in

Omer KARAHAN


  •   Petra, Palmyra, Kizildeniz....

    Sun, Jul 06 2008 0:18
    10,784 Okundu  

     Suriye  Urdun  Misir


     

    PETRA, PALMYRA, KIZILDENİZ....

    Hayatımın en keyifli yolcuklarından biriydi. 99'da evlenmeden önce yapmıştım. Cezmi diye Amerikan'dan ortopedist arkadaşımla birlikte gitmiştik. Önce Cezmi'den biraz bahsetmem gerek size...


     

     @
     001 - Ancak çikablildik.. Suriye Siniri aksam 19:00


    Cez benim uçuk kaçık sporlarıma önce çok soğuk bakan ve uzak duran, kendi halinde, tipik bilimsel Fen Lisesi mezunu, etliye sütlüye karışmaz bir adamdı. Amerikan Hastanesi yıllarımda bir hafta sonu zorla dağdan atlamayı öğrendiğim parapant kursuna götürdüm. Bütün gün söylendi "sende hiç akıl yok" diye. Bir köşeye yayılıp kitap okudu biz havalarda süzülürken.


     

     @
     002 - Halep Kalesi

    Hayatta bir daha gelmez zannederken, ertesi Cuma "yarın kaçta gidiyoruz" diye kapımda bitiverdi. O gün biraz daha ilgiliydi. Paraşüt nasıl takılır, nasıl katlanır konularında merak bellirtileri izledik ama çok yüz vermedik. Bir sonraki hafta Cezmi de kursa yazıldı. "Ben uçuk kaçık işleri sevmem, ayaklarım yere bassın" diyen adam öyle bir zehirlendi ki, ben Houston'a gitmek üzere Türkiye’den ayrıldığımda kursunu tamamlamış, hatta parapant satın almıştı.


     

     @
     003 - Halep Kalesi


    Amerika'dan dönmeme bir iki hafta kala çok kötü bir haberle yıkıldım. Cez Eskişehir İnönü'de kendi paraşütü ile atlamış, yere 20 metre kala türbülansa yakalanarak çakılmış.


     

     @
     004 - Palmyra yolunda Çölde mola

    Hemen telefonlara sarıldım, alabildiğim kadar bilgi almaya çalıştım büyük bir panikle. Omurga cerrahı olduğu için bel bölgesindeki omurlarının kırıldığını hemen anlamış ve ona göre kendisini dikkatli taşıtmış ve mutlak bir felci önlemiş. Yolda doktorunu, anestezistini, hemşiresini ayarlamış. 5 saatlik ameliyatla 40'ar santimlik iki platin çubuk takmışlar omurgasına. Amerika'dan döner dönmez sorumluluk duygusundan perişan bir şekilde doğru ziyaretine koştum. Her zamanki tatlılığıyla "fazla ileri gittim. Öğlen uçmayacaktım. Senin hiç bir suçun yok" diye beni rahatlatmaya uğraştı.


     

     @
     005 - Palmyra keyfi

     Öğlen saatlerinde tarlalardaki toprak ısınıp üzerindeki hava yukarı çıkar. Çıkarken aşağı çöken soğuk akım ile karşılaşıp anafor yapar. Uçaklardaki "hava boşluğu" esasında boşluk değil, dönen hava, yani türbülans, yani havacılık terimi ile rotordur. Türbülans tokat gibi paraşütü kapatır. Ölüdeniz'deki Babadağı'nda her sene birkaç bu tür ölümlü kaza olur maalesef. "Kim dedi sana b.kunu çıkar işin, git kendine paraşüt al, olur olmaz yerlerden kendi başına da atla diye... efendi efendi kontrollü ortamlarda yapıyorduk ne güzel" diye söylendim bu hiç tipinden ve o güne kadarki yaşam tarzından beklenmedik derece uçuk arkadaşıma...


     

     @
     006 - Romalilar buradaymis

    3 ay kadar sonra iyileşti. Ameliyatlarına geri döndü. Parapant satıldı. Bir kaç ay sonra beni bir motorcuya götürdü. "şunu almak istiyorum bir bakıver" diye. Baktım, denedim, olurumu verdim ve motor alındı. Hayatında hiç motora binmemişti o güne kadar. Biraz ben gösterdim, bir hafta sonra kız arkadaşını terkisine alıp Yunan adalarına gittiler. Kullanmayı yolda öğrendi yani. Çatlaklığı burada bitmedi. Seneler sonra amatör pilot eğitimi almaya başladı. Lisansını aldıktan sonra duramadı. Çünkü parapanttaki adrenalinden sonra iki kişilik uçakta uçmak gerçekten dehşet sıkıcı. Cez de öyle düşünmüş olacak ki Samandra'da akrobasi dersleri almaya başladı. Şimdi Türkiye'deki çok az sayıdaki akrobasi pilotlarından biri ve dernek başkanı.


     

     @
     007 - Palmyra Sütunlar

    İşte bu çatlak ile motorla bir Ortadoğu gezisi yapalım dedik. Hikayemiz bir Ekim ayında başladı. Amaç, bir hafta gibi bir sürede Suriye ve Ürdün'ü gezip Kızıldeniz'de benim dalış yapıp (o hala dalmıyor nedense) geri dönmek. Ben o sıralar MedNet'ten ayrılmış serbest danışmanlık yapıyorum. Dönüşü bir Pazar diye ayarladık, Pazartesi o ara tek müşterim olan Corridor Group gelecek. O yüzden İstanbul'da olmam şart. Eczacıbaşı-Corridor Healthcare evliliğini yaparak Eczacıbaşı Evde Bakım şirketini kurmaktayım.


     

     @
     008 - Kefiye Kask

    Elimizde FODOR'un "Middle East on a Shoestring Budget" diye bir kitabi ve bir de haritadan baska bir bilgi yok. Ön araştırma da kitabin ilgimizi çeken bölümlerine göz atmaktan ibaret. Cez'de Yamaha TDM diye 900 cc'lik güçlü bir motor, bende 600'lük Honda Transalp, 99 yılının yumuşak bir Ekim günü çıktık yola.


     

     @
     009 - Palmyrali Esek


    Vakit kazanmak için motorları Çarsamba günü kamyona yükleyip Persembe günü uçakla Adana'ya gittik. Perşembe sabah motorlar gelecekti, ögleden sonra uçaktan iner inmez akşam Halep'te yatmak üzere programlamistik kendimizi. Fakat kamyon transferinin iyi bir fikir olmadigini kamyon o gün hiç gelmeyince anladik.


     

     @
     010 - Anit mezar Palmyra

    Cezmi daha önce Güney Dogu Anadolu turu yapmisti ve onda da Van'dan gönderdigi motorunu araya "hatiri kirilmayacak abileri" sokarak 1 ayda geri alabilmisti. Bu sefer doğru dürüst bir şirket ile gönderelim dedik, bize zaman kazandıracağına kaybettirdi. Ben Istanbul Adana yolunu daha önce yapmis ve çok zevk almistim. Ama Cezmi'nin bastan yorulmayalim fikrini de benimsemistim. Maalesef kamyoncunun evi Aksaray'daymis ve adam yari yolda yatmaya karar vermis. Persembe sabah gelmesi gereken kamyon Cuma ögleden sonra ortaya çıktı.


     

     @
     011 - Tiyatro önü

     Bir de motorları kamyonda gömdükleri yerden fiilen hamallık yaparak 5 saatte çıkarınca, ancak Cuma aksam 6'da yola çıkabildik. Yolda yorulmayalim, uçakla gidelim uyanıklığı yapmaya çalışırken hem gün kaybettik, hem de kamyondan 4 ton yükün inmesine bizzat amelelik ettik ve daha yola çikamadan çikmadan pestilimiz çikti.


     

     @
     012 - Fiddler

    Cuma günü, sınıra kadar mükemmel bir otoyol ve sorunsuz sınır geçisi ile Halep'e girdik. Trafik tam bir keşmekeş ama insanlar çok yardimsever. Araçlar sürekli korna çaliyor. Sora sora kitaptan gözümüze kestirdiğimiz Baron Oteli'ne aksam saat 10 sularinda varabildik.


     

     @
     013 - Harabeler Palmyra

     Yakindaki bir çardaklı lokantada Halep kebapları yorgunluğumuzu aldı. Otel bizim Pera Palas'a benzer tarihi olan ama kırık dökük. Atatürk'ten Arabistan’lı Lawrence’a DeGaulle'e kadar birçok ünlü şahsiyet kalmiş. Onlar check out ettiginden beri de belki çarsaflar disinda hiçbir sey degişmemiş.


     

     @
     014 - Palmyra Kalesinden


    Cumartesi sabah erkenden Halep müzesi, kale ve kapalı çarşı gezisi yapıyoruz. Kale Osmanlı’dan kalma. Bize çok yabancı değil ama şehrin göbeğinde olması sayesinde güzel bir manzara izlenebiliyor tepesinden. Kapalı çarşı Diyarbakır’dakinin tamamen aynı.


     

     @
     015 - Sam Cami

    Okul günlerinde hissediyorum kendimi dolaşırken. Satılan mallar bile bire bir. Etnoğrafya müzesini de gezip tekrar yola çıkıyoruz, istikamet Palmyra. Yolda güzel çöl manzaralari esliginde trafigi rahat, dar ama kaymak asfaltli bir yoldan aksam tam günes batarken Palmyra’ya varıyoruz.


     

     @
     016 - Nargile keyfi

     Gezideki ilk nefes kesen manzara deneyimimizi burada yasiyoruz. Bu arada tesadüfen Amin Maluf'un “Isik Bahçesinden” romanini okuyorum ki kitap tam buralarda geçiyor. Okuduklarımla modern hayattan çok uzak bu minik kasabada oluşum birleşince kendimi 3 bin yıl önceki çağı anlatan bir romanı değil, günlük gazetede mahallemde cereyan etmiş olayları okur gibi hissediyorum.


     

     @
     017 - Bunu kliniklerde parayla satiyorlar

     Çölün ortasinda bir vaha ve palmiyelere yakin bir mesafede bir Roma şehri. Roma’lıların buralarda da olduğunu tarih kitaplarında okumamıza rağmen görmeden beynimize nakşetmiyor. Halbuki ben birkaç yüz kilometre ilerideki Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki Baalbek kalıntılarına defalarca gitmişim, hatta orada Efes Antik’teki gibi konser bile izlemişim. Buna rağmen Suriye’de böyle kalıntılar olması beni bile şaşırtıyor. Kendi cahilliğime de kızıyorum tabii bu arada.


     

     @
     018 - Imdaat Bogulamiyorum

    Palmyra her saatte ayri güzel. Güneş batışını doya doya izliyoruz. Roma kalıntıları önce sarı, sonra pembe, sonra kızıl oluyor. Küçücük bir humus dükkanında hayatımın humusunu yiyorum. Sırf o humusu tekrar yemek için üşenmeden tekrar oraya gidebilirim. Tarifini sormaya utandığım için kafamı duvarlara vuruyorum, ne kadar denediysem hala tutturamadim. Aklıma rahmetlik İsmet’le fotoğraf makinesi alabilmek için aylarca Tarsus’ta amele pazarında derme çatma barakalarda humus yiyişimiz geliyor. Oradaki de müthişti ama bu ondan bile güzel.


     

     @
     019 - Sit back and relax

    Pazar sabahi Palmyra turu, motorla daha da bir keyifli, enduronun tadini çikartacak off road yollar... Tepedeki kaleden tüm Palmyra ayağının altında. Hem akşamını hem gündüzünü yaşadiktan sonra, öglen istemeye istemeye tekrar yola koyuluyoruz.


     

     @
     020 - Akaba yolu

     Sorunsuz, dar ama çok keyifli bir çöl sürüşünden sonra Şam'a varıyoruz. Şam'da saatlerce otel arıyoruz ama bulduklarimizi beğenmeye beğenmeye Sheraton'a kadar çıkmak zorunda kalıyoruz. Akşam sehir turu ve Hazreti Yakup'un türbesini içinde barindiran dev cami ve birkaç yer daha gezdikten sonra sabah sınır geçecegimiz ve bizi fazla çeken birsey olmadigi için erkenden yola çıkıyoruz. Sınırda memurların gömlek ceplerine sıkıştırılan birkaç paket sigara işlerin süratlenmesini sağlıyor.


     

     @
     021 - Dalis klübü

    Öğlene kalmadan Ürdün'ün çöllerindeyiz. Rotamız Ölü Deniz ya da diğer adıyla Lut Gölü. Kenarında muhteşem iki otel var. Ucuzunu seçip kendimizi göle atıyoruz. Suda batmak imkansız. Tuz oranı %30muş. Ticari dalgıçlar batabilmek için 40 kilo ağırlık takıyorlarmış. Saatlerce ılık su ve çamur banyosu keyfi yapıyoruz. Seleden tahriş olan yerlerimiz nedeniyle "yaraya tuz basmak" deyiminin ne demek olduğunu unutmamacasına öğreniyoruz. Otel nefis. Terasta günes batarken içilen bira muhtesem.


     

     @
     022 - Nemoyu buldum

    ##


     

     @
     023 - Balon

    Sabah tekrar yola düsüyoruz. Uzun bir yolculuk. Amman'da ögle yemegi için duruyoruz. Ürdün'de hiç motor görmememiz dikkatimizi çekiyor. O zamanki Ürdün Kralı Hüseyin, fazla motor kazasi oluyor diye birkaç yıl önce motorlari yasaklamış. Sadece devlet (PTT, polis, asker) motor kullanabiliyor. Bir de şimdiki Kral Abdullah yani oğlu. Oğlunun 5 tane motoru varmış. “Babanın yolu mu” diye sorsan “evet” diyebilecek adama yasak işlemiyor tabii.


     

     @
     024 - Yilan baligi

    Amman'da oyalanmadan dogru Akabe'ye sürüyoruz. Başkent ama bize göre bir çekiciliği yok. Akabe’ye varir varmaz ögleden sonra dalışını ayarlamak üzere Red Sea Diving Center, oradan onların tavsiyesiyle Jordan Suites Hotel'e gidiyoruz. Mohammad daldıracak beni. Babasi Kral'in dalış hocası. Annesi Türk oldugundan hemen kaynasiyoruz.


     

     @
     025 - Seninki de Göbek mi..

    Hayatimin dalisini yapiyorum. 20 metre civarina 50 – 60 metrelik bir kargo gemisini batirmislar ve sanki vinçle oturtmuslar gibi iki mercan reefinin üzerinde duruyor. Geminin altindan geçebiliyorsunuz. Yan yattigindan içindeki kargo bölümüne rahatlikla giriyorsunuz. Hatta solumamak kaydiyla gelen dalgiçlarin oksijenlerinin kaçamadigi bir kargo bölümünde maskenizi çikarabiliyorsunuz. Aksam için bir dalis daha ayarlayip yemege gidiyoruz.


     

     @
     026 - Petra'da Arkadasim essek

    Akabe çok şirin bir sahil kenti. Hemen karşıda Israil'in Elat kenti, biraz aşağıda Mısır’ın ışıkları görünüyor. Zaten 25 km Güneyde de Suudi Arabistan sınırı var. Ayaklarının ucunda yükselsen üç ülke daha görecekmissin gibi geliyor. Akşam dalışı da ayrı güzel ve kiraladığım sualtı kamerasiyla biraz fotograf çekiyorum. Görmedigim tek tehlikeli deniz canlisi köpek baligi kaliyor. Ama hiçbiri rahatsiz etmiyor. Dive master güvenlik sinirlarini zorlasa da problem olmuyor.


     

     @
     027 - Petra Devesi

    Sabah erkenden tekrar yola çikiyoruz. Bu sefer haritada gözümüze Wadi Rum diye bir yer çarpiyor. Oraya gitmeye karar veriyoruz. Iyi ki de öyle yapmisiz, Arabistan'li Lawrence filminde en çok geçen çöl sahnelerinin çekildigi ve adamın gerçekten yıllarca yaşadığı vadi. Gerçi Osmanlı’lara karşı tüm Arap Ülkeleri’ni ayaklandırıp bugün bile süren savaşların tohumunu attı, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne büyük katkıda bulundu ama adam sonuçta görevini büyük bir vatanseverlik ve özveri ile yaptığı için yine de takdir ettiğim bir kişilik. Lawrence Olivier oradaki rolü ile Oscar almıştı. Bu sene de Yaşam Boyu Başarı ödülü verdiler yanılmıyorsam.


     

     @
     028 - Kutsal Hazine Avcilari

    Kumların içine dört çekerler götürüp tur yaptiriyor. Isteyen çadirlarda geceliyor. Müthis bir doga. Inanilmaz manzaralar. Ögle yemegi ve ikindi çayinin ardindan gezinin en önemli ikinci mekani Petra'ya yola çikiyoruz.


     

     @
     029 - Hazine önü

    Yine mükemmel bir zamanlamayla günes batarken Petra'dayiz. Orta kalite ve pahali bir otelde yatiyoruz. Burasi tamamen turistik oldugu için baska sansimiz yok. Ortadogunun en güzel tarihi alani oldugunu konusunda biz de hemfikir kalıyoruz. Burası dünyada “mutlaka görülmeli” listelerinn başında yer alıyor hemen her otoriteye göre. Ikinci nefes kesilme vakasini bir kilometrelik, iki taraftaki kayalar en az 60 metre olan daracık bir geçitte yürürken, karsimizi duvara oyulmuş dev tapınağı gördüğümüzde yaşıyoruz.


     

     @
     030 - Nabatinilerin izinde

    ##


     

     @
     031 - Gel beraber Camel Trophy'e katilalim

    Gökyüzünü zor gördüğünüz gerçekten daracık ve kendinizi minnacık hissettiğiniz kayalar arasında kıvrılan yolun sonundaki bir meydanda bütün heybeti, haşmeti, ihtişamı ile adeta suratınıza patlıyor. Hazine demişler ama içinde hazine olduğunu umanların uydurması muhtemelen, çünkü tapınak olarak kullanılırmış zamanında.


     

     @
     032 - Hangimiz don Quixote

    ##


     

     @
     033 - Camel Trophy

    Saatlerce at, esek, deve marifetiyle kilometrelerce karelik alana yayilmis bu medeniyeti geziyoruz. Siz de giderseniz bu keyifli yolları deneyebilirsiniz gezmek için. Yoksa ciddi yorulabilirsiniz. Akşam üstü tekrar yola çıkıp Şam'a kadar gitmeye karar veriyoruz.


     

     @
     034 - Deveci

    Pazartesi sabahı toplantıma rahat rahat yetişiyorum. Günlerden Cumartesi, akşam üstü.


     

     @
     035 - Dönüs yolu Wadi Rum

    Akşam 9 civarında vardığımız Suriye sınırında beni büyük bir sürpriz bekliyor. Pasaportum yok! İki motor bir anda tepeden tırnağa soyuluyor, kirli çorap içlerine kadar araniyor, yok. Askerler ellerinde tüfeklerle tepemizdeler. Yarım saat bulamayacağımızı bile bile iki koldan aramamıza rağmen hatırlıyorum ki Akabe'de otele pasaportu verdim ve heyecanla dalışa gittim. Cezmi gelmeyip otelde kaldığı için kendisininkini geri almış, benim de aldigimi sanmis. Benimki otelde. Arıyorum, memur çok özür diliyor unuttugu için. "Benim aceleciliğim, senin suçun değil" diyorum ve akşam Akabe Amman arası çalişan ve güvenilir bir otobüse vermenin en seri yol olacağına karar verip kös kös 200 kilometre yolu geri dönüyoruz ve Amman'da bir otelde yatıyoruz. Ertesi gün saat 12'de elimizde pasaport son gaz yola çıkıyoruz. Aslında Laskiye yani Suriye’nin Akdeniz sahilini tarıyarak geri dönecektik ama şimdi zaman kalmadı, en kısa yoldan döneceğiz.


     

     @
     036 - Cez, ben, Wadi Ru

    İki ülke sınırı geçerek, hiç yemek molasi vermeden, benzin için kısacık durduğumuzda muz, çikolata, su ile beslenerek benim motorun son gücü, Cez’in yarıya yakın gücü ile gazlıyoruz. Yollar Arap ülkelerinden beklemediğimiz kadar, daha doğrusu Türkiye’dekinden çok daha düzgün ama buna rağmen ikimiz de perişanız. Gözlerimiz kan çanağı. Hava 7 gibi kararınca işler daha da zorlaştı. Önümde giden Cez’in motorunun stop lambasını zar zor seçiyorum ve onu takip ediyorum. Bazen ben öne geçip bir arabanın stop lambasının peşinden uzun süre gidiyoruz. Başka türlü yolu takip etmek mümkün değil.


     

     @
     037 - Nabatinilerin oymalari

    Artık Türkiye sınırını da geçtiğimiz, 7-8 yüz kilometreyi geride bıraktığımız ve Adana’ya gelmemize birkaç yüz kilometre kala Cez önümde sağa çekip duruyor. “Benden buraya kadar. Ben bittim. Sen beni burada bırak, nereye yetişiyorsan yetiş kardeşim. Benim acelem yok zaten” diyor. “Etme Cez, yapma Cez diye yalvarıyorum. Nasıl bırakayım adamı gecenin karanlığında, otoyolda hem de tekbaşına... Biraz asfalta yatıp yıldızları seyredip dinleniyoruz. Biraz çikolata, bir sigara derken Cez toparlanıyor. Bin civarında kilometreyi iki ülke katederek rekor zamanda alıyoruz ve 3’e doğru Adana’da bir arkadaşımın oteline kapağı atıyoruz. 15 saat durmaksızın son gaza yakın motor kullanmışız. Cez adeta bayılıyor. Benim öyle bir lüksüm yok. Motoru garaja bırakıp sabah 6’da kalkıp havaalanına gidiyorum. Allahtan 7 uçağında yer buluyorum. Sabah trafiğinde 9 buçukta Nişantaşı’ndaki evimdeyim. Hemen yol toz toprağını zar zor temizlediğim aceleci bir duş, traş, üst baş değişiyor ve sadece 10 dakika gecikmeyle Hilton’un lobisinde müşterilerimle buluşuyorum. Her zaman dakik olmama alışık Cathy saatine bakıp “Traffic?” diyor.


     

     @
     038 - Rum Vadisi

    “Yeah. Traffic” diyorum içten içe attığım zafer çığlıklarının duyulmadığını umarak.

    Cez iyi bir uykudan sonra o akşam, motorum birkaç hafta sonra yine kamyon sırtında, kırık dökük geliyor İstanbul’a. Her sene en az bir hafta bu tür bir yol yapacağımıza söz veriyoruz ama bir daha hiç yapamıyoruz.

    Gönderilen Jul 06 2008, 12:18 AM Yayınlayan Anonymous Ne ile 16 comment(s)
Kullanim sartlari, telif haklari ve çekinceler © RideTurkey.com 2007
..x