1.GÜN:Gezime bu sabah saat 07:00 gibi başlayabildim.Güneşin doğuşuna karşı önceleri güzel olsa da güneş şiddetini hissettirdikçe gözlerim yorulmaya başladı bile.Neyse ki güneş gözlüğü diye bir şeyi icat etmişler.Hedefim bu gün Mersin’e ulaşmak.Sahilde kamp yapmak.Tabi Mersin’in içine girmeyi düşünmüyordum.Fikir vermesi açısından Türkiye haritasında gezi izim.
Büyük şehirlerin içlerini motorla, ki böyle yüklü bir motorla gezmeyi sevmiyorum.Ne de olsa 15 günlük malzeme aldım yanıma.Aslında gün geçtikçe yüküm biraz azalacak.Çünkü bazı çamaşırları kullan at yapıyorum.Hatta belki alacağım hediyeler için boş yerim bile kalır.Oo aslında yanıma o kadar çok şey aldım ki.Ama hepsi de gerekli şeyler.Her an gerekmese de hayatımı kurtarır nitelikte şeyler.
Neyse konuyu dağıtmadan artık geziyi yani bu günü anlatmaya devam edelim.Sırasıyla Manavgat,Alanya’dan geçiyorsunuz.Buralara Antalya Chapter olarak çok gezi düzenledik.Şimdilerde çok sıcak olduğu için bu taraflara gezi yapamıyoruz.Ve işte Gazipaşa ve virajlar başlıyor.Viraj yapmayı severim.Fakat sıcağa kaldığım için ve yüklü motor bir müddet sonra zevki eziyete döndürmeye başlıyor. Mersin Virajlari. Bir de radar cezası cabası.93 km ile radara girdim.Neyse ki polisler oldukça saygılılar.Ruhsatı kaptırdık bir defa.Bu bana ders olsun.Bir daha bu kadar hızlı gitme.Ne demek 93 km. Saatte hem de.50 ile sağdan yavaş yavaş gideceksin.

001
İşte birçok kareden sadece bir tanesi.Anfi Tiyatro.Odeon.900 kişilik.2. yüzyılda yapılmış.Konuşmalar müzik gösterileri yapılırmış.Halen ayakta.

002
Eğer bir gün oraya yolunuz düzerse mutlaka girişteki işletme sahibi Bahri Bey’e selamımı söyleyin.Bir çayını içersiniz.Size her konuda yardımcı da olur.
Hava iyice sıcaklaştı.Deniz kenarına kadar gittim.Denize girenleri görünce içim cız etti.Ne kadar da ihtiyacım vardı serinlemeye.Neyse.Motorcu üşümez,motorcu pişmez.Yola devam…
Anamur’dan çıkar çıkmaz karşıma Mamure Kalesi Geliyor.Deniz kenarında dev gibi bir kale.Kültüre bulaşmadan önce karnımı doyurmam gerekliliğini zilleri duyunca anlıyorum.Bu motorun üstünde hiçbir şey hissedilmiyor canım.Kalenin tam karşısında asma çardaklar altındaki Ocakbaşı Restoran’dan gelen davete karşılık selam vererek oturuyorum masaya.

003
Saç kavurmasıyla ünlüymüş burası.Hemen istiyorum bir tane.7 YTL.Salata,Ayran derken toplam 10 YTL’ye nefis ve bir o kadar da doyurucu bir yemek

004

005
Yaklaşık 1 saat kadar geziyorum kaleyi.Bol bol fotoğraf çekiyorum.Maksat kültür değil.Yediklerimi sindirmek canım:) Tekrar daha önce çay sözü aldığım ve motorumu emanet ettiğim restorana döneceğim.Ve bir de ne göreyim.Turistlerin akın akın ziyaret ettiği bu yerdeki bu görüntü de ne?
YORUM YOK.
Zaten her fotoğraflık manzara ve tarihi mekanın önünde ya bir tabela ya bir direk ya da böyle manzaralar çok normal.Şu ülkede müze levhası aradığım kadar hiçbir şey aramadım.Yeri gelmişken:)

006
Evet sevgili günlüğüm.Şimdi sırada yolumuzun üstünde Silifke var.Silifke’nin yoğurdu demeden önce şehir merkezindeki Atatürk Evini buluyorum.
Silifke - Atatürk evi Silifke'nin Saray Mahallesinde Hacı Hulusi Konağındadır. Atatürk Ankara'dan Konya- Adana - İçel Yolu İle 20 Ocak 1925 günü trenle Mersinle gelmiş. Yanında eşi Latife hanım ikinci ordu komutanı Fahrettin (Altay) Bayındırlık bakanı Fevzi ( Pirinççizade ) Rize milletvekili Ahmet Kutsi ve yaverleri varmış. O günlerde Atatürk orman çiftliğinden ayrı olarak güneyde örnek bir çiftlik kurma kararında imiş. Böyle bir çiftlik için kendisine Silifke'nin Tekir köyünde boş bir arazi tavsiye edilmiş. Atatürk Latife hanımı Mersinde bırakarak 27 Ocak1925 günü akşamı İçel il merkezi olan Silifke'ye gelmiş, vali vekili Fahri, bey ile kısa bir görüşmeden sonra hacı Hulüsinin iki katlı konağında geceyi geçirmiş. Ertesi 28 Ocak 1925 günü Silifkede Türk Ocağını ve idman yurdu lokalini ziyaret eden Atatürk burada Taşucu'na geçmiş Taşucu'nda Sadık Taşucu'nun konuğu olmuş. Tekir köyünde çiftlik yerini gören Atatürk daha sonra burayı Hazinden bedeli karşılığında satın almış.
Atatürk'ü Silifke'de 27 Ocak 1925 gecesi konuk olduğu Hacı Hulusiye ait konağın kamulaştırılarak Atatürk evi halinde düzenlenmesi için 1974 yılında çalışmalara başlanmış. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünce 1982 yılında kamulaştırılan konak yeniden onarılmış 1986 yılında Atatürk evi olarak düzenlenmiş 2 Ocak 1987 günüde törenle ziyarete açılmış. Atatürk evinin alt katı ilçe halk kütüphanesi ve idari bölümü üst katı ise Atatürk müzesi olarak değerlendirilmiş. 1. Katta sofa, misafir ve oturma odaları ile Mutfak bulunmakta. Silifke ve çevresinin Etnografik eserlerinin sergilendiği salonlarda ayrıca Atatürk'ün Taşucunda Sadık Taşucunun evinde kaldığı zaman yattığı yatak takım, kullandığı yemek takımları " Gazi M Kemal imzalı bir tabanca, Atatürk'ün Tekir Çiftliğine ve kurduğu Tarım Kredi Kooperatifine ait belgeler, fotoğraflar yer almaktadır

007

008
Ve işte Silifke Kalesindeyim.Atatürk evine çok yakın.Hemen yukarda.Başınızı kaldırdığınız bir çok yerden kaleyi görebilirsiniz.

009

010
Yola devam.Sırada yol üzerinde Kız Kalesi var.Karşısında yukarda ise Cennet-Cehennem mağaraları.

011
İşte böyle hikayeleri var çukurların.Genelde mitolojiye dayandırılmış hikayeleri.Daha ilgi çekici olsa gerek.
İki obruk arasında 75 metrelik bir mesafe bulunurken, Cehennem'in derinliği 120 metre, Cennet'in derinliği ise 70 metreyi buluyor. Yerli ve yabancı turistler Cehennem çukuruna inemezlerken, yalnızca küçük bir platformdan burayı izleyebiliyorlar. Cennet'e inen turistler ise, 5. yüzyıldan kalma kiliseyi de ziyaret etme imkanı buluyor.
Cennet çöküğünün güneybatısında yer alan, astım hastaları ve dilek dilemeye gelenlerden dolayı aynı adlarla anılan Astım-Dilek Mağarası ise, yerli turistlerin en çok ziyaret ettiği mekanlar içinde yerini alıyor.

012

013
Bir ara Silifke Denizcilik Müzesini Ziyaret ediyim istedim.Yerini bile buldum fakat Pazar günü sebebiyle kapalıydı.Yazık ki buradan görüntü veremiyorum size.
Eee buraya kadar gelip de şu Silifke’nin yoğurdunu tatmadan olmaz.
Silifke’nin yoğurdu,kız seni kimler doğurdu?
Kimin doğurduğunu bulamadım ama meşhur Silifke yoğurdundan olma ayranı buldum.Hem de 1 ytl karşılığında. Kaç bardak içtiğimi sormayın sakın:)

014
Ve işte meşhur kız kalesi.

015
Artık dinlenme vakti.Sırayla tüm koyları geziyorum.Hepsi ayrı ayrı güzel.Fakat çadır kurmak için Mocamp’ı tercih ediyorum.Kız kalesini geçtiğinizde karşınıza gelen ilk Opet Benzin istasyonunun yanından buraya giriş yapabilirsiniz.Bence bu bölgede daha iyisini ve aramayın.Çadırımı kuruyorum ve merkezdeki bir kasaptan akşam yemeğim olan ve daha sonradan kemiklerini bekçi köpeği ile paylaştığım pirzolalarımı alıyorum.Ve ne yapıyorum.Tabi ki mideme indiriyorum.Akşam ise iki bira ve yıldızların altında ilk gecem sona eriyor.
İlk gün,bol viraj,bol sıcak,bol fotoğraf ve 468 km.
Yarın görüşürüz sevgili günlük.İyi geceler…

016
2.GÜN:Evet sevgili günlüğüm.Bu gün çok yol yaptım.Çok yer gezdim.Çok yoruldum.Hele şu 2 birayı bulmak için o kadar uğraştım ki.İnanılmaz.Sanki yasa dışı bir şeyler yapıyormuşum gibiydi.Hepsini anlatacağım sevgili günlük.Biraz sabret.
Sabah benim için erken denilebilecek bir saatte uyanıyorum.Çadır toplama ve toplanma faslından sonra planladığım üzere gagamı Şanlı Urfa’ya çeviriyorum.Dediğim gibi,yüklü motorla şehir büyük şehir merkezlerini sevmiyorum.Neyse ki otoban Mersin’e girmeden başlıyor.Hemen atıveriyorum otobana kendimi.Tarsus civarı inanılmaz bir rüzgar benimle adeta savaşıyor.Sörf mü yapıyorum yoksa motora mı biniyorum anlamadım.Hatta bir ara bu yan rüzgardan depo üstü çantam havalanıyor.Son bir hamle ile yakalayabiliyorum.
Tarsus,Adana,Ceyhan.Bu otobanla ilgili hatırladığım beni kurutan kuru rüzgar.Dudaklarım çatladı.Kurudum resmen.90-100 km de bir durup çeşmelerde adeta duş alıp yola tekrar devam ediyorum.Boyunluğumu ıslatıyorum.O da 20 km sonra kuruyor zaten.Olsun 20 km 20 km dir.

017
Zor koşullarda Gaziantep’e kadar geliyorum.Bu otoban bence şu anda Türkiye’ni en iyi otobanı.Üzerinde çatlak bile yok.Uçak pisti gibi.Gaziantep’ten Şanlı Urfa’ya kadar otoban tamamlanmış.Fakat henüz gişe yok.Bu durumda para da yok.Aman ne iyi.Bu noktadan sonra otobanda sadece ben varım neredeyse.Unutmadan.Gaziantep’ten sonra otobandan çıkıp Nizip’e ve Birecik’e görünüyorum.Birecik Fırat Nehri üzerinde bir yerleşim alanı.
İşte Fırat Nehri ve köprüsü

018
Birecik Kalesi

019
Koca Fırat Nehri ve Kayıklar

020
Haritamda gördüğüm Zeugma Antik kentini yolda kavun satmaya çalışan satıcılardan birine soruyorum.Beni biliyormuş gibi yanlış yönlendirdiği yetmezmiş gibi bir de kavun almaya zorlamaz mı?Hatta bu zorlama tacize dönüşüyor.Gidonuma asılıyor vatandaş.Neyse bir şekilde kurtarıyorum kendimi.Ve inatla o sıcakta Zeugma’yı buluyorum.Fakat bölgede ne bir görevli ne de bir bekçi var.Şehir oldukça büyük ve yürüyüş mesafesi epeyce var.Motorumu o halde eşyalar üzerinde bırakıp şehre girmekten vazgeçiyorum.Buna çok üzüldüm açıkçası.Çünkü Zeugma ‘nın tarihteki yeri oldukça büyük.Neyse bir daha ki sefere artık.Neyse ben de Birecik Barajını izletirim size.
Artık Urfa’ya kadar duracağım bir yer yok.Zaten çok fazla yolum kalmadım.80-90 km.Urfa’lı Kadir sürekli arayıp Abi nerdesin? Diyor.Bir kaç kere geliyorum dediğim halde bir türlü ulaşamadım Urfa’ya.Neyse.Sonunda varıyorum.Kadir’in bulunduğu yer ve benim şehre girdiğim yer çok yakın değil.Tariflerle Kadir’in bulunduğu tarafa geçiyorum.Bu şehirde gözlemlediğim trafikte korna kullanmamaları.Onun yerine daha farklı bir çözüm üretmişler.Tampon deydirme.Hiç acımıyorlar.Ne motorla ne de yayayken.Zaten arabaların her tarafı macunlu ve boyalı.Neyse ki Urfa’lı soförlerin bu alışkanlığını erken fark edip önlemimi alıyorum.Herhangi büyük bir problem yaşamadan Kadir’in önerdiği otele atıyorum kendimi.Kilim Otel.Yanında Harran Otel.Sakın bu şehirde başka otel aramayın. Bu iki otel de nefis.Hem kalitesine göre fiyatı da iyi.45 YTL ye konaklıyorum.Hatta yarın için oteli biraz daha geç bırakma sözü alıyorum.Zira yarın sabah Harran’a gideceğim.Eşyaları otel bırakıp şehir merkezine Balıklı Göle Doğru gidiyoruz.Bu gölün anlatıla gelen bir de efsanesi var.Anlatayım.

021
Nemrut zulmü ile çevresine korku ve dehşet saçar. Bu dönemde din adamlarına bir gece gördüğü rüyayı yorumlatır. Doğacak çocuklardan birisi onu öldürecektir. Bunu duyan Nemrut o yıl doğacak bütün çocukların öldürülmesini emreder. İbrahim peygamberin annesi Sara Hatun kaçarak bir mağaraya gizlenir.Çocuğu bu mağarada doğurur,dallardan bir beşik yapar,çocuğu burada bırakıp tekrar döner.Çocuğu bir dişi ceylan emzirir.
Aradan zaman geçer askerler İbrahim Peygamber'i mağarada bulurlar. Nemrut'un huzuruna getirirler.Hiç çocuğu olmayan Nemrut ondan hoşlanır ve İbrahim Peygamber'i yanına alıp büyütür.
Nemrut'un zulmü,haksızlığı ve putlara tapışı,halkında putlara tapmaya zorlanışını gören İbrahim Peygamber insanların kendi elleri ile yaptıkları bu putların Allah olmadığını söyler.Halka bu düşüncelerini anlatır.Halk korkudan ağzını açamaz.Nemrut'un evlat edindiği Zeliha ona inanır, ama Nemrut'tan oda çok korkar.Hz.İbrahim ile Zeliha arasında bir sevgi bağı oluşur.
Bir tören günü herkesin törene gittiği an Hz İbrahim sarayın putlar bölümüne girer.Bir baltayla bütün putları parçalar, baltayı da en büyük putun üstüne asar. Törenden dönenler endişeye kapılırlar. Nemrut'a haber verirler.Rahipler bunu Hz.İbrahim'in yapabileceğini öne sürerler.
Nemrut bir kurulla onu yargılar,Hz.İbrahim görüyorsunuz ya işte balta büyük putun omuzunda.Balta kimdeyse bu işi o yapmıştır der.
Öfkelenen Nemrut, bir taş parçası baltayı eline alıp bu işi nasıl yapar diye haykırınca Hz. İbrahim “İşte benim anlatmak istediğim de budur. Siz kendi ellerinizle yaptığınız bu taş parçalarından medet umuyor, sizi kötülüklerden korumasını bekliyorsunuz. Tanrı diye ona tapıyor, adak adıyor, başınız daralınca ona koşuyorsunuz. Bu gerçekten tanrı ise neden diğerlerini kırmasın” deyince şaşkınlık geçiren Nemrut ve çevresindekiler İbrahim'in üzerine yürürler. Nemrut Hz.İbrahim'in yakılmasını emreder.
Her taraftan toplanan odunlar Halilürrahman gölü' nün bulunduğu yerde yığılır. Odunlarla kocaman bir dağ meydana gelir. Nemrut'un kalesinin kuzeyindeki iki büyük sütun yaptırılır.(urfa kalesindeki sütunlar = 7 kişi ancak sarabilir bir sütunu) İbrahim bu sütunlar arasına gerilerek halatla ateşe fırlatılması düşünülür. Zeliha gece gündüz babasına yalvarır. Ama Nemrutun yüreği yumuşamaz. İbrahim sütunlar arasına gerilen halattan ateşe fırlatılır. Odun yığınlarının ortasına düşer düşmez ateş yerine burası bir göl olur. Atılan odunlar balığa dönüşür. Hemen yanı başında küçük bir göl daha vardır. Balıklar yandıkları için üzerinde kara lekeler bulunur. Göle Halilürrahman Gölü adı verilir. Zeliha'nın göz yaşlarından oluşan küçük göle de Zeliha'nın göz yaşları anlamına gelen “Aynızeliha” adı verilmiştir.
Halk inanışlarında göl veya göldeki balıklar kutsal sayılmaktadır.Bu balıklara dokunanların öleceği, yada başına bela geleceğine inanılır.
İşte,göllerin ve kalenin hikayeleri.
Sıra geldi görüntülere.
Meşhur Balıklı göl ve işte meşhur Emre 

022

023
Bahsi geçen balıklar.Ellemek lanetli.Fotoğraflamak ne yapar acaba?

024
Kadir’le fotoğrafımız.

025
Poşu bağlamayı da öğrendim.Her ne kadar bunu ben bağlamasam da.Yakışmış mı?

026
Kaledeyiz.Burda işte tam bu mesafeden fotoğraf çekerken kadraja giren yöresel kıyafetlerdeki bir kadını da fotoğraflıyorum.Yanındaki adam koşarak yanıma gelip “birader sil o fotoğrafı,burada aile var insan bir izin alır” diye beni tersleyiveriyor.Yaban ellerde tartışmamayı seçip fotoğrafı siliyorum.Ama eve geldiğimde gördüm ki fotoğraf silinmemiş:)
Yok o fotoğrafı yayınlamıyorum.Tamam silmedim ama yayınlamak da ayıp olur.

027

028
Yukardan Urfa.

029
Çocuk manzaraları

030
Akşam oldu.Karnımız acıktı.Kadir beni nefis bir yere davet ediyor.Kırmıyorum kendisini.Gittiğimiz yer Yıldız Sarayı Konuk Evi.
Burada nefis patlıcan ezmeli Urfa Kebabı,Lebeni,mıra ve şıllık tatlısını test ediyorum.Hepsi de nefis tadlar.Tabi test etmeyi tadımlık sanmayın.Hepsinden bolca…
Urfa Kebabı

031
Lebeni içinde buğday taneleri ile yapılmış cacık benzeri bir şey.Çok lezzetli.

032
Tatlı ister misiniz diye sorunca buraya has bir şeyin olup olmadığını soruyorum.Aldığım cevap ilginç.Var.Adı ŞILLIK.Hemen bir tane getirmelerini istiyorum.İşte Urfa’nın Şıllık Tatlısı.

033
Ve son olarak Mıra.Espressodan bile koyu tatlı bir kahve yapılış tarzı.İçip bitirince bardağı yere koymamanız gerekiyor.Zira bu size kahveyi getirene hakaret sayılıyor.Başka çarem yok bir tane daha içeceğim.Bir tane daha.Bardağı veriyorum sahibine.Afiyet olsun…
Evet ayrılık vakti geldi.Otel gidiyorum.Eee bu kadar yorgunluk üzerine bir bira içsem hiç fena olmayacak.Odamın mini barında yok.Sokağa çıkıyorum ve her bakkala markete soruyorum.Yok yok yok.Neyse bir sokak buluyorum tarif üzerine.Bu sokakta içkili yerler var ama ben odamda içmek istediğimi söylüyorum ordaki garsona.Garson beni başka birine yönlendiriyor.O kişi beni sokak arasında 2 metre karelik bir dükkan götürüyor ve ordan istediğimi bulabiliyorum.Odama gidip mesut ve bahtiyar biralarımı yudumlarken bir yandan da günlüğüme yazıyorum.
Evet sevgili günlük.Bu akşamı da böyle sonlandırdık.Biraz sonra sızarım zaten.Çok yorgunum biralardan iyice mayıştım.İyi geceler.
2.Gün sayacım 550 km’yi gösteriyor.Maceralı bira hikayesi ve olaylı fotoğraf çekimi.Bol ver değişik yemek.İşte Urfa...

036
3.GÜN:Evet sevgili günlüğüm nerde kalmıştık.Evet.Bu gün.Urfa’da uyandık.Umarım Nemrut’ta da uyuyacağım.Biraz zor görünüyor.Çünkü hava çok rüzgarlı.Çadırımı kuramadım ve yatacak bir yer arıyorum.Umarım bulurum.Yoksa benim için çok zor olacak.
Bir Urfa sabahı.Dün geceden karar verdiğim gibi Harran’a gidiyorum.Hatta zamanım kalırsa Suriye sınırına inmeyi düşünüyorum.Dün gece dışarıda inanılmaz bir fırtına vardı.Ve bu sabah kalktığımda herkes çatılarında hasar kontrolü yapıyor, uçan eşyalar toplanıyordu..Fırtına şiddetini azalttıysa da yine de her an kafama bir şeyler düşebilir gibi geliyor.Hemen kaskımı takmalı ve gazlamalıyım.Dün gece aldığım otelden geç ayrılma sözünü teyit ettikten sonra Harran’a doğru yol almaya başlıyorum.Yine fırtınayla ve hatta bu kez kum fırtınasıyla boğuşup Harran’a varıyorum.Motosikletli iki genç bana ısrarla rehberlik etmek istiyor.Anadolu’da özellikle tarihi yerlerde sözde rehber çocuklar çok olduğu için genelde kaçmak taraftarı oluyorum.Hepsi okulda şiir ezberler gibi anlatacaklarını ezberlemişler.Hatta anlatmaya başladıklarında tahtada ders anlatıyormuş gibi hazırola falan geçiyorlar.Sanki ben öğretmenim onlar öğrenci.Elimde de not defteri.Çok şirinler aslında ama ısrarla para istemeleri beni bezdiriyor.Sonunda ısrarlara yenik düşüyor ve motoru takibe başlıyorum.Nasıl gidiyorlar bir görmelisiniz.Güya benim altımda enduro motor var.İki kişi o motorun üzerinde ben yetişmek için zorlanıyorum.
Beni Kültür Merkezine götürüyorlar.Bu çocuk çok akıllı.Para istemem abi diyor.Sen gel yeter ki çayımızı iç.Bu samimiyet karşısında güvenimi kazanmıyor değil hani.Şimdi rahatladım biraz.Şimdi etraftaki kalıntıları gezmeye gidiyoruz.

037
Saat Kulesi.Tabi kule mule kalmamış ortada.Aslında burada 44 metre yüksekliğinde bir direk var.Ve gölgesinin geldiği her pencere günün bir saatini simgeliyor.

038
Çevreyi geziyoruz.Tarihi Harran üniversitesine giriş çevresindeki tel örgülerle yasaklanmış.Uzaktan bakıp sadece fotoğraf çekebiliyorum.
İşte kültür evindeyim.İşletmecisi Ali Kızıl.Aslına Ali Bey sonradan geliyor.Ben önce çocukları ile tanışıyorum.Hem motorlu olduğum hem de uzaktan geldiğim için ilgililer.Beni gezdiren Mahmut’un Ali Bey’in oğlu olduğunu öğreniyorum.Kızları Hülya,Şevval,Mecide,oğulları Mustafa ile tanışıyoruz.Bana çay yapıyorlar.Kaçak çay.Tadı çok sert.Beğendim deyince sürekli dolduruyorlar.Çok cana yakınlar.Urfa’da yaşadığım fotoğraf meselesini anlatıyor ve fotoğraf için izin istiyorum.Biz Urfa’lılar gibi değiliz diyorlar.İstediğin kadar çekebilirsin.Ben de fırsat bu fırsat deyip basıyorum denklanşöre.
Mesleğimi sordular.Söyledim.Ve tabi benden bir de opera parçası istediler.Bir ara bir tanesi bir dizi filmde duyduğu opera parçasını söyleyiveriyor.Şaşırıyorum.Bir napolitenle karşılık veriyorum..O Sole Mio.Ben söyleyince aile büyükleri de geldiler.Hep beraber söyledik.
Bunun üzerine kızlardan Mecide’nin 4-5 dil bildiğini örnekleriyle öğreniyorum.Bravo kıza…

039
Mustafa…

040
Huseyin

041
Ben gideyim dedikçe onlar beni oturtuyorlar.Orda kalmamı istersem sıra gecesi ayarlayabileceklerini söylüyorlar.İçimden geçmiyor değil kalmak.Genelde hafta sonları oluyor Urfa’da sıra geceleri.Ben kaçırıyorum tabi.Bu sebeple acaba kalsam mı diye düşünüyorum.
Beni giydirmek istediklerini söylüyorlar.Bu kadar muhabbetten sonra kırmıyorum onları.
Buyrun.Şeyh oldum…

042
Otel beni bekler.Artık gitmeliyim diye geçiriyorum aklımdan.Hepsiyle teker teker vadalaşıp anneye 10 çocuk yeter tavsiyesinde bulunuyorum gitmeden.Evet 10 kardeş ve hepsi fotoğraftaki tek anneden.
Aslında kısacık Harran ziyaretimle ilgili o kadar çok his ve anlatacak şey var ki?Ama dilim ancak bu kadar dönüyor.
Zamanım kalmıyor.Suriye sınırına gidemiyorum.Zaten hava da çok bozuk.Otele geri dönüyorum.Eşyalarımı alıyor Kadir’le vadalaşıyor ve hatta Levent isminde bir de motorcu arkadaşla tanışıp ayak üstü sohbet ediyoruz.
Hedefim Nemrut.Adıyaman Kahta.Düşüyorum yollara…

043
İşte yol üzerinde karşınıza çıkan Atatürk barajı. Şanlıurfa ve Adıyaman illeri arasında, Fırat Nehri üzerinde kurulu olup, enerji ve sulama amaçlı yapılmış.1983 yılında inşaatı başlamış olan baraj 1992 yılında işletmeye açılmış.8 türbine sahip barajın yüksekliği 169 metre. 2400 MW gücüyle yıllık 8900 GWh elektrik üretim kapasitesine sahip.

044
Biraz daha gidince barajın kendisi.

045
Derken karşıma bir yol ayrımı geliyor ve tabelalar.Aldığım bir tüyo eğer milli park yolunu kullanırsam daha çok şey göreceğim doğrultusunda.Sol tarafı tercih ediyorum.Ne de olsa amaç çok şey görmek ve yemek:)

046
İlk gördüğüm Karakuş Tümülüsü.Arka tarafta da var.Ama ben fotoğraflamadım.

047
Ardından Cendere köprüsü

048
Eski Kahta Kalesi

049

050
Ve Arsemia Tanrıların Tokalaşması

051
Arkada kocaman bir mağara.Ucu bucağı yok.Arsemia’nın girişinde tanıştığım ve motorumu emanet ettiğim Orhan bana bu mağaranın aşağıdaki kaleyle bağlantılı olduğunu söylüyor.
Buralarla ilgili bilgileri Kültür bakanlığının sitesinden edinebilirsiniz.
Orhan bir Guest House işletmecisi.Aşağıya inince sohbet başlıyor.20 YTL ye akşam yemeği ve kahvaltı dahil kalabileceğimi söylüyor.Üzerine üstlük bir de internet lüksümüz olacakmış.Güzel.Tamam diyorum Orhan’a.Akşam görüşürüz deyip çıkıyorum yola.Güneşin batışını izler geri döner buraya yerleşirim düşüncesindeyim.Söz verirken unuttuğum bir şey var.Tekin bir yoldan gelmedim ki? Dağa giden bu yol iyice sertleşiyor.Garip köylerden ve bir ara TRT vericisinin yanından bile geçiyorum.Gece bu yoldan dönmem riskli olabilir.Yolun çok da riskli olmayan bir bölümünden görüntüler.

052
Kafam bunlarla meşgulken zirveye varıyorum.Hava çok soğuk.Kışlık mont ancak yetiyor.Güneşin batımına az bir zaman var.En zirvede olmam gerek.Buraya yürüyerek çıkmalıyım.
Zirveye 300-400 metre tırmanmak zorundasınız.Kalp hastaları için pek de uygun değil.Neyse güneş batışından önce buradayım.Yukarı tırmanmak oldukça zor.Hele bu yorgunlukta.Sert esen rüzgar ve soğuk da cabası..Tripod kurmanın imkanı yok.Bu rüzgar değil resmen fırtına.İnsanlar heykellerin ve kayaların arkasına saklanıyorlar.Birine beni görüntülemesi için kameramı veriyorum.

053
Gün battı.Yavaş yavaş aşağı iniyorum.Aşağısı kalabalık.Gözlemci turistler yeni yeni gittiler.Ben,birkaç işletmeci ve 3 tane haritacı kalıyoruz.İçlerinden Selim Bey’le neredeyse tanıdık çıkacağız.Kendisinin Alanya’da evi var.Telefonlar alınıp veriliyor.Hoş sohbet arkadaşlar hepsi de.Hatta onların lap top’ını kullanmak için izin istiyorum.Zira fotoğraf makinemin dolan hafıza kartını boşaltmam gerek.
Sohbet sohbeti açıyor.Sohbet güzel ama hava da iyice kararıyor.Onlar arabalarıyla aşağı inip bir otel bulacakların sonra da gideceklerini söylüyorlar.Ben ise burada kalıp güneşin doğuşunu da izleme niyetindeyim.Kendilerini uğurluyoruz.Benim ise çadır kurma vaktim geldi bile.Birkaç çadır kurma denemem başarısız oluyor.Kurabilsem de herhalde sabaha ya çadır ya ben ya da ikimiz birden uçar giderdik.Mekanın işletmecilerinden kalabileceğim bir yer soruyorum.Gösteriyorlar.İşte kalacağım yerin kapısı…

054
Neyse başa gelen çekilir.Hayatta kaç defa Nemrut’da güneş doğuşu izleyebileceğim ki.
Yemek yeme vakti.Orda çalışanlar kendilerine yemek yapmışlar.Bana da ikram ediyorlar.Nefis bir et yemeği.Adı yok.Ama tadı var.Parmaklarımı yaladım resmen.Gezi boyunca yediğim en lezzetli yemeklerdendi.

055
Yanında bir de “pırpua” ikram ettiler.Cacık türevi bir şey.İçinde turşu tadında semizotu var.Lezzetli.
Yemek yedim,çayımı içtim.Yazımı bitirdim.Artık yatma vakti geldi.Zira sabah çok erken kalkıp güneşin doğuşunu izleyeceğim.
İyi geceler günlük.
Gün sayacım 290 km.

056
4.GÜN:Evet sevgili günlüğüm.Şimdi Diyarbakır’dayım.Çok uykum var.Zira gece hiç uyuyamadım.Günümü seninle paylaşıp hemen uyumak istiyorum.
Sabahtan başlayalım.Gece kaldığım baraka tam rüzgara karşı bir yerde olduğu için gürültüden en fazla bir saat uyuyabildim.Zaten güneşin doğuşu için sabah 04:00 gibi kalktım.Zaten Kahta ve Adıyaman’dan bu olayı izlemek için onlarca yerli ve yabancı turist gelmiş.Onlarla beraber yukarı doğru tırmanıyorum tekrar.Uykuluyum.Ama keskin rüzgar ve soğuk beni ayıltıyor.Rüzgarın şiddetini ayakta durmak imkansız şeklinde anlatabilirim belki.Bu yüzden çok da sağlıklı kareler alamıyorum.
herkes battaniyelerine sarılmış,ve kayaların arkasına gizlenmiş durumda güneşin doğuşunu bekliyor.Bana çok uzun geldi.Koşulların kötülüğünden herhalde.Ben çok bekledim.Siz beklemeyin bari.

057

058
Güneş gittikçe yükseliyor.Rüzgar iyice artıyor.

059

060
Güneşin doğuşunda benim de bir karem olsun istedim.Ordaki bir Fransız rehberine fotoğrafımı çekmesini istedim.Ne kadar başarılı değil mi?:Grrrr…Adamın da suçu yok.Fırtınadan ayakta durulmuyor ki.

061
Evet işte.Nemrut maceram da bu.En kısa zamanda daha düzgün bir havada yine gitmek isterim oraya.Bence Nemrut 45 yazan değil de 1 yazan tabelayı takip etmelisiniz.Tabi yol ilerde kötüleşiyor.Konfor için bir enduroya ihtiyacınız olabilir.
Aşağı iniyorum.Kaşarlı tostumu mideme indirip yola çıkıyorum.Diyarbakır’da olmak niyetim.Uyku sersemi yolu karıştırıp Kahta’ya geri dönüyorum.Hem de 30 km yeni dökülmüş mıcır üzerinde.Küfrederek bu yolu geri dönüyorum.Akılsız başın cezasını eskiden ayaklar şimdilerde lastikler çekiyor.Artık feribot iskelesindeyim.Feribot dediğimiz şey bu.

062
Yeni kalkıyor.1.5 saatim daha var.Orda birlerine yanaşıyorum.Selam veriyorum.Kimse tınmıyor.Başka genç bir çocuğa gidiyorum.O da benimle konuşmuyor.Şaşırıyorum.Hangi dilde konuşmam gerekti acaba.Neyse.Çok da iyi bakmıyorlar bana.Hatta konuşmayan amca motorumu koyduğum yerde sulama yaparken sanki motor orda yokmuş gibi tutuyor suyu.Arabayla gelen bir başka kişi de Masama şiddetle ve sertçe oturuyor.Sandalyesi bana çarpa çarpa.Arkamı dönüp yan gözle bakıyorum fakat bana arkası dönük.Çok ilginç.Oysa manzara benim dönük olduğum tarafta.Heralde saçım uzun,motora biniyorum,Türkçe konuşuyorum.Bu sebepler birleşince beni pek de sevmiyorlar diye aklımdan geçiriyorum.
Koskoca Anadolu’da en sevmediğim yer burası oldu.Neyse her yanı kir pas içinde olan sözde feribot geliyor.İçine biniyoruz.motorumu bir o tarafa bir bu tarafa çekmemi istiyorlar.Bu arada ufacık çocuklar başında takkelerle bir minibüsten dökülüyorlar.Soruyorum hayrola nerden nereye böyle.Adıyaman’da bir Şeyh olduğunu onu topluca ziyarete gittiklerini anlatıyor bu çocuk.Genelde cana yakınlar.
Büyük,küçük bir çok kişi motorumu incelemeye aldı bile.Genelin aksine soru soran yok.Motorun her yani titizlikle inceleniyor.En son bana bakıp başından ayrılıyorlar.Neyse ki bir kişi bu kaç silindir diye sordu.Zevkle cevap verdim.

063
Karşı tarafa geçiş 20 dk kadar sürüyor.5 YTL karşılığı feribota binebiliyorsunuz.İşte Siverek yolundayım.Bu yol yüzlerce çukurla dolu bir yol.O çukurdan kaçarken ötekine yakalanıyorum.Siverek üzerinden Diyarbakır’a geçeceğim Çok uykusuzum.Kötü yollar canımı iyice sıkıyor.Üzerine bir de kuvvetli yan rüzgar tuz biber ekiyor.Hızım 50 bazen 30-40.Gitmek imkansız.İnatla Diyarbakır’a sürüyorum motorumu.Biran önce bir otel bulup uyumalı,dinlenmeliyim.Neyse şehir girişinde bir alışveriş merkezinde durup hem benzin alıyor hem de uykumu dağıtıyorum.Diyarbakır büyük bir şehir.Hoşlanmam yani şehir içinde olmaktan.

064
Durduğum bu noktada internet başında olan arkadaşlarımdan uygun bir otel bulmalarını rica ediyorum.Otel soruşturacak enerjim yok.Sonunda Grand Güler Otel’i buluyorum.Ve atıyorum kendimi otele.Tabi şehir içini tatmam gerekiyor otele gidebilmek için.Araçlarını insanın üzerine süren taksiciler bu şehirde de varmış.Hem de hepsinden başarılılar.
Motoruma çok uygun bir yer buluyorlar,eşyalarımı taşıyorlar.Odamda güzel bir duşun ardından birkaç saat kestiriyorum.Ve şehri dolaşmaya çıkıyorum.Bulunduğum yer surlarla çevrili.Burda Suriçi belediyesi ayrı.Suriçi güzel bir yer.Zaten Surlar
Kenti diye de anılıyor şehir.Yukardan bakıldığında kalkan şeklini andırıyormuş bu surlar.
Eğer elektronikle ilgili biriyseniz.Diyarbakır tam size göre bir yer.Japon pazarını mutlaka bulun.Burda elektronik her türlü cihazı çok ucuza bulabilirsiniz.Söyledikleri fiyatlar zaten ucuz.Ama mutlaka sıkı bir pazarlık edin.
Parklar bahçeler,çimlerde çay içen insanlar.Herşey çok güzel görünüyor.Ben de surlara karşı bir çay içiyorum.Burda özel bir şey bu galiba.

065
Hadi bakalım.Biraz etrafı gezelim.İlk olarak Hasanpaşa Hanı’nı buluyorum.
Diyarbakır'da ayakta kalmış hanlardan ikincisi olan Hasan Paşa Hanı, Osmanlılar zamanında Diyarbakır'da valilik yapmış olan Sokullu'nun oğlu Vezir-zâde Hasan Paşa tarafından 1572-1575 yılları arasında yaptırılmıştır. Hasan Paşa Diyarbakır'da ilk olarak kuyumcular için bir çarşı yaptırmıştır. Daha sonra Ketenciler adıyla bilinen ancak günümüze ulaşamamış çarşıyı yaptırmıştır. Kuyumcular Çarşısı'nda yapılan hasır bilezikler, haplar, kişnişli gerdanlıklar, avizeler, hançerler vb. parçalar, Ketenciler Çarşısındaki dükkânlarda satılırdı. Hasan Paşa, bu iki çarşıya ticaret için gelenlerin gecelemeleri için bir han da yaptırmıştır.

066

067
Kentin dar sokakları.Bu sokaklar içinde kapalı kalmış genelde Ermeni Kiliseleri.

068
Ve işte Meşhur Ulu Cami girişindeyim.

069

070

071

072
Ünlü güneş saati.

073
Biraz kentin ara sokaklarına girmek istiyorum.Burada Diyarbakır Kültür Müzesini buluyorum fakat Nafile.Saat mesai bitimini çoktan geçmiş.Sadece dışardan bakabiliyorum.Her taraf kazılmış.Her yer toz toprak içinde.Rüzgar estikçe kalkan tozlar sürekli boğazımı temizlememi gerektiriyor.Ayrıca kaldırımlarda tozlara ayaklarını sürte sürte giden insanları sesleri.Ortalık epey kalabalık.

074
Çocuklar çok cana yakın.Adeta objektifime poz veriyorlar.Ve bunu yapmayı da seviyorlar.Ve kibarca bana onların fotoğraflarını çektiğim için teşekkür ediyorlar.Onlar için çekmediğim halde.Çok hoşuma gidiyor bu saflık.

075

076
Artık otele dönüp fotoğraf makinemi bırakıp bir şeyler yemek için dışarı tekrar çıkmam gerek.Hava henüz karardı.Bir motorcu ile birinin yolda bir şeyler konuştuğunu görüyorum.Bu motoru tanıyorum.Nemrut ‘tan inerken kenarda bir pansiyonun bahçesinde görmüştüm ve aklımda kalmıştı.Motoru kullanan kişiyle tanışıyorum.Pablo.Pablo motorla Fransa’dan çıkıp buralara gelen bir gezgin.Aslen İspanyol.1 yıllığına ülkesinden ayrılıp dünyayı gezecek.Türkiye’den sonra Katmandu’ya kadar uzanacak bir macerası olacak.Pablo’ya Keith adında bir İngiliz yardım ediyor.İngiliz bir tarafından Türk.Sanırım anne tarafından.Sürekli ülkeyi kötüleyen bir tarzı var.2 motorcu birbirini daha iyi anlar.Hemen Pablo’yu kurtarıyorum bu geveze adamın yanından.Onu da bir otele yerleştiriyoruz ve sonra çıkıp bir şeyler içeceğiz.Otellerin tam karşısında damardan Arabesk döktüren bir Pub buluyorz.Hem bira içip hem de birbirimizi birbirimize anlatıyoruz.Yollarımız ortak.Ertesi gün sabah buluşup yola beraber devam edeceğiz.
Evet.Pablo oteline gitti.Artık kısa da olsa bir yol arkadaşım var.Ben de duşumu alıp tekrar uyuyacağım.İşte sevgili günlük.Macera ve yorgunluk dolu bir gün daha bitti.Yarın sabah Pablo’yla Hasankeyf’e inip ordan Van’a geçeceğiz.Hasankeyf onun yolunu biraz uzatacak.Ha bir de teror korkusu var.Ardından ünlü Malabadi köprüsünü ziyaret edip Tatvan’da kalacağız.Bir gün sonra ise Van’a geçeceğiz.O Van’da motorunun bakımlarını yaptırım İran’a geçecek.Ben ise yukarı Iğdır’a devam edeceğim.İste birlikte planımız bu.
İyi geceler…
Günlük sayacım 225 km…

077
5.GÜN:Sabah Pablo’yla buluşuyoruz.Pablo çok uyumlu bir kişi.Görünüşte bir Türk’ü andırıyor.Zaten gezi boyunca ona hep “merhaba” diye yaklaşmışlar.Türkçe bilmediğini anlayınca çok şaşırmışlar.Bana ise sürekli “hello” diye yanaşan kişiler Türk olduğumu görünce –Anaa Türk’müş şeklinde şaşırıyorlardı.Hatta Türkçe bilmediğimden o kadar emindiler ki yanımda sürekli anlamayacağımı sanarak hakkımda konuşuyorlardı.Bazen iyi olmuyor değil hani:)
Kahvaltımızı yaptıktan sonra yola çıkıyoruz.Yolculuğuma başlarken beni sürekli korkuttukları bir yer Hasankeyf’e gideceğiz ilk olarak.
Sıcak bir yolda sık mola vererek ilk durağımıza ulaşıyoruz.Yolda herhangi bir şey başımıza gelmedi.Zaten en fazla arı sokardı.Bölge temiz.Çok sayıda turist var.
İlk olarak köy kahvesinde duruyoruz.Burda biri İtalyan diğeri Fransız iki gezgin daha var.On kişilik bir yabancı Turist grubu henüz kalkıyor.Köy kahvesi parti merkezi haline gelmiş.Çaylar partiden:)Oturup sohbet ediyoruz.Onların yolları uzun.Uğurluyoruz.Genelde bölgeyi otostopla geziyorlar.Hasankeyf’in kitabını yazan adam Hüseyin Ağalday ile tanışıyoruz.Bu turistlere bölgede rehberlik yapmış.Öğretmenlik yapıyor.Bölgeye gittiğinizde rahatlıkla kendisini bulabilirsiniz.Size her türlü yardımı yapar.

078

079

080
Gizli kaçış yolları suyun aşındırmasıyla ortaya çıkmış.

081
Ortaçağ İslam tarihçileri tarafından ''HISN KEYFA” adıyla bilinen şehrin birçok isminin daha olduğu tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. En kuvvetli ihtimal ile tabii kayalardan oluşan müstahkem kalesi ve korunmaya çok e1verişli coğrafi yapısı nedeni ile bu isimi almıştır. İslâm coğrafyacısı Yakut el-Hamevi, buraya Hısn Keybâ da dendiğini ve bunun Ermenice’den geldiğini zannettiğini söyler. Roma tarihçileri buraya Kipas, Cehpa veya Ciphas isimlerini vermişlerdir. Süryanice’de kaya taş manasına gelen “kifa” kelimesine nispetle bu ismin verildiği de söylenmektedir. Müslümanların eline geçmesini anlatan kaynağa göre burası “Hısn Luğûb” adıyla biliniyordu. Osmanlı kayıtlarında ise “Hısnkeyf” olarak geçmektedir

082
Hepsini boşverdim.Burası da Emrekeyf:P.İsmin nerden geldiği belli değil mi?

083
Hepsini boşverdim.Burası da Emrekeyf: :P.İsmin nerden geldiği belli değil mi?

084
Yavaş yavaş gitme vakti geldi.Yoksa rehabetten burada çadır mı kursak gitmesek.Yok yok .Yola devam.Sırada Malabadi köprüsü var.Meşhur Köprü.Adına Türküler yakılmış.
Mala bildiğim kadarı ile kürtçede ev demek, Badi şarkıda adı geçen adam dolayısı ile Malabadi köprüsü, Badi'nin evinin köprüsü anlamına geliyor. Diyarbakır Silvan yakınlarında ve Batman çayı üzerindedir. Artuklular döneminde 1147 yılında Timurtaş bin İlgazi bin Artuk tarafından yaptırılmış. 7 m. eninde ve 150 m. uzunluğunda. Yüksekliği, su seviyesinden kilit taşına değin 19 m. Renkli taşlarla inşa edilmiş, onarımlarla günümüze kadar ulaşmış.
Köprüye ulaşmak için geldiğimiz yoldan geri dönüp Bitlis yoluna çıkacağız.Diyarbakır,Bitlis yol ayrımına çok yakın köprü.Geri dönüyoruz.Bu korkulan bölgede yolumuzu kesen tek şey işte bu inekler.

085
Ve işte köprü

086
Ben fotoğraf çekerken Pablo çocukları eğlendiriyor.Kendisi daha çok eğleniyor aslında.Kesik parmak numarası.Hep tutar:)

087
Artık bu gece kalacağımız yere doğru yola çıkıyoruz.Şimdiye kadar yollar çok iyidi.Ama Kozluk ve Bitlis arasının çok kötü olduğunu,hatta 2 yıldır süren yol yapım çalışmalarının da yolu iyice çekilmez hale getirdiğini söylüyorlar.Söyledikleri çıkıyor.Virajlı ve dar bir yol.Ve kilometrelerce süren yol yapım çalışması.Sürekli ayakta kullanıyorum.Tüm toz duman üzerime yapışıyor.Bembeyazım.Yol kenarında bir su kaynağı buluyoruz ve dalıyoruz içine…

088
Burada mola veren köylüler benden gezi ile ilgili bilgi aldıktan sonra bizim hakkımızda konuşuyorlar.
“-Hayattan sıkılmışlar yollara vurmuşlar kendilerini.”İlginç geliyor.Farklı bir bakış açısı.Doğru olabilir.Niye bu kadar çok gezme isteği duyduğumun yanıtını aradığım olmuyor değil.
Ve Tatvan için son düzlükler.Solda yükselen Nemrut Dağı.2935 mt. Yüksekliği ile heybetli görünüyor.

089
Sağ tarafta ise işte bu harabelerin fotoğrafını çekiyorum.Bekçi fotoğraf çekmemem konusunda beni uyarıyor.Sebebini sorunca “Yassag” diyerek kestirip atıyor.Doğru yasak.:)

090
Önce Bitlis’te bir kahvede mola veriyoruz.Köylülerle sohbet ediyoruz.5 minareyi soruyorum.3’ü kaldı diyorlar.Çaylar için elimi cebime atınca “olmaz” diyerek bana çıkışıyorlar.Tatvan’a varıyoruz.Pablo bu işte çok hoşlanıyor.Hatta masada uyuyup kaldı zavallı.Günde 200 km yi geçmeyen bu gezgini ben biraz zorladım galiba.Aslında bir de Türkiye’nin en temiz gölü Nemrut Gölünde yüzmeye gidecektik ama.Hiç kalkamazdı o zaman heralde.

091
Neyse.Akşam yemek için sokağa çıkıyoruz.Büryan arıyoruz ama sadece sabah saatlerinde çıkıyormuş.O saatte etle kahvaltı yapmak istemeyeceğimi düşünüyor ve Büryan’dan vazgeçiyorum.
Akşam sokakta panzerler geziyor.Öylesine.Bir oraya bir buraya…
Neyse,kaldığımız otele sorarak içki içebileceğimiz bir yer arıyoruz.Otelin alt tarafında karanlık bir köşede camları iyice karartılmış bir mekan gösteriyorlar.Biraz çekiniyorum açıkçası.Ama işletmecisi çocukla tanışıp içeri rahatlıkla giriyoruz.İçerde Tanju Okan’ın yorumladığı hani şu “Sende mi üzgünsün “diye başlayan Şerefe adlı parçası havası esiyor.Polis akademisi serisinin bir bölümünde ise orjinali çalardı hani:)

093

094
Van gölünün güney kıyısı oldukça güzel ve zevkli bir yola sahip.Her taraf yemyeşil.Arada sırada göl kenarından,zaman zaman da dağlardan yol alıyorsunuz.İşte göl kenarında küçük bir mola.Arkada Aktamar adası.Bu adaya sürekli tekne seferleri var.

095
Van’a vardık bile.İlk olarak Van Kalesini buluyoruz.

096
Buradaki bir restoranda Keledoş yiyeceğiz.Ne mi ki bu Keledoş.Biraz bekleyin önce bir gelsin de.O gelene kadar ben de size otantik bir Van Evi gezdireyim.

097

098
Kapı girişinde içerde Van kedisi bulunur diyor.İçeri girince göremediğim kediyi sorunca o anda doğum yaptığını öğreniyorum.Görmek istiyorum.İşte doğum anı.Fakat yavrular siyah:)

099
İşte keledoşumuz da geldi bile…
İçinde ceviz,çeşitli şifalı otlar,çökelek,ak pancar,et,buğday,nohut var.Hmm.Pek de lezzetli.
Mutlaka keledoşu Kale girişindeki bu restoranda tadın.5YTL(Tavsiyen için Saol Cem Abi)

100
Pablo’yla ayrılma vakti geldi.Son bir kare daha çekmek için makineyi masaya yerleştirirken bize fon oluşturan arka masadaki bir adam bize doğru gelmeye başladı.Sandım ki siz zorlanmayın ben sizin fotoğrafınızı çekerim diyecek.Nerdeee.”-Birader burada aile var görmüyor musun?Başka tarafta çek fotoğrafını”demez mi?-Peki dedik keyfimizi kaçırmadan ve işte bu kareyi de aldık.
Hoşçakal Pablo.Yolun açık olsun…

101
Benim yolum daha uzun.Önümde göreceğim Muradiye şelalesi,Doğubeyazıt’da İshakPaşa Sarayı,Ağrı Dağı var.Yola düşüyorum iyice rehabete kapılmadan.Yolda birkaç defa jandarma çevirme noktasına rasladım.Sanki her biri başka bir sınır kapısı.Büyük tırları ve arabaları ararlarken bana kimlik bile sormadan geç geç diyorlar hep.Ve işte Muradiye şelalesinin büyülü güzellikteki atmosferi.
Şelaleden çok fotoğraf var ama zaten kotayı aştık Kertilmeyelim sora:)
Bu şelalede mangal yapmayı unutmayın…

102
Ben aynen yola devam ediyorum.Çaldıran üzerinden geçip Tendürek geçidinden Doğubeyezıt’a inicem.Bu yolda İran sınırının oldukça yakınından geçicem.
Ve işte tarihin en büyük meydan savaşının yapıldığı Çaldıran Ovasındayım. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim Han ile İran Şahı İsmail arasında, 23 Ağustos 1514’te, bu ovada yapılan, tarihin en büyük meydan muharebelerinden biri.Osmanlı’nın zafer kazandığı.
Yavuz Sultan Selim Hanın, tamamen deha mahsulü bir taktikle, on iki saatte, henüz hava kararmadan kesin sonuç aldığı Çaldıran Muharebesi, tarihin en büyük ve nadir meydan muharebelerindendir. Çaldıran Zaferi, Anadolu’nun siyasi tarihi bakımından çok önemli sonuçlar doğurmuştur.

103
Yola devam.Tendürek geçidinden geçiyorum.Bu geçit 2200-2300 metrelerde seyrediyor.Hava kapalı ve oldukça serin.Kışlık monlta geziyorum buraları.Bir noktada İran sınırına o kadar yaklaşıyorsunuz ki sınır gözetleme kulelerini rahatlıkla görebiliyorsunuz.

104
İran’a bu kadar yaklaşmak sevdiklerimden o denli uzaklaştığımı bana hatırlattı.Cep telefonum çekmiyor.Ya da arayanın sesini duyuyorum ama ben sesimi duyuramıyorum.Hava benim yerime biraz gözyaşı döktü nitekim.Yoksa…
Geçitten geçiyorum.Yol epey kasvetli.Hava iyice kapattı.Hafif yağmur çiseliyor.Virajlarla Doğubayazıt’a doğru inmekteyim.Derken bir köy görüyorum.Civarda oynayan çocuklarda beni uzaktan gördüklerinde bir hareketlenme seziyorum.2 tanesi yolun sağına geçiyor.7-8 tanesi ise sol tarafta oynadıkları yerin az daha yola yakın tarafına geçiyorlar.Ellerinde kocaman taşlar.Bu bölgeyle ilgili anlatılanlar aklıma geliyor.Motorun üzerine iyice kapanıyorum ve taşları havaya salladıklarında gazlayıp adeta kaçıyorum.Taşlar havada uçuşuyor.Beni çapraz ateşe alıyorlar.Neyse ki hiç taş yemeden oradan geçebiliyorum.
Artık Doğubayazıt Merkezdeyim.Burda kocaman bir askeri birlik bunmakta.Merkezden çıkıp İshak Paşa Sarayına doğu gittiğinizde bu birliğin ortasından geçiyorsunuz.Birliğin içinde hayatımda görmediğim kadar çok tank görüyorum.Hiç bu kadar fazla tankı bir arada görmemiştim.Ve işte meşhur IshakPaşa sarayı.

105
Bunlar da Doğu Bayazıt Camii,Kalesi ve Ahmet Hani Türbesi
Soldan Sağa:Cami,Kale,Türbe
Cami:
Beyazıt kalesinin güney eteğinde Osmanlı Hükümdarı I. Selim tarafından yaptırdığı kabul edilen camiidir. Kesme taştan inşa edilen camii 15,20 x 15,20 m. boyutlarında, kare planlı ve tek kubbelidir. Kubbe 11,50 metre çapındadır. Sonradan yıkılan beş gözlü son cemaat yeri ile bir minaresi vardır. Kullanılacak durumda, sapasağlam olan yapının 1096/1687’ de tamir edildiği anlaşılmaktadır. Camiye “Cami-i Gevher Digar” ve “Şafi Camii” adları ile de anılmaktadır.
Kale:
İshakpaşa Sarayı yakınındaki sarp kayalık üzerine kurulmuştur. Kalenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Ancak burada bulunan kabartmalı bir mezar, kalenin bir Urartu eseri olduğunu göstermektedir.Tarih boyunca bir çok devlet arasında el değiştiren kale, Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran seferi sırasında Osmanlıların eline geçmiştir.İshakpaşa Sarayının yapımından sonra önemini kaybeden kale, bütün ihtimallere ve zamanın tahribatına meydan okurcasına kısmen ayakta kalmayı başarmıştır.
Türbe:
1651 yılında doğan ve ölüm tarihi kesin olarak bilinmeyen Ahmedi Haani ye ait bir türbedir. Türbenin yanında sonradan birde cami yapılmıştır.İshak Paşa Sarayının üst kısmındadır. Bölgede en çok ziyaret edilen türbedir. Ahmedi Haani ünlü “Mem-u Zin” adlı eserin yazarıdır. Hakkari Han köyünden Doğubayazıta geldiği söylenmektedir. Ahmedi Hani bu eserde, Emir Zeyneddin’in güzellikleriyle dillere destan olan Zin ve Sili adlı iki kız kardeşin Memo ve Taceddin adındaki iki gençle olan aşklarını şiir şeklinde anlatır. Eser aynı adla sinemaya da uyarlanmıştır. Bilgin ve edebiyatçı kişiliğiyle bilinir.

106
İşte İshak Paşa Sarayından ayrıntılar.

107
En dış giriş kapısı

108
El işlemesi figürler.

109
Avludan görünüm

110
Turbe

111

112
Okurum derseniz işte Saray Hakkında geniş bilgi:
Sarayın yapımı 1685 yılında Çıldır Atabeklerinden Çolak Abdi Paşa tarafından başlanılmış, aynı soydan gelen Küçük İshak Paşa zamanında 1784’ te (99 yılda) tamamlanmıştır. Mimarı, Ahıskalı ustalardır.
Saray 115X50 m. boyutlarında, tesviye edilmiş, Karaburun tepesi üzerine terası, iki avlu ile bu avluları çevreleyen çeşitli yapı topluluğundan meydana gelmektedir. Doğu-Batı yönünde yaklaşık 7.600 m. karelik bir alan üzerine oturtulmuştur. Bazı kısımları tek, bazı kısımları iki, bodrum dahil bazı kısımları üç katlı olarak yapılmıştır. Bir saray için gerekli tüm bölümler (harem, harem odaları, aşevi, hamam, toplantı salonları, eğlence yerleri, mahkeme salonu, camii, çeşitli hizmet odaları, oturma odaları, uşak ve seyis odaları, muhafız koğuşları, cezaevi, erzak depoları, cephanelik, tavlalar, bodrum katlarında çeşitli hizmet odaları vb.) vardır. Her odada ocak, dolap yerleri vb. görülmektedir. Sarayın girişi, savunması en zor olan doğu cephesindedir. Anıtsal taçkapı, avlulara çıkan diğer kapılar gibi, kabartma, süsleme ve zengin bitki motifleriyle Selçuklu sanatının özelliklerini taşır. Saray, tarih ve sanat tarihi yönünden essiz bir değere sahiptir. Bu bey kalesi, Avrupa’ daki şato tipi yapıların ülkemizde rastlanmayan en iyi örneğidir.
Sarayın cami dışındaki bölümlerin çoğu yıkılmış, harap olmuş, tavanları sökülmüştür. Son yıllarda biraz onarılmış, restore edilmiştir. Camii, saray kompleksinin en sağlam kalan yeridir. Her halde burası, dini bir korkuyla tahrip edilmemiştir. Tek kubbeli camii, iki ayrı renk taşla örülmüş minaresiyle saraya ilginç bir görünüm kazandırmaktadır. Camiinin kıble duvarının dışındaki türbe geometrik ve bitkisel motiflerle süslenmiş olup, muhtemel Abdi Çolak Paşa ile İshak Paşa ve yakınları için yapılmıştır.
Sarayın(Selamlık) kuzey cephesinde dışa sarkan dört ahşap konsolda üstte kanatlı ejder, onun altında aslan, en altta insan figürleri yer almaktadır ki, çok ilginç ve sanatkaranedir.
Sarayda klasik Osmanlı mimarisinden farklı üslup ve benzeme şekilleri dikkati çeker. Türk saray geleneği ve mimarisinin ana prensiplerine uyulmuştur. Yapı birkaç aşamalıdır ve güzellikle azameti yansıtır. Saray iştihamı, yaptıran paşanın çevreye ve Merkezi Devlet’e karşı gücünü göstermek istediği anlaşılmaktadır.
Taş duvarların içinde görülen boşluktur, sarayın kalorifer tesisatı andıran merkezi ısıtma sistemiyle ısıtıldığını göstermektedir.
Yapımı bir çok efsane ve hikayeye konu olan İshak paşa sarayı; Osmanlı döneminde Ağrı’ da yapılan en büyük ve en önemli mimari eserdir. İshak Paşa Sarayı, geleneksel Türk mimari karakterinde ve Selçuklu mimarisi biçiminde bir yapıdır. Bu yapılar topluluğunda Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin öğeleri yanında, Avrupa sanatının Barok üslubunun etkileri de görülmektedir. Zamanın en modern ve ileri anlayışı ile yapılmış olup, genel hatlarıyla Türk kültürünün özelliklerini taşır.

113
Anlatmak ve fotoğraflar yetmez.Mutlaka bir de yakından görmeli,içini gezmelisiniz…
Yola devam.Tekrar merkezden geçip geriye doğru dönüyorum.Tankları biraz daha alıcı gözle seyrediyorum.Sağ tarafımda Ağrı dağı bana bir türlü yüzünü göstermek istemiyor.Her yanı bulutlarla kaplı.
Iğdır yoluna çıktım.VE işte sonunda dağ bana yüzünü gösterdi.Yukarıdan bana bakıyor.Tam fotoğraf zamanı.Duralım

114

116
01 AĞUSTOS - 1997 tarihinde yapımına başlanmış ve 05 EKİM 1999 tarihinde açılışı yapılmıştır. 1.3 Hektar alan üzerine oturtulmuştur. Yerden yüksekliği 43.50 metredir. Halen Türkiye’nin en yüksek Anıtıdır. Alt kısmı 350 m alanı ile Müze üst kısımı 5 kılıçtan oluşan Anıttan ibarettir.Anıtın kılıçlarının granitleri Çin’den, diğer mermer, granit, taş, seramik gibi malzemeler Türkiye’nin diğer bölgelerinden getirilmiştir.Çanakkale Deli Şehitlik Anıtı ile, paralellik arz eder. En eski Türk Devletinden Cumhuriyetimize kadar geçen evre kılıçların kabzalarında tunç döküm rölyeflerle anlatılmaya çalışılmıştır.Arkasındaki Ağrı Dağı ile bir tablo oluşturur. Müzede; 1915-1918 tarihleri arasında Bölgede yaşayan Ermeni vahşetinden geriye kalan ve toplu mezarlardan çıkarılan belgeler, fotoğraflar ve diğer metaryeller sergilenmektedir.
İyi bir otel bulup yerleşiyorum.Ve şehir merkezinde dolaşmaya çıkıyorum.Müzikler bile değişti.Hatta şiveler bile.Güzel ülkemin her yeri ayrı bir renkte.Azerbaycan,Nahcivan’dan gelenler burada iş bulup yerleşiyorlar.Buranın halkı da oralara çok yakın.
Güzel bir restoran bulup yemek yiyeceğim.Bir müddet sonra bir partinin üyeleri de buraya geliyor.Benim yemek de böylelikle bedavaya geliyor.
Biraz zorlayarak 2 bira alıp odama çekiliyorum.Cuma toplantısında olan Antalya ile telefonda görüşürüyorum.
İyi geceler günlük.
6.gün sayacım:402 km.

117
Türkiye’nin en doğu ili Iğdır’dan ayrılıyorum.Sabah kahvaltımı yapıp motoru yüklemeye başladım.En zoru da bu.Motor yükle ve boşalt.Tuzluca üzerinden Digor’a uzanıp Kars’a geçeceğim.Bu yayla yolu sanırım daha çok ilgimi çekecek.İşte yayladan bir manzara.Tuzluca’ya giderken Ermenistan sınırına çok yakın geçiyorsunuz.

118
Jandarma kontrol noktaları bu bölgede biraz daha artıyor.Fakat motosikletlilere çok da ilgi gösteren yok.İlginin az olması burada hoşuma gitmiyor değil.Bu noktalarda sadece plakam alınarak geçiyorum.
Digor’dan haritamda görünen bir kestirme yolla Ani’ye gidebilirim.Fakat yolu askeriye kapatmış.Askeri bölgeye de girilmiyor doğal olarak.Oysa ki haritamdaki toprak yoldan Ani’ye kestirmeden çıkmak çok zevkli olabilirdi.Neyse Kars’a kadar gidiyorum ve Ani’ye normal yolundan ulaşıyorum.Uzun ve bitmek bilmeyen bir yol.Sonunda Ani’deyim.Tarihi Harabelerin girişindeki görevli motorum için güvenli bir yer gösteriyor bana.Önce şaşırıyor sonra da teşekkür ediyorum kendisine minnetle.
İşte Ani Harabelerinden birkaç kare.Sıcakta burayı dolaşmak hiç de kolay olmadı.Koskoca bir alana yayılmış harabeler.Buraları görmek bu sıcağa rağmen çok keyifliydi.Burayla ilgili aklımda kalan Hamarat’ların yaptığı geziydi.Kulaklarını çınlattım ikisinin de bol bol.

119

120
Ani’ye giderken yol üzerinde dönüşte durmalıyım dediğim bir yer.Gökyüzü ve çimlerin kontrastına bayıldım.Bu kareye bir de kendimi ekleyip oluşturduğum bir kompozisyon:)

121
Her durduğumda motorumun çevresi arılarla kaplanıyor.Arıları çeken şeyin ne olduğunu biliyorum.

124

125

126
Biraz Kars içinde dolaşıyorum Memleketimin plaka komşusu 36. Gagam Göle’ye çevrik.

127
İşte yol üzerindki Aygır Gölü.Hayatımda görmediğim kadar çok atı bu yollarda görüyorum.Her tarafta otlayan sahipli sahipsiz atları Kars ve Ardahan arasında gördüm.Ve tabi göçerler.Çadırları ve çevrelerinde oynayan çocuklar.Atlar…

128

129
Derken yanıma çok ilerdeki hayvanları otlatan çoban olduğunu şaşırarak öğrendiğim bir ufaklık geliyor.Tanışıyoruz.Adı Serhad.14 Yaşında.
Uzaktaki hayvanların çobanı.Kışın okula gidiyor yazın çıbanlık yapıyor.Soruyorum Serhad’a.Fotoğrafını çekebilir miyim diye?
-“Olmaz” diyor Serhad.
-“Niye” diyorum.
-“Eşekle beraber olmaz.Ayıp.”
-“Niye”
-“Olmaz işte ayıp” diyip saklanıyor.
-“Eşeği bırak”
-“Yok eşek kaçar”
-“Peki sen bilirsin.”
-“Senin adın ne?”
-“Emre”
-“Çocuğun var mı?”
-“Yok”
-“Anan baban var mı?”
-“Var”
-“Sağ mı?”
-“Sağlar”
-“Selam söyle ellerinden öp benim için”
-“Tamam Serhad Teşekkür ederim.”
Bayıldım .Kuytuca’lı bu köylü çocuğunun pozitifliği,doğallığı ve kibarlığına.Zaman zaman kuytularda bıraktığımız duygularımızın olduğunu hatırlatıyor bana 2350 mt yükseklikte dağ başında.

130
Göle’ye gitmek çabasındayım.Yağmura ve şiddetli rüzgara rağmen.Soğuk da cabası.Göle ve batı tarafa gittikçe yağmur iyice şiddetini arttırdı.Yol tehlikeli olmaya başladı.

131
Oltu ve Tortum planımı suya bırakıyorum.Bir dahaki sefere.Hedef Ardahan.Tepeleri tırmandıkça bu kez yağmur yerini doluya bırakıyor.Etrafta ilgimi çeken birçok martının olması.Hayretleri içinde kalıyorum.Denize mesafe çok aslında.

132
İşte Ardahan Merkezdeyim.Burda ilginç bir benzin istasyonu dikkatimden kaçmıyor.Kaldırıma dükkanların hizasına yapılmış bir benzin istasyonu.Buyrun.

133
Bu benzin istasyonu size kılavuz olsun.Bölgeye giderseniz mutlaka hemen yanındaki Şükran Kebabçısından Şükran kebabı yemeyi unutmayın.İddia ediyorum ki parmaklarınızı yalayacaksınız.Pide ekmeğini içine et.Soslu ve yoğurtlu.

134
Ardahan Merkezden biraz zor olsa da çıkıyorum.Yollarda çalışma var.Bazı yollarda seçim yüzünden kapalı.İyi birkaç tarifle yolumu buluyorum.Ve işte Ardahan kalesi.

135
Ardahan Şavşat üzeri yoluma devam ediyorum.Artvin’e ineceğim.

136
Tam karşıda bulutların arasında Yalnızçam Kayak Merkezi.
Yolların kenarlarındaki tepelerdeki çukurlarda hala karlar görünüyor.Erimemiş.Zaten kışlık montum ve üzerine yağmurluğumla seyir halindeyim.Yaz ortasında kışı yaşıyorum adeta.Bu noktadan sonra başlayan iniş yolu Karadeniz Bölgesinin tipik habercisi.Bitki örtüsü bile aniden değişiveriyor.Hava bile açmaya başladı.Karadeniz kendini hissettiriyor.

137

138
Ve işte Artvin’deyim.Tam bu köprü üzerinde annemle konuşuyorum.Annemden müjdeli bir haber.2.kez dayı olmuşum.Aslında planım Sinop’a kadar giderek ordan Ankara’ya inmek ve Ankara chapter’la beraber Kütahya’ya kampa gelmekti.Bu anda planımı tüm Karadeniz’i geçip yeğenimi oturdukları Derince’de ziyarete gitmek için değiştiriyorum.Mutluyum.
Derken karşı tarafta bir XT 660 sürücüsü görüyoruj.Selamlaşıyoruz.Duruyor ve tanışıyoruz.Adı Ahmet.Tüm yaylaları gezmiş.Laflıyoruz epeyce.Ertesi gün belki de beraber Batum’a geçeceğiz..Telefonlarımızı alıyoruz ve tokalaşıp ayrılıyoruz.Ben de yolumu Hopa’ya doğru devam ettiriyorum.

139
İşte tünellerin birinin arasından size göz kırpan Artvin Kalesi.

140
Sürekli upuzun tünellerden geçiyorsunuz.Karanlık ve zeminleri pek de iyi olmayan.Giriş ve çıkışları ise mıcırlı.
Karadeniz bitki örtüsü kendini iyice hissettiriyor.

141
Doğu Karadeniz.
Hopa’ya az kaldı.Fakat hava kararmaya yüz tutmuş.Bu bölgede biraz da kapattı.Bulut topluyor yağmur yağabilir tekrar.Keşke Artvin’de kalsaydım diye geçiriyorum içimden.Neyse çıktık yola bir defa. Yaklaşık bu çevrede bir anda etrafımı sis sarıveriyor.Korku filmini aratmayacak bir manzara.Dörtlü sinyallerimi yakıyorum ve iyice sağdan yavaş yavaş yol almaya çalışıyorum.

142
Ve işte sonunda Hopa’dayım.Güzel bir otel bulup yerleşiyorum.Çok yoruldum.Bu 518 km hiçbir yola benzemiyor.Bana 1000km gibi geldi.Gördüğüm güzellikler beni güçlü tutuyor.
Yaşasın deniz.Günler sonra tekrar karşımda.Karanlık havada bölgenin adına yaraşır bir manzara.
Ha bir de patlayan silahlar Karadeniz’in habercisi galiba:)

144
Gürcistan’a geçtiğinizde aynı güzellikteki yollar devam ediyor.Ama fazla uzun sürmüyor.Adamların yolları ne güzel diye içimden geçirirken yine yol yapımı,ince mıcır ve delikli yollar başlayıveriyor.Neyse işte bir kale…

145
İşte Batum’dayım.
Tiyatro.Gürcistan’ın Anadolu Ateşi gibi bir şey…

146
Liman.

147
Arkadaki eski tekneler ve ön tarafta bir feribot.

148
Batum’da eski ve neredeyse yıkılmaya yüz tutmuş evlerde oturuyorlar.Bu evlerin sıvaları dökülmüş dış cephelerini garip plakalarla kaplayıp rengarenk boyamışlar.Fakat arka sokaklarda bulunan bu ev için herhangi bir çaba görenmedim.Tüm doğallığıyla ortada duruyor.

149
Genelde sahil kesiminde yani turistlerin bol olduğu yerlerde evlerde tadilat var.Onun dışında genelde bu tipte eski evlerde oturuyor Batum’lular.
Turistik ara sokaklar.

150
Şehir içinde irili ufaklı bir çok plaj ve üzerlerinde bu şeklide tesisler var.Kocaman bir parka sahip Batum.Parkta yürüyüş yapabilir ve sonra istediğiniz bir plajda denize girebilirsiniz.Deniz oldukça temiz.

151
İşte Batum’da buymuş diyerek yavaş yavaş ülkeme dönme vaktinin geldiğini hatırlıyor.Yeşil bitki örtüsü,insanı,denizi,güneşi ile pek farkı yok işte.Eski evler ve size fazla ilgili insanı var farklı olan.Fakat istemediğiniz anlayınca üzerinize gelmeyecek kadar da gururlu.İşte bu anılarla geri dönüyorum Hopa’ya.Otelden eşyalarımı alıp motoruma yüklüyor,hotel görevlisiyle biraz sohbet edip düşüyorum yollara.
Uzungöl beni bekler.Önümde Rize var.Kaçkar Dağlarını başka bir Karadeniz gezisine bırakıyorum.Çünkü Karadeniz’e birkaç defa daha geleceğime eminim.
Yollar inanılmaz iyi kalitede.En az iki şerit ve otobandan farkı bu yol için para ödememeniz.Hava sıcak.Yazlık montumla bile sıcak hava kendini hissettiriyor.Fakat uzunlu kısalı tüneller imdadıma yetişiyor.İçlerine girince serinliyorsunuz.
Yol boyunca çay taşıyan kamyonlar ve kamyonetlere rastlıyorum.Çay yaprakları kasalarından uçuşuyor.Asfaltın üzerinde çay yaprakları ilginç bir görüntü sunuyor size.
Deniz tarafında ise sayısız irili ufaklı balıkçı barınakları var.Seyrine doyum olmuyor.Ve sağ tarafta bu kale dikkatimi çekiyor.Sorduğuma göre kız kalesiymiş adı.

152
Sırayla Pazar,Çayeli gibi yerlerden geçiyorsunuz.Her yerle ilgili bir türkü geliveriyor aklıma.
Çayeli’nden Öteye,
Gidelum Yali Yali.
Sirtindaki Sepetun,
Ben Olayim Hamali.
Bu Türküyü kaksımın içinde söylüyorum yol boyunca…
Ve işte oooof of:)

153
Yola devam.Of’tan yukarı Uzungöl’e çıkacağım.Virajlı ama yemyeşil klasik Karadeniz yolarlı.Meşhur ağaç evler,yanınızda size yol boyunca eşlik eden bir akarsu.Serin ve taze bir hava,sıcak insanlar.
Derken tarihi bir köprü.Duralım.

154
Açıklama kendinden:)

155
Her yan su.Bu aralar su sıkıntısı çeken şehirler geliyor aklıma.İşte minik bir şelale.

156
Ahsap evler...

157
Dağların tepelerinde görünen bu evleri merak ediyorum.Uygun bir anda yukarılara çıkmak niyetindeyim.Yukarda görünen her bir toplu yerleşim yeri Karadeniz’de birer mahalle.

158
Size yolun kenarından eşlik eden dereler.

159
Ve işte meşhur Uzungöl.

160
Açıkçası üzülmedim desem yalan olur.Uzungöl’ün benim aklımda kalan hali bu değildi.Sessiz sakin,çok da fazla insanın olmadığı,hatta bu kadar motel ve pansiyonun olmadığı bir yer bekliyordum.Oysa ki feci bir kalabalık,her tarafa inşa edilmiş pansiyonlar ve restoranlar,turistik eşya satan irili ufaklı dükkanlar beni rahatsız etti.Görüntü değişik.Ben yine burayı eski fotoğraflarından hatırlamak niyetindeyim.
Tekrar Of’a inip oradan Trabzon’a devam edeceğim.

161
İnişte bu otları sırtlayıp taşıyan kadınlar dikkatimi çekiyor.Fakat fotoğraf makinemı çıkardığımı görünce adeta kaçıveriyorlar benden

162
Dönüşte merak ettiğim mahallelere bir ziyaret yapmak istedim.Bakalım yukarılarda neler var?

163
Sarp ve virajlı yollardan yukarı çıkıyorsunuz.Genelde toprak bu yollar sanırım mahalle sakinleri tarafından ya da hatırı sayılır tanıdıkları olanlar tarafından asfaltlanmış olanları da var.

164

165

166
Bu evlere bayıldım.

167
Mahalleleri de gördük.Virajlar bitti ve işte düzlükteyim.Bir asma köprü.

168
Ve işte Trabzon merkezdeyim.Uygun bir otel bulmak zor oldu.Dedim ya büyük şehirleri böyle gezilerde tercih etmiyorum.Fakat Uzungöl’ü o şekilde gördüğümde üzüldüm ve kalmaktan vazgeçtim.En gürültülüsünden bir otel buldum ve yerleştim.Trabzon güzel bir yer.Taş sokakları,cıvıl cıvıl bir Avrupa kenti gibi.Ben yine ara sokaklara daldım tarihten bir şeyler yakalarım düşüncesiyle.Tarihi eski evler var.Restore edilmiş ve iyi durumdalar.Hava karanlık oldu.Ancak birkaç kare alabildim.

169
Umarım uyuyabilirim demiştim di mi?Çok gürültülü bir şehir.İnsanlar korna kullanmaya bayılıyor.Biralarımı alıyorum ve sana da iyi geceler diliyorum günlüğüm.
8.Gün Sayacım 348 km.

170
GÜN 9:Ve işte 9.gün.Gezimin sonuna yaklaşıyorum.Ünye’de sahilde kayalıkların üzerindeyim.Kafa lambam bozuldu.El feneriyle idare ediyorum.O kadar çok şey almışım ki yanıma.Pablo benimle alay etmişti.Çoğunu kullanmadım.Fakat tedbiri de elden bırakmadım.Olsun bazen bazı şeylerin işe yaramaları daha iyi.
Hadi bakalım.Nasıl geldim Ünye’ye, anlatmaya başlayalım.
9.GÜN:Trabzon’daki otelimde gürültü sabaha kadar dinmedi.Birkaç bira da uyuyamama halimi bozamadı.Olsun 4-5 saat uyudum.Yeter.Hazırlandım.Yoldayım.Planım meşhur Sümela Manastırını görmek,Zigana tarihi geçidinden geçmek,Hamsiköy’ün meşhur Sütlacından yemek.
Düşüyorum yollara.İlk olarak Maçka üzerinden Sümela Manastırına
gidiyorum.Manastır ile ilgili açıklamaları yukarıdaki linke tıklayarak ilk ağızdan öğrenebilirsiniz.Okumanızı tavsiye ediyorum.
Vadiden 300 mt yukarda suların bol bol aktığı bir yamaca yapılmış manastır.Arabalarını aşağıda bırakan ziyaretçiler uzun bir bölümü yürüyerek çıkmak zorundalar.Motorla yaklaşık 100 mt yürüme mesafesine kadar gelebiliyorsunuz.

171
Dün Trabzon’da selamlaştığım motorcuyle burada karşılaşıyoruz.

172
Manastıra bu dar geçitten geçerek girebiliyorsunuz.Kapıdan geçince her iki tarafta muhafız odaları mevcut.

173
Bu küçücük kapıdan içeri girdikten sonra gördüğünüz bu ilk manzara karşısında hayrete düşmemek elde değil.Ama daha durun bitmedi.

174
Sağ tarafta vadiye bakan odalardan herhangi birine girdiğinizdeki manzara çok güzel.

175
Ne kadar tahrip edilmiş olsa da yine de duvarlara çizilmiş ikonalara bayılıyorsunuz.

177

178

179
Biraz önce geldiğim yol.

180

181
İşte tüm görkemiyle kayaların üzerine bir kartal yuvası gibi inşa edilmiş Manastır.Ama unutmayın ki bunu yapan insanların kanatları yoktu.

182
Manastırı gezip hayret,beğeni ve hayranlık duyguları içinde bırakıp buradan ayrılıyorum.Yukarı Doğu Karadeniz dağlarına tırmanacağım. Hamsiköy’e uğrayıp nefis sütlacından yiyeceğim.
Sümela’dan yukarı doğru devam ederseniz ünlü Zigana geçidine varıyorsunuz.Tünele girmeden evvel sola ayrılan toprak yol sizi tarihi geçide götürüyor.Sütlac’ı da bun noktadan biraz önce tadıyorum.Nefis tadı hala damağımda.Ama dertli Hamsiköy’liler.Herşeylerini satmışlar.Yeni geçit yapılınca iş güç de kalmamış açıkçası.Eski ünlü günlerini arıyorlar.Dertliler bu lüks geçitten açıkçası.
Geçit yoluna giriyorum.Önce Zigana kayak merkezi ve işte meşhur geçit.

183
Benim çok zevk aldığım bir yoldu.Sessiz sakin,biraz tozlu.Etrafta barakalar.Belli ki yıllar önce içlerinde hayat olan barakalar.Yeni geçitle beraber onlar da hayata küsmüş gibiler.

184
Derken bir köye geliyorum.Amacım yolu kısaltmak değil uzatmak.Bu yol çok hoşuma gidiyor.Köylüler ısrarla kısa yolu tarif ediyorlar.Hayır diyorum ben gezmek istiyorum.Gezmek mi al sana gezmek.Limhi gölüne bu yoldan git.Oradan Zara’ya inersin,sonra Gümüşhane’yi sorarak bul.Büyük bir sevinçle dalıyorum yola.Limhi Gölü 7 km demişlerdi.Bu göl kenarında belki çadır kurarım belki de kamp yapar tekrar yola düşerim düşüncesindeyim.Tabi her zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor.Gittikçe iyice kötüleşen dağ yolları neredeyse her virajdan sonra geçit vermeyecek duruma geliyor,her virajdan sonra gölü bulurum umudumu da alıp götürerek.
Yollar iyice daraldı.Sol taraf 500mt yükseklikte uçurum.Yoldan akan su, yolu alıp götürmüş.Motorum yüklü.Düşürürsem kaldıramam.Hepsini geçtim ben buradan aşağı yuvarlanırsam sevdiklerim bunu kaldıramaz.
Yolun ortasında biten otlar iyice boylarını uzattılar.Bana geri dön diyorlar.Otların sesini dinledim bu kez.Döneceğim.Ama nasıl? Neyse biraz daha gittikten sonra Limhi’ye,bana bu yolu tarif eden köylüye sövüyorum.

185
Gümüşhane’ye Torul’a doğru devam edeceğim.Karşıma çıkan tarihi köprülerden bir tanesi

186
Artık Gümüşhane-Giresun yolundayım.Yeni asfaltlanmış bir yol.Nefis bir asfalt.Nefis virajlar.Bu yolun ilk kilometreleri pegleriniz için tehlikeli olabilir.Sırayla Kürtün,Doğankent’ten geçiyorsunuz. Doğankent’e yapılan bir baraj.

187
Sahile Trebolu’ya ineceğim.Ordan tekrar batıya doğru devam etmek niyetim.Biraz yoruldum.Durup bir kamyoncu lokantasında yemeğimi yiyorum.İlgi büyük yine.Terledim,yeni bir t-shirt ve güçle yola çıkıyorum tekrar.
Sol tarafta büyük Gümüşhane Çayı bana eşlik ediyor.Ve işte yerel Raftingciler.

188
İşte bir asma köprü.Karadeniz’de bunlardan çok var.

189
Tirebolu’ya iniyorum.Çok şirin bir yer. Tirebolu adı üç şehir demek olan Tripolis’ten gelmiş. Şehir bu adı bir görüşe göre İschopolis (Tirebolu), Argyria (Halkaovalı), Philokaleia (Görele) adında üç şehir halkının toplanmasından, bir görüşe göre de St. Jean (Merkez), Petroma (Bedreme) ve Anduz (Andoz) adlarında üç kaleden dolayı almış. Ancak, Tirebolu adını “yan yana bulunan üç çıkıntı yahut burun üzerinde ve onların arkasında kurulmuş olmasından” dolayı almış olması daha kuvvetli bir ihtimal.

190
Yol boyunca irili ufaklı balıkçı barınaklar bulunuyor.Sayması imkasız.Onlardan bir tanesi.Hem biraz dinlenmek hem de fotoğraf çekmek için duruyorum.

191
Bulancak iskelesi.

192
Ordu’dan Perşembe’den Fatsa’ya büyük bir tünel’den geçip gidiyorsunuz.Bu size manzara kaybı yaratsada bir hayli zaman kazandırıyor.Ve gün batımına yetişiyorum.
Ve işte Ünye.Ünye’de güneşin batışını izlediğim bu yerde çadırımı kuruyorum.
Ünye’ye bayıldım.Yarın gündüz gözüyle birkez daha gezeceğim Ünye’yi.İyi geceler Günlük.
Günlük Sayacım 399 Km

193
Ünye’de sabah güneşi çadırımın üzerinde.Beni uyutmuyor.Biraz daha fazla uyumaya niyetlendim fakat sıcak bastı.Terledim.Hemen önümde Karadeniz’in serin suları.Şortumu giydim ve işte suyun içindeyim.Antalya’da suya girdiğinizde üşümezsiniz.Hatta o kadar tuzludur ki sinüsleriniz biranda boşalıverir.Genelde gece girilir denize.Karadeniz öyle mi.Atlayınca serin kollarıyla kucaklıyor sizi.Tuz içinde de kalmıyorsunuz.Bayıldım.Eşyalarımı topladım,motoruma yükledim ve Ünye’yi gezmeye başladım.Kale dediler.Kaleye çıkmak için çok uğraştım.Fakat tam turizm zamanı yaptıkları yol çalışmaları yüzünden birçok turist gibi kaleyi bulamadan ben de bezip geri döndüm.En iyisi sahilde oturmak ve çay içmek.

194
Ünye bayıldığım bir sahil kazası.Yaşanabilecek bir yer.
Dün gece gittiğim içinde içki satılmayan ve gençlerin işlettiği ve gittiği güzel bir bar,değişik gece hayatı da cabası.Neyse ki biri halime acıdı da vişnemin içine biraz votkayla beni mutlu etti.E bu dinlediğim rock grubu başka türlü çekilmezdi zaten:)
Tekrar dönelim bugüne.
Ünye’ye veda edip yola koyuluyorum tekrar.Çarşamba ve ardından Samsun’dayım.Baba tarafından memleketim. 19 Mayıs 1919’da geriliğin ülkemizden kovulduğu Kurtuluş Savaşının başlangıcının yapıldığı yer.

195
Samsun’un hemen girişinde Atatürk evi gözünüzden kaçmıyor.Ata’nın Selanik’te doğduğu evin kopyası Kirazlık mevkiinde yol üstünde sizi karşılıyor.

196
Evin içinden görüntüler.

197

198
Samsun’da İzmir Güzelyalı’dakini andıran bir köprü dikkatimi çekiyor.

199
Samsun Etnografya ve Atatürk müzeleri beni bekler.
Önce Etnografya müzesini buluyorum.Burayı geziyor ve eşyalarımla motorumu yetkililere emanet edip Atatürk müzesini ve bir arkadaşımı görmek üzere yola koyuluyorum.Ama işte önce müzeden görüntüler.
Zamanında yapılan beyin ameliyatı denemeleri ve izleri.

200
Kim bulduysa gözü kör olsun derler ya işte ilk modelleri:)

201
İkisi de som altından

202

203
Ve işte Atatürk müzesindeyim.

204

205
Kullandığı banyo.

206

207
Seyahatlerinde kullandığı çeşitli araç gereçlerinin ve içeceklerinin konduğu bavullar.

208

209

210
Kendi elinden 10.yıl nutku.

211
Bu büyük adamın,Ulu Önder’in Adına açılmış müzede yüzlerce ona ait eşya saklanıyor.Çok fotoğrafı var.Sadece bu kadar yayınlayabiliyorum.Mutlaka yolunuz düşerse uğrayın derim.

212
Ve benim de maraklı olduğum Discus balıklarından profesyonelce üreten,önceden internetten tanıştığımız Cevher’İn üretimhanesi.Samsun’a gelip de bu üretimhaneyi görmeden edemedim.Sadece bir kare.

213
Samsun’a veda edip gagamı Sinop’a çeviriyorum.İşte meşhur Kızılırmak.

214
Samsun’a kadar yol çok güzeldi.Fakat artık iyice daralan yol virajlarla kendini biraz zorlaştırdı.Manzara ise bir o kadar canlandı.Ondokuzmayıs,Bafra,Alaçam.Sırayla bu nefis yerlerden geçiyorum.Koylara tepeden bakan bu noktalarda durup fotoğraf çekiyorum.

215
Tam bu fotoğrafı çekerken iki tane karavan duruyor.İçinden inip bana doğru gelen beyefendi,yaptığım işin ne kadar da güzel olduğunu söylüyor.Anlıyorum ki kendileri de gezgin.61 yaşındaki bu bey diğer karavanın sahibi ve eşleriyle beni tanıştırıyor.Yaş ortalaması genelde buna yakın olan bu çiftler benim yaptığım turun tam tersini yapmayı düşünüyorlarmış.3 ay zaman ayırmışlar.Güneydoğu hakkında bilgilendiriyorum onları.Bu korkulan fakat korkulacak hiçbir şey olmayan bölge hakkında cesaretlendiriyorum onları.Laf uzayınca bir kahve molası veriyoruz hep beraber.
3 ayın sonunda Antalya’da yazı geçirip memleketleri İstanbul’a dönecekler.
Birbirimize veda edip telefon alıp verdikten sonra herkes yoluna düşüyor tekrar.

216
Gerze Sinop arası işte Lala:)

217
Ve işte gün batımına yetiştiğim Sinop.

218
Meşhur Sinop Kalesi burçlarından gün batımı.

219

220
Nefis bir butik otelde kalıyorum.Eski ama çok şirin.Sinop zaten çok şirin bir yer.Şehir’de trafik lambası yok.Buna rağmen herkes kurallara uyuyor.Otele yerleşim geceyi öğrenmeye çıkıyorum.Sahilde barlar,restoranlar,çay bahçeleri.Nefis bir yer.Bayıldım buraya.Diskoları eski sahil kasabalarının diskolarını andırıyor.Çay bahçelerinde yapılan canlı müzik çevre kirliliği yaratsa da insanlar hallerinden memnun.Minik maket tekneler yapan dükkanlar.Dalga kıranda sıcak sohbetler.Bira eşlikli.Ben de izin isteyip katılıyorum bir tanesine biramı paylaşıp sohbet ustalarıyla,balıkçılarla.
Geldim gecenin sonuna.Uykum gelmedi desem yalan olur.Yarına bırakıyorum geri kalan Sinop’u.Geceye veda edip işte bu satırları yazmak için son bir güç topluyorum kendime.Belki bir bira daha ve artık yattığım yeri beğeneceğim.İyi geceler günlük.