından Münih’teki BMW müzesinde sergilenmek üzere geri satın alınmıştır) 1982 senesinde başladıkları seyahatlerini aradan tam 10 yıl geçip, 250.000 mil yol katedip, tüm 5 kıta ve toplam 77 ülkeyi gezerek tamamladılar. Bu avarece gezi Pedersen’e dünyayı başka bir gözle görmesini ve yol boyunca karşılaşmak zorunda kaldığı, hastalıklar, enfeksiyonlar, kemik kırılmaları, gözaltına alınmalar, düzensizlik, rüşvet, ülke dışına çıkarılmalar gibi bir çok zorlukla baş etmenin yollarını da öğretti.

    Avarece dedim, çünkü Pedersen kitabında; “Bu görev amaçlı, ya da ulu bir misyonu olan bir gezi değildi. Motosikletim ile dünyayı balinaları kurtarmak, dünyaya barışı getirmek, açlığa son vermek için falan yola çıkmadım. Hatta ilk yola çıktığımda amacım dünyayı dolaşmak falan da değildi. Sadece değişik bir şeyler yapmak niyetindeydim” demektedir, hatta kitabının önsözünde “Bir kez daha bunu yapmak ister misin diye sorarlarsa; cevabım, Kesinlikle Hayır, çünkü çok enerji gerektiren bir gezi oldu ve şu anki halim ile bu kadar hazırlığı tekrar bir araya getirebilir miyim, zannetmiyorum” demiştir. Ama yine de “aslında ben halen daha dışarılarda, oralardayım, arka yollarda, ara yollarda geziniyorum, ama bu sefer, tek defa da değil!”

    Çocukluk rüyalarını gerçeğe dönüştürmek isteyen Pedersen motosikleti ve yolda kendisine lazım olabilecek birkaç parça eşyası hariç her şeyini satarak seyahatine başlar. Dünya çevresinde bir 10 yıl boyunca dolaşır. Ormanlar ve çöllerden, okyanuslar ve dağlar aştı, sonunda da bir çok gezgine nasip olmayacak kadar çok yer gördü. Yol boyunca, değişik ülkelerden insanlarla tanıştı, onların kültürlerini keşfetti, onlarla yemeklerini yedi, hikâyelerini dinledi ve hatta oralarda, seyahatinin daha sonraki günlerine gerekli olan paraları kazanmak için çalıştı bile. Bu yolculuğunda Pedersen, acı, hüzün, eğlence, mutluluk ve hatta çoğu zaman tek başına seyahat etmenin verdiği tarifi imkansız yalnızlık hissi gibi duygusal engellerle de karşılaştı ve onları yenmesini öğrendi.

    Yukarıda Pedersen’in yol hikayesini okurken, bir de bunun bugünden 26 yıl kadar önce başladığını hayal ediniz. Bugünün haberleşme olanaklarının olmadığını, bilgi toplamanın neredeyse kütüphaneler haricinde mümkün olmadığını, servislerin ne kadar az yaygın olabileceğini, 77 ülke için gerekli vizelerin ve motosiklet permilerinin alınmasını, gidilecek her ülke için yaptırılması gereken aşıların nasıl halledilebileceğini de düşünerek bu seyahati değerlendirmeye çalışınız.

    Seyahatinin ardından Amerika’ya yerleşen Helge Pedersen, daha sonra hayatını yine motosikleti ile gezerek ve kendisini bugünlere taşıyan ve National Geographic, TIME ve The New York Times gibi dergilerde yayınlanan resimleri ile daha da fazla bir üne kavuştu. Gezisini kitap yapmadan önce, 640 diapositifi ile 4 değişik projektör ile hazırladığı 90 dakika süren ve her karesi özel olarak seslendirilmiş, fotoğrafların çekildiği bölgelerin yerel müzikleri ile süslenmiş bir multimedya gösterisi ile dünyaya tanıttı.

    1986 senesinde GlobeRiders isimli seyahat şirketini kurarak, tecrübelerini diğer sürücülere de tattırmaya başladı. GlobeRiders, dünyanın zor ulaşılan, az seyahat edilen bölgelerine uzun süreli motosiklet seyahatleri düzenlemektedir. 

    Bu kitabı ilk okuduğumda, artık motosikletin benim hayatımda da bambaşka bir bakış açısı getireceğini anladım. Kitabın sayfaları arasında her motorcunun mutlaka edinmesi gereken sabır ve dayanıklılık ile ilgili ilk izlenimleri yakaladım. Artık daha uzun seyahatler yapmam ve bunları no ederek başkaları ile paylaşmam gerektiğine karar verdim. O gün anladım ki, motosiklet artık yaşamımın bir parçası olacak ve bundan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak idi ve olmadı da!..

    Mayıs 2006’da kitabın baskısı durdurulduğu için artık koleksiyonluk bir parça olarak kabul edilen “10 Years on 2 Wheels” isimli bu kitabın kullanılmış olanları 75$’dan başlayan fiyatlarla Amazon’da satılmaktadır. Her ne kadar eski yayımcılar kitabın yeniden yayınlanacağını ilan etmişlerse de, ne zaman yeni baskılara başlanacağı konusunda kesin bir bilgi yoktur.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Bu yazıdaki resimler GlobeRiders web sitesinden alınmıştır

    Gönderilen Sep 29 2008, 02:28 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 6 comment(s)

  •   50 Motorcu ile Çanakkale

    Fri, Sep 05 2008 1:48
    13,139 Okundu  

    30 Ağustos 2008
    1922’de zaferle sonuçlanan Dumlupınar Savaşı’nın, Türk ulusunun yeniden dirilişinin 86. yıldönümü.

     
    Dikkat!. En baştan uyarmak istiyorum. Bu raporda öyle çok fazla motosiklet bulamayacaksınız. Bu raporda, Çanakkale savunmasında verilen iki yüz  lli bin şehidimizin hikayelerini, efsanelerini ve bunlar karşısında sadece yarım günlük bir gezi ardından sarsılmış 50 motorcu, eşleri, çocukları ve arkadaşlarının adına benim kalemimden bir Çanakkale hikayesi okuyacaksınız.


    OMM İzmir grubu olarak aktivite takvimini hazırlarken özel günlere bir gezi denk getirmeye özellikle önem verdik. İlki de bu hafta sonu gerçekleştirdiğimiz Çanakkale gezisi oldu. Belki de 30 ağustos gibi özel bir günde Afyon civarına bir gezi daha anlamlı olabilirdi ama OMM olarak geçen sene düzenlediğimiz gezide Şehitlikleri gezemediğimizden bu sene özellikle Çanakkale’ye, hem de bu sefer daha organize olmaya gayret ettik. Organize deyince yola çıkışımız, yol boyunca sürüş düzenimiz, ertesi gün yapılacak gezilerin düzenlenmesi hep önceden planlandı ve gezi boyunca planlanan düzen tam anlamıyla gerçekleşti.


    Cumartesi sabahı, hareket noktasını İzmir-Çanakkale yolu üzerinde seçtik. Eski Foça yol ayrımından hemen önceki Süt Evi, sabah erken kalkacağımızdan, evlerde yapılamayacak kahvaltı nedeniyle iyi bir seçimdi. 08:00’de Süt Evi’nde buluşuldu. Grubun çoğunluğu İzmir’in değişik semtlerinden, bir kısmı da Kuşadası’ndan gelmekteydi. Ben İzmir, Hatay’dan katılmama rağmen, Süt Evi’ne sabahın hafif trafiğine rağmen ancak 55 dakika da ulaşabildim. Kuşadası’ndan hareket eden arkadaşların saat kaçta kalktığını ve ne kadar yol aldığını artık siz hesaplayın. 

    Grubun bir araya gelmesi, Süt Evi’nin güzel tost ve kahvaltı alternatifleri yarım saat boyunca tüm katılımcılar tarafından test edildi, onaylandı.. katılımcılar deyince.. toplam 30 motor, 2 araba.. ve toplam 50 kişiyiz. Çoğunluk çıkış noktasından itibaren bizimle olmakla birlikte, gruba Bergama civarından ve İstanbul’dan da katılımlar var..

    Grubumuzda bayan sürücülerde var. Ama bu sefer tek sürücümüz var, O bir Silver Plus, önünde önce Gold ardından da Türkiye'nin ilk IAM üyesi bayan olmak var.  Arzu Bıyıklı..

     

    İzmir çıkışında 5 ayrı gruba ayrılıyor ve birkaç dakika arayla yol almaya başlıyoruz. Tüm grubun hareketini kontrol edip, daha önceden belirlenen güzergah üzerinde gerekli mola yerlerini belirleyecek ve önemli kavşaklarda yol gösterip, aynı zamanda yol üzerinde olması muhtemel radar notalarını bizlere bildirecek iki motorcumuz öncü ve artçı olarak görev alacaklar. Her grubun öncüsü özellikle IAM sertifikalı sürücülerden seçildi. Bu sayede 350 kilometrelik sürüşümüzden de eğitim adına bir şeyler kazanmayı planladık. 

    Gerek yollarımıza yaz günlerinde eriyen asfaltı düzeltmek anlamında dökülen mıcırasfalt (yeni bir terim değil mi?) yüzünden gerekse de yeterli zamanımız olduğundan düz bir rota yerine daha güzel bir rota olan dağ yollarından Çanakkale’ye ulaşmayı tercih ettik. Yola çıkınca bunun gerçekten de iyi bir seçim olduğunu anladık. Hem düz bir yol yerine nispeten daha virajlı bir güzergahtan gitmek, hem Ege’nin çam ormanlarının kokusunu vizörlerimizi hafif açarak ciğerlerimize çekebilmek hem de muhteşem manzaralar eşliğinde bu seyahati tamamlamak gerçekten de ilk gün için iyi bir seçimmiş. Yol boyunca bunu anladık ve doya doya içimize sindirdik. Diğer yandan da günde sadece birkaç kişinin uğrayabileceği benzinlik veya yol kenarı lokantalarına 20-35 motor ve 40-45 kişi girip, alışveriş yapınca, mekan sahiplerinin yüzlerindeki gülümsemeleri görmek ayrı bir mutluluk kaynağıydı.  


    İlk durağımız, bir virajın hemen ardındaki bir benzinciydi. ;lk 125 kilometrenin ardından bir benzin molası, özellikle çoğumuzun artçıları olduğu düşünülünce oldukça iyi bir fikir. Ancak burada, yani bir kır yolunun ortasında bir benzincide, benzinden gayri bir ikmal malzemesi bulunmayınca bunu sadece yakıt tazeleme ve soluklanma molası olarak geçiştiriyoruz.


    İkinci yüz kilometremizde, bir köy kahvesinde mola veriyoruz. Hiç olmazsa çay, buz gibi kaynak suyu ve çikolata, bisküit gibi öğle üzeri mide kıpırdanmalarımızı giderecek kadar malzemesi var. Burada gerçekten soluklanıyoruz. Biz çaylarımızı yudumlarken,köy kahvesinde insanlar okey, tavla oynamaya devam ediyorlar.. Bu arada yollar güzelleşmesine rağmen, güneş tepemize çıktığından sıcaklık iyice artmaya başlıyor.

     

      

      

    Çok az bir bölümünde ciddi yol yapımları var ama bu güzergah gerçekten çok güzel. Çanakkale’ye Çan üzerinden gireceğiz, gerçi Kaz Dağları’nın güzel virajlarını bu seferlik kaçırıyoruz ama yarın ki dönüşümüzde orayı da tavaf ederiz artık.


    Bir sonraki ve son molamız Çanakkale’ye sadece 75 kilometre kala ama artık motorlarımızın eksoz sesleri ile midelerimizin gurultuları birbirine karışmaya başladığı için hemen bir yol kenarı benzinliğinde mola veriyoruz. Afişlerdeki menüler iştah açıcı aöa sadece pide ve fırında köfte kalmış. Bir buçuk kıymalı pide, bir ayran, bir su ve bir çay için sadece 6,- YTL ödüyorum ama arkamda daha 40 kişi daha hesap kuyruğunda olduğundan benzinlikteki pidecinin yüzündeki gülümsemeyi görmenizi isterdim. Sonuçta adamın tüm pideleri, hamurları, peynirleri, kıymaları 45 dakika içersinde tükendi. 


    Çanakkale’de Kolin Otel’de konaklayacağız. Otelin gele müdür sevgili Ahmet Pınar’da tanınmış bir motorcu ve İzmir’den OMM grubu olarak geliyoruz deyince, bize otelinin her türlü olanağını en uygun fiyatlarla sundu. Mesai arkadaşları da hem otele girişimizde, hem konaklamamız süresince hem de ertesi günkü Şehitlikler turunun ayarlanmasında çok yardımcı oldular. Buradan tüm Kolin Otel ekibine sonsuz teşekkürler. Burası bizim Motorcu Dostu dediğimiz otellerin ilk sırasında konulması gereken bir yer. Kapalı otopark sadece biz motorcular için açılmış. Oysa otelin açık park alanları hemen hemen bomboş.


    Benim öncüsü olduğum grup ile birlikte otele en son vardık. Bizim bütün grup ve hatta İstanbuL’dan katılanlar bile otele gelmişler. Odalara yerleştik, pencereden şöyle güzel bir Boğaz manzarasına bakayım dedim, bir de ne göreyim, diğer 50-60 kişi havuz başında serinlemeye başlamışlar bile. Bense mayo dahi getirmemiştim. Ama arkadaşlarımı orada yalnız bırakmamak gerektiğini düşünüp bende hemen havuz başına iniyor ve en azından yol yorgunluğunu atacak bir şeyler içiyorum. Ama bu arada bir çok katılımcının serin havuz yerine halen daha motor muhabbetlerine devam ettiğini gözlemliyorum. Bu bütün gün ve gece sürecek.


    Herkese yapılan 400 kilometrenin yorgunluğu çökmüş olacak ki akşamüstünden itibaren ortalıkta kimseleri görmek mümkün değil. Bir kısım arkadaşlar Çanakkale şehir merkezine, kordon boyuna inerken ben dahil diğerleri odalarına çekilip kısa bir öğleden sonra uykusunu yeğliyorlar.


    Güzel bir öğleden sonra uykusunun ardından bir Çanakkale günbatımını kaçırmamak için otelin bahçesine iniyor ve Çanakkale Boğazı’nda gün batımını fotoğraflıyorum. Bilemiyorum nedendir ama Çanakkale ben hep hüzün ile eşdeğer bir anlam veriyor. Bunu yarın daha iyi anlayacağım.


    Otelimiz dolu. Akşam yemeğinde bir çok turist grubuna rastlıyoruz. Özellikle Japon ve Kore’li turistler yanında bir çok da hafta sonu gezisine gelmiş Türk misafirler var. Otelin restoranında ayrı ayrı oturmak yerine toplu yemek yemeyi tercih edince, sağ olsun Ahmet Pınar, restoran da özel bir odayı bizim grubumuz için açıyor ve hep beraber yemek yeme fırsatını yakalıyoruz. Ben kendi yemeğim ve içkimle meşgul olduğumdan çok yakından dinlemedim ama eminim ki her masadaki sohbet motosiklet, eğitim ve sürüş üzerine odaklanmıştı.


    Yemeğin ardından otelin terasında sohbetlerimize devam ederken, 30 Ağustos nedeniyle Çanakkale merkezinden göğe yükselen muhteşem havai fişek gösterisine de tanık oluyoruz.  


    Sabahın çok erken saatlerinde İzmir’den, Kuşadası’ndan başlayan güzel bir 30 Ağustos gününü ertesi sabah otelden Şehitlikler turu için 8:30’da otelden hareket verildiği için gecenin erken saatlerinde noktalayıp odalarımıza çekiliyoruz. Yarın sabah erken depar olmasa eminim bu akşam her masada yapılan motosiklet muhabbetleri sabahın erken saatlerine kadar devam ederdi, ama yarın ki gezimizin heyecanı hepimizi sarmıştı.

    31 Ağustos, Pazar.
    Sabah erkenden kalktım. Hafif bir kahvaltının ardından otelin önünde bizi almaya gelecek otobüs ve rehberimizi aranırken iki kişinin konuşmasına tanık oluyorum.. “yok canım bunlar motorcuymuş, bak görürsün 8:30’da hareket etmemize olanak yok”.. hemen yanlarına yaklaştım ve bugün bizi Şehitliklere götürecek rehberlerimiz Abdullah Yıldız ve Alaattin Topçu’ya kendimi tanıtıyorum. Merak etmemelerini ve motorcuların tahmin ettiklerinden daha fazla disiplinli olduklarını ve sözleştiğimiz saatte toplanacaklarını belirterek onları rahatlatıyorum. Nitekim grubumuzda yavaş yavaş kahvaltılarının ardından otelin önünde toplanmaya başlıyor.

     

    Şehitlikler turu için anlaştığımız seyahat acentesi Wilusa Travel, bizim için (45 kişiyiz) 2 adet 28 koltuklu midibüs ve 2 rehber göndermiş. Pırıl pırıl iki araç ve günü bize yaşatacak iki dinamik rehberimiz var. Araçlara bindiğimizde her koltukta bir Çanakkale rehberi ve bu günkü turumuzun kısa bir zamanlamasını anlatan not kağıtları ile karşılaşıyoruz. Acentemiz bizden ilk alkışı burada alıyor. Ciddi bir yaklaşım..


    Dün bir çarşaf kadar düz olan deniz ve boğaz bu sabah azmış durumda. Ciddi bir rüzgar var, deniz kapkara ve dalgalı. Bazılarımızı şimdiden boğazı geçme telaşı bastı bile. Biz İzmir’de körfezde, havuz gibi denizde yaşadığımızdan bize göre değil böyle dalgalı denizler..


    Otobüslere biniyor ve otelimizden feribot iskelesine yol alıyoruz. Rehberimiz konuşmaya başladı bile. Yol boyunca bize Çanakkale hakkında tarihi ve güncel bilgiler veriyor. Bu arada bizi gezdirecek acentemizin adı olan WILUSA’nın Canakkale’nin antik çağlardan kalma bir ismi olduğunu öğreniyoruz. Feribot iskelesinde motorun dolmasını bekliyoruz, bir yandan da küçük büfeden gün boyu yetecek ikmaller yapılıyor ama iskelede dahi rüzgardan ayakta durmakta zorlanıyoruz ama bütün yaz yaşadığımız aşırı sıcakların ardından bu da ayrı bir güzel.


    Dur Yolcu!
    Bilmeden Gelip Bastığın Bu Toprak Bir Devrin Battığı Yerdir
    Tam karşımızdaki bu görüntü, daha sabahtan tüylerimizin diken diken olmasına yetiyor. Bir Çanakkale Boğazı klasiği.. Sanki bindiğimiz motor karşı kıyıya yaklaştıkça, bu resim ve yazı önümüzde daha da büyüdükçe sözlerin anlamı sanki daha da fazla kafamıza kazınıyor. 

    Motorumuz direk Kilit Bahir’e yanaşacak. Rehberimiz anlatmaya devam ediyor. Burası Çanakkale Boğazı’nın en dar yeri, 1.250 metre. Bu yüzden de Boğaz’ın savunmasında yüzyıllar boyunca en önemli noktalardan bir tanesi olmuş. Kilit Bahir’de; “Denizin Kilidi” anlamına geliyor. Osmanlı zamanında yapılmış tam karşımızdaki kalede buranın önemini bir kez daha vurgulamakta. Bu arada rehberimiz başka bir hatırlatma daha yapıyor. Çanakkale’nin Avrupa yakası iki ayrı bölgeden oluşuyor, Eceabat ve Gelibolu. Popüler olan ve genelde yaygın olanın aksine Gelibolu’da Çanakkale Savaşları ile ilgili bir geçmişe sahip değil. Muharebeler ve çatışmalar genelde Eceabat bölgesinde geçmiş. Biz de bu bölgeyi gezeceğiz. 


    Karşıya yanaşır yanaşmaz, hemen otobüslere biniyor ve rehberimizin güzel anlatımı eşliğinde güne başlıyoruz. İlk bakışta çok güzel bir asfalt üzerinden ilerliyoruz, aslına bakarsanız güzel de bir motosiklet sürüş yolu gibi gözüküyor. Burada, bu anda bile aklımızdan neler geçiyor, ama rehberimizi bu yolların İtalyan’lar tarafından yapıldığını, bütün yarımadayı kapladığını ama birkaç sene evvelki törenler için yapılan yolların maalesef gereken bakımları bizler tarafından yapılmadığından yer yer ciddi bozulmalar olduğunu ve ileride geometrik şekillerdeki yamaları göreceğimizi gülerek anlatıyor.


    İlk durağımız, bu tarafa geçtikten sonra sadece birkaç dakikalık araba sürüşü mesafesinde. Efsane Seyit Onbaşı’nın Anıtı. Rumeli Mecidiyesi Bataryası’nda tüm arkadaşları şeht olmasına rağmen 275 kg. lık top mermisini kaldırarak ateşleyen ve Ocean Zırhlısı’na isabet ettiren Koca Seyit’in ziyaret noktasındayız. Burada tabya nedir, batarya nedir öğreniyoruz.


    Burada her iki rehberimizde hem herkesin bildiği hem de sadece onların bildiği efsanelerden bahsediyorlar ki Seyit Onbaşı’nın hikayesi zaten başlı başına bir efsane. Artık o mermiyi iman gücü ile mi kaldırdı yoksa vatanını sevdiğinden mi, işin o tarafını tarihe bırakıyoruz ama Efsane Onbaşı’nın önünde bir toplu resim çektirmekten de kendimizi alamıyoruz. Burası Rumeli Mecidiye Tabyası. Denizin hemen yanındaki muhteşem anıt gerçekten de nefes kesici. Tura O’nun la başlamak, damarlarımızdan akan kanın biraz daha hareketlenmesine neden oluyor.

    18 Mart 1915'de Müttefik donanması Çanakkale Boğazı'nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit onbaşı Rumeli Mecidiye Tabyası'nda görevliydi. Türk topçusunun yoğun karşı ateşi ve daha önceden Nusret mayın gemisinin döktüğü mayınlar, bu saldırıyı püskürttü. Çatışma sırasında Fransız savaş gemisi Bouvet vurularak hareketsiz kaldı ve batmaya başladı. Gemi mürettebatını kurtarmak için yardıma İngiliz Ocean ve Fransız Irresistible gemileri geldi. Ancak çatışma sırasında Seyit Ali'nin görevli olduğu topun vinci arzalandı. Bunun üzerine Seyit Ali 257 kg ağırlığındaki top mermilerini sırtlayarak top kundağına yerleştirdi. Seyit Ali, üçüncü atışında İngiliz gemisi Ocean'a isabet sağladı. Bu isabet ile gemide oluşan hasar neticesinde mürettebat gemiyi terk etmek zorudna kaldı.


    Buradan Şehitler abidesi’ne doğru yola çıkıyoruz. Daha evvelden de söylediğim gibi muhteşem bir asfalt yolda deniz kenarından ilerken artık yavaş yavaş yarımadanıniçlerine doğru girmeye başladık. Etrafımız harika çam ormanları ile çevrili. Rehberimiz buraların Çanakkale savunması zamanında hastane, sahra hastanesi olarak kullanıldığını, 5-10 bin askerin buralardaki sahra çadırlarında bakıldığını anlatırken araya yine bir sürü güzel efsaneler sıkıştırıyor. Bunları dinlerken duygulanıyorsunuz, hatta bazen gözyaşlarınıza dahi engel olamıyorsunuz. 

    Bu yarımadanın her yanı o günlerden kalma hikayeler ile dolu ama bu arada binlerce kişinin tedavi gördüğü hastanelerden, yüzlerce şehit verdiğimiz o tepedeki kara selvilerin oraları falan bomboş, yani o günlerden herhangi bir kalıntı, herhangi bir anıt veya bir işaret bile yok. Ne olmuş, bakılmamış mı, zamanında önemsiz denilip sökülüp atılmış mı, anlamak mümkün değil. Yol boyunca, rehberimizin anlattıklarını dinlerken, bir yandan da, Her metrekaresi şehit kanı ile sulandı dediğimiz bu bölgenin bence tamamen bir müze, bir açık müzesi haline getirilmesi gerekir diye düşünüyorum.

    İşte karşımızda tüm ihtişamıyla, Şehitler Abidesi. Burasının daha girişinden itibaren bakımlı ve özenle korunmuş bir yer olduğunu anlıyorsunuz. Girişte sizi cam mezarlar karşılıyor, irkiliyorsunuz. Yan yana 18, arka arkaya 18, toplamda 324 anıt mezar. Bunlar sembolik. Yani buarada yatan yok. Her mezardaki cam levhaların önyüzünde 18, arka yüzünde de 18 şehidimizin isimleri, yaşları ve memleketleri yazılı, yani toplam 11.664 isim. Bunlar kayıtlara geçirilebilen şehitlerimiz.


    Burada sadece bir mezar var ki, meçhul asker Mezarı, sadce onda bir şehidimizin kemikleri var. Çatışmalar esnasında Yeni Zelandalı bir subay, bir kafatası buluyor ve bunu yanında ülkesine götürüyor. Mumyalayarak bir sandıkta saklıyor. Ölümünün ardından çocukları, torunları sandıkta bu kafatasını bulduklarında, babalarına, bu insanın bir memleketi vardı, babamız nasıl böyle bir hainlik yapabilir, bir şehidi vatanının topraklarından ayırabilir diye kızıyorlar ve kafatasını, durumu anlatarak Türk yetkililerine teslim ediyorlar ve bu meçhul şehidimiz şehitler Abidesinde, uğruna canını verdiği topraklarına yıllar sonra kavuşmuş oluyor.  


    Çanakkale Şehitler Anıtı Türk'ün tükenmezliğinin simgesi, birlik ve beraberliğimizin kanıtıdır. Çanakkale savaşlarında şehit düşen yaklaşık 253 bin şehidimizi simgeleyen abidelerin en görkemlisidir. Bu anıt, hepimizin gönlünde geleceğe güven yansıtan, Türk milletinin en zor döneminde bile yedi düveli dize getirebileceğini ve yüz binlerce şehit pahasına vatan topraklarını ebediyen koruyacağını gösteren anıtımızdır. Anıtın projesi 1944 yılında MSB  tarafından açılan  yarışma ile belirlenmiştir. Bu anıtımız ilk olarak Gelibolu Yarımadasında Alıçıtepe'de yapılması planlanmış ancak arazinin bozuk olması ve denize uzak olmasından dolayı vaz geçilmiştir. 


    Daha sonra Hisarlık burnunda Morto'ya hakim 50 metre rakımlı olan Hisar Burnuna yapılmıştır. 1952'de yapımına karar verilmiştir. 19 Nisan 1954'te temeli atılmıştır. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı (müteahhitlerin yolsuzlukları, yeterli miktarda para bulunamaması gibi) birkaç defa yapımı durmuştur. Nihayet 15 Mart 1958'de sadece gövde kısmı yapılabilmiştir. Daha sonra bu anıtımız Milliyet gazetesinin açmış olduğu kampanya ile yeterli para toplanınca 1960'da tamamlanarak, 20.08.1960 tarihinde açılışı yapılmıştır.

    Şehitlikte her noktayı ayrı bir özenle geziyoruz, gerçekten de düzenleme ve çevre çok iyi yapılmış ve korunmuş. Göğsüm kabarıyor. Ama zamanımız kısa, bir sonraki anıta, Ezine’li Yahya Çavuş’a doğru yola çıkıyoruz. Arada da kısa bir yemek molası.


    Aslında burada 3 değişik anıt ve mezarlık bulunuyor. Yüksek bir yapı olarak İngilizler tarafından yapılmış, İngiliz Anıt, kıyıda, İngiliz bir general ve askerleri için yapılmış, “Beach” Mezarlığı ve Yahya Çavuş ve arkadaşlarının şehitliği ve heykelleri.

    Buradaki özen, koruma, çevre Abide’deki kadar iyi değil ama yine de savaşların temsil edildiği üç boyutlu bir harita ve hikayeler bizi büyülüyor. Yahya çavuş’un emrinde sadece bir avuç asker kalmıştır ve dalga dalga gelen çıkartmaya karşı vatanı savunmak durumundadır ama ellerindeki mavzerler, her bir mermi alanlardandır, Yani her atıştan sonra tekrar doldurulmalıdır. Oysa denizden yüzlerce asker topraklarımıza hücum etmektedir. Bu durumda Yahya çavuş askerlerine tek bir noktaya nişan almalarını ve aynı anda bu noktaya atış yapmaları talimatını veriyor. Böylece sanki bir makineli tüfek atışı yapılıyormuş havası yaratılıyor. Daha sonraki yıllarda bir İngiliz subayı bu olayı, eğer o tepedeki mitralyöz olmasaydı biz o kıyılara çok rahat çıkardık diye anlatıyor. Yahya Çavuş Şehitliği, Ertuğrul Koyu’na hakim bir noktada, Ertuğrul Tabyası’nın karşısındadır. Bu şehitlik Yahya Çavuş ve emrindeki bölüğün anısına inşa edilmiştir.


    Yahya Çavuş’un komutasındaki 26. Alay, 3. Tabur, 10. Bölük (Bölük Komutanı Teğmen Abdurrahman Bey şehit olunca komutayı almıştır.) Ertuğrul Koyu’na İngiliz Albion Zırhlısı desteğinde çıkarma yapan 1. Royal Dublin Alayı ve River Clyde Gemisi’nden karaya çıkan 1. Royal Munster Alayı ve 2. Hampshire Alayı’na karşı 25 Nisan 1915 tarihinde sabah erken saatlerden akşam saatlerinde 2. Tabur takviye gelene kadar Ertuğrul Koyu’nu azimle ve büyük bir kahramanlıkla savunmuştur. İngiliz resmi tarihçilere göre “Bu küçük birlik savunmaya, abartılması zor bir hizmet sunmuştur. Kuşkusuz İngiliz planının çökmesine en önemli sebep Ertuğrul Koyu’nu (V Plajı) 26 Nisan’a kadar ele geçirememektir.” 

    Şehitlik dikdörtgen şekildedir. İlk olarak 1962 yılında yapılmıştır. 1992 yılında Kültür Bakanlığı tarafından yeniden düzenlenmiştir. Şehitliğin ön kısmında bulunan bronz heykel Yahya Çavuş ve askerlerini simgelemektedir. Heykelin ön kısmındaki siperler orijinal siper olup yeniden düzenlenmiştir.


    Diğer yandan da böylesine kahramanlıklarla vatanını kurtarmak için bu tepelerde can veren Ezine’li Yahya çavuş ve askerlerinin mezarlarının bu kadar ayaklar altında olması beni üzüyor. Daha iyi korunamaz mıydı? İlla insanlar mezarlar arasında gezmek zorunda mıydı? Uzaktan baksak olmaz mıydı? Daha rahat etmez miydi Yahya Çavuş ve arkadaşları. Nitekim hemen tepenin altında İngiliz bir general anısına yapılmış anıt mezarlığın düzenini görünce düşündüklerimde haklı olduğumu bir kez daha anlıyorum. 

    Aynı noktada ayrıca İngiliz (Helles) Anıtı bulunuyor. Muharebelerde hayatlarını kaybeden 20,763 İngiliz, Avusturya’lı ve Hint’li adına yapılmıştır. Bir rivayete göre bu anıt, esir alınan Türk askerlerine yaptırılmış. 

    Artık zamanımız iyice azalmaya başladı. Saat 14:00 gibi KiltBahir’e dönmemiz gerekiyor ki, bot ile karşıya geçiş, otele ulaşma, soyunma dökünme ve İzmir’e 15:00 civarında yola çıkış planı yaptığımızdan bu kadar çok anıt ve abidenin olduğu yerde bir çoğunu atlamak zorundayız. Hatta rehberlerimiz bile bozuluyorlar bu işe ve bizim de iki ayağımızı bir pabuca soktunuz diye çıkışıyorlar ve ilk defa bir Şehitlikler turunu bu kadar kısa kestiklerini söyleyip duruyorlar.  En son ziyaret noktamız Conk Bayırı, 371 rakımlı tepe..


    Bu bölgeye göre, ciddi anlamda bir tırmanışıı ardından Conk Bayırı’na ulaşıyoruz. İlk bakışta burası da görkemli bir yer. Hem altındaki ovaya hakimiyeti hem de aşağıdan yukarıya doğru yürürken karşınıza çıkan heybetli Atatürk heykeli ve ardında salınan muhteşem Türk bayrağı nedeniyle.


    Buradaki siperler daha iyi korunmuş, daha sonra restore edilerek ziyarete açılmış ama yine daha evvelce bahsettiğim gibi insanların bunların içine girmelerine izin veriliyor. Bence daha da sıkı korunmalı ve insanların bu kadar yaklaşmalarına izin verilmemeliydi. 


    Burada iki grup bir araya geliyoruz ve tek rehberden 8 Ağustos’da İngilizler’in, Anzak’ların burayı almak ve bizimkilerinde vermemek için yaptıkları mücadeleyi dinliyoruz. Bu tepede inanılmaz bir rüzgar var, rehberi dinlerken ayakta durmakta dahi zorlanıyoruz, ama bu rüzgar bu tepeye ayrı bir hava katıyor. Yukarıda çınlayan Türk bayrağının sesi 371 rakımlı tepeden tüm ovaya yayılıyor. Bu manzarayı görünce Conk bayırı tepesinin neden bu kadar değerli olduğunu anlıyoruz.


    İngilizlerin daha sonra orada kaybettiği askerleri adına diktikleri anıt ile ilgili de bir ayrıntı dinliyoruz rehberlerimizden. Anıt taşların yan yana ve üst üste dizilmesi ile oluşturulmuş. Ancak bir yerinde yan yana dizilen taşların arasında iki parmak bir boşluk bırakılmış ve bu boşluk tüm anıt kesitinde devam ediyor. Baktığınızda karşısını görebiliyorsunuz. Ne mühendislik hesabıdır ki, sadece 8 Ağustos günleri, bu yarığın önünde durduğunuzda karşıdan doğan güneşi görebiliyorsunuz, güneş doğarken yüzünüze vuruyor, ama sadece 8 Ağustos sabahında, yani bu tepeyi Mustafa kemal ve askerlerinden alamayarak püskürtüldükleri sabah güneşinde..


    Bu kadar duygu ve hüzün yüklü bir gezinin ardından otobüslerimiz ile feribot iskelesine dönerken rehberlerimiz bir şeyler anlatmaya devam ediyor ama ben otobüsün en arkasında otururken, arkadaşlarımızın artık onları dinlemediklerini çok rahatlıkla fark edebiliyorum, sanki herkes bambaşka bir dünyaya dalmış gibiler.

     

     

    Bu yüzden bundan sonra başka bir şey yazmak da benim içimden gelmiyor.Zaten kısacası, otele döndük, giyindik, otelin önünde son bir toplu resim

    ve anayoldan İzmir’e, Kuşadası’na geri dönüş. bu arada da karşıyaka çevreyolunda günbatımını yakalıyorum.

     

    Teşekkürler Arkadaşlar.. 

    Bu iki günü herhalde en iyi bu resim anlatacaktır.

    Bu iki günlük gezi esnasıda hem fotoğraflarını hem de dostluklarını paylaştığım arkadaşlarım; Bülent Cihangir ve eşi, Hasan Semih Bilgin, Oğuz Kestaneci, Tolga Öztürk, Haluk Hızlan, Alper Yüksel, eşi ve oğlu, Tümay Yavrucuk ve eşi, Turgut Önman, Sabri Sönmez, Gökzel Atmaca, Murat Özcan ve arkadaşı, Umut Çımrın, Murat Çoşan, Arzu Bıyıklı, Emir Şahbal, eşi ve kızı, Hüseyin Kartal ve eşi, Haktan Çevik, Cem Tuncer, Ertuğrul Fındık, Levent candal, Efe bayraktaroğlu, Ali Oğuzbayır ve eşi, Fikret Çolak ve eşi, Ender Yürütücü ve eşi, Özcan Tokuş ve kızı, Istanbul'dan Göktan Günege ve 4 arkadaşı, Gürkan Bıyıklı ve Uğur Ertekin.. hepinize çok teşekkürler.

    Gönderilen Sep 05 2008, 01:48 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 21 comment(s)

  •   Selcuk Lokomotif Muzesi - Selcuk Steam Engine Museum

    Fri, Aug 01 2008 13:36
    2,981 Okundu  

    Eski İzmir-Aydın yolu üzerinde Selçuk'tan çıktıktan sonra ki kasaba.. Çamlık.
    Bir diğer ulaşım yolu ise Kuşadası'ndan Çamlık istikametine çıkış yapacaksınız.

    Türkiye'de demiryolları macerası, bundan 152 sene önce, 1856'da Aydın ile İzmir arasında İngilizlerin yaptığı ilk tren yolu hattı ile başlar.

    Aydın ile İzmir Alsancak Garı'nın tam orta noktasında ise Aziziye isimli bir istasyon vardır. Tam ortada ve her iki taraftan da rampanın
    bittiği noktada olması nedeniyle hem bakım hem de aktarım istasyonu olarak görev yapmaktadır.

    Daha sonraları Atatürk, Ege manevraları sırasında uğradığı bu istasyona çevresindeki ormanlar nedeniyle "Çamlık" adının verilmesini ister.
    İşte o zaman ki Aziziye istasyonunun şefinin oğlu, sevgili Atilla mısırlıoğlu, şimdi bu noktada Avrupa'nın en büyük açıkhava lokomotif
    müzesini işletiyor. Artık demiryollarımızda sadece 1-2 tanesi işleyen buharlı lokomotiflerden 40 tanesi, bir sürü eski ve tarihi vagonlar
    gerçekten çok güzel bir mekanda sergileniyor. Maalesef hiç biri faal değil ama endüstriyel mirasımız ile ilgili çok güzel bir yaklaşım.

    Yolunuz düşerse burayı atlamamanızı, bir 60 dakikanızı ayırmanızı tavsiye ederim..

    Lokomotif ve vagonların içini gezebiliyorsunuz.. Müzede ayrıca Le Wagon isimli çok güzel bir cafe restoran bulunmaktadır..

     

    Bu ilk resimler 8 Ekim 2008 tarihinde OMM-İzmir ile gerçekleştirdiğimiz Kuşadası Ormanlarına Bir Fidan gezisi sırasındaki ziyaretimizde çekmiştim. 

    Girişten bir manzara..

    İşte karşınıza ilk çıkan lokomotiflerden bir tanesi.. Her lokomotifin önünde onu anlatan bir plaket var..

    Sağda gördüğünüz, ierideki depoya doğru uzanan demiryolu 1856 senesinde yapılan Türkiye'nin ilk demiryolunun bir parçasıdır.

    Burası demiryollarında Plaktorna denilen bir alan. Dar manevra yapılması gerekilen istasyonlarda kullanılır. Yönü değiştirilmesi gereken vagon
    veya lokomotif buraya getirilir. Burası daire şeklinde ve bir el manivelası ile döndürülen bir alandır. lokomotif veya vagon döndürül, plaktorna bir
    sonraki hattın hizasına geldiğinde yol verilir.

    İşte o 152 yıllık raylardan daha yakın bir görüntü..

    Bu aletlerin yanında onunla kıyaslanacak bir şeyler olduğunda heybetleri daha iyi anlaşılıyor..

    Bakım ve onarım sırasını bekleyen başka bir emektar..

    Bundan sonraki fotoğraflar ise dün, Akşam Gazetesi muhabiri Sezen Özsavrangil tarafından, benimle Yola Selam (İki Teker ile Çok Tekerin Ardından)
    projesi ile ilgili olarak yaptığı bir röportaj için çekildi.. Böylece konuya motosikleti de katmış olduk. Motosikletin müzeye girebilmesi için özel
    izin alınmıştır..

    Bu iki fotoğraf bu makinaların ihtişamını bir kez daha anlatmak için..

     

     

     

    Gönderilen Aug 01 2008, 01:36 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 4 comment(s)

  •   Ege'de bir RoadCraft

    Wed, Jul 23 2008 1:15
    3,788 Okundu  

    6 Haziran 2008, Pazar..

    OMM-İzmir olarak bir RoadCraft aktivitesi düzenlendi. Adımız OMM-İzmir ama RoadCraft'a katılan sürücüler arasında, İzmir'in yanısıra, Balıkesir, Manisa, Aydın'dan da arkadaşlarımız var. Daha evvelden gezenlerin tavsiyesi ile Akhisar civarında bir parkur ayarladık. 252 kilometre.Akhisar'dan başlayarak, kuzeye Sındırgı'ya, oradan doğuya dönüp, Simav yoluna, Simav'dan önce bu sefer güneye yönelip Demirdi'ye ve oradan da batıya doğru sapıp, Gördes üzerinden tekrar Sındırgı yoluna çıkıp Akhisar'a doğru hemen hemen tam bir daire çizeceğiz..


    Bu parkura saat 10:00'da başlayarak, 17:30 civarında yine Akhisar'da sonlandırmayı planlıyoruz..

    (resimdekiler: Yüksel Erdoğan, Ahmet Özçelikay ve Murat Koparal..)

    RoadCraft esnasında katılımcılar, IAM sertifikalı sürücüleri takip ederek, onların sürüş çizgi ve alışkanlıklarını izlerler. Her 30-40 kilometrede bir yapılan duruşlarda katılımcılar ve IAM sürücüleri sürüş hakkında görüş alışverişinde bulunup, sürüşlerini değerlendirirler.

    6 Temmuz sürüşünde, 6'şarlı gruplar halinde katılımcılar, motorlarının güçleri ve OMM-ART eğitimlerindeki derecelerine göre 4 IAM sürücüsünün ardından sürüş yaptılar. Katılımcılar arasında bulunan Gold sertifikalı sürücülerde bu sürüşler esnasında IAM sürücülerine yardımcı oldular.


    (RoadCraft'a Balıkesir'den katlan Cumhur Bozdağ'ın 1200 GS'i..)

    Bu arada bu Road Craft'a katılan ve öncülük eden 4 IAM sürücüsünden üçünün RideTurkey üyelerinden olmaları bana gurur verdi.
    İşte onlar..

       

    Uğur Ertekin, Semih Bozkurt ve Faruk Lokmacı..

    Ama daha bununla bitmiyor. Raporum boyunca sizi daha bir çok Ride Turkey üyesi ile tanıştırmaya devam edeceğim..

    İzmir, Aydın, Balıkesir ve Manisa'dan katılan OMM-İzmir üyeleri tek tek veya gruplar halinde saat 09:00'dan itibaren başlangıç noktamız olan Akhisar çıkışındaki Akyağ tesislerinde toplanmaya başladılar.

      

    Kahvaltı ve çay-kahve faslından sonra gruplar oluşturuldu. CAT sertifikalı eğitmenimiz Uğur Ertekin ilk önce IAM ve Gold sertifikalı sürücülere, ardından da IAM sürücüleri kendi gruplarına sürüş, rota ve RoadCraft üzerine gerekli brifingleri vermelerinin ardından 10:30'da Akhisar'dan Sındırgı'ya doğru hareket edildi.

    Uğur Ertekin kendi grubuna...

    diğerlerinin arasında cüssesi ile öne çıkan; üyelerimizden Murat Yurdakul..

    Faruk Lokmacı kendi grubuna..

    Semih Bozkurt kendi grubuna..

    ve 4. IAM sürücümüz Haluk Hızlan'da kendi grubuna cıkış brifingleri veriyorlar..

    Ormanlık ve dağlık bir bölgeden sürekli yükselen ve alçalan bir coğrafyada, aşırı sıcak olmayan bir iklimde, dar ama güzel dağ yollarından Sındırgı'ya ulaşıldıktan sonra Doğu'ya dönüp, Simav yoluna saptık.


     

    Bu yol boyunca Aygören Gölü'nden çıkan Simav Çayı'nı takip etmemiz gerekiyordu ama kuraklık nedeniyle Simav çayı yatağında maalesef hiç su yoktu ama yine de bu sayede bir çok köprüden geçtik. Bu yol üzerinde bulunan bir sürü maden ocağından dolayı yolda oldukça fazla kamyon trafiği vardı.

    Uğur Ertekin ilk molalardan birinde grubuna sürüş hakkında açıklayıcı bilgilerde bulunuyor..
    Soldan sağa.. Efe bayraktaroğlu (Gold), Serhan Yıldırım (Bronze Plus), Tolga Tüzün (Silver Plus),Murat Yurdakul (Silver Plus), Ertuğrul Fındık (Silver), Özgür Budak (Silver)

    Simav'a gelmeden önce, Aksaz köyü civarında güneye saptık ve Demirci'ye doğru yol almaya başladık. Nispeten daha geniş ve daha düzgün yollardan, epeyce tırmanarak öğle saatlerinde Demirci'ye ulaştık. Şehir merkezinde bulunan ve günlük sulu yemekler sunan Cumhuriyet Lokantası'nda öğle yemeğimizi yerken, sabah yapılan sürüş hakkında fikir alışverişlerinde bulunuldu.

    (Grubu Semih Bozkurt önderliğinde Demirci'ye giriyor..)

    Bu güzergahı kullanacak sürücülere Cumhuriyet Lokantası'nı şiddetle tavsiye ederiz. Demirci'ye girdiğinizde, şehir merkezine doğru ilerleyin. En kötü ihtimalle kime sorsanız gösterirler..

     

    Sürüşün öğleden sonraki kısmında IAM sürücüleri bu sefer gruplarını değiştirerek katılımcıların başka başka sürüş liderleri ile sürüş yapmalarına olanak verdiler.


    Heryerde olduğu gibi burada da meraklı çocuklar Demirci meydanında etrafımızda..


    Demirci ardından Gördes'e kadar yine dağ ve orman içerilerinden geçen güzel bir yol üzerinde, aralarda verilen molalarda sürüş ile ilgili brifinglere devam edildi. Ancak bu arada yolun yaz sıcakları ile birlikte erimeye başlaması nedeniyle, komple mıcır dökülerek tamir edildiğinmi görmeye başlıyoruz. Mıcır dökme işlemi bizim gidiş yönümüzün tersinden yapıldığı için ilk başlarda yol tutuşu konusunda oldukça zorlanırken, ilerledikçe mıcırın artık yola iyice yapışmış olmasından dolayı daha rahat bir sürüş geliyor.

      

    Gördes'ten sonra, özellikle bu yolun Sındırgı yolu ile birleştiği noktaya kadar olan geniş ve güzel yolda da bizim geçişimizden bir kaç gün önce dökülen mıcır nedeniyle, özellikle yolun kenarlarında biriken gevşek mıcır nedeniyle daha dikkatli geçmesine rağmen, özellikle Akhisar ovasına iniş esnasında manzarasıyla nefesleri kesecek kadar güzeldi. Büyük ihtimalle bir haftaya kadar yeni dökülen mıcırlar yola iyice yapışır ve bu güzel yolda daha zevkli sürüşler yapılabilir.

    Artık biraz da Paazar günlerini, ailesinden, çocuğundan, çoluğundan feragat ederek, kendilerini geliştirmek isteyen gülen yüzlerden bir kaç resim sunalım.. Hepsine çok teşekkürler..

     

     

     

     

    17:30 gibi çıkış noktamız olan Akyağ kafeterya'da buluşulmasının ardından günün son brifingi toplu halde yapıldı ve OMM-İzmir'in geleneksel "herkese teşekkürler" alkışlarının ardından katılımcılar evlerinin yolunu tutmak için İzmir yönüne doğru teker döndürmeye başladılar.



    Bu raporda benim çektiklerimin yanı sıra Mehmet Kermekaş, Murat özcan ve Serhan Yıldırım'ın da fotoğraflarını kullandım.
    Kendilerine fotoğrafları kullanmam için izin verdiklerinden dolayı teşekkür ederim..


     

    Gönderilen Jul 23 2008, 01:15 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 8 comment(s)

  •   Oğlumla Bir Pazar Günü

    Wed, Jul 16 2008 0:27
    4,122 Okundu  

    "Kızımla Bir pazar Günü"nün ardından bir kaç sene geçti..
    Oğlumla, ancak bir pazar geçirebildim.
    Elbette İki Teker üzerinden bahsediyorum.
    29 Haziran 2008, Pazar..

    Selahattin Ali Vardar, 1986 doğumlu, İzmir Ekonomi Üniversitesi, son sınıfta, İşletme okuyor.. 12 yaşından beri Scooter kullanıyor, ama hiç vitesli motosiklet kullanmadı. Bu yaz kesinlikle ilk CBT eğitimini alacak.  

    Epeydir haritada gözüme kestirdiğim bir yol vardı. izmir-Aydın yolu üzerindeki İncirliova'dan dağlara vuruyor, Tire'den çıkıyorsun. Ardından ödemiş'e doğru gidip, yine köy aralarından dağlara vuruyor ve Umurlu'ya iniyorsun, oradan da Milas'a inen güzel yollar ve ardından bildiğimiz Milas-Söke yolu üzerinden tekrar Kuşadası. MapSource haritasında bu yol 400 kilometre civarında gözüküyor. İşte bu hafta sonu tam fırsatı.

    Zumo'yu İncirliova'dan başlayacak şekilde programladım. Kuşadası'ndan yola çıkıp şöyle yol kenarında kahvaltı edebileceğimiz bir yer aranırken taa Aydın'a kadar geldik. Aydın-Çine yolu üzerindeki Outlet'lerden birindeki bir yerde kahvaltımızı ettik. Kahvaltı esnasında bir yandan gazetelere bir göz aarken bir yandan da Ali'ye motor sürüşü ve bir artçı olarak nasıl davranması gerektiği hakkında kısa bilgiler verdim.

    Yola koyulduk. İncirliova'nın merkezindeki trafik ışıklarından dağlara doğru döndük. İlk başlardaki kötü yol şartları kısa zamanda normal bir asfalta dönüşünde rahatladım. Yol gerçektende MapSource'da göründüğü kadar bol virajlı. Tire'ye kadar dağ aralarından bol virajlı, yer yer sıcaktan erimiş asfalta rağmen genellikle güzel bir asfalt yolda ilerlerliyor.

    Ege'de böyle bir ortamda insan daha fazla orman ve ağaç bekliyor ama flora genellikle zeytinliklerden oluşuyor.İlk bakışta Ege'nin havasına uymayan kıraç bir ortammış gibi geliyor insana..


    Bizim gidiş yönümüzde de sürekli güneş altında kaldığımızdan dinlenecek, soluklanacak bir gölgelik bulmakta bayağı zorlanıyoruz. İlk hedefimiz Tire.. İlk durağımız 1300 metre rakımlardaki Kömürcüoğlu Geçidi.. Hemen hemen sıfır rakımdan başladığımızı düşünürsek fena da gelmemişiz..

     

    Buradan sonra artık Tire'ye doğru inişe geçeceğiz. So Far So Good.. gerçekten de buraya kadar güzel bir yol ve zaman geçirdik. İşte ineceğimiz yollar. Yolun daha da güzeli bizi bekliyor..

    Biraz daha yol aldıktan sonra sabahın ilk etabına doğru yaklaştığımızı görüyoruz. Dağ yolları biraz sonra bitecek ve biz aşağıda gördüğünüz ovadaki Tire'ye gireceğiz. Buradan sonraki rotamız, sağa dönüp, Ödemiş'e doğru yol almak ama ödemiş'ten önce yine köy yollarından yine Aydın karayoluna ama bu sefer Umurlu civarlarına inmek. En azından biz şimdilik böyle sanıyoruz..

    malum, Tire'nin köfteleri meşhur, burası aslında atlanmaz ama midelerimizde halen daha kahvaltının güzel kırıntıları durduğundan, Tire'nin o meşhur köftecilerinin olduğu meydanı es geçip, direk Ödemiş istikametine doğru yol alıyoruz. Bu aşamada Zumo'ya güveniyoruz. 10-15 kilometre sonra bir köy yoluna sapıp yine dağları tırmanacağız. 

    Ama oda ne, Zumo'nun sağa sap dediği yerde hiç bir sapak yok. Geçiyoruz. Geri dönüyoruz. Yakın bir köy yoluna giriyoruz. yol bitiyor.. Tekrar anayola çıkıyoruz.. Yakınlarda bir yerden giriyoruz ama gözümün ucundaki Zumo'nun gecelerce uğraşıp çizdiğim rotasındaki yoldan uzaklaşıyoruz. Neyse, artık bir kaç denemeden sonra en azından Zumo'daki rotaya yakın bir yerden yol almaya devam ediyoruz. Şükürler olsun ki biraz daha yol aldıktan sonra bizim güzergahımızla, Zumo'daki rota eşleşiyor ama öğleye doğrunun sıcağı ile yolu bulamamanın verdiği telaştan iyice bunalıp yol kenarında gördüğümüz ilk çeşmenin başında kısa bir mola daha verip soluklanıp, biraz da olsa serinliyoruz.

    Bundan sonraki yol daha da güzel. harika bir tırmanma. Bolca hairpin, solumuzda dağ ve güzel bir doğa, sağımızda ise geldiğimiz yollar. Kıvrıla kıvrıla tırmanıyoruz. Yol kenarlarında artık çam ormanları var. Tırmandıkça hava serinliyor, inişe geçtikçe sıcaklık, Aydın'ın o meşhur sıcaklığı üstümüze çöküyor oysa daha öğle saatleri bile olmamış..

    Bu arada durakladığımız noktalarda ki bu sıcaklıkta ve bu tür yollarda her 15-20 kilometrede bir durup hafif sızı takviyesinde bulunuyoruz çünkü yola çıktığımızdan beri güneş tepemizde ve bir türlü gölgelik bir yerlerden süremedik. Bir ara baktım yolun aşağısında harabelikler var. Eski midir, yeni midir anlayamadım. Aslında Ege'nin özellikle bu bölgelerinde antik çağlardan kalma bir sürü yer var, bu yüzden belki de bir şey yakalamışızdır diye fotoğrafını çekmeden edemedim..


    Sonunda dağlardan inip, tekrar Aydın karayoluna çıkıyoruz. Zumo'ya göre direk Umurlu'ya inip, oradanda bizi Milas yoluna ulaştıracak bir köy yoluna girmemiz gerekirken bu sefer Beyköy'den çıkıyoruz karayoluna. nereye gitsek, sağa mı sola mı diye bakınırken karşımıza her buralara gelişte yemek yediğimiz bir yer Uğur restoran çıkıyor. Biraz daha ilerlsesek böylesi bir yer bulup bulamayacağımızdan pek emin olmadığımızdan Türkiye'nin top 10'una girmiş bu yeri es geçmek açıkcası hiç işimize gelmiyor. Karınlarımızda zaten hafif guruldamaya başlamışken bu fırsat kaçmaz..


    Gerçekten açıkmışız. Bu mola iyi geliyor. Öyle açıkmışız ki resim çekmek yarım tabak tandırı mideye indirdikten sonra aklımıza geliyor.. Tandır, baharatlar, közlenmiş biberler, fırından yeni çıkmış lavaş ekmekleri ve fak tefek atıştırmalıklar..

    Ali hayatından memnun. Zaten böylesi güzel bir menü karşısında olmamakta olanaksız..

    Zumo'muzu buradan, yine ara yollardan Milas'a ulaşmak üzere programladık. ilk önce Dalama yoluna sapıyor ve çine'ye ulaşmaya çalışıyoruz. Yol üzerinde onlarca köyden geçiyoruz. Bazen tırmanıyor, bazen iniş yapıyoruz ve yol ve doğa mükemmel. Zumo'da bu sefer bize güzelce yol gösteriyor..

    Ancak çine'den sonra rotamıza uyarak girdiğimiz Milas yolu bugünün kabusu oluyor. Etraftaki onlarca maden nedeniyle, yollar delik deşik. Her dakika da bir kamyonlarla karşılaşıyoruz. Yolun bazı yerleri bırakın toz dumanı, resmen bir çöl gibi ince kum tabakası ile kaplanmış durumda. Asfalt olan yerlerde ise Aydın'ın sıcağı yolu resmen bir asfalt denizine döndürmüş durumda. Neredeyse bir 10 kilometre kadar vıcık vıck bir asfalt denizinde yol alıyoruz, ama asıl ürkünç olan kamyonlar.

    Yolun bazı bölgelerinde ise Ege'nin meşhur şişe sularının üretildiği yerlerden geçiyoruz. Ama diğer yanda da bu kadar toz duman, maden arasında bunca içilecek su ne kadar da sağlıklı diye düşünmeden edemiyorum. Yolun solunda Labranda sularının üğretildiği bölgedeki baraj gölü..

     

    Yolda görebildiğim kadarı ile derelerin yataklarında bir gram dahi su kalmamış. halbuki daha yazın meşhur Temmuz, Ağustos sıcakları gelmedi, yani bu derelerin bu günlerde gürül gürül akıyor olması lazım, ama dere yatakları bomboş. Anlaşılan bizi sıkı bir yaz bekliyor, kuraklık her yerde. Yine de dere yataklarındaki zakkumlar çok güzel görüntüler oluşturuyor.

    Yolun bundan sonrası hiç te Zumo ekranında gözüktüğü gibi değil. Milas'a kadar olan inişimizde asfaltın neredeyse olmadığı, toz toprak dolu ve kötü bir yoldan gidiyoruz. Ardından da Milas üzerinden bildiğimiz Bafa Gölü kenarından bir yılan gibi kıvrılan yola giriyoruz. Bu kadar bozuk yolun üzerine artık akşamüstüne yaklaşmamıza rağmen bu yol ilaç gibi geliyor..

    Aslında bu ana kadar yaptığımız yol topu topu 325 kilometre civarında ama gerek günün aşırı sdıcaklığı, gerekse son 75 kilometrenin çok bozuk olması nedeniyle yorgun olmam gerekirken, kendimi. hemen hemen ilk defa bu kadar yolu ardımda 80 kiloluk bir artçı ile almış olmama rağmen, zinde hissediyorum. Büyük ihtimalle geçen hafta sonunda tekrarladığım ve iki sene sonra Gold seviyesine ulaşabildiğim eğitimin de büyük katkısı var. Ne diyeyim.. Sağolasın Uğur Ertekin hocam..

    Yavaş yavaş akşam çökmeye başlıyor, biz de Kuşadası'na, evimize varmak üzereyiz. kuşadası'na girişte, şu güneşin en güzel battığı yerde olmak çok güzel. Kuşadası'na gelişteki son düzlükteyiz. Ali ben sürerken, arkamdan bu manzarayı kaçırmamış.


    Bir kaç dakika sonra, eve sadece bir kaç yüz metre kalmış iken ben de bir günbatımı fotoğrafı almak için son kez duruyorum. her gün görüyorum ama bunu sizlerle paylaşmak istedim.

    Bir kaç dakika sonra, saat 20:30, neredeyse 12 saattir yolardayız ve evimize varıyoruz. odometre 402,5 kilometreyi gösteriyor.
    Ben bugünü epeydir bekliyordum. Rotamı epeyce önce yapmış ve bir boşluk bekliyordum, bu yüzden çok güzel bir gün geçirdim.

    Umarım oğlum Ali'de bana dediği kadar hoşlanmıştır bu günden.

    Şimdilik onun kıyafetlerini toparlamaya, tamamlamaya çalışıyoruz. Ağustos ayında Uğur Hoca'dan CBT eğitimini alacak. Seneye de ona güzel bir Enduro bakacağız. Umarım o da bu motor işinden en az benim kadar zevk alır. O şanslı çünkü bu olaya benim başladığımdan en az 15 sene önce başlamış olacak..

     

     

     

    Gönderilen Jul 16 2008, 12:27 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 19 comment(s)

  •   İki Aktör, Üç LDR

    Wed, Jun 11 2008 17:38
    1,843 Okundu  

    Benim motosiklet ve motosiklet seyahatlerine bakışım anlamında hayatımda çok önemli yer tutan ve değişikliklere yol açan iki adam ve seyahatlerinden bahsetmek istiyorum uzun yol hastalarına.

    2005 yazı.
    Çalıştığım şirket İngiltere'de bir tur operatörü kuruyor.
    Ben de o yazımın büyük bir kısmını bununla ilgili olarak Londra'da geçirmek zorunda kalıyorum.
    İlk önceleri, yazın başlangıcında birkaç günlüğüne gittiğim Londra'ya yerleşmeye başlıyorum.

    İlk günlerde sabah kalk, ofise git, gece yarılarına kadar çalış, otele dön, uyu ve ertesi sabah aynı rutin. TV seyretmeye, kitap okumaya, sağı solu gezmeye dahi vakit bulamıyorum. Haberlerden dahi bi haber oldum.

    Geceleri otele geldiğimde TV'yi açık bırakıyorum uyurken. Bir gece yarısı uyandığımda BBC'de bir haber, daha doğrusu belgesel gibi bir şeyler dikkatimi çekiyor. Long Way Round diye bir şeylerden bahsediyor. İlk başlarda ne olduğunu tam anlayamasam da ilgimi çekiyor, aa bir bakıyorum motorlar falan, hem de benimkinden BMW R1150GS Adventure'lar. Benimkinden derken geçen sene Ekim ayında geçirdiğim kazadan beri motora binmiyorum, binemiyorum! Ama içim de kıpır kıpır.

    Bu artık Londra günlerimin sonlarına denk geliyor. Yaz sezonu bitmek üzere, bizim yolcu taşıdığımız uçakların sonuncusu ile ben de Eylül başında döneceğim. Hemen ilk iş, ertesi sabah, internetten aratıyorum Long Way Round'u ve karşıma inanılmaz bir öykü çıkıyor. Bakıyorum kitapları falan da var ve yakında DVD'leri çıkacak.

    İşi gücü bırakıp, hemen atlıyorum bir metroya ve doğruca Londra'nın merkezine inip, başlıyorum kitapçıları dolaşmaya ve sonunda kitabı buluyorum. İnternet'ten de DVD için bir ön sipariş veriyorum. Ama son birkaç günün yoğunluğundan Londra'da başlayamıyorum bile ve memlekete dönünce okurum diye bavulumun bir köşesine koyuyorum kitabı.

    Aradan 3 sene geçti. Tanınmış İskoçya'lı aktör Ewan McGregor (StarWars, Island, Mouline Rouge) ve bir film esnasında tanıştığı daha küçük rollerde oynayan ama babası tanınmış bir yönetmen olan İngiliz aktör Charley Boorman. Tanışmaları ve arkadaşlıklarının gelişmesindeki tek etken Motosiklet tutkuları. Zaten kitabın bir yerinde de diyorlardı "her film setinden sonra yeni arkadaşlar ediniriz, ama bunun bir dostluğa dönüşmesi çok enderdir, eğer arada bir ortak tutku ve paylaşım yok ise.."

     

    Bu 3 sene zarfında bu iki aktör, birincisi Londra'da başlayıp, yine Londra'da biten 20,000 millik bir Long Way Round, İkincisi 2006 Dakar Rallisine katılıp, iki elinin kırılması pahasına bunu filme alma ve en son olarak 2007 senesinde Long Way Down isimli İskoçya'nın en kuzeyinden Güney Afrika'ya yani tüm dünya karalarının en kuzeyinden, en güneyine iki teker üzerinde yapılan yolculuklar.

    Long Way Round'u motora binememenin verdiği sıkıntılar arasında izledim. İlk önceleri iki arkadaş uzun bir motosiklet gezisi yapmaya karar veriyorlar. Hani şöyle İngiltere'den İspanya'ya mı, yoksa İtalya'ya mı uzansak diye düşünürlerken, birden bire kendilerine kocaman bir dünya haritası önünde buluyorlar. Olur mu olmaz mı derken, serde de aktörlük olunca gel bunu bir hikaye bir roman yapalım, hiç olmazsa çocuklarımız ileride seyreder diye başlayan öykü, ardından tanışılan yönetmen ve yapımcılar derken bir dünya seyahatine dönüşüveriyor.

    Kitap ve DVD geziden 6 ay öncesinden başlıyor. Güzergah hazırlıkları,  çalışmalar, sponsor bulmalar, daha yola çıkmadan hikayelerini satmalar. Ama ne hazırlık..

    Elbette her şeyden önce güzergah. Sonunda dünyayı Long Way Round, yani dünyayı uzatarak dolaşmakta karar veriyorlar. Londra'dan çıkıp, Avrupa geçildikten sonra Doğu Avrupa ülkeleri ve çok uzun sürecek olan Rusya seferi. Anchorage üzerinden Kanada'ya geçiş ve NewYork'da sonlanacak 20.000 mil.

    Güzergah belirlenmesinin ardından hangi motorlarla çıkmaları gerektiği üzerinde tartışmalar başlıyor. McGregor BMW, Boorman ise KTM'de ısrarlı. Ama bu arada motorları falan yok. Firmalara sponsorluk için başvuruyorlar. KTM bu tür seyahatler konusunda uzman bir elemanını bunlara gönderiyor ve planlamalarını dinliyor ancak Ewan ve Charley'nin bu işi becerebileceklerine inanmadığından KTM sponsorluğu suya düşüyor ve bu takımın bundan sonraki 3 sene boyunca sponsoru olacak BMW ile arkadaşlıkları başlıyor.

    BMW Charley ve Ewan'a, bir de yolculuk boyunca bu grup ile aynı anda seyahat edecek olan kameramana birer R1150GS Adventure tahsis ediyor.

    Hazırlık derken, adamlar işi gerçekten ciddiye alıyorlar. Hemen bir ekip kuruluyor, bir takım yolculuk tanıtımı, vizeler, gidilecek yerler hakkında bilgi ve harita toplama gibi ofis işleri ile uğraşırken, yönetmen ve yapımcı ise film ekibini toparlamakla uğraşıyorlar.

    Charley ile Ewan ise, kendilerini böylesi bir seyahate hazırlamak için çalışmalara başlıyorlar. Bir yandan BMW Riders Club'dan ilk defa binecekleri motorlarla ilgili sürüş testleri, diğer yandan gidecekleri ülkelerin şartları göz önüne alındığında gerekli olabilecek, ilk yardım ve güvenlik, kendini koruma kursları, fiziksel idmanlar, fitness çalışmaları, hafta sonlarında uzun yola alışmak ve kamp havasını tatmak amacıyla kamplar.

    Diğer yandan da sürücüler ile gelecek olan ekip için Mitsubishi iki adet cip ile bunlara sponsor oluyorlar. Cipler hem yönetmen ve yapımcıyı, film ekibi ve ekipmanlarını, hem de yedek parça ve benzeri teşkilatı taşıyacak.

    Ancak tüm yol boyunca Charley ve Ewan yalnız seyahat edecekler. Yanlarında sadece 3. motorda kamerayı taşıyacak olan bir kameraman olacak. O da her zaman değil. Çoğunlukla onların önünden seyahat ederek, gidilecek yerlerde onların çekimlerine katkıda bulunacak. Asıl çekimlerin çoğu sürücülerin kask ve motorlarına takılı parmak kameralar ve aktüel kameralar ile yapılacak.

    Arabadaki ekip ise sürücülerin bir gün kadar arkalarından gelecek. Amaç hem lojistikte yardımcı olmak ve ekibin kalanını taşımak hem de acil bir durumda sürücülere ulaşmak. Bazı şehir ve kamplarda bir araya gelecekler ama kesinlikle beraber sürmeyecekler.

    Bu arada devreye Unicef giriyor ve seyahatleri boyunca birkaç Unicef kuruluşunu, özellikle yoksul yerlerdeki çocuk kampları ve aktivitelerini devreye sokuyorlar. Ve en çnemlisi Sky TV ile bir dizi çalışması için ön anlaşma yapıyorlar ve böylece maddi olarak da rahatlıyorlar.

    Film müzikleri yapılıyor, kitap çalışmaları başlıyor, seyahat boyunca çekilecek filmlerden oluşturulacak DVD için tanıtımlar yapılıyor, bir yandan da internet siteleri devreye giriyor, t-shirtleri kahve kupaları satışları başlıyor.

    Sonuçta 14 Nisan günü Londra'da başlayan macera hemen hemen 3 ay sonra  29 Temmuz'da New York'da noktalanıyor. Ama ne macera.

    Açıkça söylemem gerekirse sadce DVD'si ile yetinmeyin, kitabını da mutlaka okuyun. Her ikisini birden amazon.co.uk'de 15-20 sterlinden daha ucuza elde edebilirsiniz.

    Böyle bir maceraydı, adamlar da iyi gezdiler, ne güzeldi ama bitti diye hayıflanırken bu sefer Charley Boorman tek başına ortaya çıkıyor ve dünyanın en sert, en zorlu rallisi olan Paris-Dakar'a katılacağını ve bu katılımını bir film haline getireceğini açıklıyor.

    Race to Dakar'da ekip aynı ekip (Ewan McGregor hariç), çalışmalar hemen hemen aynı. Ana sponsor yine BMW ve bu sefer, her şeyi Touratech tarafından Paris-Dakar için modifiye edilmiş bir F650GS ile. Bu yarışta, macerada Charley'e BMW'nin dünyaca ünlü ralli pilotları Simon Pivay ve Matt Hall eşlik edecekler.

    Amaç, Paris-Dakar yarışına katılan her amatörde olduğu gibi bu zorlu ve sert parkuru tamamlamak. Bu ralliye katılan insanların başından geçenleri, yaşadıkları zorlukları, gündüzlerini, gecelerini, hazırlıklarını, mutluluklarını ve hayal kırıklıklarını anlamak, anlatmak ve hatta görüntülemek.

    Bu macerayı da aynı film ekibi görüntüleyecek. Hazırlıklar aynı Long Way Round'da oldu gibi. Yine kocaman bir ekip, Ön planda ve arka planda çalışan onlarca kişi.

    Ama bu sefer hazırlıkların büyük bir kısmı, zaten çocukluğundan beri yani yıllardır iyi bir motor sürücüsü olarak yetişmiş Charley'nin böylesine sıkı bir maratona hazırlanması.

    Motoru ile ilk tanışması, Touratech'de modifikasyon çalışmaları, ilerletilmesi gereke mekanik bilgi ve el alışkanlığı. Ama daha da önemlisi kondisyon ve enduro eğitimleri. BMW'nin hocaları hemen hemen bir yıl kadar öncesinden Charley'i eğitimler ve ardından İngiltere'de yapılmakta olan enduro ve kros yarışlarına sokuyorlar. Bu arada Mısır'a gidilip, Dakar çöllerine uygun alanlarda da hazırlık ve test çalışmaları yapılıyor.

    İnanılmaz bir azim ve çaba gerektiren bir çalışma, bir ön hazırlık. Zaman zaman  bıktıran, caydıran aksilikler, hayal kırıklıkları ama sonuçta her sene olduğu gibi 2005 senesinin de son gününde start çizgisinde bulunmanın verdiği inanılmaz haz.

    Charley ve ekibi sonunda Dakar'ı tamamlıyorlar ama finiş çizgisini iki tekeri ile geçebilen sadece Simon Pavey. Diğerleri ise 6. günde her iki elini de sürüş sırasında kıran Charley ile birlikte bu eşsiz macerayı son güne kadar filme almayı devam ediyorlar.

    Maceranın sonunda yine bir kitap ve yine bir DVD yayınlanıyor ve her ikiside yine çok başarılı eserler. Bunları da yine amazon.co.uk'den oldukça makul fiyatlarla temin edebilmek mümkün.

    Daha Race to Dakar hareket halinde iken bu seferde eski ikilinin yeni bir seyahate hazırlandığından bahsedilmeye başlanıyor ama detaylar daha ortada yok. Sonunda 2006 senesinin ortalarına doğru yeni gezinin güzergahı ve amacı belirlenmeye başlıyor.

    Charley ve eski dostu Ewan bu sefer İngiltere'nin en kuzeyinden başlayarak, Afrika'nın en güneyine 15.000 mil sürecek bir Long Way Down yapacaklar. Bu seferki gezide Unicef'in etkisi ve bu konudaki çalışmalar daha da dikkati çekiyor.

    Avrupa'yı geçtikten sonra Nil'i takip ederek batı Afrika'nın ardından Orta Afrika üzerinden Güney Afrika'ya inecekler. Ekip kameramanlara, hatta ofis görevlilerine kadar yine aynı ama bu sefer ekibe iki canavar daha dahil oluyor. BMW R1200GS Adventure. Hem de Afrika'ya özgü renklere boyanmış halleriyle. Charley bir Leopar, Ewan ise bir Zebra sürüyor. Elbette her iki motorunda Touratech tarafından güçlendirildiklerini söylemeye bile gerek yok.

    Uzun süre Charley'nin Dakar sırasında kırılan ellerinin iyileşmesi için beklenirken, bu sefer Ewan şehir içinde geçirdiği bir kaza nedeniyle sıkıntılı günler yaşıyorlar. Diğer iki seferdekinden başka bu sefer aileler daha da ön plana çıkıyorlar, hatta Ewan'ın karısı, rotanın ortasında onlara katılarak bir müddet onlarla birlikte motor sürüyor.

    Afrika ülkelerindeki Unicef çocuk kamplarına yapılan ziyaretler gerçekten bu seyahatin çok önemli ve önemli bir bölümünü oluşturuyor. Long Way Round'da da olduğu gibi burada da DVD'yi seyredenler lütfen filmin her dakikasının motor üzerinde geçtiğini zannetmesin. Hatta filmi beraber seyrettiğimiz bazı arkadaşlar, motorcu gözüyle sıkıcı olduğundan bile bahsettiler, ama bana kalırsa evlerinden ayrı, her türlü zorluğa, doğa şartlarına göğüs gererek yapılan bu tür uzun yol seyahatlerinde sürücülerin motivasyonları, günlük yaşamları, sıkıntıları, dertleri, akşamları kendilerini nasıl hissettikleri, geçtikleri yerlerdeki yaşam şartları karşısındaki tavır ve tutumları ve onların duyguları bu gezileri gezi yapan en önemli etkenler.

    Long Way Down, 7 Haziran 2008, Cumartesi akşamından itibaren saat 21:00'de National Geographic Geo kanalında (Digitürk 82) 10 bölümlük bir belgesel olarak yayınlanmaya başlayacak. Ancak bunu da amazon.co.uk adresinde makul fiyatlara bulmanız mümkün..

     

    Gönderilen Jun 11 2008, 05:38 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 6 comment(s)

  •   40 Motorcu Anıtkabir'de

    Thu, May 15 2008 17:04
    5,834 Okundu  

    Memlekette, son aylarda gelişen siyasal içerikli olaylardan rahatsızlık duyan her duyarlı vatandaş gibi İzmirli Motor Sürücüleri de Anıtkabir'e giderek "Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamak vazifesi"ne hazır olduklarını Ata'larına bir kez de yüz yüze söylemek gerektiğini düşünerek yola koyulmaya karar verdiler.

    Haftalar öncesinden başlayan hazırlıklar sırasında bir de basın bülteni hazırlandı.

    Yola çıkış vakti gelmişti.
    İzmir.. 5 Nisan 2008, Cumartesi.. Sabah 7:00 civarı..

    İzmirli motorcular yavaş yavaş, belirlenen saatte hareket noktası seçilen Cumhuriyet Meydanı'na varmaya başladılar.

     

    Her ne kadar günler öncesinden katılımcılar isimleri yazdırdılarsa da son birkaç gündür takip edilen hava durumunun sağanak yağışlı olmasından dolay katılımdan emin değiliz ama buna rağmen Cumhuriyet Meydanı özel olarak hazırlanmış, Türk Bayrağı işlenmiş yelekli motorcular ile dolmaya başlıyor.

    Bir yandan herkes bugün yapacağı 600 kilometre ve sonunda varacakları yer konusunda heyecanlı. Bu anın görüntülemeye çalışanlar parmaklarını deklanşörlerden kaldırmıyorlar. Motorcular poz veriyorlar.

     

     

    Bir yanda uzun ve yağmurlu olması beklenen yol için son sürüş güvenliği çalışmaları yapılıyor. Grubun yol boyunca güvenliğini üstlenen Uğur Ertekin ve Serhat Kılavuz herşeyi son bir kez daha gözden geçiriyorlar.

    Diğer yandan da olayı görüntülemeye gelen basın mensuplarına röportajlar verilerek İzmirli motor sürücülerinin duyarlılığı daha geniş kitlelere duyurulmaya çalışılıyor. Bu aktivitenin planlayıcılarından Murat Özcan DHA'ya amacımız anlatıyor.

    Elbette böyle bir çıkıştan önce Atatürk'ün önünde bir hatıra fotoğrafı lazım.

    Artık yollardayız.. Yağmur yer yer bastırsa da genel olarak iyi bir havada sürüyoruz..

    Mola yerlerinde motorlara benzin, kendimize enerji ve yiyecek ikmali yapılırken, arkadaşlar kendilerine de bakım yapmayı ihmal etmiyorlar.

     

    Ankara'ya varmadan 30-40 kilometre önce, Temelli'de Ankaralı sürücüler tarafından karşılanıyoruz. Onlar bizden de kalabalıklar.

    Daha önceden alınan izinler sayesinde Ankara'ya girişimizde bize polis arabaları eskort sağlıyorlar.

    Ankara'ya girerken bizlerden ve Ankaralı motorculardan oluşan ve boyu 1,5 kilometreye varan motosiklet konvoyundan gurur duyuyoruz. Yanımızda getirdiğimiz yelekleri Ankaralı dostlarımıza da dağıtınca turuncu bir motor seli Ankara'ya doğru polis arabalarının eskortunda ilerliyor.

    Yarınki Anıtkabir ziyaretimizin detaylarını konuşmak ve bir araya gelmek amacıyla otellerimizden önce Atatürk Kültür Merkezi'nde toplanıyoruz. O kadar kalabalık ki, kadraja sığdıramıyor, panaromik çekim yapmak zorunda kalıyorum..

    Akşamına otellerimize yerleştik. Artık eğlence zamanı.. Grubun büyük çoğunluğu aynı otelde kalıyor, diğer otellerde kalanlarda o gece bizim otele gelerek eğlenceye katıldılar. Sohbetler hep motosiklet üzerine idi..

    Pazar günü yağmurlu bir Ankara sabahına uyanıyoruz. Kaldığımız otelden Anıtkabir'e yolumuz kısa ama yağmur nedeniyle hepimizi yağmurluklarımızı giyiyoruz.

    Ama daha sonra Anıtkabir ve Müze'yi gezerken ellerimizde kask, mont, yağmurluk ve bilumum aksesuarları taşımaktan ter içinde kalıyoruz.

    Daha evvelden yapılan hazırlık ve çalışmalar neticesinde Anıtkabir'e girişimizde yine polis eskortu var. Anıtkabir Komutanlığı bizim için özel bir park yeri bile ayarlamış.

    Anıtkabir'e girişimizde pırıl pırıl giyinmiş, çakı gibi delikanlılardan oluşan mihmandarlar tarafından karşılanıyoruz. Anıtkabir'i daha rahat gezebilmek için dört gruba ayrıldık. Ayrı ayrı gezip, sonunda merdivenlerde buluşmaya karar verdik.

    Çok seneler önce ailem ile birlikte bir Anıtkabir ziyaretim daha olmuştu ama bu sefer, belki de bu seyahatin nedeninden olsa daha fazla etkilendiğimi itiraf etmek durumundayım. O zamandan bugüne müzeye çok daha fazla galeri eklenmiş. Burada Atatürk ile ilgili en muhteşem objelere çok yakın duruyorsunuz. Medyada, internette binlerce Atatürk resmi görmüşsünüzdür ama buradakiler bir başka. 2-3 metrelik yağlıboya tablolardaki Atatürk'e baktığınızda, sanki o an tablodan çıkıp yanınıza geliverecekmiş gibi canlı duruyor.

    Müzeye ilk girdiğinizde sizi karşılayan Kurtuluş Savaşı'nın değişik enstantanelerinin sergilendiği ve çatışmalarda kullanılan silah, kağnı arabaları, fişeklikler, siperler gibi objeler ile ortaya çıkartılmış üç boyutlu sergilerdeki ses ve ışık görüntüleri çok etkileyici. Aslında tüm Anıtkabir'in altına yerleştirilmiş bu müzenin içinde attığınız her adım tüylerinizi dikleştirmeye yetiyor. Nerelerden, ne şartlar altında bugünlere geldiğimizin bir tarihi yatıyor.

    Atatürk'ün önüne geldiğinizde gerçektende hem O'nun muhteşemliği hem de bize, bugünlere bıraktığı mirasın değerini bir kez daha anlamamak olanaksız. O lahitin önünde durup, saygınızı gösterirken, O'nun buna değdiği geçiyor aklımdan..

    Ziyaretin sonunda Anıt Kabir nöbetçi komutanı bir üsteğmen bu ziyaretimiz için bize teşekkür ediyor, günün anlamını anlatan bir plaket ve çeşitli Anıt Kabir dökümanlarından oluşan bir hediye paketini bize teslim ediyor..

    Tüm galerileri gezdikten sonra üzerimize çöken yorgunluğu, diğer grupları beklerken Anıt Kabir merdivenlerinde üzerimizden atmaya çalışıyoruz. Ama bu yorgunluk yoldan veya ayakta durmaktan değil. Bedenlerimiz ve beynimiz gördüğümüz değerler karşısında gerçekten yorulmuşmuşlar..

    Bütün gruplar birleşince, saatlerde öğleye gelmişti. Bundan sonra herkes kendi isteği doğrultusunda, çoğunlukla küçük gruplar halinde dönüş yoluna gideceklerdi. Kimisi yolu biraz daha uzatacak, kimisi en kısa yoldan eve dönecek idi. Hep beraber motorları park ettiğimiz alana döndük, herkes birbiri ile vedalaştı. Ama herkesin yüzünde bir görevi tamamlamanın yapıştığı kocaman gülücükler vardı..

     

    Ben ise 3 arkadaşım ile beraber, bir kaç gün daha yollarda olacak, Karabük'de babamı ziyaret edecek ve biraz da yol yapacaktım. Onu da başka bir raporda anlatırım.

    Böylesine bir havada yola çıkan 40 iyi adama, bizlere ayrıca katılan onların çocuklarına, eşlerine, sevgililerine, nişanlılarına, Ankara'lı motorcu dostlarımıza çok teşekkürler.

    Bu raporda fotoğraflarını kullandığım izmirli motorculardan Bülent Cihangir, Murat Coşan, Haluk Hızlan, Erdal Demircioğlu, Kemal Ertunç, Umut Cimrin, Semih Bozkurt'a çok teşekkürler..

     

    Gönderilen May 15 2008, 05:04 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 17 comment(s)

  •   Kızımla (Babamla) Bir Pazar Günü

    Fri, Feb 29 2008 16:29
    4,928 Okundu  

    Geçenlerde karar verdik. Artık, en azından birkaç haftada bir, kızım ile beraber hafta sonlarında bir yerlere gideceğiz. Amaç ona memleketi tanıtmak, en azından yakınlarımızdaki güzellikleri göstermek.  Hava güzel ise motor ile, hava bozuk ise arabayla gitmeyi kararlaştırdık. Hatta yatılı bile olabilirdi.

    Bu gezilere ısınabilmek amacıyla geçen hafta sonu, Şirince'ye kısa bir gezi yapmıştık. 

    Bu hafta sonunda da daha uzununu gerçekleştirmeye karar verdik. Plan, Alaçatı, Ilıca, Çeşme'yi gezmek. Aslında karar verdiğimiz günden itibaren planlar yapacak, haritalar açacak, nereden gidip, nereden geleceğimizi, nerelerde durup nereleri özellikle göreceğimizi planlayacaktık ama hafta içindeki yoğunluklarımız nedeniyle bu seferlik son dakikaya bıraktık planlamayı. 

    Cumartesi akşamını bir gece evvelinden kopyaladığım bölge haritalarını, motordaki aksama yerleştirebilmek için kesip, biçmek ve yapıştırmakla geçirdim. Ertesi sabah takar takmaz yola çıkmağa hazır olacaktık. Çantalar yerleştirildi, kasklar temizlendi, son hazırlıklar gözden geçirildi ve yattık (herhalde Naz bütün geceyi hava iyi olsun diye dua etmekle geçirmiştir).  Hem ben hem de Naz heyecanlıydık.  İlk kez bu kadar uzun bir yola çıkacaktık beraberce. Bu arada belirtmeyi unuttum. Naz daha 10 yaşında, 1993 doğumlu.

    Sabah kalkıldı, kahvaltılar edildi ve motordaki aksama haritalar monte edildi ve hazırız işte demeye kalmadan, aksilikler de başladı birden.  İlk önce yan evin terasına yığdığımız odunları kaldırmamız gerekiyordu, yan evde boya badana vardı.  Adam arandı, bulundu ve işler ayarlandı ama neredeyse sabahın bir saatini yemiştik bile.  Ardından hemen motora atladık.  Önce ofise gidip fotoğraf makinesi için üç ayağı alacaktık.  Bu kızımla beraber fotoğraf çekilebilmenin tek yolu. Gittik aldık, benzinciye uğradık depoyu dolduralım ve giyim kuşamımızı tamamlayalım diye. 

    Al sana en büyük aksilik!. Benzini aldık, marşa dokunduk, a ha da motor çalışmıyor! Tık yok.. Allah kahretsin.  Geçenlerde de aynısını yapmıştı ama bir iki kez daha marşa bastıktan sonra çalışıvermişti.  Keşke o gün üşenmeyip kontrol ettirseymişim.  Neyse ki daha şehir dışına çıkmış değiliz. Naz hanım zaten bir sandalye bulup kitabını açtı ve okumaya başladı bile.  Ben ise motora bakıyorum, karşılıklı bakışıyoruz işte. Hemen telefona sarıldık, şehirden bir motorcu arkadaşı aradık. 10 dakika dahi geçmeden sonra yanı başımızda genç Ömer Usta.  Açtı baktı, inceledi, kokladı ve sonunda elinde akü kutup başı kelepçesi ile karşımıza çıkıverdi.  Eee, ne yapacağız. "Dükkana gidelim hemen hallederiz ağabeycim!".  Öyle de bu koca şey nasıl gidecek oraya kadar.  "Sen merak etme ağabeycim". "Çağırırız şimdi adamları gelirler koca kamyonet ile alırlar."  Allah Allah oğlum bugün Pazar, insanlar çalışıyorlar mı demeye kalmadan 10 dakika sonra o iş de tamam ve tamircideyiz.   

    Hakikaten bir saat bile sürmedi ve her şey tamam, ama saat olmuş 13:00 bu saatten sonra 1,5-2 saat Çeşme, oralarda dolaşma, yemek, dönmek falan olacak gibi değil. Hava kararmadan dönmemiz imkansız.  Naz zaten sıkılmağa başladı bile, haklı kızcağız (bundan sonra bir gün evvelden her şey kontrol edilecekmiş, benzin alınacakmış, sabah direk olarak yola çıkılacakmış, diyor hanımefendi -haksızda sayılmaz hani).

    O zaman dedik yakın bir yerlere gidelim. Tire!. Evet, neden olmasın.  Belevi'nin arkasından ara yollar var.  Manzara güzel, sürüş keyifli.  Hele bir de sadece 55 km ötede o nefis Tire köfteleri olduğunu düşününde yol daha da güzel geliveriyor insanın gözüne.

    Ama tabi moraller biraz bozuk, biraz suskunluk var aramızda.  Ben ne kadar neşelendirmeye çalışsam da Naz hanım birazcık somurtmuş durumda.  Haklı aslında, iki saatten fazla bir gecikmemiz var.  Ve yola koyuluyoruz işte ..

    İsterseniz bundan sonrasını da onun yani Naz'ın ağzından dinleyelim (yani kaleminden okuyalım)

    Başta Tatsızlık, sonra Rahatlık ..

    Babamın da anlattığı gibi motorun tamiri süresince zamanımın bir kısmını yeni aldığım, sürükleyici bir hikayesi olan kitabımı okumakla geçirmeme rağmen sıkılmıştım.  Ama sonunda yola çıkmak için hazırlanmağa başladık. Önce ceketimi ve mantomu, sonra boynumu soğuktan korumak için boyunluğumu ve kaksımı giydim ve ikinci kez büyük bir heyecanla motora oturduk.

    Marşa basınca çıkan "vınnn" sesini duyar duymaz içimde bir rahatlık hissettim ve nihayet yola koyulduk.  Ama henüz nereye gittiğimizi bilmiyordum. Daha sonra tabelalardan Tire'ye gittiğimizi anlamıştım. Şehir merkezine girdiğimizde bütün gözlerin bize yöneldiğini fark ettim. Önce bir adam, arkada bir kız, kocaman motosikletin üzerinde "ohh keyfe bak" dediklerini duyar gibiydim.

    Sonunda ünlü Tire köftecilerinin bulunduğu meydana geldik. Aynı şekilde lokantadakilerin gözleri de bize kayıyordu. Daha beş dakika bile geçmedi ki şiş üzerinde pişirilen uzun Tire köfteleri ve içecekler önümüze geldi ve hapur hupur mideye götürdük.

    Ardından Ödemiş'e gitmek üzere yola koyulduk. 38 kilometre boyunca zaman etraftaki insanı büyüleyen doğal güzellikleri izlemekle geçti motorun arkasında. Ödemiş'e girip oradan da Birgi isimli kasabaya gittik. Burada da yine tüm gözler bize çevrilmişti.

    Birgi'de önce kasaba dışındaki "İmam-ı Birgi" adlı bir türbeye gittik. Burada İmam-ı Birgi hazretlerinin mezarı vardır. Yüzyıllar boyu buraya gelenler hastaysa iyileşir, gönlü huzur bulur ve dini açıdan rahatlarlardı. 

    Birgi'de ikinci gittiğimiz yer ise, belki duymuşsunuzdur, "Çakırağa Konağı". Burası 18. yüzyıldan bir sivil mimarlık örneğidir. Tüm konak ahşaptır, duvarları resimlerle süslenmiştir. Bazı odalarında İstanbul ve İzmir'in manzara resimleri bulunmaktadır. Bu odalara da manzarası olan şehrin ismi verilmiş.

    Bu konaktan adeta büyülenmiş gibi çıkıyorsunuz. Daha sonra yorgunluğu atıp biraz soluklanmak için bir kafeteryaya gittik.  Aslında burası bir Andaç Evi. Bu eve girip, dar ve ahşap merdivenlerden üst kata çıkıyoruz. İstediğiniz yemeği ya da içeceği sipariş verdikten sora gelen içeceği yudumlarken hoş bir müzik eşliğinde kitabınızı okuyorsunuz. Eğer yanınızda kitap getirmediyseniz, onların küçük kütüphanelerinden de bir şey seçebiliyorsunuz. Eğer sizin de yolunuz Birgi'ye düşerse buraları gezip, Andaç Evi'nde soluklanmanızı öneririm. Hazır Birgi'ye gitmişken Bozdağ ya da Gölcük'e gitmemek olmaz. Biz de Gölcük'e çıktık.

     

    Gölcük; Bozdağ'a çıkarken çam ağaçlarıyla kaplı bir yaylaya ulaşırsınız. 1.050 metre yükseklikte bulunan yayla adını Gölcük gölünden alır. Antik dönemde bu göl, Dağ Tanrısı "Tmolos" ve Lidya Tanrısı "Tu" ile bağlantısı olan "Torrhebia" olarak adlandırılmış. Gölcük Gölü özellikle sonbahar aylarında çeşitli ağaçların değişik renkleri ile doğa severler için çok hoş manzaralar sunmaktadır. Denizden 970 metre yükseklikte ve 6,5 metre derinliğinde olan göl kenarında kır evleri ve lokantalar bulunmaktadır.

    Anadolu Zeus, Apollon, Herakles, Athena gibi tanrı ve tanrıçaların anlatıldığı mitolojik öykülere konu olmuştur. Hani "Midas'ın Eşek Kulakları" hikayesi vardır ya, iste burada geçmiştir. İşte bu anlattığım yere gitmek için bir çok keskin viraj ve uçurum geçiyoruz. Hatta uçurumların dibinden geçiyoruz. Bir yerde durup, fotoğraf çekilmek en güzel şey, aşağıdaki Ödemiş ve Birgi, ayrıca doğal güzellikler fotoğrafa kartpostal havası veriyor.

    Biz babamla motorla o virajları, yüksek dağların ovaya bakan kenarlarını geçerken o kadar güzel ve yumuşak gidiyorduk ki, şimdiye kadar hiç binmedim ama eminim uçakta bulutların üzerinde gifderken de insan kendini böyle hissediyordur. İnsan yolun kenarından geçerken içinde büyük bir korku ve ürperti oluyor. Gözler korkudan kapanıyor, ama belki de o doğal güzellikleri, o harika yerleri hayatınızda ilk kez görüyor olmak bu geziye ayrı bir heyecan katıyor. .

    Daha sonra arasından geçtiğiniz çamlık alan içinizi bir nebze olsun rahatlatıyor. Ardından da eteklerine geldiğiniz Gölcük Gölü herkesin içini daha da çok ferahlatıyor. Bir çok fotoğraf kartpostal görüntüsünde çıkıyor. O Gölcük Gölü'nün güzelliği antatılsa, satırlara sayfalara sığdırılmaz.

    (Babanın Notu: Naz şimdi 15 yaşında ve boyu neredeyse benimki kadar)

    Eee, buralara kadar geldik, bir de evimize dönüş var. Ancak dönüş, geçirdiğimiz kısa gün kadar zevkli olmadı. Hem uykum geldi, motorun arkasında hem de yorgundum. Hem de hava karardığı için hiçbir şeyler göremedim bu sefer.

    Ama bu geziden sonra konuşulacak bir çok şey oldu ve de böylece ülkemizi tanımaya başlayıp, hayatımda hiç görmediğim doğal güzellikleri gördüm ve babamla muhteşem bir gün geçirdim.

    Bir başka sefer, bir başka geziden sonra buluşmak niyetiyle, çok uykum geldi!..

    Naz Vardar (1993)

     

     

    Gönderilen Feb 29 2008, 04:29 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 7 comment(s)

  •   Cem Üçerler'in "Sibirya Gezisi" Sunumu

    Sun, Feb 17 2008 21:51
    3,349 Okundu  

    "Ufuksuz Düz Asfalttaki Kamyon İzinde Binlerce Kilometre. Yurt içi seyahatlerin çoğunu bitirince yurt dışı gündeme geldi. Yakın yerlerden başladım. Yunan adaları, Yunanistan, ardından Suriye, Lübnan, Ürdün derken İstanbul'dan, Adriyatik kıyılarına ve bu yılda 3 arkadaş Rusya ve Trans Sibirya yapmaya karar verdik. Bir arkadaşımız geziden vaz geçince iki kişi gitmeye karar verdik,ben motorumu değiştirdim ve Ukrayna Rusya Moğolistan vizelerini aldık, seyahatimiz için engelimiz kalmamıştı. Ama bu arada sponsorumuz yok, bize önderlik edecek başka aracımız yok"

    diye başlıyordu 54 yaşındaki Cem Üçerler, Sibirya'da 25 gün geçirdiği hikayesine. Bizim sayfalarımızda da onun hikayesini siz de okumuşsunuzdur.

    Ben ilk okurken bu resme takılmış ve hemen daha evvelden adını hiç duymadığım, hiç tanışmamış olduğum halde, kendisine telefon ederek, hem böyle bir projeye imza attığı için, hem de Rusya'yı ve Sibirya'yı atlatabildiği için tebrik etmiştim.

    Ancak daha sonra böyle bir macera veya buna benzer maceraların internet gruplarının geyikleri, outlookların mail boxları içerisinde kaybolmasına razı olmadığından Cem Üçerler'den bu gezinin canlı bir sunumunu almak için izin istemiştim.

    Daha sonra, benim de üye olduğum BMW İzmir Gezi isimli google grubunun kurucusu olan BMW İzmir müdürü sevgili arkadaşımız Savaş Tankut devreye girdi ve Özgörkey tesislerini Cem Üçerler'in canlı sunumu için 16 Şubat, Cumartesi tarihinde bizlere sundu.

    Ben Kuşadası'ndan yola çıktığım için en erken gelenlerden biri olduğumu zannediyordum, ama ben gelene kadar Cem Üçerler sürekli yaşadığı Datça'dan, Bora Eriş ise memleketi olan Bandırma'dan çoktan Özgörkeyler'e varmışlardı bile.

    Ardından teker teker İzmir'den bu sunumu kaçırmak istemeyen motorcular gelmeye başladılar. Bir yandan insanlar birbirleri ile tanışırken, ortak konu motor olduğuna göre, sohbetlerde uzuyordu.

    Diğer yanda da arkadaşlar seyahati hakkındaki sorulara yetişmeye çalışan Cem Üçerler'e yardım amacıyla sunumun son detayları ile ilgilenmekteydiler.

    Ben de bu arada BMW Show Room'dakiv 2008 modelleri incelemek ve görüntülemekle meşguldüm.

    Sonunda 17 kişiye ulaşmıştık ve hep beraber toplantı odasına geçtik. Özgörkey'lerin personel kafeteryası bu sunum için hazırlanmıştı. Kısa bir yerleşmenin ardından Cem Üçerler tam 2 saat sürecek olan sunmuna başladı.

    Bir yandan başından geçenleri anlatıyor, bir yandan da o anki konu hakkında gelen sorulara cevap veriyordu. Aramızda bulunan bayanlar suyu hürmetine konu Rusya, Sibirya olunca Cem Üçerler arada bir sorularımıza kaçamak cevaplar vermiyor değildi, ama başından geçenleri gönlünden geçtiğince anlattığına eminim

    Hemen hemen iki saati bulan, Ozgorkey'lerin güzel ikramları, ciddi bir şekilde hazılanmış salonu ve sağladığı teknik olanakların yanı sıra Cem Üçerler'in başından geçenleri anlatırken neredeyse canlandırdığı, kimi zaman bizlerde oradaymışız hissi veren, kimi zaman hüzünlendiren, güldüren, sinirlendiren, kaşındıran (Cem Üçerler gezinin son günlerinde sinirden zona olmuş ve her tarafını kaşıntılar basmış) sunum, böylesine soğuk ve yağışlı bir güne rağmen buraya gelenlere çok güzel anlar yaşattı.

    Cem Üçerler'in sunumunun hemen ardından, bu sefer bundan bir hafta önce Avrupa'daki diğer BMW bayileri ile birlikte Portekiz'e BMW'nin yeni modelleri olan R800GS ve F650'yi test etmeye giden BMW İzmir Müdürü Savaş Tankut'un oradaki izlenimlerini ve yeni model BMW'lerin teknik donanımlarını ilk kullananlardan biri olmanın avantajları ile bize aktardı.

    Bir yandan hazır İzmir'e gelmişken Cem Üçerler'i ağırlama yarışına giren İzmir'li motorcuların bir an önce kendilerini Kordon'a atma isteği, diğer yandan benim gibi şehir dışına geri dönecek olanların hava kararıp da daha soğumadan bir an önce eve varma telaşları nedeniyle, son bir toplu resimin ardından hemen yola koyulduk.

    Hatırlayabildiğim kadarı ile resimdekiler (soldan sağa): Bora Eriş-Bandırma (ailenizin lastikçisi), özür dileyerek ismini hatırlayamadım, Altan Süllü-İzmir, Serhat Kılavuz-İzmir (filintalardan), Cem Üçerler-Datça, Ali Oğuzbayır-İzmir ve kızı, Levent Vardar-Kuşadası ve kameranın ardında Savaş Tankut-İzmir 

    Motosiklete, bundan sonraki seyahatlerimin bir amacı olsun diye binmeye başlayıp, hemen her gezimi fotoğraf ve videolarla belgelemeye başladığımdan beri en büyük derdim, benim ve benim gibi gezginlerin seyahatlerinin, daha da önemlisi tecrübe ve gezilerinden edindilkleri bilgilerin paylaşılmasında ve saklanmasında önüme çıkan sorunlar hep aklıma takılırdı.

    Ama önce RideTurkey ile tanıştım ve artık gezilerimin bir yerlerde sonsuza kadar kaybolmayacağı inancına kavuştum. Diğer taraftan da bugün, artık biz motorculara, yani en iyi müşterilerine servis sağlayacıların gereken önemi göstermesi ve onları sadece motor alırken, servis yaptırırken gelen giden bir müşteri olarak algılamayıp, ellerindeki olanakları motor gezginlerine sunan bir davranış içine girmeleri beni sevindirdi.

    Bundan sonraki gezilerimizin sunumlarının sayıları daha da artacak kitleler tarafından, çok daha iyi teknik olanaklar ve salonlar sunularak tekrarlanması dileğiyle. 

    Gönderilen Feb 17 2008, 09:51 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 5 comment(s)

  •   İki Teker ile Çok Tekerin Ardından, 5. Gün

    Tue, Feb 12 2008 1:08
    3,849 Okundu  

    HTML Source EditorWord wrap

    2 Kasım 2006, Perşembe.. 5. Gün, ilk etabın sonu..

    Isparta Garı'nın misafirhanesindeki, odun sobalı, 3 yataklı, tuvaleti dışarıda olan bir odadan sabahın ayazına çıkarak başlıyorum bu güne. Sabah 7:00'de İstanbul'dan gelecek bir treni bekleyip, istasyona girişini, yolcularını görüntülemek için bu kadar erken kalktım ama trendeki gecikme maalesef burada bekleyeceğim süreden daha fazla. Sabah çiğinden neredeyse rayların yarısı gözükmüyor.

     

    Çağımızın teknolojik imkanlarını kullanarak modern bir kurum olma yolundaki TCDD'nin yeni yüzünü kurumsal kimliğe taşımak amacıyla, logosunu da aynı mantıkla modernize edildi. Yatırımları, projeleri ve hedefleriyle hizmet odaklı bir kurum olan TCDD'nin köklü geçmişi ve modern geleceğini bir araya getiren çağdaş logosu ortaya çıktı. Ama biz tarih peşindeyiz, bu yüzden de belki de duvarlardan çok yakında indirilerek yenisi ile değişecek olan logosunun bir fotoğrafını arşivlerimize gömüyoruz..

    Bizim motorlarımız yollarda görenler heybetlerinden dolayı hayrete düşerler. Özellikle enduro tipi motorlarda yüksek sele nedeniyle yolda kendinizi yanınızdan geçen otomobillere yukardan bakarken buluverirsiniz. Güzel bir duygudur. Ama bir dakika heybet mi dediniz? Buyurun size heybet.. Bizim motorlarımız 1800 beygir gücündeki devasa makinelerin yanında birer oyuncak gibi kalıyor. Motorun yüksekliği lokomotifin üçte biri kadar bile değil..

     

    Hazır boş DE18116'yı bulmuşken biraz da içeriden görüntüler vereyim dedim kendi kendime. Bir daha ki turda bu sefer yol alan bir lokomotife binmenin yollarını arayacağım. Bu da lokomotifin sürücü kabini.

    DE18116; ne anlama geliyor. Baştaki DE: Diesel Engine anlamında. Rakamların ilk ikisi lokomotifin gücünü, beygir gücünü belirliyor. Bunda, 1800 beygir gücünde. Raylarda ayrıca DE22000, DE24000 ve DE33000'lik makinalar dolaşıyor.  Rakamlardaki son üç hane ise bu serideki lokomotifin üretim sırasını belirliyor. Kısaca DE18116'nın tam açılımı, Diesel Engine, 100 beygir gücünde ve bu seride, yani 18000'lik serisinde üretilmiş 116. lokomotif.

    Daha kimse uyanmadan bu fotoğrafları ve biraz da video çekimi yapıyorum. Ancak yola çıkmadan önce halletmem gereken bir iki iş daha var. En azından bugünkü güzergahı ve 7. bölgenin bu ekspedisyona bakış açısını halletmem gerekiyor.

    Benden sonra müfettişimiz ve diğer personelde kalkıyorlar. Dünkü listeme bakıyorum da güzergahımdaki bir çok istasyonu atlamışız. Özellikle Çivril'e giden bir ara hat var ki buna giremediğime çok üzülüyorum, ama dediğim gibi burada 7. bölge inanılmaz bir ketumluk sergiliyor. Dün akşam ki sohbetimizde bana refakat için yolladıkları müfettişe anlatmaya çalıştım, hatta işi abartıp, "bana casus muamelesi çekiyorsunuz" dahi dedim ama nato mermer nato kafa. Biliyorum ki o da yukarıdan gelen emirler doğrulturunda hareket ediyor ama bu adam bu işi yapabilmek için doğmuş sanki!

    Bugünkü güzergahımda da çok önemli istasyonlar ve merkezler var. En başta Eğirdir, ardından Afyon yolu üzerinde Kurtuluş Savaşı'mızın önemli istasyonları ama karşımda halen daha bir duvar var, yok diyorlar başka bir şey demiyorlar. Ne gerek varmış efendim, oralar zaten kapalıymış, onlar bana daha güzel istasyonlar göstereceklermiş de..

    Dün akşam çaktırmadan yola çıkmadan önce bana epey yardımcı olup yol gösteren demiryolcu birkaç arkadaşımı aradım. Onlara da durumu anlattım ve yapmam gerektiğini, nasıl davranmam gerektiğini sordum. Onarda bana bastırmamı, nasıl olsa 3. bölgede gördüğüm ilgili tavırlardan dolayı genel müdürlüğün bu işi takdir ettiğini, 7. bölgenin nedense böyle bir tutum içine girdiğini ama sonuçta ısrarlı olmamı tavsiye ettiler.

    Ben de Isparta sabahında, bunlar uyanınca karşıma çektim. Bakın dedim; ben genel müdürlükten, müsteşarlığınızdan yazılı izin ile buraları dolaşıyorum. Eğer sizin takındığınız tavır doğru olsaydı, işletmenizin resmi tavrı olsaydı, bana böyle bir izin verilmezdi, bir önceki bölgede aynı davranırdı.  Bakın bu internet sitem, binlerce hit almışım, demek ki izleniyorum; bakın bunlar geçen günkü gazetelerde bizim hakkımızda çıkan haberler, demek ki basında beni izliyor.  Eğer bugün kendi güzergahımdaki istasyonları gezmeme izin vermeyeceksiniz; şimdi buradan ayrılıyorum, bu geziyi iptal ediyorum; ve bunun sebeplerini internet sitemde yayınlıyor, bizi haber yapan gazetelere basın bildirisi gönderiyor ve sizleri de müsteşarınıza, genel müdürünüze bizzat şikayet ediyorum.. siz bilirsiniz.. hadi bana eyvallah.. dedim. Ama sinirim gerçekten tepeme çıkmış durumda..

    Bunun üzerine tamam dediler, biz bir amirimizi arayalım dediler.. aman bekleyin dediler.. ben de durmadım bu sefer bizi yoldan arayan 3. bölge müdürünü aradım, ona da durumu izah ettim ve bu turu burada bitireceğimi ve bunun sonuçlarının sorumlusunun da ben olmayacağımı, elbette daha nazik bir dille anlattım. O da beklememi, gereken yerlerle görüşeceğini ve bana döneceğini söyledi.

    Uzun saatler ve telefon görüşmelerinin ardından sonunda bana tam olmasa da yarım yamalak bir lisanla, tama dediler ama herif halen peşimde. Bu arada 3. bölge müdürü de devam etmemi, ellerinden geleni yapacaklarını söyleyince devam etmeye karar verdim ama saat öğleyi çoktan geçti bile. Zaten son günüm, bir de bunun ardından daha 10 etabım daha var, hadi ortalığı da fazla karıştırmayayım dedim ve yola devam ettim. Ama gerçekten hevesim çok kırılmış durumda. Ama Muzaffer müfettiş bir Renault 12 Toros ile beni takip etmeye devam ediyor.

    Neyse yola devam edelim. Trenleri fazla bekletmeyelim.

    Bu sefer ki durağımız Gümüşgün. Isparta-Burdur arasında. Burdur bir ara yol olduğu için daha evvelce Goncalı'da gördüğümüz gibi burada da gelen ve giden trenler çevriliyorlar. Burada da ihracat amaçlı yükleme işlemleri hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel firmalar isterlerse kendi yükleme tesislerini ve elemanlarını istasyonlara özel anlaşmalar çerçevesinde yerleştirip, işleri biraz daha hızlandırabiliyorlar.

    Buradan Burdur'a hareket ediyorum. Artık istasyonlar arası Ege'nin başlarında olduğu gibi birkaç kilometre değil, 20-25 kilometre kadar mesafeli. Bu yüzden motor sürmenin de zevkine varıyorum bir yandan. Biliyorsunuzdur, TCDD 150. yılını resmi olarak 22 Ekim günü kutladı. Bu sebeple asılmış olan bayrak ve flamaların Burdur İstasyonu'nda halen daha duruyor olması hoşuma gitti.

     

    Bir sonraki durak olan Sandıklı İstasyonu'na daha girer girmez bu oturma bankını görünce hah tamam dedim, işte eskilerden kalma bir bank, hatta tahtalarının üzerinde çakı ile kim bilir neler yazılmıştır diye sevindim ama yanına gidince yepyeni olduğunu gördüm. Ama bu da bana başka bir şey anımsattı. Demek ki TCDD'de istasyonlardaki yenileme çalışmalarında, halen daha eskiye, nostaljiye önem veriyordu. Hoşuma gitti gerçekten.. Baksanıza yanına TCDD amblemini bile kabartma olarak işletmişler. Yıllardır parklarda falan gördüğümüz o kaba ve kare şekilli banklardan sonra bunlarda birkaç dakika dinlenmek zevkli gerçekten.

     

    Daha evvelden bahsettiğimiz su kulelerinden bir tanesi de Sandıklı'da idi. İstasyon şefine bu konuda sorular sormağa başladığımızda bizi halen daha kullanıldıklarına inandırmak için bir gösteri bile düzenleyerek, suya yol verdi. Demir Yollarında her şeyin olduğu gibi bu depo ve muslukların da bir kullanım talimatı var. Bir sonraki resimde gördükleriniz, su almak için yanaşacak lokomotiflere buradaki lamba yoluyla, yanaşıp yanaşamayacaklarının bilgisini veriyor. Arka planda, deponun üzerindeki işaretlere de dikkatinizi çekerim. Su seviyesi göstergesi..

    İstasyonların hep artık şehir yerleşimlerinin uzağında kaldıklarından bahsetmiştim. Bu, elbette TCDD açısından kötü, artık yolcu bulmakta zorlanıyorlar, ama bu resimde de görebileceğiniz gibi istasyonlar şehir dışında olduğundan o küçük, büyük tüm şehirlerimizin beton görüntülerinden de kurtulmuş oluyor. İstasyonlarda kameriyeler ve onlardan sarkan koruk, asma dalları vazgeçilmez bir görüntü.

    Evvelki günlerden resimlerimizde de var. İstasyonlardaki Tren Hareket Memurları resimde görünen el işaretleri ki bunlara demiryollarında Hareket Diski deniyor, hareket memurlarının istasyonda treni kaldırma veya durdurmak için kullandıkları araçlar. Trenler istasyonlara yaklaştığında hareket memurları Kırmızı Şapkalarını giyerek perona çıkıyorlar. İstasyona yaklaşan tren eğer o istasyonda durmayacak ise memur perona çıkar ve işaretin yeşil tarafını göstererek trene yol verir. Tam arka tarafında o işaretin kırmızı olanı da vardır. O da treni durdurur. İstasyonda bekleyen trenleri kaldırmak içinde aynı işaretler kullanılırdı. Bir çeşit el sinyalizasyonu. Sinyalizasyon sistemlerinin olmadığı taşra istasyonlarında halen kullanılıyorlar. Resimde görünen iki versiyonu olan işaretler. Bir tanesinin ortasında lambası var gece trenleri kontrol etmek için. Çok daha eski dönemlerde bunların yerine kırmızı - yeşil flamalar kullanılırmış. Yol boyunca bu merasime denk geldikçe, hep bir virtüel gibi düşündüm. Merasim diyorum, çünkü bom boş, tek kişinin çalıştığı bir istasyon. Tren durmayıp geçecekse veya sadece 1-2 dakikalığına duracaksa bile memurlar, özenle kırmızı şapkalarını, ceketlerini giyiyorlar ve sinyal aletlerini kullanarak trenleri yönetiyorlar. Gerçekten bir merasim..

    Artık son birkaç istasyon var. Bunları mutlaka fotoğraflamak istiyorum. Afyon dağlarından başlayan Kurtuluş Savaşı'mıza şahitlik etmiş istasyonlar bunlar. Kapalı, ama yanına geldiğinizde o bir ülkenin, milletin kurtarılması için başlatılmış savaşın etkilerini hissedebiliyor, adeta barut kokularını duyabiliyorsunuz. Çiğiltepe'de yanımdaki refakatçilere beni biraz yalnız bırakmalarını rica ederek, yarım saat kadar bu istasyonun duvarlarına sırtımı dayayarak, o günleri hayal etmeğe başladım. Bir müddet sonra sanki bombaların, silahların sesleri, bu vatanı kurtarmak için canlarını feda etmekten çekinmeyen askerlerimizin ‘Allah Allah' nidaları kulaklarımda çınladı. Kafamda zaten bir şeyler vardı ama burada geçirdiğim o yarım saat bana İki Teker ile Çok Tekerin Ardından projesini tamamladığımızda bir sonraki projemizin ne olacağı konusunda kafam daha da netleşmeye başladı. Ama durun bakalım; önce şu projeyi bir bitirmem lazım ve önümde daha çok ama çok yol var.



    Adı üstünde Kocatepe. Başka bir şey söylemeğe gerek var mı? Ama bu istasyonda kapanmış olduğundan tarihçesi hakkında bir şey öğrenmek mümkün olmuyor. Ama her şey apaçık değil mi? Atatürk'ün en beğenilen fotoğrafı Kocatepe'de çekilmemiş miydi? Büyük ihtimalle işte orası, burası. Yolun da bayağı dışında kalmış olduğundan, yerlerin de çamur ile kaplı olmasından dolayı yanına kadar gitmek bile mümkün değil. Uzaktan, tele ile fotoğraflıyorum.


    Vee, bugünün ve birinci etabımızın son istasyonu. İnanılmaz bir doğa. Yine Kurtuluş Savaşı istasyonlardan bir tanesi. Ben ilk başta size bir konu aktarayım, ardından sizi Tınaztepe fotoğraflarıyla baş başa bırakayım. Hep söyledik ya, istasyonlar yerleşim yerlerinin uzağında kalmışlar. Ama bu istasyonlarda çalışan insanlar var. Bu insanlarda görev yerlerine bir şekilde ulaşacaklar. Peki nedir en ucuz ulaşım. İşte benim ve tren şefinin yol arkadaşları yan yana. Zafer Hoca'mla başından beri, Allah Allah neden bu tren yolcular bize bu kadar sempatik geliyor diyorduk. Evet, motorlar tren yolu çalışanları için de vazgeçilmez bir ulaşım aracı..

    Ve karşınızda Tınaztepe..

    Tam işimi bitirip, eve doğru yola koyulacakken, benim motorun yanında duran mobilet gözüme takılıyor. İstasyon şefinin evinin olduğu köye gidip, gelmek için kullandığı motor olduğunu öğreniyorum. Aslında düşününce de Türkiye'de kayıtlı olarak bulunan bir milyondan fazla motosikletlerin herhalde yüzde 90'lara yakın oranı bu mu tip motorlardan oluşuyor ve Anadolu'da bir çok insanı evinden, işine, tarlasına taşıyıp duruyor.

    Evet, gün bitmek üzere, Tınaztepe ile birlikte benim 5 günlük birinci etabım da tamamlandı.

    İşte burası geldiğim yön..

    Burası ise kalan 49 günlük yolculuğumu geçirmem için devam etmem gereken yol istikameti..

    Ama şimdilik, ara vermem gerekiyor..

    Şimdilik hoşçakalın, görüşmek ümidiyle..

    Gönderilen Feb 12 2008, 01:08 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 1 comment(s)

  •   İki Teker ile Çok Tekerin Ardından, Gün 4

    Mon, Feb 11 2008 2:01
    5,265 Okundu  

    1 Kasım 2006, Çarşamba.. 4. Gün

    Evet, artık yağmurdan kurtulduk. Hava tahminleri önümüzdeki 3 günde yağmur yok diyor. Ancak Anadolu'nun içlerine doğru yol aldığımız için hava soğumaya başladı. Bu yüzden biz de kışlık eldivenlerimizi, içliklerimizi kullanmağa başlamalıyız.

    Bugün ilk durağımız Denizli Garı. Burası da daha evvelden geçtiğimiz Aydın Garı gibi, 1950'ler civarında yapılmış, Türkiye'nin başka bir zamanını temsil ediyor. Hani o Demokrat Parti zamanlarında modern binalara ve inşaatlara geçiliverilen zamanları. Bu tür garlarda, istasyonun dışında Gar Gazinoları, dükkanlar ve diğer müştemilat da var. Çünkü o zamanlarda garlar, istasyonlar şehirlerin merkezinde kuruluyordu.

    Denizli Gar'ında tadilatlar var. İstasyon bölümü yenileniyor, TCDD'nin daha evvelden de bahsettiğimiz Kurumsal Kimlik çalışmaları doğrulturunda restore ediliyor.

    Otobüs ile yolculuk yaptığınızda, hele de uzun yoldaysanız, otobüs firmaları seyahatiniz esnasında bazı ikramlarda bulunuyorlar. Yemeklerinizi ise otobüsün mola verdiği yerlerde yersiniz. Trenler de bu böyle değil, çünkü trenlerimizde Restoran'ın kendisi var. Yeni ihale edilen, trenlerdeki yemek hizmetleri ile özel sektör artık daha kaliteli yiyecek ve içecek servisleri sunmağa başladı trenlerimizde. Üstelik bu yemek vagonları 24 saat süresince yolculara hizmet veriyor.

    İşte biz, Denizli Gar'ındakilerle sohbet ederken istasyona yanaşan bir trenin yemek vagonu da hemen önümüzde duruyor tesadüfen. Bu çiçeklerin gerçek olduğunu da söylemeden geçmeyelim, çünkü çoğu restoranlarda dahi böyle düzenlemeler görmek pek mümkün değil. Trenlerle seyahat inanılmaz konforlu.

    Denizli Gar'ı aslında TCDD şebekesinin ana yolunda değil. Buraya trenlerin geliş ve gidişi bir gün evvel ki son durağımız olan Goncalı'dan düzenleniyor. Yani yanımızda duran bu tren ilk önce Goncalı'ya sevk edilecek, oradan da asıl gideceği yer olan İzmir yönüne. Gar Müdürü, Adnan Tunca bize gardaki yeni düzenlemeleri ve sevkıyatların detaylarını anlatıyor.

    Denizli'den sonraki durağımız Kocabaş İstasyonu. Yollarda karşılaştığımız onlarcası gibi burası da kapanmış. Nedeni ise çok basit ve yine aynı. Evvelden gar ve istasyonların civarında yerleşik olan şehir merkezleri artık karayollarının, ana yollarının etrafına doğru kaymış durumda. Kocabaş İstasyonu'da Denizli-Burdur karayolundan içeriye doğru 2-3 kilometre mesafede kalmış ve etrafında istasyonun şaşalı günlerinde olduğu gibi herhangi bir yerleşim yok. Bu durumda da bu istasyonlar maalesef kapanıyor.

    Bu istasyonun bir diğer özelliği ise, merkezi İzmir'de bulunan TCDD, 3. Bölge'nin güney ayağının son durağı olması. Buradan sonra artık Afyon'a bağlı 7. Bölge'ye geçiliyor. Daha sonraları size, TCDD'nin teşkilat ve yönetim yapısı hakkında daha fazla bilgi vermeye devam edeceğiz.

    Evet, işte 7. Bölge'ye bağlı ilk istasyon olan Kaklık İstasyonu'ndayız. Buradan sonra göreceğimiz istasyonların birçoğu, normal yolcu hizmetlerine devam ederken, diğer yandan da TCDD'nin asıl önem verdiği yük taşıma işlevinde de önemli görevler görüyorlar. Mesela Kaklık İstasyonu'ndan Bulgaristan'a yakınlardaki bir sunta fabrikasından büyük miktarlarda ihracat yapılıyor,.

    Trencilerin merkezleri ile haberleşmelerinde en önemli aletlerinden bir tanesi de telefon. Eee, bunda ne var diyeceksiniz ama onların kullandıkları telefonlar bizim bildiklerimizden değil. Trenlerde taşınan ve bu resimde de gördüğünüz gibi her istasyonda bulunan fişlerden birine takılarak kullanılan bir sahra telefonu benzeri bir cihaz. Bu tür telefon fişlerini tren yollarında, rayların kenarlarında da bulmak mümkün. İstasyonlardaki, çoğunlukla trenin o andaki mevkiini bildirmek için kullanılıyor. Yollardakiler ise arıza, kaza veya benzeri acil durumlarda merkezler ile haberleşmek üzere kullanılıyorlar.

    Dün gelen ve bizi çok memnun eden sürpriz telefonlardan bahsetmiştik. Bunlardan bir tanesi de 7. Bölge Tesisler Kontrolörü, Müfettiş Muzaffer Çetin'den gelen idi. Kendisi dünden bize TCDD 7. Bölge sınırlarının başlangıcı olan Kaklık İstasyonu'nda bizi karşılayacağını söylemişti. Gerçekten de Kaklık'a geldiğimizde kendisi buradaydı. Bizi karşıladı. Ama bir de bundan sonra 7. Bölge'de geçecek olan gezimizde bize refakat edeceğini de söyledi.

    İlk başlarda, istasyonları bulmakta zorlandığımızdan bir refakatçinin iyi olacağını düşündük ama sonra biraz düşününce, tamam, TCDD'nin ilgisi hoşumuza gidip bizi onurlandırmıştı ama bizim kendi başımıza yapmak istediğimiz bir gezide bir refakat edecek bir ekibin bulunması pek de hoşa gidecek bir şey değildi. En başta, onlar arabaları ile gelecek ve muhtemelen bizi yavaşlatacaklardı. Malum biz motorlar ile gidiyoruz. Ardından görevli kişilerin yapacakları muhtemelen daha önemli işler var iken bizimle beraber gelmeleri ve işlerinden olmalar pek bize göre değildi. Bir de gezideki amaçlarımızdan biri de trenlerin yanında motosiklet ve sürücülerine dikkat çekmek olduğundan bu refakat işi bizim gezi amacımıza tam olarak uymuyordu. Ama daha sonraları bunun başımıza gelecek diğer olayların sadece bir başlangıcı olduğunu anlayacaktık.

    Bu arada bugün gezmemiz gereken istasyonlardan bir kısmının kapalı ve metruk halde bulunduğu, bu yüzden birçoğunu gezmemizin gereksiz olduğu, ama Dazkırı ve Dinar İstasyon'larında özel olarak beklendiğimiz bilgisi bize veriliyordu.

    Bu durumda kendi aramızda yol programımızı bir kez daha gözden geçirdik. Zafer Akçay, zaten TRT'nin Manisa'da düzenlediği bir şenlikte sunuculuk görevi nedeniyle bu akşam geri dönmesi gerekiyordu. Bu durumda sadece 2 istasyon için onlarca kilometre yapıp geri dönmesi yerine, Kaklık'tan ayrılarak daha Denizli üzerinde geri dönmesinin daha uygun olacağına karar verdik. Ben önümüzde sadece birkaç istasyon kaldığından fotoğraf ve video çekimini idare edebilirdim. Gerçi 3 gündür, gece gündüz, yağmur, çamur demeden beraber sürdüğümüz bir yol arkadaşlığımız vardı ve ayrılmak zor olacaktı ama birbirimize bol şanslar diledik, kucaklaştık ve ayrıldık. Bundan sonra ben tek başıma yola devam edecektim.

    Refakatçilerimizin zoru ile yeni yapılan programa göre sırada Dazkırı İstasyonu var. Neyse biz şimdilik işimize bakalım. Dazkırı, yine İngilizler tarafından inşa edilmiş bir istasyon. İstasyon Şefi, Süleyman Şentürk bize burasının 3 Kasım 1889 yılında yapıldığının bilgisini veriyor. Hakikaten de etrafta dolaştıkça İngiliz mimarisi her yerde gözümüze çarpmakta.

    Dazkırı İstasyonu'nda bizi hayrete düşüren etraftaki tarihi taşların çokluğu oldu. Aşağıdaki yazıt tam giriş kapısının önünde duruyor.

    Bu istasyonda diğerlerinde gördüklerimizin aksine, büyük ihtimalle istasyon şefi Öztürk'ün titizliği ile alakalı olarak maketler, tarihi objelere rastladık. Aşağıda bir eski buharlı lokomotif maketi ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında kullanılmış bir haberleşme cihazı, bizim kuşağımızın iyi ve kötü günlerle ilgili olarak çok yakından bildikleri ama daha gençlerin hiç görmediği bir telgraf makinesi var. Atatürk'ün küçük büstü ve yanı başındaki bayrak ile o kadar güzel bir bütün oluşturdular ki.. İnanın bu resim bir mizansen değil idi. Resimdeki her şey zaten orada, istasyon şefinin masasında, yerli yerinde duruyordu. Bana sadece deklanşöre basmak kaldı. Bu arada telgraf makinesinin arkasındaki yazının başlığına dikkatinizi çekmek isterim.. "19. yüzyılın interneti!.."

    Daha evvelden de bahsettik ya, artık buralarda istasyonlar yolcudan ziyade yük taşımacılığına yönelmiş. Dazkırı'dan da yakınlardaki Alkim Kimya'nın üretimi olan Soda ve yörenin en önemli tarım ürünlerinden olan Pancar yükleniyor. Dazkırı İstasyonu zaten yerleşim yerlerinin uzağında kalmış zaman içerisinde, o yüzden buradan yolcu taşımacılığı beklemek zor. Dazkırı, Denizli-Burdur karayolunda, tam da anayolun üzerine taşınmış artık. Yolcular karayolunu tercih ediyorlar, maalesef.

    Halbuki, tren yolu ile seyahat daha hesaplı, daha güvenli. İşte seyahatimizin bir amacı da insanlara bunu anlatabilmek.

    Su kuleleri, eski istasyonlarda yani Buharlı Lokomotiflere ev sahipliği yapmış tüm istasyonlarda bu Su Kule'leri karşımıza çıkıyor. İstasyona yanaşan Buharlı Lokomotiflerin su aktarım ve ikmalleri bunlar vasıtası ile yapılırmış. Artık kullanılmıyorlar ama istasyonlarda bunlar çalışır vaziyette bulunuyorlar.

     

    Yine eskilerden bir görüntü. Dekovil. Red Kit çizgi romanlarından hatırlar mısınız? Şimdi bunların motorluları var, bir sonraki istasyon gezimizde onu da video görüntüsü ile yakaladık. Aşağıdaki dekovil büyük ihtimalle yakın mesafelerde kömür veya cevher taşımasında kullanılıyordu. Şimdi revizyondan geçirilmiş, bize eskileri anlatmak istercesine Dazkırı İstasyonu'nun bahçesinde, yeni nesillere geçmişten bir görüntü olarak sergileniyor.

    Dazkırı ile ilgili birkaç anımı daha aktarmak istiyorum. Ana yoldan birkaç kilometre içeriye girip istasyona geldik. Motoru park ettik, baktım o sırada bir polis arabası da istasyona girdi. Allah dedim, hız sınırını mı aştık, ters yola mı girdik derken, baktım memur arkadaşlar ellerini uzatıp, hoş geldiniz diyorlar. Meğerse bizi karşılamağa ve Emniyet Amirliği'ne bir çay içimine davet etmeğe gelmişler.

    Daha polisler gitmeden iki genç adamın daha resmi plakalı bir 4X4 kamyonetten inip bana doğru geldiklerini gördüm. Kemal ATA, Dazkırı Kaymakamlığında görevli ve Mutlu KAYA, Dazkırı Kadastro Müdürü. Onlar da kaymakam adına bizi karşılamağa, hikâyemizi dinlemeğe gelmişler. Ellerinde bir çiçek, inanın o çiçeği motosiklet üzerindeki kısıtlı bagaja rağmen eve kadar getirdim. Notta ise "Cumhuriyetimizin 83. yılında çıkmış olduğunuz yolda amacınıza ulaşmanız temennisiyle.. - Dazkırı İlçesi" yazıyordu. Bir kez daha onurlandım.

    Kemal Ata, Dazkırı Kaymakamlığının yanında ilçedeki Anadolu Ajansı temsilciliği görevini de yürütüyor, Mutlu Kaya ise Kadastro Müdürü olmasına rağmen bize gelme sebebi, aslında motor tutkusu. Çok hoşuma gitti. Yolda karşılaştığımız birçoğu ile beraber iki iyi arkadaş daha edindim.

    İstasyonun gezilmesinin ardından polis memurlarının ricasını da kırmayıp, Emniyet Amirliği'ne gittik. Burada da başka bir sürpriz. Bizi konuk eden Dazkırı Emniyet Amiri, Bayram Tuncay ÜNLÜ, bundan 7-8 sene evvel Kuşadası'nda görev yapmış. Hal böyle olunca da sohbet uzadı. Bir çok ortak tanıdığımız çıktı.

    Dazkırı'da epey oyalandık ama güzel dostluklar da kurduk. Bir sonra ki durağımız Dinar İstasyonu. Resimlerin arkasındaki yüksek dağlardan da görebileceğiniz gibi artık Anadolu'nun içlerine daha fazla yaklaşıyoruz. Afyon'un muhteşem dağları fotoğraflarımızda çok güzel bir doku oluşturuyor.

    Her istasyonda olduğu gibi burada da istasyonların yenileme ve düzenleme çalışmaları devam ediyor. TCDD kendisini yeniliyor.

    Gerçi Kuşadası'nda yaşayan biri olarak sadece 15 kilometre ötemizdeki Çamlık'ta bulunan Buharlı Lokomotifler Müzesinde onlarca buharlıyı bir arada görmek mümkün ama bizim oralardan yüzlerce kilometre uzakta bir tanesine daha rastlayınca fotoğrafını çekmeden edemedim. İstasyonun hemen girişinde sergileniyor bu buharlı lokomotif.

    Rayların çokluğundan da anlayabileceğiniz gibi, Dinar bir aktarma ve manevra yeri olarak da kullanılıyor. Böyle olunca da makaslara ve makasçılara çok işler düşüyor. Lamba gelen trene yolun açık veya kapalı olduğunu kırmızı ve yeşil ışıklarla haber veriyor. Aşağıdaki beyaz topuzlu kol hangi tarafa yönelikse o taraftaki hatta gireceğinizin işaretini veriyor.

    Kurtuluş Savaşı'nın önemli noktalarından olan Afyon sınırlarına girdiğimizden bu yana her istasyonda olduğu gibi Dinar İstasyonu'nda da gönderdeki bayrağı bambaşka duygularla selamlıyoruz.

    Artık hava yavaş yavaş kararmağa başladı. Buradan Isparta'ya geçiyoruz. Isparta Garı'nı sabah erken saatlerde fotoğraflayacağız. Bu geceyi Isparta Garı'nın misafirhanesinde gümbür gümbür yanan bir odun sobalı oda da geçireceğim. Bugünkü günlüğümü Gar Müdürü, 45 yıllık demiryolcu Yusuf Ziya Kurt'un odasından yazıyorum.

    İzmir civarında gördüğümüz ilgi ve itibar buralarda biraz düştü. Normalinde bugünün programında 24-25 istasyon vardı ama görebileceğiniz gibi sadece 3-5 tanesini görebildik, çünkü 7. bölge nedense kapalı, metruk istasyonlara girmemizi istemiyor. Bizim bunların resimlerini çekip, gazetelere falan verip TCDD'yi kötüleyeceğimizden bahsetmeye başladılar, ama Çivril ara yolu gibi gezmeyi gerçekten istediğim bir bölümü gezmeme izin vermemelerine rağmen ben hala iyi niyetli bir şekilde yoluma devam etmeye çalışıyorum.

    Yarın işler biraz daha kızışacak

    Gönderilen Feb 11 2008, 02:01 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 2 comment(s)

  •   İki teker ile Çok Tekerin Ardından. 3. Gün

    Sun, Feb 10 2008 9:56
    3,457 Okundu  

    31 Ekim 2006, Salı.. 3. Gün Dünümüz ara ara yağmurla geçtiği için, akşam ilk işimiz internetten hava durumu raporu almak oldu. Tüm meteoroloji istasyonları güzel bir gün vermesine rağmen sabah bardaktan boşanırcasına yağmura uyandık. Bilirsiniz, biz motorcular için yağmur sorun değil ama bizim tür bir ekspedisyonda sorun yaratabiliyor. İlk önce, yolculuğumuz her 5-6 kilometrede bir yeni istasyon olduğu için sık sık kesintiye uğruyor, yani her seferinde eldiven, kask çıkart, montları çıkart, sıcak ofislere gir ve 15-20 dakika sonra yine yağmura çık. Bir diğer sorun ise, her istasyonda fotoğraf ve video çekimleri yapıyoruz ve elimizdeki ekipmanlar maalesef böyle havalarda kullanmaya elverişli değil. Bir de motosikletimde kullandığım GPS var ve bu da böyle havalarda kullanılacak bir alet değil (Garmin IQUE 3600 PDA). Bu yüzden bu sabah yola çıkmayı yağmurun yavaşlamasına bırakmak zorunda kalıyoruz. Bir de kaldığımız otelin resepsiyonundaki interneti kullanmamıza izin verilince dünkü yolumuzun notlarını ve hikayesini web sitemize aktarmaya adıyoruz bu boşluğu.



    Yola çıkmadan önce, her günün akşamında yol hikayemizi, web sitemizin Seyahatname sayfalarında yayınlamayı planlamıştık. Bahane ile bu sabah bunu gerçekleştirme olanağı da bulmuş olduk. Aslında yola çıkmadan önce gezenbilir.com sitesinin yöneticisi sevgili Sedat Açıl ile, eğer saat başı bulunduğumuz yerin koordinatlarını kendisine SMS ile bildirirsek, bizim güzergahımızı Google Eart üzerinden, kendi web sitemizde Live Tracking şeklinde yayınlayabileceğini belirtmişti, ancak yola çıkmadan önce kendisi ile bu konuda irtibatı kuramadığımızdan bu işlem gerçekleşmedi ama diğer etaplarımızda bunu da web sitemiz üzerinden sunabileceğiz. Sevgili Sedat Açıl yanında, üyesi olduğumuz tüm Tren ve Motosiklet gruplarından bu ekspedisyon öncesi ve esnasında inanılmaz destekler aldık. Teşekkür için hepsinin isimlerini buraya aktarmaya olanak yok ama Seyahatnamemizin yayınlanması esnasında bu gruplardan mutlaka bahsedeceğiz. Onlar çok kalabalıklar ama bizimde yolumuz uzun nasıl olsa. Tüm üyesi olduğumuz internet grupları böyle bir ekspedisyona hep ama hep iyi niyetli ve yardımcı olmak amacıyla yaklaştılar. Tüm tanıtım mesajlarımız ve günlüklerimiz inanılmaz bir heyecan ile yayınlandı ve büyük destek aldık. Bunun yanında bize gaz veren kişilerden tek tek bahsetmeye olanak yok. Herkese çok teşekkürler.

    Yola çıktıktan sonra listemizdeki istasyonlardan tahminimizden daha da fazlasının artık kapalı veya kullanım dışı olduğunu gördük (bu konuya ve bizim görebildiğimiz kadarı ile sebeplerine daha sonra deyineceğiz). Bu yüzden de bugün gideceğimiz ilk bir kaç istasyondan pek umutlu değiliz. Bizim, istasyon olarak gördüğümüz binalar ne yazık ki çoktan ev olmuşlar. Ev olarak kullanılan ya da tümden boşaltılan istasyonların çoğunda tabelalar yerinde. Bu da bizim işimizi kolaylaştırıyor. İşte size bugünkü güzergahımızdan bazı kapanmış istasyonlar. Sırasıyla Güzelköy, Beşeylül, Pamukören ve Pamukören lojmanı..


    Yolumuza devam edince karşımıza bu sefer Kuyucak İstasyonu çıkıyor. Burada da çok sıcak karşılanıyoruz.  Resimlerden de fark edebileceğiniz gibi, istasyonları fark etmek çok kolay çünkü binaların mimarisi etrafındaki diğer binalardan ayırmak çok kolay. Ege’nin özellikle bu bölgesinde ilk tren yolunun kurulması imtiyazları İngiliz’lere verildiğinden, istasyon binaları ve müştemilatının mimarisinde de onların izleri var. Bu bölgedeki tüm istasyonlar en az 100 yıllık. Nitekim, Kuyucak İstasyonu’nun ana binasında 1907, lojmanında ise 1911 rakamlarının kapıların üzerlerine kazındığını görüyoruz. Aslında bu tarihleri görmesek de Kuyucak, perondaki bagaj ve yük tartmakta kullanılan, Liverpool’da üretilmiş kantarından, bekleme salonundaki banklarına, istasyon şefinin odasındaki mobilyalardan, tüm istasyonlarda artık internet üzerinden online bilet kesebilme olanağı olmasına rağmen bir kenarda duran, hani o eski karton bilet dolabı ve bu biletleri damgalamakta kullanılan kompostör aletine kadar her şey bize bu binanın yaşını anlatmaya yetiyor.






    En başında da söylemiştim. Bu ekspedisyonun iki amacı var. Trenleri ve Motosikletleri tanıtmak, sevdirmek ve memleketimizin ulaşım sektöründe hak ettikleri yerlerine kavuşmasına katkıda bulunmak. İstasyondan yaklaşık 50 metre ileride bir geçit var. Bu bir köprü, üstünden de köye giriş yapılıyor. Amacımız rayları takip etmek, aracımız ise motorlarımız. İşte bu iki amaç ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Zafer Akçay’ın vizöründen bu iki unsurun nasıl öne çıkartıldığını görünüz. Burası Kuyucak.





    Bugün 54 gün olarak planladığımız ekspedisyonun sadece 3. günü. Ancak gelen bir kaç telefon bizi mutlu ediyor. İlk olarak şu anda gezmekte olduğumuz TCDD bölgesinin, yani 3. bölgenin müdürü Sabahattin Eriş’den. Anlaşılan yola çıkış günümüzde Alsancak Gar’ında yaptığımız film çekimleri ve hemen ertesi gün İzmir gazetelerinde yayınlanan “Unutulmuş Garlar Belgesel Oluyor” başlıklı haberler ses getirmiş ve bizim bu ekspedisyonu tamamlamaktaki ciddiyetimizi anlatmış. Bölge müdürü, TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman’ın şahsen aradığını ve ekspedisyonumuzdan haberdar olduğunu ve bizim belgeselimizin iyi geçmesi amacıyla ne lazım gelirse yapılması ve gerekli kolaylıkların gösterilmesi konusunda talimatlar verdiğini bize bildiriyor. Seviniyoruz, çünkü yavaş yavaş amacımıza ulaşmakta doğru yolda olduğumuzu ve amacımızı da gerektiği şekilde anlatabildiğimizi anlıyoruz.

    Bu telefon görüşmesinin hemen ardından da bu sefer yarınki güzergahımızda yol alacağımız 7. Bölge Müdürlüğünden müfettiş Muzaffer Çetin’in telefonunu alıyoruz. O da ekspedisyonumuzdan haberdar olduklarını ve kendi bölgelerine ne zaman ulaşacağımız ve bizi bölgelerinin girişi olan Kaklık İstasyonu’nda bizi karşılamak istediğini söylüyor. Gerçekten gururlanıyor, iyi bir amaç uğruna yollarda olduğumuzu anlıyor ve seviniyoruz ama ertesi gün kendileri ile karşılaştığımızda sevincimizin kursağımızda kalacağını henüz idrak edemiyoruz.

    Bu arada gelen başka bir telefon daha var. Bu ise gerçekten komik. Kara mizah gibi.. Yola çıkmadan önce bu etap sırasında geçeceğimiz tüm illerin (İzmir, Aydın, Denizli, Burdur, Isparta ve Afyon) valiliklerine ekspedisyonumuz ve amacımız hakkında bilgi veren fakslar çekmiştim. Yol boyunca bolca fotoğraf ve video çekimleri yapacağımızdan yol üzerinde sorunlar veya ne yapıyorsunuz, kimsiniz, ne iş gibi sorularla karşılaşmamak için bunu gerekli görmüştüm. Bir diğer amacım ise motosikletlerin ana yollardaki hız limitlerini göz önüne alırsanız, eğer oralarda olduğumuz bilinirse belki de trafik polislerinden biraz iltimas görürüz düşüncesi idi. Nitekim bu mesajlarımızın valilikler tarafından gerekli birimlere iletildiğini bu gelen telefon ile anladık. Arayan Afyon ili 112 Acil Servis müdürü olan doktor idi. Valilikten aldıkları emir uyarınca il sınırlarına girdiğimiz andan itibaren bize bir 112 Acil Ambülansı ile refakat etmek istediklerini ve ne zaman Afyon sınırlarına gireceğimizi öğrenmek istiyorlardı. Şaşırdık, güldük ama ciddiyetimizi koruyarak doktor beye böyle bir talebimiz olamayacağını, bir ambülansın bize tahsis edilmesini kesinlikle kabul edemeyeceğimizi ne kadar anlattıysak da onun ısrarlarını ancak, “doktor bey, sağ olun, gerçekten buna gerek yok, siz bize telefon numaranızı bırakın, acil bir durum olursa biz sizi arayalım” telkinlerimizden sonra kabul ettirebildik.

    Kuyucak ardından bu seferki istasyonumuz Horsunlu. Bakımlı ve güzel bir istasyon.

    İstasyonların aynı zamanda lojman olarak da kullanılması sahiplenilmesi açısında yararlı. Birçok istasyonun birkaç odası ya da hemen yanı başındaki ek bina lojman olarak kullanılıyor. Bu da bir anlamda istasyonlara kadın elinin değmesini sağlıyor. Belki de bize yansıyan sıcaklığın başlıca sebeplerinden biri bu. Hikayemizin başında bahsettiğimiz "Yüksek tavanlı taş binalar. Pencerelerinde sardunyalar, kapı eşiğinde sefer tasları.." sözleri burada anlam buluyor.

    Tam bu arada size bir de demiryolu bilgisi vermek istiyorum. Aşağıdaki tabela mutlaka her istasyonda da bulunuyor. Bu tabelada istasyonun adının yanında konumu ile ilgili bilgilerde veriliyor. Rakım'ı hepimiz biliyoruz, istasyonun denizde yüksekliğini gösteriyor. Hemen yanında gördüğünüz kilometre bilgisi ise trenciler için gerçekten önemli. Her istasyon bir kilometre ile tanınıyor. Bu da ana istasyondan (Horsunlu için ana çıkış istasyonu Alsancak Gar'ıdır) olan uzaklığı gösteriyor. Yani Horsunlu (elbette demiryolu yani rayların üzerinden alınmıs kilometre) Alsancak'dan 198 kilometre ve 678 metre uzaklıkta. Demiryolcular aralarındaki iletisişimde daha çok bu kilometreleri kullanıyorlar.

     

    Ancak TCDD'nin 150. yılında çıkarttığı Kurumsal Kimlik ve imaj yenileme çalışmaları çerçevesinde tüm istasyonlara yeni bir makyaj yapılıyor. İstasyonlar boyanıyor, mümkün olduğunca standart mobilya ile yenileniyor ve yeni tabelalar asılıyor. Özellikle büyük şehirlerde başlayan bu değişimi belki sizlerde farketmişsinizdir. Artık tabelalar çoğunlukla pleksiglas üzerine yazılıyor ve yukarıdaki fotoğrafda gördüğünüz Horsunlu tabelasındaki ruhu asla yakalayamayacak gibi geliyor bana.

    İzmir-Denizli karayolundan giderken Denizli yakınlarında yolun solunda yükselen buhar sütünlarını görmüssünüzdür mutlaka. Yaz kış burası sanki sisli, puslu bir hava varmış görünümündedir. İşte şimdi de burada, Buharkent'deyiz. Ama Buharkent'de şehrin karayoluna doğru gelişmesi neticesinde özelliğini yitirdiğinden ve yolcu yük kapasitesi giderek azaldığından kapatılmış istasyonlardan bir tanesi. Böyle yerleri gördükçe içimiz cız ediyor. Elbette asrtık karayolunun daha yaygın olması nedeniyle bazı istasyonların işlevlerini yitirmesini anlayabiliyoruz ama böyle 75-100 yıllık güzel binaların da kendi kaderlerine terkedilmesine bir anlam veremiyoruz. Bir şekilde değerlendirilebilmeli diye düşünüyoruz.

     

    Belki de bu yüzden bu arada, Buharkent'de biraz daha fazla vakit geçiriyor, bu güzel manzarayı içimize sindiriyor, hatta böyle bir yeri fotoğraflarken biraz daha özen gösteriyoruz.

    Dedik ya artık devlet demiryolcular arasında meşhur olduk diye, artık istasyonları bulmakta hiç zorlanmıyoruz çünkü demiryolcular taa uzaktan bize el sallayarak yol göstermeye başladılar. Anlaşılan bölge müdürlüğünden tüm istasyonlara bir yazı gönderilmiş hatta demiryolcuların kendi aralarında "şimdi bizden çıktılar, biraz sonra sizde olurlar" gibi haberleştiklerinden bile şüphelenmeye başladık, çünkü çaylar hep yeni demlenmiş oluyor.

    Sarayköy civarlarında 3 günlük gezimizin favori istasyonuna rastlıyoruz. hem mekan, hem görüntü anlamında gerçekten harika bir yer. Bir de üstüne ğstlük, biz buradayken gelen ve giden 4-5 trenden sonra burasının gerçekten çok farklı olduğunu farkediyoruz. İşte size Sarayköy istasyonu. Bu resimdeki tabela ve bayrak olmasa, ilk bakışta buranın Türkiye’de bir istasyon olduğuna inanmak zor. Yine 1800’lü yılların sonunda yapılmış bir İngiliz binası. Etrafındaki ağaçlar ve ferah konumu, bu istasyonu diğerlerinden ayırıyor. Burada birçok sürprizle de karşılaşıyoruz. Bizi yollarda karşılayan görevliler, bizim için demlenen istasyon çayları, gelen trenler, giden trenler, karşılaşan trenler, yolumuzu kesen trenler.

     

    Sarayköy İstasyonu'nun olanaklarının fazlalığından olsa gerek, İzmir ve Denizli yönünden, aksi istikametten gelen trenler burada birbirlerini karşılıyorlar. Bunun asıl amacı, tek hat üüzerine kurulmuş Türk demiryolu teşkilatında bu tür istasyonlarda katarlar birbirlerini karşılıklı olarak geçebiliyorlar. Bir diğer amacı ise, bu tür istasyonlarda trenlerdeki görevliler yer değiştiriyorlar. Yani anlayacağınız treni ilk istasyonundan kaldıran tren personeli son durağa kadar gitmiyor, yolun ortasında karşı istikametten gelen tren personeli ile yer değiştirerek evlerine geri dönüyorlar.

     

    İzmir treni hareket etti ama Afyon treni bir ekspres trene yol vermek için istasyonda beklemeye başladı. Bu ilk bakışta önemli bir detay gibi görünmese de bizim için ne kadar önemli olduğunu hareket edince anladık. İstasyonun tek girişi olan yerde şimdi dev gibi bit tren duruyordu ve biz “biraz müsaade edin de geçiverelim” demek gibi bir lükse sahip değildik. Mecburen diğer tren geçene kadar bekliyoruz. . 

    Sarayköy'deki yetkililerden önümüzdeki iki istasyonun kapalı olduklarını öğrenince, hava da yavaş yavaş kararmaya başladığından direk olarak bugünün son istasyonuna hareket ediyoruz. Sarayköy'den sonra sola sapıp, direk olarak Pamukkale Yolu kestirmesine giriyoruz. 

    Burası Denizli Ovası’nın ortasında bulunan Goncalı İstasyonu… İlk bakışta alelade bir istasyon gibi görünse de burası İzmir Afyon ve Denizli hatlarının dağıtımının yapıldığı yer. İstasyonlarda normal olarak bu kadar eleman yok. Ara istasyonlarda hep bir en fazla iki görevli ile karşılaştık. Ama burası yukarıda da bahsettiğimiz gibi dağıtım istasyonu olduğu için görevli sayısı da daha evvel rastladıklarımızdan hayli fazla. Sohbet ediyoruz.

     

    Bu yorucu ve ıslak günün yorgunluğunu atmak üzere Pamukkale'deki otelimize hareket ediyoruz. Günün sürprizi bir diğer sponsorumuz olan Peninsula Tours'dan. Bize bu ıslak günün yorgunluğunu atabileceğimiz Hierapolis Thermal Otel'de yer ayırtmışlar. Bakalım otele yerleştikten sonra günlük raporu yazıp, internette yayınlamaya gücümüz kalacak mı?

    Gönderilen Feb 10 2008, 09:56 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 2 comment(s)

  •   İki Teker ile Çok Tekerin Ardından - 1. ve 2. Günler

    Fri, Feb 08 2008 0:59
    6,470 Okundu  

    Yıllar önce demir ağlarla örülen bir ülkenin coğrafyasını, bu demiryollarını ray ray takip ederek dolaşmak düşüncesiydi içimizi kaynatan. Küçük, sakin, gururlu, yorgun istasyonlar demirbaş demiryolcular. Ceplerinde köstekli Serkisoflarıyla yıllar öncesinin Express saatlerini içlerinden hala ezber eden emektarlar. Yüksek tavanlı taş binalar. Pencerelerinde sardunyalar, kapı eşiğinde sefer tasları…Anadolu'nun Demiryolları ile tanışmasının 150. Yılında, bir 29 Ekim günü, 150 sene boyunca gelenleri kavuşturan, gidenleri ayıran ama ülkemizin ulaşım politikaları nedeniyle tüm diğer İzmir istasyonları gibi şimdilerde sadece düğünlere, defilelere, özel showlara hizmet veren, lokomotiflerin düdüklerine ve dizel kokularına hasret Alsancak Gar'ından başlamak istedik.

    Ben Levent Vardar, 1959 doğumluyum. Kuşadası'nda oturuyor ve Turizm ile uğraşıyorum. Yola Selam'ın ilk etabındaki yol arkadaşım Zafer Akçay, 1963 Ankara doğumlu. İzmir'de oturuyor, TRT-İzmir Radyosu'nda Baş Spiker olarak görevli.

    Bu seyahat ilk başlarda her motorcuda olduğu gibi bizde de bir gezelim gelelim hevesiyle başladı. Ama oturup da düşününce zaten bol bl yaptığımız şuradan şuraya gidilip, gelinilen basit seyahatler yerine, bir ekspedisyon yapmak fikrine daha da yakınlaştık. Bu ekspedisyon içerisinde hem Tren'leri, Demir Yolları'nı tanıtalım, hem de Motosiklet, Eğitim ve Güvenli Sürüş üzerine insanlara bir şeyler verelim istedim. İlk etap, ister istemez Tren'lerin tanıtımına dönüştü. Çünkü bu ekspedisyondan bir Belgesel çıkartma fikri ile 800 kilometrelik ilk etabın İzmir-Aydın arasındaki 150 kilometrelik bölümü, yani 150 sene önce Anadolu'nun ilk raylarla tanıştığı bölümünü bir film ekibi ile gezdik. Bunun için film ekibinin masraflarını üstlenerek bize sponsor olan Kuşadası Belediye'sine bir teşekkür, hem de büyük bir teşekkür etmemiz gerekiyor.  Alsancak’dan bizi uğurlamaya gelen OMM-İzmir ve İzmir Riders grubuna ait bir çok arkadaşımızın eşliğinde, seneler önce kapatılmış, kapatıldığı gibi buraya ulaşan tüm raylar, kaldrılılmak yerine, asfaltın altına gömülmüş Seydiköy İstasyonu’na uğradık. Aşağıda resimde motorlarımızla gittiğimiz, şimdilerde evlerin arasında sıkışmış bir çocuk parkına çıkan yol daha evvelden Gaziemir’den Seydiköy İstasyonu’na gelen bir ara hat imiş. 

    Bir sonraki durağımız, İzmir’deki şehir içi istasyonların metro çalışmaları nedeniyle kapatılmasının ardından bir depo haline getirilen Cumaovası İstasyonu. Eğer İzmir’e Denizli yönünden tren ile geliyorsanız artık Basmane veya Alsancak Gar’larına kadar gidemiyorsunuz. Trenlerin artık son durağı Gaziemir İstasyonu. Buradan şehir merkezine otobüsler ile taşınıyorsunuz. Bu durumda da Cumaovası İstasyonu, Denizli yönünden gelen trenlerin Gaziemir’de yolcularını bıraktıktan sonra gelip, ikmal ve bakımlarının, temizliklerinin yapıldığı bir depo haline getirilmiş. Bu yüzden de burada bol bol tren bulmak mümkün. Bu ekspedisyona başlamadan önce, bir hafta sonunda, acaba belli rotalarda tren yolunun, rayların yanından seyahat edebilir miyim diye bir inceleme gezisine çıkmıştım. Ancak tren yolunu paralel gitmenin birkaç kiometre dışında pek de mümkün olmadığını görmüştüm. Ama burada, Cumaovası’nda çekimlerimizi yapar, istasyondaki trencilerle konuşurken Denizli Mototreni’nin geldiğini görünce, bari bu fırsatı iyi değerlendirelim dedim ve kısa bir süre de olsa tren ile yan yana motorlarımızı sürdük. Bundan sonra gezeceğimiz on binlerce kilometre boyunca böyle bir şansı yakalayıp yakalamayacağımızdan emin değildik.

     

    Torbalı, Tepeköy gibi kasabalar seneler boyunca Kuşadası-İzmir güzergahındaki gidiş gelişlerimde araba veya motorum ile içerisinden yüzlerce hatta binlerce kez geçtiğim yerler. Ancak bugün Tepeköy içerisinde tren İstasyonunu ararken farkettik ki geçtiğimiz yerleri tanımıyoruz. Veya geçtiğimiz yerlerde sadece yolumuzun sağındaki ve solundaki manzaralardan başka bir şey ile ilgilenmiyoruz.  Nitekim, bu küçüçük Ege kasabasında, Tepeköy'de, tren istasyonu'nu bulabilmek için yarım saate yakın bir zaman harcadıktan sonra ancak bu ayıbımı farkedebildim. Artık karar verdim, bundan sonra nereden geçersem geçeyim, eğer zamanım var ise mutlaka çevreyolu gibi yollardan değil de, "Şehir Merkezi" yönünü gösteren tabelayı takip edip, kasabaların içerisinden geçmeye karar verdim. 

     

     

     

    İtiraf etmeliyim ki, bugün, biraz da acemiliğimize geldi. Yaz saati uygulaması bugün sona erdiğinden hava bir saat daha erken kararacak. Film çekimleri beklediğimizden de fazla zaman alacak. Diğer yandan tren istasyonlarında film veya fotoğraf çekmek, yani bizim tür bir ekspedisyon için film ve fotoğraf çekmek özel izinlere bağlı. Bu yüzden her istasyona girdiğimizde hiç bir şey yapmadan önce, yetkililer ile görüşmemiz, elimizdeki izin belgelerini falan göstermemiz gerekiyor. Diğer yandan da çekimlerimizi canlı olarak yani bizim seyahatimiz esnasında yaptığımız için kameramanların ışık, gölge gibi sorunlara çözüm bulmaları gerekiyor. Bu yüzden planladığımız yolu yapamayacağımız öğleden sonra ortaya çıkmaya başladı.

     

    Bu günkü son durağımız Selçuk olacak gibi gözüküyor. Yine de yolumuzun üzerinde bulunan Sağlık İstasyonu'na da uğruyoruz. Ortalıkta hiç kimse gözükmüyor, çünkü tren saati değil. Buradan da tren saatleri dışında bir çok ara istasyonda bırakın yolu, TCDD çalışanlarını dahi göremiyeceğimizi anlıyoruz. Selçuk'tan bir önceki istasyon ise, şu anda büyük ihtimalle TCDD çalışanı bir ailenin evi haline gelmiş olan Kozpınar İstasyonu. Kapanmış. İstasyon olduğunu ancak binanın yapısına bakarak anlayabiliyorsunuz. Artık gün ağırmak üzere, Selçuk'a vardık. Burası bugün gezdiğimiz diğer istasyonlara nazaran burası daha da hareketli. Biraz sonra gelecek olan bir trenden dolayı ortada bir sürü yolcu var. İstasyonda ise bugün yarın yoluna devam edecek tren ve kataraları park halinde görmeniz mümkün. Hava kararmak üzere olduğu için çekimleri bir sonraki güne erteleyip bol bol resim çekiyor ve istasyon çalışanları ile ertesi gün buradaki katarları bir sonraki duraklarına taşıyacak makinistler ve diğer yol personeli ile istasyonun hemen dibindeki kahvehanede sohbete dalıyoruz. Diğer yandan da gelen giden yolculara, peronların ortasına park ettiğimiz motorlarımız hakkında malum sorular hakkında açıklamalarda bulunuyoruz. Bunlar kaçadır? En çok kaç yaparlar? Üşümüyor musunuz? Nereye gidiyorsunuz?  İşte size, bir akşamüstü Selçuk İstasyonu.

     

    Yukarıda anlattıklarım eğer aklınızda kaldı ise; Selçuk'tan binlerce kez geçtiniz değil mi? Acaba kaçınız, ana yola sadece bir kaç yüz metre mesafede bulunan, bu istasyonu gördü? Lütfen, lütfen, kasabalarımızdan geçerken, ana yolları kullanmayalım. Şehir Merkezi tabelasını takip ederek gidersek kaybedeceğimiz süre en fazla 5 dakikadır..  Bu gezi esnasında konaklamalarımızı, büyük şehirlerde TCDD Misafirhanelerinde, küçük şehirlerde tren istasyonlarında makinistlerin veya diğer tren personelinin dinlenmesi için ayrılmış lojmanlarda veya en kötüsü istasyonun bekleme salonunda uyku tulumum içerisinde halletmeyi düşünmüştük. Ama bugün yolun sonu Selçuk'da bitti. Kuşadası yani benim ev ise sadece 15 dakika uzaklıkta. Biz de eve gitmeye karar verdik. Sabah ayrılırken hadi haftaya görüşürüz dediğim eşim ve çocuklarım bizi evin kapısında görünce şaşırmadılar desem yalan olur..

    30 Ekim 2006, Gün 2. Bugünkü programımız da Nazilli'ye kadar yolumuz var. Kilometresinide söyleyeceğim ama utanıyorum :-)  RideTurkey aslında sürüş uzunluğu en az 3.000 kilometre olan yol hikayelerine ayrılmışken biz bugün sadece 90 kilometre yol yapacağız demek acaibime gitti gerçekten.

    Ancak bu ekspedisyonun amacı ve programı gözönüne alındığında günlük en fazla 150 kilometreden fazlası mümkün değil. Planımız 10.894 kilometre uzunluğundaki TCDD şebekesinde bulunan, kullanılan, kullanılmayan tüm istasyonları atlamadan, resimlemeden geçmemek. Üstüne bugün de Aydın'a kadar bir film elibi ile seyahat edeceğiz. Bu da elimizi kolumuzu bağlıyor ama pek de şikayetçi değiliz açıkcası. Sonunda ortaya güzel bir eser çıkacakmış gibi gözüküyor ve biz bu etaptan çıkacak tanıtım filmi ile TRT'ye müracaat ederek, ekspedisyonumuzun bir Belgesel Film olması için başvuruda bulunacağız.

     

    Bugün uğranacak 27 istasyonumuz var. Bu yüzden de yukarıda da bahsettiğim gibi 90 kilometre oldukça uzun bir yol gibi gözüküyor. Ama bugün acemiliğimizi biraz daha üzerimizden atacakmışız gibi geliyor, çünkü akşam yemeğindeki sohbetimizde ikimizde bu geziden beklediğimizden de fazla zevk aldığımızı tartıştık. Her şey yolunda..

     

    Bu sabah kalktığımızda bizi ufak bir sürpriz bekliyordu. Normalinde daha Ekim sonunda Ege havasından hiç de beklenmeyecek bir sürpriz. Yağmur! Ama yolumuz uzun, bekleyemeyiz. Zaten o kadar da fazla bir şey yağmıyor ama dedim ya acemilik işte, yağmurluklar hiç aklımıza gelmemiş. Hatta çantaların üzerlerine örtecek bir örtü bile bulamıyoruz ve bu yüzden çöp torbaları kullanıyoruz.

     

    İlk durağımız Çamlık İstasyonu. Önemli bir nokta; çünkü 150 sene önce yapılan ilk tren güzergahının başlangıcı Aydın, bitişi Alsancak. Çamlık ise (o zamanlardaki ismi Aziziye; 1936 yılındaki Ege Manevraları esnasında buraları ziyaret eden Atatürk istasyonu görünce etraftaki çam ağaçlarının bolluğundan dolayı buraya Çamlık ismini vermiş. Bundan sonraki istasyonlarda da Atatürk ve Kurtuluş Savaşı'mızın etkisini istasyon isimleri üzerinde görmeye devam edeceğiz) bu iki istasyon arasındaki bakım ve aktarma yeri. Aydın ile Alsancak arasındaki en yüksek nokta, bu yüzden de burada o zamanlar trenlere yedek lokomotifler tahsis edilerek, bu rampayı kazasız belasız aşmaları için Çamlık İstasyonu inşa edilmiş.

     

     

     

    Aslında bu resmini gördüğünüz istasyon, bundan 150 sene önce yapılan istasyondan bir kaç yüz kadar uzakta. Aslı şimdi, bu istasyonun 1960'lardaki müdürünün oğlu tarafından 160 dönümlük bir araziye kurulmuş bir Buharlı Lokomotif Müzesi olarak hizmet veriyor. Burası içerisindeki 30'dan fazla buharlı lokomotif ile tam bir endüstriyel miras gösterisi. Aslında Ege'lilerin bile buradan pek haberi yoktur. Oysa İzmir-Aydın karayoluna sadece 25 metre mesafede. Selçuk'tan çıkın, rampalar bitip de inişe başladığınızda karşınıza çıkan ilk kasabanın girişinde sağa, Kuşadası yoluna girin. Sadece 25 metre daha ve solunuzda muhteşem Buharlı Lokomotifler Müzesi. Giriş sadece 3.- YTL. Atilla mIsırlıoğlu sahibi, işleticisi. Eğer başka misafiri yoksa sizi gezdirmekten zevk alacağına eminim. 

     

     

    Burada, müzede filmimiz için çok güzel çekimler yapıyoruz. Dekovil ile bundan 150 sene önce döşenmiş raylar üzerinde gidip, geliyoruz. Mekan çok güzel. Sergilenen vagon ve buharlılar muhteşem. Bunlar hakkında da bir çok şey öğreniyoruz. Hemen hemen öğlene kadar burada kalıp, Aydın'a doğru yola koyuluyoruz. Buradan Denizli'ye kadar tren yolu ana yola paralel olarak devam ediyor. Yani bundan sonraki yolumuzda tren yoluna, raylara bir kaç metre mesafede yol alacağız.

     

     

    Böyle bir yol üzerinde ard arda Ortaklar, Neşetiye, Germencik, Alangüllü ve Erbeyli istasyonlarına uğrayarak İncirliova İstasyonu'na varıyoruz. Film çekimleri için bir sonraki durağımız olan İncirliova İstasyonu'nda da epeyce bir zaman geçiriyoruz.

     

    Aslında istasyonların arası 3-5 kilometre civarında. Ancak istasyonlar ilk yapıldıklarında şehir merkezlerinde olmalarına rağmen özellikle son 50 senedir pompalanan karayolu taşımacılığı nedeniyle artık şehirlerin, kasabaların ücra köşelerinde kalmışlar. Şehirler artık karayoluna doğru yerleşmeye başlamış ve ana yol boyunca bir kaç metre mesafeden takip ettiğimiz raylar şehirlere yaklaştıkça içerilere doğru kayıyor. Küçük kasabalar da dahi istasyonları bulmakta zorlanıyoruz. İyi ki daha evvelden GPS'imize demiryoları ve istasyonların bulundukları koordinatları yüklemişiz. Bir şey daha dikkatimizi çekiyor. Buralarda, neredeyse k..haneler bile yol ve yön tabelaları ile işaretlenmişken, Gar veya İstasyon türü yön tabelalarına rastlamak olanaksız.

     

    İncirliova'da isminin Atatürk tarafından verilen kasabalarımızdan bir tanesi. İlk ismi Karapınar olan İncirliova'ya bir ziyaretinde Atatürk etraftaki incir bahçelerinin çokluğunu görünce buraya İncirliova diyelim demiş.

     

    Her girdiğimiz istasyonda olduğu gibi İncirliova'da da trencilerin meşhur içeceği çaylar ile sohbetler ediyor, kendimizi tanıtıyor, oardakilerle tanışıyoruz. Motorlarımızı aldığımız izinler nedeniyle peronlara kadar çektiğimiz için oldukça da büyük bir ilgi ile karşılaşıyoruz. Bu arada en çok karşılaştığımız yüz ifadesi ise neden yolarda anlattığımız yerel halkın yüzündeki o .. hımmmm.. gülümsemesi! Tercüme etmeye gerek yok herhalde..

     

    İşte İncirliova İstasyon Şefi, 25 yıllık demiryolcu, Mehmet Abi, bir trene yol verirken film ekibimiz de bir ritüel haline gelmiş bu anı kaydetmeye çalışıyor. Gerçekten de istasyonlarda şefler veya o anki vekilleri her gelen tren için resmi ceketlerini, şapkalarını giyiyorlar ve ellerindeki trencilere has işaret levhaları ile onları durdurup, yol veriyorlar. Ellerinde ayrıca telsizler, tren yollarına özel telefonlar olmalarına rağmen trenlerin tekerlerklerinin ilk raylara deydiği senelerden bu yana bu ritüel tüm ciddiyeti ile devam ediyor.

     

     

     

    İncirliova'dan itibaren Aydın'lı motosikletçi dostlarımız bizi karşılamaya geliyorlar. Artık, kısa bir mesafe için de olsa, 6-7 tane daha yol arkadaşımız var. Onlarla beraber Kazakkahve ve Osmanbük istasyonalrında fotoğraf çekimleri yaptıktan sonra sıradaki Aydın Gar'daki film çekimlerinin ardından TMF'de hakem olarak da görev yapan, çoğumuzunda motosiklet forumlarında mmg009 diye tanıdığı Ömer arkadaşımızın lokantasında Aydın'ın meşhur tahinli pidelerden yiyoruz. Çekimlerimiz burada da devam ediyor.

     

     

     

    Aydın çıkışına kadar arkadaşlarımız bizleri uğurluyorlar. Nazilli'ye kadar hemen her 5 kilometrede bir yeni bir istasyon bizi bekliyor. Bu istasyonların bir çoğu kapanmış. Daha evvelden de bahsettiğim gibi memlekette ulaşımın karayoluna kayması nedeniyle raylı ulaşım artık önemini yitirmiş ve bu yüzden de özellikle ufak yerleşim yerlerindeki istasyonlar veya diğer deyimi ile duraklar artık eski ve yıpranmaya yüz tutmuş binalardan başka bir şey değil. Ama bizim amacımız bir zamanlarda olsa içerisinden ayrılan veya kavuşan insanlar geçmiş her binaya uğramak ve en azından kendi arşivlerimiz için birer fotoğrafını çekmek ve saklamak. Bu ekspedisyonun ana amaçlarından bir tanesi de bu.

     

    Bu proje için ilk araştırmalarımı yapmaya başladığımda, ilk iş olarak tddd.gov.tr isimli TCDD web sitesinden işe başladım. İlk işim de istasyonların bir listesi çıkartmak ve tren yollarının bir haritasını elde etmekti. Uzun uğraşlar ve emekler sonucunda haritayı, internet tren forumlarında tanıştığıım, Haydarpaşa Gar'ında çalışan bir TCDD memuru arkadaş aracılığıyla edindim. Ama tüm istasyonların isim ve yerlerini belirten bir listeye bir türlü ulaşamadım. Bunun ardından oturup, kendi başıma, TCDD haritası üzerindeki istasyon isimlerini tek tek bir kağıda dökmeye başladım. Bunları grupladım, TCDD şebekesinin bölgelerine göre kategorilendirdim, alt alta yazdım ve güzergahımızı çıkartmaya çalıştım. Ancak daha sonraları, tren gruplarındaki sohbetlerden öğrendim ki benim listesini yaptığım 1.050 istasyonun hemen hemen yarısına yakını kapalı idi. Kimi zaman içerisinde korunmuş, kimi ise kaderine ve çürümeye terkedilmişlerdi.

     

    Aydın'dan Nazilli'ye kadar olan bir kaç on kilometrelik yolumuz üzerinde de İmamköy, Umurlu, Beyköy, Köşk, Çiftekahve, Karaali, Sutanhisar, Devran ve Atça istasyonlarına uğradık. Aydın'dan itibaren film ekibinin işi bittiğinden artık yanlız seyahat ediyor ve daha hür takılmaya çalışıyoruz. Tam Atça'da iken, uzaklardan gelen bir trenin homurtusu ve kornası ile irkildik. Uzaktan yaklaşan tren acaba istasyonda durur mu diye merak ederken, hızını hiç azaltmadığını ve burada durmadan geçip gideceğini anladık ama bunu anı da fotoğraflamayı başardık.

     

     

     

    Lokomotifin, ki bu fotoğrafta gördüğümüz 33000'lik diye tabir edilen 3.300 beygir gücündeki bir makina, gücünü istasyonda iken bile hissedebiliyorsunuz. Homurtusun yanında, istasyondan geçtiği için çığlık çığlığa bağıran kornası ve azametinden titreyen peronlar bunun göstergeleri. Bu kadar yakından geçen bir lokomotif ve katarının rüzgarı bile sizi yerinizden oynatabiliyor. Bir de bizim makinalara güçlü, kuvvetli, bilmem kaç yüz beygir diyoruz değil mi?!

     

    Artık hava kararmak üzere, Nazilli'ye çok az yolumuz var ama bir yandan ara ara yağan yağmur, diğer yandan da akşam saat 17:00 civarında kararan hava ve sabahtan beri yolarda olmamızdan dolayı üstümüze çöken yorgunluğa rağmen, Çakırali ve İsabeyli İstasyonlarına da uğrayıp, hava karardığında Nazilli'ye varıyoruz.

     

    Nazilli Gar'ının da üstüne bizler gibi günün yorgunluğu çökmüş...

     

    Biz de bu akşam Nazilli'de konaklıyoruz ve Gar Restoran'da yemek yiyeceğiz..

     

     

     

     

    Bu arada belitmeliyim. Ben daha evvelden de bahsettiğim bir tren yollarının yanından gidebilir miyim acaba antremanı gezisinde, tarlalarda rayları takip etmeye çalışırken, kapağı açık kalan sol yan çantamdaki fotoğraf makinası çantası, Söke ovasındaki bir tarlaya atladığından dolayı, fotoğraf makinasızım. Bu yüzden bu etaptaki tüm resimler yol arkadaşım Zafer Akçay tarafından çekildi. Yedi yüz küsür kilometrelik seyahatimiz boyunca 700'den fazla foroğraf çekmişiz. Çoğunda vizörün başında Zafer Akçay vardı.

     

    devam edecek...

     

    Gönderilen Feb 08 2008, 12:59 AM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 6 comment(s)

  •   10 Kasım 2007. İzmir'li motorcular...

    Thu, Feb 07 2008 23:48
    1,104 Okundu  

    10 Kasım 2007. İzmir'li motorculardan geçen Ağustos ayında yanan ormanlara 10.000 yeni fidan.
    Gönderilen Feb 07 2008, 11:48 PM Yayınlayan Levent Vardar Ne ile 2 comment(s)
Kullanim sartlari, telif haklari ve çekinceler © RideTurkey.com 2007
..x