in

Fatih KOLELI

Spartakus


  •   Mersin - Sibirya - Mersin 8.100 km

    Thu, Sep 06 2007 0:52
    15,619 Okundu  

     Türkiye  Rusya


     

    Başlangıç:
    2004 yılı sonbaharında Pamplona’ya yeniden gitmeyi planlarken bir sonraki turun Asya’yı baştan başa geçmek olması gerektiği konusunda bir fikir oluşmuştu ve 2005’in temmuz ayında San Sabastian’dan Atlas Okyanusunu kucakladıktan sonra Asya’nın derinliklerine dalıp, oradan pasifiğe ulaşmayı kafama koymuştum. 2006 da Mersin-Vladivostok turunu yapmak istediğim alman arkadaşım yeni bir işe başlamış ve gelememişti. Bunun üzerine daha kısa olan Orta Asya turunu, -İran, Azarbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan- mersin, eşimle birlikte yapmış, ilk Asya deneyimini edinmiştim. Çok keyifli bir tur olmuştu.

    2007 için tek başıma yapmayı göze aldığım Asya turuna başka talipler de oluştu. İlk başta üç kişiydik. Son anda arkadaşlardan biri gelemedi ama İstanbul’dan Cem bey bu işi ciddi olarak yapabileceğini ve kararlı olduğunu açıkladı. Tek problem Rus vizesiydi. Bu vize benim için 30 günlükten fazla olamıyordu ve bu yolun (gidiş-geliş yaklaşık 22 bin km) bu süre içinde yapılması zor hatta imkansız görünüyordu. Uçak alternatifi fiyatını öğrenince daha işin başında yattı. Motorun Moskova’dan Vladivostok’a uçması için toplam maliyet 3000 doları buluyordu ve bu rakam bu turun toplam bütçesi olarak planlanmıştı. Turlarımda sponsor olmadığı için düşük bütçeli kalmak zorundalar. Amatör ruhun özgürlüğü ancak bu şekilde muhafaza edilebiliyor.

    İleriki sayfalarda daha detaylı anlatacağım ama burada sadece şu kadarını belirteyim: Tren alternatifi de zaman nedeniyle yattı. 11 günde Moskova’dan Vladivostok’a gelecek motorun 13-14 günde ancak teslim alınabileceğini Moskovada öğrenmiştik. Ben, Cem beye ilk tanıştığımızda “Baykal’da balık yer geliriz.” demiştim ve gerçekten de yarı şaka yarı ciddi söylediğim bu lafa geliyorduk. Her ihtimale karşı Moğol vizelerimizi de alıp yola öyle çıkacaktık. Belki Moğolistan yapabiliriz diye hani. Kısacası bir A, bir B ve bir de C planımız vardı. Gidebilirsek ana hedef Vladivostok olacaktı (plan A); Vladivostok’a gidemezsek moğol yapacaktık (plan B) ve bu da olmazsa son olarak Baykal yapacak, balığımızı yiyip dönecektik (plan C). Rakımızı yanımızda olacaktı. Mesafe olarak kağıt üzerinde Baykal gidiş dönüş yaklaşık 14 bin km, Moğol-Ulaan Batar 16 bin ve Vladivostok 22 bin km oluyordu. Türkiye’den çıkış, Türkiye’ye dönüş en fazla 35 güne sığmalıydı. Bu, evdeki hesaptı.

    Hazırlıklar:
    Her yıl olduğu gibi bu yıl da bütün vize işlemlerimizle Ankara’dan “AKIN DANIŞMANLIK” uğraştı. Ukrayna ve Moğolistan için benim vize ihtiyacım yoktu ama Cem beyin bu vizeleri de alması gerekliydi. Moğollar orta asyanın en sert, kaba insanları olarak bilinir. Daha kapıda dalaşmayalım adamlarla diye ben de her ihtimale karşı bir moğol vizesi aldım. Motorlara büyük bir hazırlık yapmadık. Sadece katalitik konvertörlü egzosları (koruma amaçlı) çıkartıp yerine basit birer sistem taktık. Kurşunsuz benzini her yerde bulmak mümkün olamayabilirdi. Top-case almadık; sadece yan çantalarla ve sosislerlerle yola çıktık. Yanımızda her türden yağmurluğumuz ve tam teşekküllü kamp malzemelerimiz vardı ama kamp malzemelerini hiç kullanmadan geri getirdik. Her yerde kalacak bir mekan bulduk. Yeteri kadar da yedek parça almıştık ama ne mutlu ki hiç birisine gereksinimimiz olmadı.


     

     @
     001 - 2007-08-11 04:32

    Ukrayna gemisi Temmuz ayının 13’ünde öğleden önce İstanbul’dan kalkacaktı. Bu nedenle Mersin’den ayın 11’inde sabah erken yola çıkıp akşam 20.00 de FSM Köprüsü’nün çıkışında Cem beyle buluştum.


     

     @
     002 - 2007-08-11 20:51

    EMOK toplantısında. Köfteler nefisti.


     

     @
     003 - 2007-08-11 20:53


     

     @
     004 - 2007-08-13 08:39

    Motorlar Karaköy gümrük alanında. 


     

     @
     005 - 2007-08-13 12:36

    13 temmuz sabahı saat 9 da motorları gemiye bindirip bağladık ve saat 12 gibi gemi Odessa’ya doğru hareket etti. Keyifli başlıyordu. Gemideki alemimiz iyidi. Kamaramızda bir Gagauz türkü bayan, bir Hataylı ve biz vardık. Hataylı (Müsellim bey) epey zamandır Ukrayna’daymış. Bize gemiden indiğimizde yardımcı olacak. Ertesi sabah gemi Odessa limanına yanaştı ve biz motorları indirdik.


     

     @
     006 - 2007-08-13 23:05


     

     @
     007 - 2007-08-14 11:39


     

     @
     008 - 2007-08-14 11:41

    Odessa göründü. Limanda iki Türk gemisi var.


     

     @
     009 - 2007-08-14 14:42

    Bürokratik işlemler fazla uzun sürmedi. Hataylı arkadaşın dil bilmesi bizim burada işimizi kolaylaştırdı. Bugün Odessa’da kalacağız. Hataylı yine devreye giriyor ve bir arkadaşının evini bize 50 dolar karşılığı pansiyon olarak ayarlıyor. Öğle yemeğine Hatay’ın meşhur “sini kebabı” var ve nefis olmuş, gemide verdiği sözü tutuyor. Bu Hataylı oldukça maharetli... Keyifle tüketiyoruz. Motorları sağlam bir stayankaya (garaj) koyduk, rahatız. Yemekten sonra Odessa’yı gezmeye çıkıyoruz. Ukrayna güzellerini seyrediyoruz. Bu kadar güzel ve tipli insanı sadece buralarda yarattığı için yaradana iltifattan alamıyoruz kendimizi. Karadeniz’in güneyindekiler ve kuzeyindekiler... Tamamen farklı, olur mu böyle!


     

     @
     010 - 2007-08-14 18:23

    Hataylı (sağda) ve ev sahibimiz yemekte.


     

     @
     011 - 2007-08-14 18:24

    Müsellim bey Sini Kebabı yaptı.


     

     @
     012 - 2007-08-14 19:49

    Odessa bana biraz bakımsız gibi geldi. Yollar, binalar hatta arabalar Kiev’den farklı. Bir iki fotoğraf çekiyorum. Sahile iniyoruz. Kalabalık. Üstünü çıkartan denize atlıyor. Biraz oturuyor, bir iki bira içip dönüyoruz. Ertesi gün kahvaltıdan sonra ev sahibiyle ve Müsellim’le vedalaşıp Kiev’e doğru yola çıkıyoruz. Hava güzel. Keyifli bir yolculuk oluyor. Yolda zaman zaman durup kahve içiyor, etrafı seyrediyoruz. Kiev’e geldiğimizde otel ararken bir motorcu rastlıyor ve hesaplı bir otele götürüyor bizi (30 dolar). Bu geceyi ve bir sonrakini burada geçireceğiz. Rusya vizesi 17’sinde başlıyor bu nedenle biraz da vakit geçiriyoruz. Sınır çok uzak değil yaklaşık 300 km kadar. 16 temmuzu Kiev’i dolaşarak geçiriyoruz. Burası Odessa’yla karşılaştırılamayacak kadar bakımlı ve görkemli. Yolda yanımızdan iki Bentley ve bir Maybach geçti. Ukrayna belli ki AB’den esaslı destek alıyor. Zenginler. En azından böyle bir izlenim ediniyoruz. İnsanlar kibar, medeni ve hele de bayanlar çok alımlı. Tek kusurları kadın erkek demeden yere tükürüyorlar. Bu alışkanlığı anlamak mümkün değil.


     

     @
     013 - 2007-08-14 19:50

    Odessa’dan görüntüler.


     

     @
     014 - 2007-08-14 19:50

    Odessa’dan görüntüler.


     

     @
     015 - 2007-08-14 20:00

    Odessa’dan görüntüler.


     

     @
     016 - 2007-08-14 20:03

    Odessa’dan görüntüler.


     

     @
     017 - 2007-08-14 20:16

    Odessa’dan görüntüler.


     

     @
     018 - 2007-08-14 20:26


     

     @
     019 - 2007-08-14 20:35

    Odessa’dan görüntüler.


     

     @
     020 - 2007-08-15 21:06


     

     @
     021 - 2007-08-16 11:03

    Yol oldukça kalabalık ama trafik düzenli. Asfalt kaitesi iyi. Benzin sıkıntısı kesinlikle yok ve fiyat 80 cent dolayında. Yolculuğumuz esnasında benzin gideri hiç dikkate almayacak kadar (en azından benimki) az tuttu. En pahalısı konaklama elbette. Yiyecek, kaliteden taviz vermeden, çok hesaplıya getirilebilir ama alış-verişe gidilecek, malzemeler yanımızda taşınacak vb. derken hazırı tercih ediyoruz ama yiyecek de o kadar pahalı değil. Fiyatlar bizdekiyle kıyaslanabilir. Hele bir de şu ‘turist kazığı’ olmasa ciddi anlamda ucuz olabilecek ama gerek Ukrayna’da, gerekse Rusya’da turist olduğumuzu anlayıp bizi esaslı kazıkladılar. Ciddi lüks restoranlar bu nedenle bizim için daha hesaplı duruma geldi. Hiç değilse menüde fiyatlar yazıyor ve kontrol edilebiliyor. Küçük restoranlar her zaman bela oldu. Sipariş zor, anlaşmak zor. Yanlış anlamak ve anlaşılmak daha kolay. Bu seyahatta lahana çorbası içmekten midem isyanları oynamaya başlamıştı (gerçi Cem bey çorbayı seviyor ama işin özü, adını bildiğimiz için sıkıştığımız yerde “borch” dedik :).


     

     @
     022 - 2007-08-16 12:15


     

     @
     023 - 2007-08-16 12:23


     

     @
     024 - 2007-08-16 12:26


     

     @
     025 - 2007-08-16 12:27


     

     @
     026 - 2007-08-16 12:32

    Güzel Kiev den görüntüler

    Kiev’i 17 temmuz sabahı terk ediyoruz. Bugün Rus vizemiz başlıyor ve biz Rus sınırında olacağız. Elimdeki harita çok iyi değil ama gps’e güvenerek gidiyoruz. Levhalarda ‘Moskova’ yazıyor zaten. Ama bir anda kendimizi Belarus sınırında buluyoruz. Polis, Belarus’a geçişin benim için sorun olmayacağını ama Cem bey için vizesiz giremez diyor. Gps de görülen yolun az bir kesimi Belarus’a giriyor ve oradan Rusya’ya geçiyormuş; benim de dikkatimden kaçmış. Gümrükçülerin haritasından gerekli notları alıyor, öyle devam ediyoruz. 30 km fazladan yol gelmişiz. Bu mesafeyi geri dönüp, gelirken kaçırdığımız dar, bakımsız bir yola sapıyoruz. Rus sınırına kadar (30-35 km) bu dar yol götürüyor bizi ama arka arkasına köylerin içinden geçtiği için ilginç oluyor. Ukrayna köylerini görüyoruz. Kiev’deki ihtişamla alakası yok. Tam bir köy yaşamı. Tavuk tepelememeye dikkat ediyoruz. Yoldan kaçmıyor bu mahlukat! Odessa’dan buraya kadar olan kesim tamamen düzlük, yeşil bir ova. Aslında motorcunun kabusu bir yol ama şimdilik keyifli.


     

     @
     027 - 2007-08-17 09:35

    Bize değişik geldiği için yaklaşık 1200-1300 km lik bu yol, sıkıntı yaratıp bizi bunaltmıyor. Zaten fazla sürat yapmak trafikten ve pusuda bekleyen polislerden dolayı mümkün değil. Süratimiz en iyi gittiğimiz yerde 100 km/h oluyor. Genelde 70-90 gidiyoruz. Hakiki endurocu sürati yani. Ben bu sürate alışkınım ama İstanbul sürücüsü arkadaşım bazan bunalıyor ve süratleniyor. Bu süratlenme ona “biraz” dolara maloluyor. Ben seslenmiyorum, disiplinli kullanmayı o da öğrenecek nasıl olsa. Endurocu olmanın bir bedeli var elbette


     

     @
     028 - 2007-08-17 09:35

    Kiev’den sonra Rusya’ya doğru.


     

     @
     029 - 2007-08-17 09:36

    Motorcular takılırmış.


     

     @
     030 - 2007-08-17 15:49

    Artık Rusyadayız. Bir yol manzarası.


     

     @
     031 - 2007-08-18 10:35

    Rusyadaki ilk otel.

    Sonunda Ukrayna’yı çıkıp Rusya’ya giriyoruz. Motorların sigortası yapılıyor ve bir “taşıt transport belgesi” veriliyor. Daha sonra göreceğimiz üzere bu taşıt transport belgesi, ki ben buna “motorun vizesi” diyorum, başımıza epeyce iş açacak ve bize soğuk ter döktürecek. Ama burada bir şeyin farkında değiliz, onlar bizi, biz de onları anlamadan konuşuyor, belgelerimizi toparlıyoruz. Evraklar doldurulurken bir asker almanca biliyormuş, bize epeyce yardım ediyor. Almanca bir burada, bir de Irkutsk’da Polonyalı motorcularla konuşurken işimize yaradı. Geri kalan yerlerde hep ingilizce anlaştık/anlaşamadık. Türklerin olduğu yerde elbette Türkçe!

    Çok önemli bulduğum bir noktayı burada vurgulamak istiyorum. Gidilecek ülkenin dili az da olsa öğrenilmeli. Ben Kril alfabesini iyi çalışmıştım, okuyabiliyordum ama bu ancak yoldaki levhaları ve haritayı okumak için yeterli oldu. Günlük hayattan en az 500 kelime bilmeyi çok isterdim. İnsanlar yabancı dil bilmiyor. Gençler okul ingilizcesini anlıyor ama konuşmuyor. İletişim kurmak imkansız olunca gezinin tadı kaçıyor. Bu seyahatta en can acıtan nokta bu oldu. Güney Amerika turu için ispanyolca öğrenmeye kesinlikle karar verdim. Dil bilmemenin acısı hiç bu seyahatimdeki kadar belirgin olmamıştı. Bu nedenle dil olmadan gezi, gezi olmuyor diyorum.


     

     @
     032 - 2007-08-18 16:06

    Sınırdan geçtikten sonra Moskova’ya olan uzaklık yaklaşık 600 km. Günün yarısı geçtiği için bugün başkente ulaşmak mümkün olmayacak. Akşama doğru yaklaşık 250 km yolu arkamızda bırakıp ve Braynsk girişindeki otelde yattık. Motorlar yine mükemmel korunan, otele ait bir stayankada. Temiz bir otel (60 $) ve burada ilk kaydımız yapılıyor. Rusya’da kayıt zorunlu; turistler de, başka kentlerden gelen Rus vatandaşları da, bunu gittikleri yerlerde yaptırmak zorundalar. Şehirlerdeki otellerde kalındığında istek üzerine kayıt otomatik olarak yaptırılıyor. Rusya sınırından çıkarken kimse kontrol etmedi o da ayrı. Ancak yaptırılması zorunlu! Aksi takdirde yüklü bir rüşvet almak/ödemek için geçerli bir bahane. Ancak kaydı her yerde yaptırmak teknik olarak mümkün olmadığından, büyükçe bir şehre gelindiğinde kayıtlı olmayan günlerin kayıdını ücret karşılığı yaptırmak da mümkün. Biz en son Soçi’ye geldiğimizde 100 dolar karşılığında yaptıramadığımız tüm kayıtlarımızı tamamladık.

    Ertesi gün (18 temmuz) Moskova’ya yaklaşık 400 km lik bir mesafe var ama yol kalitesi iyi ve yoğun trafiğe rağmen ilerliyoruz. Moskova’nın etrafında içiçe üç adet çevre yolu var. En içtekine kadar ilerleyip bir benzincide duruyoruz. Buradan bizim üniversitede çalışan bir arkadaşımın amcasının oğlunu arıyorum ve o gelip bizi olduğumuz yerden alıyor. Tanrıkulu (Azeri), bizi evinde bir gece misafir ediyor. Ertesi gün tren istasyonuna gidip motorlar ve kendimiz için Vladivostok’a gitmek amacıyla birinci elden ilinti bilgi almak istiyoruz. Moskova’da 6 adet istasyon varmış ve hangisinin bizim aradığımız olacağını, gerekli bilgileri benim temin etmem imkansız. Bu nedenle Tanrıkulu bizimle tren istasyonuna gelerek bize yardımcı oluyor. Konuşmalardan şu önemli sonuç çıkıyor: Trenle motorları göndermek mümkün. Fiyat olarak kilo başına yaklaşık 1.5 $ ödemek gerekiyor ama motorları Vladivostok’ta ancak 12. veya 13. günde alabileceğiz. Trenle bizim oraya ulaşmamız 7 gün sürüyor (yaklaşık 9500 km ve kişi başı 500 dolar). Yani orada gereksiz yere 5-6 gün bekleyeceğiz ve ilaveten bir dolu da bürokrasi işin içerisinde. Ama esas problem zaman. Toplam 30 günün 2 si geçti zaten ve trenle (gece+gündüz) 7 günde gidilen yeri bizim 15 günde motorla geri dönmemiz imkansız. Tek alternatif uçak ama o da başta yazdığım gibi bütçe meselesi oluyor ve Vladivostok hedefi (plan A) yerini Ulaan Batar’a bırakıyor. “Baykal’da balık yer Moğol’a geçeriz” deyip Moskova’dan ayrılıyoruz.


     

     @
     033 - 2007-08-18 16:57


     

     @
     034 - 2007-08-18 20:34


     

     @
     035 - 2007-08-18 20:40


     

     @
     036 - 2007-08-18 20:40


     

     @
     037 - 2007-08-18 20:46


     

     @
     038 - 2007-08-18 20:46


     

     @
     039 - 2007-08-18 20:51


     

     @
     040 - 2007-08-18 20:58


     

     @
     041 - 2007-08-18 20:59


     

     @
     042 - 2007-08-18 21:15

    Moskova’dan görüntüler.


     

     @
     043 - 2007-08-18 21:25

    Moskova’dan görüntüler.


     

     @
     044 - 2007-08-18 21:25

    Moskova’dan görüntüler.


     

     @
     045 - 2007-08-18 21:37

    Moskova’dan görüntüler.


     

     @
     046 - 2007-08-19 09:08

    Tanrıkulu


     

     @
     047 - 2007-08-19 09:10

    ve Moskova Polis Akademisinde okuyan oğlu Namık.


     

     @
     048 - 2007-08-20 03:35

    Daha Moskova’yı çıkar çıkmaz hava kararıyor çiselemeye başlıyor ama henüz ciddi bir yağmur yağmıyor. Hava bir açıyor bir kapıyor. Hedef Kazan şehri ve önümüzde Rusya şartlarında kısa bir yol var. İlk gün aşırı yoğun trafikte Vladimir şehrini geçiyor ve Nowgorod’da bulduğumuz bir otelde yatıyoruz. Bedelini ödediğin müddetçe otel bulmak hiç bir yerde sorun olmuyor.


     

     @
     049 - 2007-08-20 08:16


     

     @
     050 - 2007-08-20 08:17

    Vladimir Kenti.


     

     @
     051 - 2007-08-20 08:18

    Vladimir Kenti.


     

     @
     052 - 2007-08-20 10:44


     

     @
     053 - 2007-08-20 12:19


     

     @
     054 - 2007-08-20 12:37


     

     @
     055 - 2007-08-20 12:37


     

     @
     056 - 2007-08-20 14:03

    Yollardaki tuvaletler evlere şenlik. Lüks bir jipin içinden çıkan muhteşem giyimli, fotomodel misali bir bayan bu tuvalete gidip oturabiliyor... İnanılması güç. Helede her deliğe birinin tünediğini düşünmek, benim hayal gücümü aşıyor ama aşağıdaki fotoğrafta görülen tuvalette beş delik vardı.


     

     @
     057 - 2007-08-20 14:57


     

     @
     058 - 2007-08-20 15:43


     

     @
     059 - 2007-08-20 15:45


     

     @
     060 - 2007-08-20 15:54


     

     @
     061 - 2007-08-20 15:58

    Rusya’dan doğa/yol manzaraları


     

     @
     062 - 2007-08-20 16:24


     

     @
     063 - 2007-08-21 10:08

    Bu teyzeler bize tütsülenmiş balık sattılar. İyiydi.


     

     @
     064 - 2007-08-21 10:19


     

     @
     065 - 2007-08-21 10:51


     

     @
     066 - 2007-08-21 12:00

    Ertesi gün akşam Kazan şehrine geldiğimizde bir Lada içerisindeki iki Rus bizi güzel bir otele getiriyor ve buraya yerleşiyoruz. Yakındaki süpermarkette alış-verişi tamamlıyor ve bir şeyler atıştırıp yatıyoruz.


     

     @
     067 - 2007-08-21 13:51

    Buraya kadar yol çok kalabalık ve yer yer bozuk. Ara ara yağan yağmurla ıslanan yol buz pateni yapacak kadar kayganlaşıyor. Motorları tutmak gerçekten zorlaşıyor ve süratimiz 20 km/h ya kadar düşebiliyor. Bu arada benim “but” da alışkın olmasına rağmen acıyor ama Cem bey 12-15 saatlik sürüşlerden pek keyif almaz oldu. “Acıyooor, yara oldu, çıban çıktı!!” diye yakınmaları arttı. İkide bir “Ben senin kadar sporcu değilim, 115 kiloluk adamın orası burası ağrır!” deyip duruyor. Bütün ciddiyetimi takınıp “endurocu yakınmaz” diyorum inadına, hani biraz takılayım da keyfi yerine gelsin diye ama EMOK üyesi bu ufak tefek(!) adam bana ısrarla “ben endurocu değilim, başlarım endurosuna...” diyor.


     

     @
     068 - 2007-08-21 14:39

    Yolda Alexander ve Jeni ile tanıştık. Bir Transalple Kuzeye gidiyorlardı.

    Kazan’dan sonra Ufa denilen şehre kadar epeyce bir yol var (yaklaşık 1000 km). Bu yol bizim için gerçekten bir dayanıklılık testi gibi. Buraya kadarki kesimde ara ara yağan yağmur sürekli yağmaya başladı. Hem de ne yağmur. Her bir damla nohut danesi kadar. Bu kadar suyu nereden bulur bu bulutlar anlaşılır gibi değil. Bu yağmurun üçte biri Türkiye’me yağsa her taraf orman olur, hatta insanlarım bile kök salar, yeşerir, uzar. Her taraf yemyeşil ama yağmurdan bataklık olmuş. Yol derseniz gözün alabildiğine, cetvelle çizilmiş gibi. Ne bir tepe var, ne de viraj. Komşu şehir denildiğinde aradaki mesafe yaklaşık 1000 km. Edirne’den Kars’a 1700 km olduğu düşünülürse ne demek istediğim daha iyi anlaşılır herhalde. Bu gün 14 saate toplam 400 km yol alabildik. Beş gün yol aldıktan sonra haritaya bakıp gelinen yolun bir kaç santim olduğunu görünce ister istemez panikliyor insan ve hiç durası gelmiyor. Önümüzde Baykal’a kadar daha o kadar uzun bir yol varki...


     

     @
     069 - 2007-08-21 19:13

    Nihayet bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında Ufa denilen kente geldik ve burası zaman olarak Türkiye’den üç saat ilerde (İrkutsk’a vardığımızda bu fark 6 saate çıkacak). Uralların eteğindeki bu kent, yağmur altında bizde hiç de sıcak bir izlenim bırakmadı. Güç bela bir otel bulup yerleştik ama pahalı bir otel (180 $). Sabaha kadar deli yağdı. Sabah kalktığımızda yine bardaktan boşanırcasına yağıyor ve resepsiyonda, bu yağmurun bir hafta devam edeceğini söylediler. Aslında, edindiğim bilgilere göre bu günler, buraların en kurak olduğu dönemler. Herneyse, günler hızlı geçiyor, biz yavaş ilerliyoruz.


     

     @
     070 - 2007-08-22 10:17


     

     @
     071 - 2007-08-24 18:22


     

     @
     072 - 2007-08-25 07:37


     

     @
     073 - 2007-08-25 07:42


     

     @
     074 - 2007-08-25 07:44

    Ufa’ya geliş. Yağmurdan gidemiyoruz. Benzincide yağmurun dinmesini bekleyiş. Ve tren...’den manzaralar

    Ufa’dan çıkarken ıslak motora binmek insanın içinden gelmiyor ama devam etmek zorundayız. Yola çıkıyoruz; 4 saat sonra aldığımız yol 50 km. Gidilmiyor. Yol arap sabunuyla yıkanmış gibi kaygan ve köpürüyor. Bol miktarda mazot, yağ ve pislik var. Motorlarla dans edercesine ilerlemeye çalışıyoruz ama kayıyor. Arka teker hep yanımıza gelmek istiyor. Benim arka teker bunu başarıyor ama düşük süratte olduğundan çantadaki çiziklere razı, kaldırıp devam ediyoruz. TIR’lar bile kayıyor. Bu illet kamazların mazotları bir yerlere akacak elbette. Bir benzinciye gelince duruyor ve bir durum muhakemesi yapıyoruz. Eğer 4 saatte 50 km yol yapacak olursak koyduğumuz hiç bir hedefimize ulaşamayacağız. Ayın 23’ü olmuş ve biz Moskovadan ancak 2000 km gelebilmişiz. Yani, günde 12-15 saat motor üzerinde olmamıza rağmen 5 günde alınan yolun hepsi bu. Daha önümüzde 4500 km yol var. Ufa’ya dönüp, motorları bir garaja koyup trenle Baykal’a gitmeyi öneriyorum. Cem bey dünden razı, hemen “evet” diyor. Ben kendim için adım “Uyar”, soyadım “Uyaroğlu” derim ama bu adamın bu uyumluluğuna hayranım. Geri dönüp motorları bir kapalı garaja koyuyoruz. Bir taksiye binip tren istasyonuna gidiyoruz ve burada da şansımız pek iyi değil; tren saat sabahın 3.30’unda. 6 saatten fazla bekleyeceğiz. Çaresiz 240’ar dolar verip biletlerimizi (Ufa-Irkutsk) alıyorum.


     

     @
     075 - 2007-08-25 16:09

    Dil bilmeyince bu saydığım işlemlerin aslında her biri aşılmaz bir probleme dönüşüyor. İngilizce bilen birini bulmak her zaman mümkün olmuyor. Bilen de zaten ancak kırık dökük biliyor. Örneğin kapalı bir park yeri aradığımızı anlatmak dehşetli bir sorun oldu. Bileti alırken öğrenciye benzettiğim bir gençten yardım aldım. Ama trenin hangi perondan kalkacağını bulmak, Cumhuriyet Gazetesi’nin bulmacasını çözmekten daha zor oldu. 11 peron var ve her an bir tren giriyor biri çıkıyor. Gerçi sonunda her şey bir türlü oluyor. Trenimizi de, vagonumuzu da, kompartımanımızı da bulduk ve yerleştik. Hedef Irkutsk. Yaklaşık 4500 km uzakta 3-4 gün gideceğiz. Altıncı günde motorlarla Rusya’da toplam 2100 km yol yapmışız. Bundan sonrası Baykal Gölü’ne kadar trenle oluyor.

    Trende her aradığımızı buluyoruz. Restoran var, yataklar temiz. Kompartımanda iki yaşlı teyze daha var. Tamara teyze oldukça cana yakın. 80 yaşındaki albay eşi bu kadın bizimle iletişim kuruyor. Bize yediklerinden ikram ediyor, işaretle bir şeyler söylüyor, boyuna anlatıyor ama tek kelime anlamıyoruz elbette. Sonra kendi kendine gülüyor. Diğeri biraz daha genç ama o da dilsiz. Anlaşmamız vücut diliyle oluyor. Türkiye’den gelip Baykal’a gitmek istediğimzi anlatabildiğimizde delisiniz işareti yapıyor, başlarını sallıyorlar...

    Keyifli bir tren yolculuğu oluyor. Yanımızda bir şişe 8 yıldız metaksa ve yeteri kadar votkamız var. Benim içkiyle fazla aram yoktur ama ara sıra ben de bir iki yudum alıyor, restoranda bir bira içiyorum. Günler geçiyor. Pencereden gördüğümüz manzara Ufa’dan beri değişmedi. Hep düz ova ve bataklık. Bahar yeni gelmiş ve bahar çiçekleri henüz açmış. Buralarda kış aylarında ortalama sıcaklık -45 derece civarındaymış. -60’ın göründüğü Irkutsk’a az kaldı. Nihayet ayın 26’sı akşam Irkutska ulaştık (23 sabahı 3.30 da binmiştik). 4500 km civarında bir mesafeyi geride bıraktık. Motorla gelsek bu yolu 10 günde çıkaramazdık. Bu durumda Ulaan Batar’a bile zaman kalmıyor. Çünkü en az iki günde oraya ulaşırız ve bir iki gün de orada kalmak gerekir; ilaveten dönüş süresi. Böyle olunca da hesap ortada; yani, dönüş için hiç durmadan ve aksilik yaşamadan en az 20 gün gerekli ama tedbir olarak koyduğumuz 3-4 günü çıkarırsak bu kadar zamanımız kalmadı! Vizemiz olmasına rağmen Moğola girmekten de vazgeçmek zorunda kalıyoruz, maalesef (plan B de burada yattı).

    Trenden indiğimizde serin hava dikkat çekiciydi ve kapalı olmasına rağmen yağmur yoktu. Önce tren istasyonunda yine birini bulup iki gün sonrasına dönüş biletimizi aldırdım. Bir taksiye binip 75 km doğudaki Baykal gölüne gittik. Karanlıkta bile güzel görünen bu gölün sabahki görüntüsünü şimdiden merak etmeye başladım. Gölün kenarında oteller var. Bunlardan birine yerleştik ve akşam yemeğine otelin restoranında birer levrek siparişi verdik. İngilizce bilen bir garsona (ekonomi okuyan bir üniversite öğrencisi) bize sadece kendisinin hizmet etmesini söyledim. Balıklar hazırlanana kadar Cem bey de Türkiye’den beri sırf bu akşam için 11.000 km taşıdığımız rakıyı çantasından çıkarıp hazırladı. Balık ağlamamalıydı. Hedefe ulaşmamızı nefis limonlu levreğimizi yiyip, rakımızı içerek kutladık.


     

     @
     076 - 2007-08-25 18:23


     

     @
     077 - 2007-08-25 18:24


     

     @
     078 - 2007-08-25 19:01


     

     @
     079 - 2007-08-25 19:02

    “Baykal’da balık yemek” bu olsa gerek


     

     @
     080 - 2007-08-26 03:37

    Ertesi gün kalktığımızda gölün gerçekten muhteşem görüntüsüyle karşı karşıya geldik. Şansımızdan hava açıktı ve tatlı bır sıcaklık vardı. Hemen önünde durduğumuz bu göl dünyanın belli başlı tatlı su rezervlerinden (2.büyük) ve dünyanın en derin göllerinden birisiydi. Altay dağlarının kıyısındaki bu gölün fotoğraflarını ve özellikle de videosunu çektim. Epeyce bir dolaştık etrafında ama öyle yaya dolaşmakla keşfedilecek bir göl değil bu... Çok büyük. Kuzeye doğru bakıldığında bir açık deniz edasıyla duruyor. Üzerinde feribotlar çalışıyor ve bir kıyısından diğerine ancak gemilerle ulaşılıyor. Haftanın belli günlerinde yat turları oluyormuş ama bize rastlamadı. Günü baykal etrafında geçiriyoruz. Cengiz Han’ın anası bu gölün doğu yakasındaki köylerden birindenmiş. Şehirde de zaten zaman zaman çekik gözlülere rastlıyoruz. Hatta garsolardan bir genç de belli ki moğol kökenli.


     

     @
     081 - 2007-08-26 03:37


     

     @
     082 - 2007-08-26 03:38


     

     @
     083 - 2007-08-26 03:38


     

     @
     084 - 2007-08-26 03:39


     

     @
     085 - 2007-08-26 03:48


     

     @
     086 - 2007-08-26 04:10


     

     @
     087 - 2007-08-26 04:11


     

     @
     088 - 2007-08-26 04:11


     

     @
     089 - 2007-08-26 08:14

    Akşama doğru otobüsle tekrar Irkutsk’a dönüyoruz. Yine biçimsiz bir saatte Ufa’ya kalkan trene bineceğiz. Saatler burada TR ile 6 saatlik farka sahip. Rusya Federasyonu toprakları 11 zaman dilimi boyunca uzanır. Bu kadar farklı zaman dilimine yayılabilmiş tek ülkedir.
    Şehirde iki Polonyalı motorcuya rastlıyoruz. Sepetli urallarla Moskova’dan Irkutska 23 günde gelebilmişler ve vizeleri 30 günlük (bizimki gibi) olduğundan ciddi sınıtıya girmişler. Dönüş yolu için zaman kalmamış. Konsolosluğa sığınmayı düşünüyorlardı. Motorlarla gelsek biz de aynı duruma düşecektik. Üstelik oralarda bizim konsolosluk var mı yok mu açıkçası onu da bilmiyorum. Polonyalılar ciddi anlamda panik içerisindeydiler. Rus’un ne yapacağı belli olmaz. Uzatma olmuyormuş onu öğrenmişler telefonla. Başka çıkar yol arıyorlardı. Ya Kazağa, ya da Moğola girip (girebilirlerse) orada yeniden Rus vizesi alabilieceklerini söyledim. Bence başka çareleri yok. Önlerindeki zamanı bu ülkelerden birinin vizesini almak için kullanacaklar muhtemelen. Her neyse, onlara bakıp durumumuza sevindik ve trenle gelmeyi tercih ettiğimiz için kendi kendimizi kutladık. Bu arada bir çift tıp öğrencisiyle konuşurken onlar da Moğol’a geçmenin zor olduğunu, sınırda perişan edileceğimizi doğa olarak da buralardan farklı bir şey olmadığını söylediler. Bunları duymak da rahatlatdı bizi.


     

     @
     090 - 2007-08-26 11:10

    Bilet alırken ve trene binerken mühendislık fakültesi öğrencisi bu delikanlı yardımcı oldu.


     

     @
     091 - 2007-08-26 11:12


     

     @
     092 - 2007-08-26 11:12

    Irkutsk.


     

     @
     093 - 2007-08-26 12:06


     

     @
     094 - 2007-08-26 12:07


     

     @
     095 - 2007-08-26 12:07


     

     @
     096 - 2007-08-26 12:08

    Polonyalılar ve motorları.
    Trende biz yaşlarda iki rusla seyahat ediyoruz ama biri Krasnoyarsk diğeri de Omsk’da iniyor. Son gün çocuklu bir çift geliyor kompartımana ve eziyet başlıyor. Çocuk yüzünden önce havalandırma kapatılıyor. Daha sonra çocuk bir çanağa işetiliyor, bezi kompartımanın içinde değiştiriliyor ve kokudan durulmaz oluyor. Kısacası rahatımız bozuluyor. Adamlar uyarılara da aldırmıyorlar. Bu arada hedefe de yaklaşıyoruz. Ufa’ya geldiğimizde sabahın 8’i bura saatiyle ve hareket etmek için iyi bir zaman. Bugün ayın 31’i ve trenle gidip gelmek bize zaman kazandırdı. Buradan sonra hedefte Soçi var. 2014 yılında kış olimpiyatlarına hazırlanan bu kenti artık dünya tanıyor. Rusların Antalya’sı da burası. Önümüzde yaklaşık 2000 km.lik bir mesafe var ve vizemiz 16 ağustosta sona eriyor. Vakit bol, kendimizi üzmemize gerek kalmadı artık. Yağmur yağdığında motor kullanmama lüksüne bile sahibiz. Ufa’da motorlarımızı garajdan alıyoruz. Benim motorun aküsü tamamen boşalmış. Daha sonra bulacağım arızayı. Önceki turda taktığım, sonra da çıkartıp attığım projektörlerin kabloları nemden dolayı korozyona uğramış ve kısa devre yaparak aküyü bitirmiş. Bir ara kablosu bulmak zor olmadı. Garaj sahibi Rus benimle yakındaki bir tamirhaneye giderek bir ara kablosu ödünç aldı ve Cem beyin motoru benim aküyü doldurdu. Benimki çalıştıktan sonra problem kalmadı artık. Aküyü yenilemiştim zaten.


     

     @
     097 - 2007-08-30 12:22

    Ufa, motorları bırakmak için bizim açımızdan en isabetli yer seçimi oldu. Geri dönüşte daha önce geldiğimiz yerlerden geçmeden, yeni bir yola gireceğimiz düğüm noktası. Buradan itibaren istikametimiz önce güney-batı daha sonra da Karadeniz’e kadar güney olacak.

    Acele etmeden, kurallara uyarak ilerliyoruz. Polislerle muhatap olmanın hiç bir alemi yok derken, bir eyalet girişinde dur levhasında durmadan, yürüyüş temposunda ilerliyoruz. Arkamızdan bir kızılca kıyamet kopuyor. Vay efendim, ‘dur levhası’ varken durmamışız! Acil ceza ödememiz gerekiyor. Polisler 500 ruble ceza istiyorlar ama orada bir de Azeriyi durdurmuşlar. O bize 100 ruble vermemizi, bunlara yeteceğini, aksi takdirde raiç yükseleceğinden kendisinin de bu parayı ödemesi gerektiğini söylüyor. Biz de madem öyle raici yükselten biz olmayalım diye 100 rublede (4 dolar) ısrar ediyor ve Azerinin de yardımlarıyla mücadeleyi kazanıyoruz.

    Samara’ya ulaşmak zor olmuyor. Burası da diğer Rus kentlerinin aynısı. Zaten Moskova hariç tüm kentler birbirinin aynısı. Geniş caddeler, çirkin binalar. Pek nadir sanatsal değeri olan yapılarla karşılaşıyoruz. Bildiğimiz Lada Samara’ların imal edildiği kent. Ancak fabrika şehrin 30 km kadar dışındaymış. Gitmiyoruz. Fotoğraf çekmek de keyif vermiyor. Yağmurlu havada çekilen fotoğraflarda objektife sıçrayan suyun lekeleri var. Bir de, telefon, elektrik ve traleybüs telleri beni fotoğraf çekerken müthiş rahatsız ediyor ve bunlar her yerde varlar.


     

     @
     098 - 2007-08-30 17:43

    Yağmurda...

    Ukrayna ve Rusya olmak üzere motorlarla tek hatta yaklaşık 4000 km yol yapıyoruz. Dönüşüyle birlikte bu 8000 km. Gidiş-dönüş yaklaşık 8500 km de trenle oldu. Doğanın görüntüsü hemen hemen her yerde aynı. Ne bir dağ, ne de viraj var. Yoğun trafiğin yanı sıra yoldaki derin lastik izleri ve asfalt katlanmaları azami dikkat gerektiriyor. Yağmurdan fırsat bulduğumuz her yerde fotoğraf çekiyoruz ama farklı bir görüntü elde edemiyoruz. Ufa’nın çıkışından tibaren Urallar da buralarda iyice düzleşmiş durumda. Toroslarda yaşayan biri olarak bunlara tepe bile diyemiyorum. Ovadaki engebeler işte. Yalnız, alabildiğine ormanlık.


     

     @
     099 - 2007-08-30 17:54

    Yolda bulduklarımız...
    Armavir dolaylarında tarım sahaları başlıyor ve ayçiçeği tarlalarına rastlıyoruz.


     

     @
     100 - 2007-08-30 17:55


     

     @
     101 - 2007-08-31 09:56

    Az da olsa, bu denli keskin virajlar yok değildi...

    Moskova’dan Baykal’a kadar olan kesimde ciddi bir tarım sahasına rastlamadık. Tamamen bataklık. İnsanlar kışın hayvan yemi olarak kullanmak üzere ot balyaları yapıyorlar. Bunu Erzurumda da yaparlar, oradan aşinayım. Kışın bu kadar acımasız ve sert olduğu bir bölgede insanların başka çaresi de yok. Samara, Volgograd derken Stavropol’e geliyoruz. Burası illet bir şehir. Düz ovaya alabildiğine yayılmış, yaklaşık 800.000 nüfuslu tipik bir Rus bir kenti. Bir önceki kaldığımız yerde bir Gagauz türkü TIR sürücüsüyle konuşurken, ‘Stavropol’e girerseniz çıkamazsınız.’ demişti. Rusya’nın yolları zaten levha fakiri. Ben bunu bizim yollar için düşünürdüm ama beterin beteri var. Gideceğimz yol şehrin içinden geçiyor ve ister istemez kendimizi korkunç bir şehir trafiği içerisinde buluyoruz. O kadar dönemeç içinde birini kaçırınca yol kayboluyor. Sormak da pek işe yaramıyor. Bu arada, epeyce bir güneye indiğimiz için sıcak da hatırı sayılır derecede. Sonunda yanımdan geçmekte olan bir motorcuyu durduruyorum ve bizi kent dışına çıkartması için yardım istiyorum. Bu genç adam plakasını almak üzere polise gidiyormuş (Rusya’da pek az plakalı motor gördüm) ama işini gücünü bırakıp ingilizce bilen bir arkadaşını çağırarak bize yardım ediyor ve gelen arkadaşı yolun geri kalan kesimi için bilgi veriyor. Stabilize olan 18 km lik bir kesimde dikkatli olmamızı söylüyor. Yiletza, Armavir Tuapse ve Soçi olmak üzere yol güzergahımızı konuşuyoruz. Baykal’dan geldiğimizi duyan bu insanlar, ‘siz delisiniz, bu çılgınlık!!’ diyorlar ama iş işten geçmiş, biz o herzeyi yemişiz bile. Genç adam sonunda bizi kent çıkışına kadar motoruyla götürüp vedalaşıyor. Yiletza bir budist kentiymiş ve bir tapınakları varmış. Bunu duyunca seviniyorum; nihayet bir değişiklilik var. Önümüzdeki bu kentin bir çevre yolu olmasına rağmen biz kentin içine dalıp tapınağı buluyoruz. Hem dışından hem de içinden ayin esnasındaki görüntüleri kimseyi rahatsız etmeden alıyorum.


     

     @
     102 - 2007-08-31 12:47


     

     @
     103 - 2007-08-31 12:48


     

     @
     104 - 2007-08-31 18:50


     

     @
     105 - 2007-09-01 05:52


     

     @
     106 - 2007-09-01 08:01


     

     @
     107 - 2007-09-01 08:07


     

     @
     108 - 2007-09-01 08:13


     

     @
     109 - 2007-09-01 08:14


     

     @
     110 - 2007-09-01 08:21


     

     @
     111 - 2007-09-01 08:23


     

     @
     112 - 2007-09-01 10:34


     

     @
     113 - 2007-09-01 11:18


     

     @
     114 - 2007-09-02 07:52


     

     @
     115 - 2007-09-02 09:35


     

     @
     116 - 2007-09-02 14:32


     

     @
     117 - 2007-09-02 14:33


     

     @
     118 - 2007-09-02 14:35

    Nihayet ovadan çıkıyoruz.
    Rus gençlerin bozuk dediği kesime geldiğimizde yolun gerçekten fena halde bozuk olduğunu görüyoruz. Yolda yumruk büyüklüğünde taşların üzerinden geçiyoruz ve bir anda tırmanış başlıyor. Ne kadar bozuk olursa olsun, ayağa kalkıp gazı açıyorum. Hem tırmanış var hem de dönemeçler... Ne büyük keyif haftalardan sonra. Tozdan bembeyaz olmuş vaziyette zirveye ulaştığımızda bir restoran olduğunu görüp soluklanmak üzere duruyoruz. Aç değiliz. Ama benim yol arkadaşım restoran görür de dayanabilir mi? Hemen tatlı dilli bir rusa birşeler ısmarlıyor ve kendisi de arkasından gidiyor. Sonuçta masaya ızgarada pişmiş orta boy Isparta halısı kadar bir T-bone geliyor. Yanında kendisine iki çeşit çorba siparişi vermiş; birini içiyor birini tadıyor ama bu aile boyu pirzolaları aç olmasak da bitiriyoruz. Hesap kremalı bir kazık olarak geliyor... Ödeyip devam ediyoruz. Tepeyi indikten sonra bir yerde yatıyoruz. Ertesi gün Soçi’de olacağız.


     

     @
     119 - 2007-09-04 11:07

    Hava iyice ısındı. Yağmur belasından kurtulmuş gibiyiz. Rusyada ilk kez iki gün üst üste ıslanmadan yol alıyoruz. Dağlık, yeşillik bir alandayız; tipik Karadeniz bitki örtüsü başladı. Bu denize yaklaştığımızın bir işareti. Yol iyice virajlı, inişli çıkışlı ama çok kalabalık. 30-40 km/h ile ilerliyoruz. Adım başı polis var. Düz yollarda araba kullanmaya alışkın ruslar virajlı yollarda araba kullanırken tedirginler. Gidebilsek bizim için çok keyifli olacak ama kalabalıktan ve polis korkusundan gidemiyoruz. Küçük yerleşim yerleri geçiyoruz. Her tarafta pansiyonlar var. Denizi göremiyoruz ama uzakta olmadığı kesin, yürüyerek, bisikletle denize gidenler/gelenler var. Saatler sonra deniz görünür oldu ama her yer insan kaynıyor. Bir iki yerde durup su alıyoruz. Etrafı, insanları seyrediyoruz. Bu mesire yerlerine gelen Ruslar biraz daha mı güzel ne?! Kendi insanımı düşündükçe birilerinin adaletine yine iltifatta bulunuyorum! Bunlar ince, uzun boylu düzgün yapılı açık tenli güzeller. Evet, kelimenin tam anlamıyla güzeller. Bu güzelliği bilinçli olarak, bizi çatlatırcasına teşhir ediyorlar. Bugün ağustosun ikisi. Akşam Soçi’de olabiliriz. Bir gemi olduğunu, akşam 22.00 de kalkacağını öğrenip devam ediyoruz. Soçiye geldiğimizde saat 20.15 olmuş. Bir taksi ayarlayıp onun arkasından limana gidiyoruz. Bilet almak istediğimizde kasadaki kadın evraklara bakıp bilet veremeyeceğini, çünkü “motosiklet vizelerimizin” geçmiş olduğunu ve strafe (ceza) ödememiz gerektiğini söylüyor. Cin çarpmış gibi oluyoruz. Motoruyla yanımdan geçen bir Rusu (Anton) durdurup yardım istiyorum. Adam bize yardım amacıyla gidip gümrükteki polis ve askerlerle konuşuyor. Geldiğinde yapacak bir şey olmadığını söylüyor. Bu arada plakaları gören Türkler geliyor yanımıza.

    Soçi’de 4000 den fazla Türkiye Türk’ü varmış. İstatistik bilgisi olarak vereyim (Wikipedia). Rusya Federasyonunda yaşayan Türk grupları: Yakutlar, Dolganlar, Tatarlar, Tuvalar (Şor, Karagas, Hoton, Drahad, Öngüt), Başkortlar, Çuvaşlar, Altaylar, Hakaslar, Türkmenler, Nogaylar vb. Tahmini Türk nüfusu: 40 milyon kadar. Yoğun bulunduğu şehirler: Özerk cumhuriyetler dışında Astarahan, Omsk, Samara, Barnaul, Stavropol, Orenburg, Tobol, İrkutsk, Novosibirsk.


     

     @
     120 - 2007-09-05 17:36


     

     @
     121 - 2007-09-06 09:49


     

     @
     122 - 2007-09-06 09:50


     

     @
     123 - 2007-09-08 17:24


     

     @
     124 - 2007-09-08 17:25


     

     @
     125 - 2007-09-08 17:33


     

     @
     126 - 2007-09-08 19:09

    Soçi’den görüntüler


     

     @
     127 - 2007-09-09 08:45

    Ve nihayet Trabzon

    Bir taşıtın vize süresini geçirmek Rusya’da ağır suçmuş. Cezası da yüklüymüş. Burada uğraşan gümrükçü Türklerin olduğunu öğreniyoruz. Anton bizi Türklerin lokaline götürüyor ve bizle vedalaşıp ayrılıyor. Esaslı bir yağmur başladı. Türkler önce bizi bir otele yerleştirip motorları bir parka çekiyorlar. Gecenin bir vakti oldu bu arada. Otele gidip yatıyoruz ama moralimiz bozuk. Ertesi gün çılgın yağan bir yağmur altında tekrar limana gidiyoruz ama limanın ağzında bir Türk gemisi yanıyor ve Rusyanın kriz yönetimi toplanmış, Moskova’dan heyet gelmiş, limana girip çıkan gemi yok. Cuma günü zaten yarım mesaiymiş ve bu kadar tantana arasında iki turist motorcuyla kimsenin ilgileneceği yok. Türk gümrükçüler bile içerideki arkadaşlarına ulaşmakta zorlanıyorlar ama sonunda bilgileniyoruz. Pazartesi günü bir tutanak tutulacak, ceza ödenecek, bu arada cezanın düşük olması için Ruslara rüşvet ödenecek. Yasal ceza olarak motorun yarı bedeli veya 20 asgari ücret tutarından söz ediliyor. Daha doğrusu vizenin ek sayfasında böyle yazıyormuş ama bizim rusça okumamız yazmamız olmadığı için farkında bile değiliz. Motorun yarı bedeli de, 20 asgari ücret tutarı da (400 dolar) olsa bizi aşar. Türk gümrükçüler devrede.

    Gümrükçü Türkler oldukça sakinler; rüşvetle burada halledilemeyecek bir şey olmadığını söylüyorlar. Huzursuz bir hafta sonu geçiriyoruz. Pazartesi günü limana gidiyoruz. Polislerin başı bilet gişesini arıyor ve bize biletlerimiz veriliyor! Anlaşılan işler kalemine uydurulmaya başlandı bile. Biletlerimizle birlikte tekrar limana döndüğümüzde tutanak tutuluyor, ceza belirleniyor ve cezanın motor başına 1500 ruble (60 dolar) olduğunu öğrendiğimizde epeyce rahatlıyoruz ama şimdi de bu cezayı bu kadar aşağı çeken rüşvetin miktarı kafa karıştırıyor. Yarın (8 ağustos) bir feribot gelip ertesi gün kalkacakmış ona binmeyi hedefliyoruz. Pazar günü bir yük gemisi gitti Trabzon’a. Bu, yangından bu tarafa kalkacak ilk feribot olacak. ‘Neyse artık!’ deyip, kendimize keyifli bir gün yaratmanın peşinde Soçi’yi dolaşıyoruz, fotoğraf çekiyoruz. Bu arada, Pazartesi günü sabah erkenden motorları gümrük sahasına koymuştuk. Salı günü geminin gelişiyle bizim moralimiz iyice düzeldi ama vereceğimiz rüşvet miktarını gemiye binerken söyleyeceklermiş. Fazla olmaz diyen gümrükçü Mustafa oldukça rahat. Bu arada esas işleri ayarlayan Akçaabatlı Halit annesinin vefat haberiyle Akçaabata gitmiş, giderkende bizi arkadaşı Mustafa’ya havale etmişti. Çarşamba günü gemiye binerken Mustafa rüşvet bedeli olarak 250 dolar dediğinde rahatladık ve büyük bir keyifle ödemeyi yapıp gemiye bindik. 9 ağustosta saat 22.00 civarıydı gemi hareket etti. Ertesi gün Trabzona indiğimizde keyfimize diyecek yoktu. Akçaabat’ta motorları yıkatıp doğru Cemil Ustaya, köfte yemeye gittik. Köfteleri yedikten sonra Ordu’nun Çambaşı Yaylası’na, 1850m’ ye çıktık ve orada yattık. Ertesi gün saat 11 sularında tekrar sahile indik ve ben Ünye’den Tokat-Sivas-Kayseri derken Mersin’e döndüm. Gecenin saat 12’si olmuştu ama evimdeydim... Cem bey Ilgaz da yatmış


     

     @
     128 - 2007-09-10 09:57

    Çambaşı yaylasından

    Kazasız, belasız ve sağlık sorunu yaşamaksızın toplam 16.800 km lik turu (8100 km si motorla, 8700 km trenle) tamamladık. 23 gün Rusya, 3 gün Ukrayna olmak üzere 26 günün toplam maliyeti her şey (cezalar da) dahil, 3000 doların altında kaldı. Selesi rahat, yakıtı az ve nispeten hafif bir motorun, bu tip yolculuklarda ne kadar hayati olduğunu anlayan ve takdir eden yol arkadaşım Sevgili Cem’e de en içten teşekkürlerimi ve sevgilerimi sunuyorum. Seyahat süresi içerisinde müthiş bir dayanıklılık ve azim sergiledi. İstemese de, o artık bir endurocu!

    Genel izlenimlerim.
    Bir gezinin raporunu okuduktan veya dinledikten sonra hep “bir daha bu turu yapmak ister miydin?” diye turun sahibine sorarım. Şimdi başkası bana sormadan bu soruyu cevaplayayım.

    Hedefimiz ne idi ve ne bekliyorduk? Bu sorunun cevabı ilk sorunun cevabını hazırlayacaktır. Polyannacılık yok! Herşeyden önce gezinin tamamının zaman darlığı nedeniyle Rusya içerisinde gerçekleşmesi daha muhtemeldi ve beklentilerimiz bu yönde olmalıydı. Daha bir kaç yıl öncesine kadar demir perde arkasında kalan bu ülkede tarihi kalıntı aramak mümkün değildi. Stalin döneminde, çarlıktan kalan neredeyse bütün (güzel mimari) eserlerin imha edildiğini (S-Petersburg hariç tutulabilir belki) hemen hepimiz şöyle veya böyle biliyoruz. Dolayısıyla, Rusya’ya motorla yapılan bir seyahatten “tarih” anlamda bir beklentiye girmemek gerekiyor. Geriye doğa ve insan kalıyor. İnsanlarla iletişim kurmak için dili bilmek gerekir; bizde rusça, onlarda başka bir yabancı dil yoktu. Bu durumda tek alternatif, bu bölgenin, bu ülkenin doğasını tanımak. Evet, doğa, Sibirya! bunun içinde de Baykal gölünü ziyaret etmek vardı ve tüm emekler bu yüzden çekilecekti ve çekildi. Baykal’ı görmek üzere gelen tek biz değildik. Dünyanın her yerinden bu gölün ziyaretcisi var ve Türkiye’den motorla gelip bu ziyareti yapan –bilmiyorum belki de ilk- bizler olduk. Bence bu bile ziyadesiyle hedef olmaya, bu geziyi yapmaya değer.

    Yağmur, yoğun trafik ve kötü yollar nedeniyle yorucu ve eziyetli olmasına rağmen benim için öğretici bir tur oldu. Boyutlar, mesafeler konusunda yeni bir deneyim sahibi oldum. Rusya’yla kıyaslandığında Türkiye’nin (Avrupa ülkelerinin hepsinden büyük) bir maket kadar olduğunu kavradım. Buna rağmen dağıyla, taşıyla, ovasıyla, vadisiyle ülkemin ne kadar çok yönlü olduğunu bir kez daha idrak ettim. Kendi dilimi konuşuyor olmanın ne büyük nimet olduğunu bir kez daha tattım. Kısacası, Trans-Sibirya yolunu tekrar yapar mısın sorusuna şartlı bir “evet” derim. Tek hatta 10-11 bin km lik bu yolu “ana hadef” olarak bir daha seçmem ama bir dünya turu esnasında (örneğin Japonya üzeri Avustralya’dan geliyor olsam) elbette yine bu yolu kullanırdım. Ancak, bu yolda zaman önemli olmamalı.

    Rusya bugüne değin gördüğüm ülkelerin tümünden değişik. Bir kere dimensiyonlar farklı. Yukarıda da belirttiğim üzere üç gün motorla gittikten sonra Rusya haritasına baktığınızda sanki yol gitmemişiniz gibi oluyorsunuz.

    Moskova’da (nüfus 12 milyon) 6 büyük tren istasyonu (otobüs terminalleri hariç) 4 ayrı büyük sivil havaalanı var(mış). Metrosu Paris’inkiyle kıyaslanmalı. Yollar yer yer 8 şeritli (8 gidiş 8 geliş), buna rağmen trafikte “stop and go” var. Taşıtlar, büyük oranda 4x4 jiplere dönüşmüş. 9 ay kış yaşadıkları düşünülürse anlayışla karşılanabiliyor.

    Alabildiğine pahalı bir kent. Örneğin aylık ortalama kira bedeli için 800 dolar civarında bir fiyat çıkartılıyor. Yaz ortasında Moskova “boşalmışken” oradaydık ama bana ulaşım problemi olan bir kent gibi geldi. Apartman girişlerinde genelde gri renkli, düz sacdan yapılmış hapishane kapısını andıran dış kapılar var. Hemen hepsinde alarm olduğu gözüküyor. Bunlara rağmen Moskova, Rusya’nın gördüğümüz diğer kesimlerinden farklıydı hatta sanki Rusya değildi. Zengin, gösterişli, bakımlı. İnsanlar daha şık, daha elegant.

    Gördüğümüz diğer büyük kentlerin tamamının planı sanki aynı kalemden çıkmış. Eğer çok belli noktalar olmasa hangi kentte olduğunuzu anlamayacaksınız. Geniş, düz caddeler, ağaçlandırılmış kaldırımlar ve bence ilkel mimaride (güzel görünüşlü olmadıkları kesin; işlevsellik ön plana çıkarılmış olabilir) binalar. Gittiğimiz büyük kentlerden sadece Soçi ve Irkutsk (deprem bölgesi) metrodan mahrum kalmış. Her şehirde bir de yerin altı var. Şehirler arası tren bağlantısı çok iyi. Kentlerdeki ana caddeler temiz, bakımlı ama tali caddeler bakımsız.

    Sibirya, trenden gözlemleyebildiğimiz kadarıyla yeşil bir çöl. Neredeyse tamamı bataklık. Yerin altının zengin olduğu biliniyor. Sık karşılaştığımız yük trenleriyle bol miktarda “maden” taşınıyor. Fazla söze gerek yok, ayrıca dünyanın her tarafına gaz ve petrol satan dünyanın en büyük ülkesi (17.075.400 km²). Kişi başına düşen ortalama milli gelir 10.000 dolar civarı.

    İçinden geçtiğimiz köyler düzenli ama güzel değil. Buralarda da anlaşılan işlevsellik ön plana çıkıyor.

    İlginçdir, hiç kimsenin yüzü gülmüyor. Amerikan filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz “azgın Rus” görüntüsü gerçekten gerçek. Ancak iletişim kurduğumuzda, kurabiliğimizde sakin, yumşak başlı ve yardımsever olduklarını tespit ediyoruz. Diğer Asya ülkelerinde gördüğüm “motor sevgisi” burada da var. Hiç bir yerde hiç bir yardım talebimiz geri çevrilmedi veya savsaklanmadı. Sarısı, karası, beyazı, siyahı. Her milletten her cins insan var. Kara kafalar ve çekik gözler daha fazla gibi. Herekes yere tükürüyor. Manken olabilecek kadar güzel bir bayanı yere tükürürken görüp şaşırıyorum. Erkekler zaten tükürüyor. Sigara içen sayısı bizdekinden daha az değil. Bir markette durup sigara raflarına baktım; tamamı Amerikan markaları. Rus markası olabilecek tek bir paket göremedim. Bizdeki görüntülerin aynısını orada da görüyorum; Arabanın sürücüsünün bir elinde sigara, diğerinde cep telefonu... Bu ilkel görüntü alabildiğine yaygın. Kola, Mcdonalds, Pepsi, Nestle, vb en yaygın markalar. Komunizmden Kola’ya giden yol ne kısaymış meğer. Hemen her yerde dilenenler var ve sırnaşıklar. Yaşlıları (>40) parklarda ellerinde kitap okurken görebiliyorsunuz ama yeni nesil tek kelimeyle “küreselleşmiş”. Bir haftalık tren yolculuğu esnasında bile okuyan Rusa rastlayamıyorum ve bu dikkatimi çekiyor. Kurutulmuş balık ve votka –çok tüketiyorlar- daha ilginç geliyor anlaşılan.

    Kendilerine özgü olan yiyecekleri ağırlıklı olarak et, kurutulmuş-tütsülenmiş balık, patates ve lahana. Etin kilosu 4-5 dolar ama balık pahalı. Domatesin kilosu 2 dolar, elma yine öyle. Dolma biberi 3-3,5 dolar. Limonun tanesi 50 cent...Yenilen, içilen ve giyilenin epeyce bir kesimi Türkiye’den. Aslında 200 milyonluk zengin bir Pazar ve herşeye açık şu anda (üstelik Türklere karşı da olumsuz önyargılı olmadıkları anlaşılıyor). Bu açığı en iyi kapatacak ülke bizimki ama mutlaka AB diye ısrar ediyoruz nedense. Gördüğüm tüm Asya ülkeleri ticarete ve tüketime açık. Keşke aklımızı başımıza alabilsek ve “büyük abi” lik taslamadan, inşaat sektörünün dışında da ciddi işbirliği yapabilsek.


    Cem UCERLER  Cem UCERLER'in gezi notlari :

    Sevgili arkadaşlar, Arkadaşım Prf.Dr.Fatih Köleli ve ben , 13 temmuzda İstanbuldan bindiğimiz Ukrayna feribotu ile Odesa , Kiev, Moskova ve Baykal gölündeki levrek yeme hevesimizi tatmin edip geri döndük. Hedefimizde Vladivostok ve Moğolistan'a geçmek vardı ama vize, kötü yol şartları ve Ufa'dan sonra yolların bozulması ve kışın bozulmuş olan yolların onarılma işlemleri , Novosibirsk ile İrkutsk arasındaki yolun stablize olması bizim günlük hedefimiz olan km. yi yapamayışımızdan ve Baykaldan sonra sadece stablize olması 30 günlük Rus vizemizle sınırlı pasaportumuz amacımıza ulaşmamızı engelledi.

    UFUKSUZ ASFALTTAKİ KAMYON LASTİĞİNİN İZİNDE BİNLECE KİLOMETRE


    13 07 de saat 11 00 de kalkan feribottaki kamara arkadaşımız bizi odesada evine davet ediyor ve akşam bize şehri gezdiriyor güzel görkemli . Odesayı gezdik Bentley ve Maybach'lar karşılıklı geçişiyorlar lüx ve zenginlik göze çarpıyor.alt geçitlerden karşıdan karşıya geçiliyor, orasıda ayrı bir dünya. Rus sınırına geldik 804 km . gümrük işlemleri yapıyoruz hocadan avanta istiyorlar oda vermiyor ve sigorta yaparak yolumuza devam ediyoruz. 1350 km. moskovaya geldik Tanıdık Azeri bizi evinde ağırlıyor, motorları paralı otorarka bırakıyoruz, ve görkemli şehiri geziyoruz ama görüntülerden şaşkınız nerede Odesa, Nerede Kiev burada Rus baskısı ve hala devam eden komün anlayış ve bir sürü gereksiz prosedürler.

    Yollar kötüleşti ve acaip trafik var polis çeviriyor 63km. ile gittiğimden evrakları istiyor , daha uyarılmıştık evrakları vermiyoruz 500 ruble avantayla geçiyoruz, benzin almak için bir pompaya yanaşıyorsunuz ortada kimse yok her an bişi olacakmış gibi yada kavga yeni bitmiş gibi bir ortam kasaya ruble koyuyoruz ve o kadar lık benzin veriyor pompa .İnsalar güzel ve cimlastik yapmaya alışkınlar ,güzel erkekler ve kadınlar ortada kafası karışıyor insanın nufusun %75i kadın gerisi erkek olunca , adam karısını kıskanmamakta haklı; çünki alternatifi yok .

    İnsanlar suratsız asla gülene raslamıyoruz.intenet cafe buluyoruz, klavye krin alfabesi yazıyor asla bazı harferi yazmıyor mesela "m" harfini klavye yazmıyor vaz gaçiyoruz burda bu iş olmaz .Kazan'a vardık 2150 km. 4 yıldız devlet otelinde 100$ a (2500 ruble) kalıyoruz , motorlara ayrıyeten park ücreti ödüyoruz .Şehir çok kalabalık motorlar hararet yaptı .

    Restoranta gidiyoruz ama asla anlaşamıyoruz çünkü Ingilizce veya Almanca menü yok borç çorbasına talim ediyoruz .Şaşlık Piroşki ve çiğbörek yiyiyoruz ,çünki diğer lezzetleri sevmedik, yemekler alışıla gelmiş normlarımızın altında, tabi 2 öğün yiyiyoruz ve az çünki tuvalete gitmemek lazım genelde yolda durup işimizi hallediyoruz normal tuvaletlerin 50 mt yanına dahi yanaşılmıyor.

    Kadın erkek aynı tuvaleti kullanıyor, bir tuvalette çömelmiş kadınla karşılaşınca utandım ve geri döndüm , kadın onun yanındaki delikte rahatlamam için bağırıyor, ama ne mümkün doğru ağaçların altına . Ufaya geldik 2685km.hava 16 derece ve yine yağmur yağıyor çok güzel bir otel buluyoruz sevinçliyiz otel odasında spesyal sandöviçlerimizi ve her gün mutlaka elma yiyiyoruz (elma bol ve bulması kolay) ,erken kalkıp yola koyuluyoruz ama yağmur kötü yol kötü gidemiyoruz ve bu hafta hep yağışlı geçecek , beklerken hesap yapıyoruz, 10 günde 2685 km geldik , Ufa Baykal arası 4500 km den 9000 km daha Moğolistan yok 1200 X 2 2400 etti +9000= 11 400 ; 1aylık vizeyle bu iş imkansız gözüküyor.

    Evdeki hesap çarşıya uymadı çünki Yağmur kalabalık ve bozuk yolda hedeflediğimiz kadar gidemiyoruz, halbuki 10 12 saat motor kullanıyoruz bazen 14 saate çıkıyor. Yorgunuz ve dinlenemiyoruz. Hedefe ulaşmak için bizde motorları garaja çekip trene binip 3 gün gece gündüz gidiyoruz İrkutstk'a, ve taksiye binip Baykaldaki süper otelimize yerleşip akşam yemeği için restoranta iniyoruz yerel saat 23 00 (Türkiye saaatiyle 20 00) hava yeni karardı ve dolunay var yakamoz var Kara efe var "BAYKAL LEVREĞİ"siparişini verdik ,bekliyoruz fırında folyo kağıdın içinde portakal kabuğu rendelenmiş levreğimiz geldi.(sudağa daha çok benziyor.) Müthiş lezzet ; gerçekten gözlerimiz gülüyor ve idealimize ulaştık.

    Ufaya dönüş için trene biniyoruz, 3 gün sürecek yolculuğumuzdaki kompartman arkadaşımızın bize uyumlu olması için dua ediyoruz ve merakla bekliyoruz, gelirken tanıştığımız kompartman arkadaşlarımız Samara teyze (80) ve kız arkadaşı gibi olsun diye dua ediyoruz, yada daha güzel bir şeylerde olabilir. Evet geldiler 17 aylık hasta çocuklu bir aile yandık valla çocuk devamlı bağırıyor,orada altı değişiyor kokular falan öfff yandık ; ben restorantta yatıp kalkıyorum.

    Parka geldik motorlarımızı alacağız Hocamın motorunda hiç ceryan yok ben takviye kablosuyla onu şarj ediyorum ve çalıştırıp çıkıyoruz, yağmur çamur gidiyoruz yol kalabalık , öğle yemeği için duruyoruz ben çorba içiyorum ,ve saslık yiyiyorum; tabi biz turist olduğumuzdan gelen geçen kazıklıyor , artık alıştık ses bile çıkarmıyoruz . Yağmur deli gibi yağıyor araçlar ve biz knara çektik yağmurun hafiflemesini bekliyoruz , tam 2 saat sonra hafifliyor , bu yağmurun memleketime yağması için dua ediyorum . Polis çeviriyor yanlış sollama yaptım , o da dürbünle bakıp beni görmüş 2 km. ilerden ; 500 rubleye dostça ayrılıyoruz.

    Hava yakıyor , yeni dökülmüş asfalttan alev çıkıyor , gazlıyoruz bu cezanın çabuk bitmesi için herhalde 90 derece var polis çeviriyor Hoca kızgın ve ona çok para istediği için bağırıyor, poliste evreklara el koyuyor, neyse 2500 (100$) rubleye bağlıyoruz.

    Karadeniz sahiline indik Tuapse 8000km.ip gibi yol sağ ve solda ağaçlar , tundra ve bataklık bitti, lastiklerin ortası aşındı kenarları duruyor, ve otomobil lastiği gibi düz oldu,Soçiye az kaldı gazlıyoruz virajlı yolda; ağzımdan salyalar akıyor öf beee, çünki 20 00 de feribot var yetişmemiz lazım.

    Feribota geldik ama bizi "TRANSİT GEÇİŞ VİZESİ "günü geçtiğinden.feribota almıyorlar 30 gün vizemiz var 15 gün geçiş izini vermişler, (Rus sınırına girerken ahocadan rüşvet istediler oda tersledi ve tabiki vermemişti, onlarda vizeyi az vererek cezalandırdılar bizi .Bi şey geldi aklıma yazayım , adam çek in yapan memura çok bağırmış , arkasındakinin sırası gelince memura "ne kadar sabırlısın " ben olsam ona bir şey yapardım demiş, memurda "kendisini amerikaya bavullarını çine yolladım demiş...bizimkide bunun gibi oldu işte ) tabiki ceza almak için . Otel arıyoruz ve buluyoruz , 10 gündür polise nerede olduğumuzu haber vermediğimizden caza olarak gün başına 30 dolar ödüyoruz ^300$, ertesi gün aracımızın cezamızı yatırmak için limana gittiğimizde bakıyoruzki akşam binemediğimiz feribot açıkta yanıyor, tabi o gün ortalık karışık olduğundan bize işlem yapmıyorlar pazartesi mecburi bekliyoruz, belirsizlikle!!! Tanrım sana şükürler!!!!!!!

    Pazartesi gemi yok diye işlem yok salı gemi gelmedi çarşamba 09 00 da ferry bileti alıyoruz sevinçliyiz,ceza protokolundeki fiyatı az yazdımak için insanları sevindiriyoruz , yoksa araç bedelinin yarısı yazılabilirmiş , yazmak için gelen kişi saat 10 00 da başlıyor 14 00 de yazıyı bitiriyor, bankaya para yatırmaya gidiyoruz tam 4 saat bekliyoruz ve biraz daha baklersek para yatmayacağı için 4 gün sonraki gemiyi beklemek zorundayız, ve işlem tamam gümrüğe gidiyoruz motorları ve kendimizi içeri atıyoruz tanrıya şükür ve artık yüzümüz gülüyor, ferry e bindik benden mutlusu yok , gece boyunca kamaram çok sıcak olduğundan salonda geceliyorum , ve yaşasın toprağım .

    Ordunun cam dibi yaylasında soba başında ısınıyorum , sabah gene yol Ilgazda Yıldıztepede kalıyorum Metin Akpınar ve Çankırı valisiyle 15 kişilik protol masasında yemekiyi ama içmek yok çünki kandil, üf ya sıkıyorum gazı Göynük Akşemseddinin konağı ,Temel beni akşam dağa götürüyor yıldız yağmurunu izliyoruz , 5 tane gördüm , bidaha gaz Datçadayım işte .9500 km asfalt, 9000km. trendeki günler etti 18500km 30 günde .

    Tavsiyeler

    Bakımlarını yaptır ve test et .
    Dilini bilmediğin yere gitmeyi asla düşünme Helede Rusyaya
    Mümkünse arkadaşının motoruyla seninkinin katagorileri aynı olsun,benzin alırken büyük depo fark etmiyor ,küçüğe tabisin, ve güçler de eşit olursa daha iyi olur
    Motorunun örtüsünü yanına al , meraklı gözlerden kurtulursun
    yazlık ve kışlık elbisen olsun
    Akşamları motorunu özel parka al
    Sakın kamp yapma , yaparsan sadece tır kamplarında yap
    Tuvalet için uygun ağaç altı bul.
    Eşyalar kolay yer değiştiriyor aklından çıkarma
    Kredi kartını her yerde kullanma paranı 2 ye 3 e böl
    Ben genede ben gidicem diyorsan yanına çok dolar al birde sinir hapı.
    Bidaha yaparmıyım: Asla , Asla
    Sevgilerimle
    Cem Üçerler

    Gönderilen Sep 06 2007, 12:52 AM Yayınlayan Fatih KOLELI Ne ile 16 comment(s)

  •   Mersin - Ozbekistan - Mersin 10.900 km

    Wed, Sep 05 2007 0:51
    15,699 Okundu  

     Türkiye  Iran  Azerbaycan  Turkmen  Uzbekistan


     

    Hedef: ÖZBEKİSTAN.

    Gidiş: Türkiye, İran, Azarbaycan, gemiyle Türkmenistan, Özbekistan. Dönüş: Türkmenistan (Türkmenistanın güney kesimi) İran (İranın kuzey kesimi) ve Türkiye şeklinde oldu. Katedilen toplam mesafe 10.900 kilometreydi ve 28 gün sürdü. İki büyük çöl (Karakum ve Kızılkum) geçildi. Ne motor, ne de biz sağlık sorunu yaşamadık.

    Gezi yazılarımı ileride basılı bir eser haline dönüştürmeyi düşünüyorum ve her gezi dönüşü sıcağı sıcağına tüm detayları hissedilişleriyle birlikte kaleme alıyorum. Yeni bir metin oluşturmamak için mevcuttan kopyala-yapıştır yöntemini kullanmam, sitelere koyduğum gezi yazılarının (her ne kadar orjinaline göre kısaltsam da) bol metinli olmasına neden oluyor. "Metin uzun olmuş" diyecek arkadaşların bilmesini istedim.

    GENEL: Özbek fikri nasıl oluştu?
    Avrupada geçen yaklaşık 20 yıllık dönemim esnasında bir çok ülkeye gitme ve görme olanağım oldu. Bir öğrencinin alabileceği mütevazi bir Honda CBF 400, Almanyanın içini ve diğer ülkeleri dolaşmaya o zamanın şartlarında yetiyordu. Bu turlar esnasında çok şey gördüm, öğrendim. Motorla dünya turu (RTW) fikri bende o zamandan kalmadır.

    Geçen yıl motorla yine yollardaydım ve güney Avrupayı bastan başa dolaşmıştım. Dünya turu için henüz zamanım müsait değil ama gezme tutkusu bir insana enjekte edilmişse durulmuyor.

    North Cap hariç, Avrupada beni çeken fazla bir yer hemen hemen yok gibi. Avrupa turu dönüşü bir Orta Asya gezisi yapılabilir diye düşünmeye başlamıştım. Hatta Moğolistanı hedef seçmiş ve bir Alman arkadaşla planlar yapmaya başlamıştık. Ancak o, 2005 sonbaharında başka bir firmaya transfer oldu ve yeni işi de oldukça yoğun. 2006 martında planlanmakta olan geziye –maalesef- katılamayacağını söylediğinde herzaman olduğu gibi, bu yıl da yine yalnız kaldım.

    Tecrübelerle sabittir, tek başına yolculuğun bir çok avantajı var ama Mogolistanda yol yolak yok. Olmayan yollarda insanın yanında ikinci bir motorlunun olmasının avantajı, halin halinde daha fazla olacaktır. Orta Asya fikrine bağlı kalararak haritaya bakıp son hedef Özbekistan olabilir diyordum. Aslında Moğola yapmayı düşündüğüm gezinin Özbekistan’da kalması, turun çapının küçülmesi beni içten içe rahatsız ediyordu. Fakat başka çözüm yolu da görünmüyordu. İpek yolunu takip ederek oraya kadar eşimle gidebilirdim. Ana hatta kalmak kaydıyla, sıcak hariç, kolay bir yol olabilirdi ve eşim de gelmeye razıydı.


     

     Türkiye
     001

    Gezinin başlangıçtaki düşünce aşamaları bunlardı ve sonunda karar verilmişti. Karar verildikten sonrası hamallık. Motorun hazırlanması, bürokrasinin tamamlanması ve sair detay işler. Örneğin vücutların hazırlanması. Bu yoğun spor ve zaman anlamına geliyor, ki ileri safhalarda zamanımızı mesai çıkışından itibaren spora ayırdık. Böyle bir trip için vücudun “lastik top” gibi olması şart. Bizim daha 4-5 ay vaktimiz var tüm bunlar için.

    HorizonsUnlimited de zaman zaman okuduğum gezi raporlarında Özbekistan’dan gördüğüm resimler bir hayli ilgimi çekiyordu. Hele bir de şehirlerin ismi Buhara, Samarkant ve Taşkent olursa işin cazibesi daha da artıyordu. Buhara, Samarkant, Taşkent ortaokuldan beri adını şöyle veya böyle duyduğumuz merkezlerdi. Özbekistan hedefi kafamda kristalleşmeye başladıktan sonra her gördüğüm yerde resimleri, belgeselleri dikkatle izlemiş, oralara ilişkin birtakım bilgileri toparlamıştım. İnternetten bulabildiğim bütün bilgi ve haritaları değerlendiriyordum. Bu yol bir Dakarla yapılabilirdi. Zaman açısından tek seçeneğim sınavlardan dolayı 2006 temmuzdu.

    Önümüzdeki aylar içerisinde hazırlıkları tamamladım. Henüz bir yaşında olan ve güney Avrupa turunu yaptığım düz f650 GS’i verip bir Dakar alarak işe başladım. İki kişi, tam yüklü ve en azından yer yer bozuk olması muhtemel yollar nedeniyle uzun bacaklı Dakar daha mantıklıydı. Nitekim hemen söyleyeyim ziyadesiyle isabetli bir karar olmuş. Donanım konusunda büyük bir eksiğim yoktur; 30 yılın üzerinde bir süredir motora binen birinde birçok şey fazlasıyla bulunuyor. Tek noksanım bir turing camıydı. Bu F650 GS’lerin orjinal camlarının hangi derde deva olduğunu henüz çözemedim. Belkide estetiğin bir cilvesidir. Veyahutta bir fonksiyonunun olduğunu ben henüz tespit edemedim. Dakarın camı biraz daha uzun ama o da bir işe yaramıyor. Wunderlich’de bulduğum cam problemi çözdü. Orjinal egsozları söktürüp yerine düz egsoz taktırdım. Bu sayede katalizör, kurşunlu benzin kullandığımda sağlam kalacaktı ve dönüşte yeniden orjinal egsozları takabilecektim. GPS’e de bir dünya haritası yüklettim. Yakıt filtresi, buji, zincir seti, hava/yağ filtreleri, yedek ampuller ve değişik civata, pul, rondele ve anahtar takımlarından oluşan ve bir sobacıya 5 ytl ye yaptırıp bu parçaları içine koyduğum takım sandığını sağ trafa, sökülen egzosun yerine monte ettim. Soldaki katalizörün yerine uyduruk egzosu yerleştirmiştim zaten. Motorla ilgili tüm hazırlık bunlardan ibaretti. Tamamı bir iki günde bitecek işler. Yağı değiştirip yola çıkacaktım. Benim hesabıma göre yaklaşık 10-11 bin km olacak ki, bir yağ değişimlik yol.


     

     Türkiye
     002

    Sıcak yerlere gideceğimiz için giyim konusunda pek fazla sıkıntımız olmayacak (diye düşündük). Yan çantalarda, motorun bir kısım parçaları için ayırdığım yerin haricinde kalan hacım, eşyalarımız için fazla bile oldu. Zaten yeteri kadar iç çamaşırı, üçer pantolon, 4er T-shirt, ikişer çift ayakkabı, iki havlu ve kültür çantası. Hepsi bu. Sosisi bile tepeleme doldurmadık.

    Eşimle birlikte olmamıza rağmen yine de Türkiyeden birileri eşlik edebilir mi acaba diyerekten nisan başında İkiteker ve Endurocu da birer başlık açmıştım. Katılacak kimse çıkmadı ama akıl vermeye kakışanlar vardı. HorizonsUnlimited’ten bir Fransızla yazıştık ve buluşabilirsek onunla buluşacaktık. Haziran ayında Ankaradaki BMW servisinde tanıştığım İsviçreli bir çift (Khim ve Cecilia), Özbek üzerinden Moğola gidiyormuş (biraz önce sms geldi, moğolda ulaan batura doğru ilerliyorlarmış. 91 oktan benzin konusunda problem yok ama yollar tamamen dirt! Kamyon izinden gidiyorlarmış). Epeyce bir sohbet ettik. Karı-koca bilgisayar mühendisleri ve evlerini satmışlar ve bu seyahati o parayla finanse ediyorlarmış. İki döküntü 89 model R100GS’le yoldalar. Anladığım kadarıyla Khim’in elinden iş geliyor; elektronikten kaçınıyorlar. Motorlar bu nedenle tercih edilmiş. Fas üzerinden kuzey Afrika yapıp Suriye’den Türkiye’ye girmişler. Ben İran üzerinden Baku’ya gideceğim, onlar Gürcistan üzerinden (Iran vizesi müslüman olmayan ülkelerin vatandaşlarına kolay verilmiyor). Baku’da buluşmayı ve birlikte devam etmeyi planladık. Ama içimdeki his bana olumlu şeyler söylemiyor. Bunların alabildiğine vakti var, benimkisi sınırlı ve seri olmak zorundayım. Bunu da söylüyorum. “Buluştuğumuz yerde birer bira içeriz” deyip ayrılıyoruz. Cecilia daha cana yakın. Schwiezerisch konuşuyorlar. Yaşları 45-48 civarında. İleride birbirimize sürekli SMS göndereceğiz.


     

     Türkiye
     003

    Seyahatler öncesi fazla heyecanlanmam ama bu Asya’ya ilk milli oluşum ve heyecanın yanı sıra biraz da tedirginlik var. Kiminle konuşsam “sen delimisin” diyor. Bu lafa alışkın olmama rağmen son zamanlarda o kadar sık duydum ki. Yavaş yavaş ben de kendimden şüphelenmeye başladım. Hani, acaba ???
    TÜRKİYE
    Sonunda 27 haziran 2006 oluyor. Bu bizim Mersin’den ayrılma tarihimiz. Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen ve 28 haziranda başlayan sempozyuma katılıp, oradan esas yola başlayacağız. 27’si sabahı motoru yükleyip Ankaraya yola çıkıyoruz


     

     Türkiye
     004

    Sakin gidiyoruz. Birincisi her yerde radar var yakalanıp moralimin bozulmasını istemiyorum; ikincisi, disiplin. Baştan itibaren kontrolü kaybetmeksizin, acele etmeden hedefe ulaşmak ve dönmek. Bir başka neden de yüklü ve artçıyla motorun davranışlarına kendimi adapte etmem, bu davranışları tanımam ve alışmam gerekiyor. Sonuçta aynı işlemler artçı için de gerekli. Problemsiz Pozantı’ya kadar gelip orada her zaman uğradığım Tünel Restoranda sabah kahvaltımızı yapıyoruz. Yer yer durup çay içerek Ankara’ya ulaşıyoruz. Beytepe kampüsünde misafirhaneye yerleşiyoruz ve dört gün buradayız. İki gün de ODTÜ deki arkadaşım, dostum bırakmıyor orada kalıyoruz. Özbek vizemiz 15 temmuzda başlıyor. Bu nedenle fazla acle etmemize gerek yok.

    2 temmuzda Ankara’dan çıkıyoruz. Hedef Erzurum ve 900 km nin üzerinde bir yol. Gücümüz yetecek mi derken Sivas il sınırına girdik bile. Bu arada tüm yol boyunca üşüyoruz. Hava serin. Zara’da soğuğa dayanamayıp iki polar kazak satın alıyoruz. Çöle gidiyoruz diye soğuk ve yağmuru hiç hesaba katmamıştık. Sivas’ı geçtikten sonra hava iyice bozdu. İçten giydiğimiz polar kazaklar bile tutmuyor. Gün ortası olmasına rağmen ısınamadık. Devam ettikçe bulutlar daha da aşağı iniyor. Korktuğumuz başımıza gelecek derken müthiş bir doluya yakalanıyoruz. Ama ne dolu; değdiği yeri morartıyor. Sığınacak bir yer de yok, çaresiz 50-60 km/h ile devam ediyoruz. Yol bozuk. Dolunun hemen arkasından deli yağan bir yağmur başlıyor ve yapacak hiç bir şey yok. İlk gelen petrole kadar devam ediyorum. Motoru sağlama aldıktan sonra sıra bize geliyor. Üzerimizdekiler tamamen ıslanmış durumda. Benzincideki restorana girdiğimizde kendin pişir kendin ye mangalındaki nefis korları görüyoruz. Üzerimizdekileri kurutmanın tek yolu bu büyük mangal. Polar kazaklar çabuk kuruyor ama pamuklulara laf anlatmak kolay değil, inatla kurumuyorlar. Eldivenler ha keza. Acıkmış olduğumuzdan kendimize burada bir ziyafet çekip hem giysilerin kuruması için zaman kazanıyor, hem de karnımızı doyurmuş oluyoruz.

    İki saat sonra malzemelerimiz büyük ölçüde kurudu. Bu arada yağmur da durdu. Yola çıkıyoruz ama Refahiye’ye geldiğimizde yağmur yeniden başlıyor. Artık durmak mümkün değil, Erzurum’a ulaşmak durumundayız. Hem misafirhanede yerimiz ayırtılmış, hem de arkadaşlarımız bekliyor. Gideceğiz. Eşim gülüyor, macera istiyordun al sana macera diyor. Bu müthiş yağmur Erzurum’a kadar devam ediyor ve ancak Ilıca’da biraz hafifliyor. Fakat bizim üzerimizde kuru yerimiz kalmadığı gibi bir de donmak üzereyiz. Erzurum’a girerkenki gök kuşağı müthiş görünmesine rağmen durup, fotoğrafını çekmek zoruma gidiyor. 


     

     Türkiye
     005

    Bir an önce sıcak bir duşa kavuşmalıyım; hipotermiye girmek üzereyim, titremeler artıyor. Yağmurluk ve gora-teks malzeme almadan yola çıkmanın cezasını çekiyoruz (çölde de çekeceğiz) ve bu eza burayla sınırlı kalmıyor. Durumumuz ciddi ama biraz da eşimin ısrarıyla durup o görkemli gök kuşağının resmini yakalıyorum. Sonradan iyiki de durmuşum diyorum. Misafirhaneye geldiğimizde oradaki gençler tanıyorlar ve hemen eşyaları alıp odaya götürüyorlar. Sıcak duş ilaç gibi geliyor. Konuk evinde televizyonun karşısına uzandığımızda artık kendimizi rahatlamış hissediyoruz ama öyle yorgunuz ki. 14 saatte ve barbarca yol şartlarında Ankara-Erzurum katedilmiş durumda. Bence bu iron-butt dan daha kıymetli bir sertifika hakediyor ve bu mola kesinlikle hakkımız. O gece nefis bir uyku çekiyoruz.

    Sabah kahvaltısından sonra Fakülteye gidiyoruz. Eski dostlarla birarada olamak keyifli. Hele hasta fenerli Emini kızdırmak herşeye değiyor. Fanatik demiyor, hasta diyorum, çünkü fanatik olmayan fenerli tanımak henüz kısmet olmadı. Benim bu sporla aslında alakam ve konuya ilişkin bilgim de yoktur. Emin’i adamakıllı kızdıralım diye destek kuvvet olarak Nurullah ve Arifi çağırdım. Dekanları da dahil bu saydıklarımın hepsi şimdi profesör oldular ve benim öğrencilerim. Onlarla tekrar birlikte olmak büyük mutluluk. Öğle yemeğinde Hacı Baba’nın cağ kebabı vardı. Akşam çiğköfteye davetliydik ve anılarla birlikte zamanı keyifli geçirdik.

    Ertesi sabah erkenden yola çıkıp Tebrize varmayı hedefliyoruz. Aslında yol pek uzun sayılmaz. Erzurum-Tebriz sadece! 600 km civarında ama gümrüklerde ne kadar zaman kaybı olacağı konusunda bir firimiz yok. Dolayısıyla erken çıkacağız.


     

     Türkiye
     006

    Erzurum’da içi kalın astarlı iki yağmurluk aldık. Erzincan-Erzurum arasında yediğimiz ayaz bizi ciddi anlamda uyardı. İyiki bu yağmurlukları almışız. Daha Erzurumu çıkmadan giymek zorunda kaldık. Soğuktan ilerlemek mümkün değil. Erzurumdan sınıra gideceğimiz mesafe yaklaşık 300 km. Ama Ağrı’dan sonrası bir felaket. “Düble” yolların yapımı devam ediyor ve hiç bir işaretlendirme olmadan çamurun içine düşüyorsunuz. Yağmur yağmamış olsa toprağa düşeceksiniz. “Servis yolu” diye ayırdıkları yere insan birazcık bakım yapar, hiç değilse greyderle üzerinden geçer. Yumruk büyüklüğü taş ve kayalardan atlıyorsunuz. Bu kepazeliğin adı da servis yolu. Yeni Yapılan asfaltın kaliteside ayrı... Daha bitmeden bozulan, sonuçta ziftin üzerine serilen çakıllı yol demek gerekiyor herhalde. Benim bildiğim “asfalt yol” daha farklı bir kavram. Ankaradan çıktıktan sonra da epey bir bozuk ve kalitesiz yol var. Buraya kadarını kazasız belasız, motoru yatırmadan atlatmış olmamız bence büyük bir şans. Sonunda Doğubayazıt’a geliyoruz


     

     Türkiye
     007

    Ağrı dağı bir başka güzel./Türkiye sınırından çıkış.

    Kırıcı bir yol da olsa Erzurum’dan Sabah erkenden çıkmış olmanın avantajıyla sınıra öğleyin yetişiyoruz. Soğuk buraya kadar devam etti. Tebrize kadar da devam edecek. Sınırdaki işler beklediğimden çok daha seri halloluyor. Genç bir polis bizi odasına oturtuyor, elimize birer çay tutuşturuyor ve pasaportlarla kendisi dolaşıyor. Ben bir ara harç pullarını alıp geliyorum o kadar. Demir parmaklıklı sınır kapısından geçerken gümrükçü hemşehrimiz çıkıyor ve İran tarafındaki polisi yanına çağırıp bizi ona emanet ediyor.


     

     Türkiye
     008

    İRAN

    İran tarafında da işlemler hemen tamamlanıyor ve çay molaları dahil toplam bir saat içinde iki gümrükten de çıkıyoruz. Hedefimiz önce Tebriz; burayı gezdikten sonra Astara üzerinden Baku’ya geçilecek. İran tarafında döviz bozmak isteyen tiplerden zor kurtuluyoruz. Yapışıyorlar. Neyse elli dolar bozdurup devam ediyoruz. Bazarganı geçip Maku’ya geldiğimizde benzin almamız gerekiyor. Dolan depo ve yedek bidonla birlikte ilk süprizi yaşıyoruz. Toplam tutar yaklaşık bir dolar! Daha ileride göreceğiz, İrandaki benzin bile pahalıymış... Bizdeki fiyat 2 dolar/litre ile utanmazlık sınırını çoktan aşmış


     

     Iran
     009

    İran yollarındaki asfalt kalitesi oldukça iyi. Rahat ilerliyoruz. Önce, radara yakalanırsak diye düşünerek dikkatli gidiyorum ama kısa süre sonra motorlu turistlerin ciddi anlamda avantajları olduğunu, polisin diğer taşıtları durdururken bize geç demesi beni rahatlatıyor ve güzel yolu da bulunca 110-120 ile ilerliyorum. Makuda süper benzin almıştım ve motor biraz vuruntulu çalışıyor. Daha sonra tespit edeceğim üzere süper benzinle vuruntulu çalışan motor, normal benzinle normalleşiyor. Bunun diğer büyük bir avantajı da süper benzin satan istasyon arama sıkıntısından kurtulmuş olmak. Çünkü, her benzin istasyonunda süper benzin bulamıyorsunuz. İranın iğrenç görünümlü Paykan’ları herhalde 50 oktan bulsalar onunla da yürürler. Henüz süper benzin alabilecek pek başka araba göremiyorum. Paykanların haricinde Fransızlar avrupada tamamen ortadan kaybolmuş sayabileceğimiz Peugeuot 405leri İran’a adapte etmişler. Bizde de durum farklı değil şöyle bir düşünecek olursak. Lüks araba olarak yine peugeoeut orijinli Samand’ları ve 206’yı görmek mümkün. Motosiklet sitelerindeki gezi raporlarından tanıdığımız 125likler burada her tipiyle yaygın ve acayip kıvraklar. Ben toplam 400kg civarındaki motorla onların kıvraklığını mümkün değil yakalayamam. İddialı da değilim. Tebrize kadar bir takım yerleşim yerlerinin içinden geçiyoruz. Bizim Doğu Anadoludan büyük fark göremiyorum. Sadece hava biraz daha ısındı ve fazla üşümeden ilerliyoruz ama henüz sıcak değil. Tebrize yaklaştıkça sağ tarafımızda küçük tepeler ve dağlar görünmeye başlıyor, çıplaklar.


     

     Iran
     010

    Yol güzel olunca sınırdan sonraki yaklaşık 300 km çabuk bitiyor ve Tebrize geliyoruz. Bir taksi şöförüne otel soruyor ve Ghods otel denilen yere yerleşiyoruz. Burası 2 yıldız diye geçiyor ama öyle sayılabilecek yıldızla pek alakası yok. Tek cazibesi kilitli bir garajının mevcudiyeti ve kent merkezinde olması. 20 dolarlık otelden daha fazla beklemek zaten hayalperestlik. Odada buzdolabı, televizyon ve klima var. Yataklar eski ama temiz, duş, eh işte. Odaya yerleşip, duşumuzu alıp, üstümüzü değiştikten sonra açlıktan inleyen karnımızın susturulması gerekiyor. Resepsiyondaki genç adam mükemmel bir türkçeyle, burada türk usulü yemek bulamayacağımızı ama istersek otelden fazla uzakta olmayan ve PİZZA 2000 denilen yere gitmemiz gerektiğini söylüyor. Pizzacıya giderken eşime laboratuar önlüğüne benzeyen (kendi deyimi) bir manto alıyoruz. Başörtüsü vardı yanımızda. Bunlar İranda zorunlu. Yürüyerek gidip, tarif edilen yeri rahat buluyoruz. Yabancı olmamız nedeniyle restorandaki çocuklar bize yardımcı oluyorlar ve pizzalarımızı getiriyorlar. Burada saatlar bir saat ileride ve bura saatine göre epeyce geç bir vakte kadar hala kalabalık olan Tebriz caddelerinden yolu uzatarak otele dönüp yatıyoruz.


     

     Iran
     011


     

     Iran
     012

    Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra resepsiyondaki görevliye bize iyi türkçe bilen ve arabası Paykan olan bir taksi şöförü çağırmasını söylüyorum. Gülüyor ve dediğimi yapıyor


     

     Iran
     013

    Yılların alışkanlığıdır. Daha önce hiç gitmediğim bir şehirde kendim taşıt kullanmam. İşimi taksiyle hallederim. Bir de burası İran; taksi parası yok denecek kadar az, trafik bir terör ve motor delisi bir toplumda, kendilerinde olmayan bir araçla trafiğe çıkmak, onlara stand-up sunmak gibi oluyor. Etrafınız bir anda insan kaynıyor, nefes bile alamayacak kadar daralıyorsunuz. Birde hep o standart – zamanla işkenceye dönüşüyor- sorular; bunun pulu neçedir, gaç gediir, hardan gelirsiiz vb.

    Bu paykanlar oldukça çirkin taşıtlar. İngiliz orijinliler ama şimdi tamamen İran’da yapılıyorlarmış. Fiyatları 6500 dolarmış. Benim paykan çağırmamın nedeni eğer İrandaysam bir İran arabasına bineyim diye. Bakmayın siz ilk akşam pizza yediğime; o, dar akşamın kaçınılmaz çözümüydü, yoksa gittiğim yerin yemeklerini yemeyi denerim. Çok sürmedi bir paykan geldi ve saatliğini 1,5 tümene anlaştık, yani iki dolara yakın. Şoför temiz yüzlü sessiz sakin bir türk. Bizi bildiği her yere götürdü Tebrizde. Gerçi benim elimde turizm rehberim var ve oradan gitmesi gereken yerlerin listesini çıkartıp verdim şoföre ama o bize detay açıklamalar da yapıyor, konuşuyor ve yaptığı işi dakikalar sattlar geçtikçe daha da önemsiyor. Bu da hoşuma gidiyor.


     

     Iran
     014

    Tebriz yemyeşil bir Türk kenti. Oradakiler kendilerine Türk diyor. Zaten İrandaki toplumlardan birinin adı Türk, diğerinin adı Fars. Tebrizde farsi oranı düşükmüş. Daha çok devlet memurları farsi. Anlaşılan kilit noktalara türkleri bırakmıyorlar. Türkler mollalardan pek memnun değiller... İrandaki rejimin sıkılığından bahsediyorlar. Bu kadar sıkının kimseye faydasının olmayacağını düşünüyorum. Fazla basınç bir yerlerin zayıflamasına ve patlamasına neden olur. Diğer taraftan, İran şu an dünyada çok az sayıdaki bağımsız ülkelerden birisi. Kendi kendine yetiyor ve artıyor üstelik dünyanın eşkiyasına karşı tavizkar bir tutum da sergilemiyor. Bu bence takdire şayan ama kendi içinde de dikkatli olunması kaçınılmaz. Kiminle konuştuysam ellerinde atom bombası olduğundan emin ve bunu açıkça söylüyorlar. Olabilir. Sonuçta İranın iyi yetişmiş çok sayıda elemanının olduğunu en iyi bilenlerden birisiyim. Şah zamanında yurtdışına eğitime gidenlerin, ki sayısı oldukça yüklü, büyük bir kesimi ülkesine eğitimden sonra geri döndü. Yetmişli yılların sonlarında molla rejimiyle birlikte Amerikanın sürdüğü iranlıların epeyce bir kesimi de Almanya’ya gelmiş orada okuyarak ülkelerine dönmüşlerdi. Bu kişiler şimdi iş başındalar ve işlerini iyi yaptıkları görülüyor.


     

     Iran
     015

    Tebriz yemyeşil bir Türk kenti. Oradakiler kendilerine Türk diyor. Zaten İrandaki toplumlardan birinin adı Türk, diğerinin adı Fars. Tebrizde farsi oranı düşükmüş. Daha çok devlet memurları farsi. Anlaşılan kilit noktalara türkleri bırakmıyorlar. Türkler mollalardan pek memnun değiller... İrandaki rejimin sıkılığından bahsediyorlar. Bu kadar sıkının kimseye faydasının olmayacağını düşünüyorum. Fazla basınç bir yerlerin zayıflamasına ve patlamasına neden olur. Diğer taraftan, İran şu an dünyada çok az sayıdaki bağımsız ülkelerden birisi. Kendi kendine yetiyor ve artıyor üstelik dünyanın eşkiyasına karşı tavizkar bir tutum da sergilemiyor. Bu bence takdire şayan ama kendi içinde de dikkatli olunması kaçınılmaz. Kiminle konuştuysam ellerinde atom bombası olduğundan emin ve bunu açıkça söylüyorlar. Olabilir. Sonuçta İranın iyi yetişmiş çok sayıda elemanının olduğunu en iyi bilenlerden birisiyim. Şah zamanında yurtdışına eğitime gidenlerin, ki sayısı oldukça yüklü, büyük bir kesimi ülkesine eğitimden sonra geri döndü. Yetmişli yılların sonlarında molla rejimiyle birlikte Amerikanın sürdüğü iranlıların epeyce bir kesimi de Almanya’ya gelmiş orada okuyarak ülkelerine dönmüşlerdi. Bu kişiler şimdi iş başındalar ve işlerini iyi yaptıkları görülüyor.


     

     Iran
     016


     

     Iran
     017


     

     Iran
     018


     

     Iran
     019


     

     Iran
     020

    Önümüzdeki iki gün içerisinde ünlü Tebriz Pazarını, Mavi Camiyi, El Gölünü, ve Azerbaycan Müzesini geziyoruz. Sokaklarda yürüyerek günlük yaşamdan edinebildiğimiz görüntüleri toparlıyoruz


     

     Iran
     021

    Tebrizden pazar ve sokak manzaraları


     

     Iran
     022

    Tebrizden pazar ve sokak manzaraları


     

     Iran
     023

    Hala çalışıyor


     

     Iran
     024

    Şuvaran içitik.


     

     Iran
     025


     

     Iran
     026

    Belediye binası.


     

     Iran
     027

    Caddeler


     

     Iran
     028

    Çok Türkiye reklamı var.


     

     Iran
     029

    Terbiz kavunuymus


     

     Iran
     030


     

     Iran
     031


     

     Iran
     032

    Mavi Cami


     

     Iran
     033

    Mavi cami tebrizin eski yapıtlarından birisi. Kapısındaki mozaiklerin bir kısmı dökülmüş ama restorasyon çalışmaları sürüyor. El Gölü denilen yer bir mesire yeri. Etrafı park haline getirilmiş büyükçe bir göl ve Tebrize yakın yerlerden gelenler etrafında çadır kurup oturuyorlar. Bu çadır işine daha sonra kuzeyde de rastladık. Zaten bizim yol kenarlarında karpuz kavun satılır, orada yol kenarlarında boy boy çadır satılıyor. Büyüklüğüne göre 15 ile 30 dolar arasında. Anlaşılan İranda çadırı istediğiniz yere kurabiliyorsunuz. İstediğin yere kavramı oldukça geniş anlaşılmalı; bir kentin merkezindeki yaya kaldırımları buna dahil. Kimsenin birşey dediği yok. Akşam arabalarıyla gelip kaldırıma çadırı kurup yanına bir kilim seriyorlar ve orada yiyip içip uyuyup ertesi sabah kayboluyorlar. Hele kaldırıma serdikleri kilim üzerinde nargile çekerkenki görüntüleri bitiriveriyor insanı. Oldukça da misafirperverler, bizi neredeyse kolumuzdan tutup oturtmak isteyenler bile oldu


     

     Iran
     034

    Bir akşam da kebab-ı-hususi yedik. Daha önce adını duymuştum da ne olduğu konusunda bir fikrim yoktu. Bildiğimiz kuşbaşı ama parçaların arasında yağ yok. İran pilavı zaten bilinir. İki gün tebriz için yeterli oldu. Daha fazla dolaşmak istemiyoruz ve yarın, 7 temmuz, azarbaycana hareket edeceğiz. Ardabil ve İran Astara’sı üzerinden Azarbaycan Astara’sına ve oradan Baku’ya çıkacağız.


     

     Iran
     035

    Ortalık yeşeriyor ve çay molası zamanı. İran Astarasından görüntüler


     

     Iran
     036


     

     Iran
     037

    İranda TürkCell’in kartlı telefonları çalışmıyor ve Türkiye’yle haberleşmemiz aksadı. Otelden telefon edebildik. Azarbaycan’a geçersek telefonlar tekrar çalışacak, onun sevinci var içimizde.


     

     Iran
     038

    Telefonun canlandığı an; haydi sms zamanı...


     

     Iran
     039

    El Gölünden manzaralar.


     

     Iran
     040


     

     Iran
     041

    Sabah erkenden yola çıkıyoruz. Hedef Baku. Gidilecek yol yine kısa değil, 600 km bilmediğimiz yerlerde çok uzun sürebilir. Yola çıkınca İran yollarının kalitesinin tadını çıkartıyoruz. Yüklü TIRların gittiği yol olmasına rağmen asfaltta katlanmalar yok, derin lastik izleri yok. Demekki asfaltın katkı maddeleri eksiksiz konuyor. Ardabile doğru yaklaştıkça etraf yeşeriyor ve küçük dağlar tepeler beliriyor. Birer birer aşıyoruz.Sonra birden tırmanış ve virajlı yollar başlıyor. Bu güzel işte, motorun tadı çıkmaya başlıyor. Yolda yoğun trafik var ama bizi etkilemiyor. Birbiri ardına arabaları geçiyorum. Tebriz trafiğine girip otel ararken kuralsızlığı fiilen yaşadım. Araba sollarken karşıdan gelen olduğunda pek aldırmıyorum, o sağa çekiliyor, solladığım sağa çekliyor ve bana geniş bir alan kalıyor. Bağıran çağıran, düdük çalan, ışık yakan yok. Yaptığım iş İran trafiğinde tamamen olağan. Sağımız solumuzdaki yeşil alanlar ve virajlı yol hoşumuza gidiyor. Astaraya gelmemiz, molalar dahil yaklaşık 5 saat sürüyor. Henüz günün ortası. İran Astara’sında motorla bir tur atıp gümrüğe gidiyoruz. Hazar’ın güney kıyısında küçük şirin bir sahil kenti. İçimizde Hazar denizini görmenin keyfi var. Gümrükten çıkmamız uzun sürmüyor. Motor sihirli bir anahtar. Her kapıyı açıyor.

    AZARBAYCAN
    (İkinci Bölüm)
    Mersin’de arkadaşlar beni Azeri gümrüğündeki anormal davranışlar konusunda uyarmışlardı. Baku’da yaşayan amcamın oğlu Serdarla bu konuyu yazışmıştık ve yaşanacak problemleri o da yakinen biliyordu. Daha İran gümrüğünde çıkış işlemlerim yapılırken telefonumun canlandığını görüp Serdara nerede olduğumu bildirmiştim. İran kapısından geçtikten sonra Azeri sınırında ilk “yavşak” polisle karşılaştık. Yavşak bitin yavrusudur ve yapıştığı yerde kan emer, işi budur. Adam elimizdeki fotoğraf makinesini bakmak üzere aldı ve vermiyor, gereksiz sorularla, işin aslında bir şeyler koparabilmek için, yalanmaya başladı. Azarlayarak elinden makinemi almak zorunda kaldım. O memurdan kurtulup ilerlediğimizde iri yarı “bodyquard” tipli bir adamın yanımıza gelip “beni Serdar bey gönderdi adım Faruk” demesi üzerine rahatladım. Faruk elimden pasaportları aldı, o önde biz arkada, iç içe binaları geçerek polise ulaştık. Faruk rusça birşeyler söyledikten sonra polis elindeki yaptığı işi bırakıp bize döndü ve işlemlerimiz başladı. Motoru da işlemlerimizin yapıldığı odaya yakın ve görebileceğim biryere getirdim. Eşim motoru beklemek üzere dışarıda kaldı, ne olur ne olmaz... “Rusa canını, Azeriye malını güvenme” diye bir laf vardır.


     

     Iran
     042

    Bulunduğumuz odaya gelip giden memurlar ve polisler yılışık. Birşeyler koparabilirmiyim diye gözünün içine bakıyor. Dışarıda motora fazla yaklaştıklarını ve orasını burasını parmakladıklarını görüyorum. Motorun başında bekleyen eşime işaret edince benden cesaret alarak sesini yükseltip uzaklaşmalarını söylüyor. Dağılıyorlar ama fok balığına benzeyen birisi iyice yüzsüz. Neredeyse motorun üzerine yatacak; elini depo üstü çantaya atınca hanımın adama bağırdığını duyuyorum. Adam bunun üzerine kayboluyor. Yaklaşık yarım saat sonra bütün herşey tamam ve sigorta dahi yaptırmadan gümrükte işim bitti. Bu tip “gevşek” davranışlarla bura haricinde hiç bir yerde karşılaşmadık.


     

     Azerbaycan
     043

    Azariler, Azarbaycan’a araçla girildiğinde yaklaşık 40 dolar karşılığında araç sigortası yapıyorlarmış, benim var dedim (yeşil sigorta belgesi), beyanımı kabul ettiler. Tutturabilirlerse motosiklet için de bir teminat yatırılmasını talep ediyorlar ve fiyat keyiflerine göre 10000 dolarla 500 dolar arasında değişiyormuş. Cecilia ve Khimden 2000 dolar istemişler ama onlar patırtı yapınca tamamen vazgeçmişler. Tabii bu teminatı yatırıp da tekrar göreni henüz duymadım. Bu arada Faruk, işi nedeniyle vedalaşıp ayrılmadan önce yanımıza oradaki memurlardan birini bıraktı. Bu kişi yanımızdan hiç ayrılmadı ve işimiz bittikten sonra bizi Baku yoluna kadar da AZ-Astaradan geçirdi. Yolda herhangi bir yerdeki polisler dur derse durmamamı, selam verip geçmemi sıkı sıkı tembihledi. Sadece resmi geçiş noktalarındaki polis kontrollerinde durmamı söyledi. Bu tiyo çok işime yarayacaktı.



     

     Azerbaycan
     044


     

     Azerbaycan
     045

    Baku sokaklarından


     

     Azerbaycan
     046

    Baku sokaklarından


     

     Azerbaycan
     047

    Baku sokaklarından


     

     Azerbaycan
     048

    Baku sokaklarından


     

     Azerbaycan
     049

    Baku sokaklarından


     

     Azerbaycan
     050

    Yanımızdan geçerken sepeti kaldırıp ikiteker yaptı...


     

     Azerbaycan
     051

    İyice evrimleşmiş bir Volga


     

     Azerbaycan
     052

    Şehitler Anıtından ve IRS Otelin balkonundan Baku.


     

     Azerbaycan
     053

    Şehitler Anıtından ve IRS Otelin balkonundan Baku.


     

     Azerbaycan
     054

    Şehitler Anıtından ve IRS Otelin balkonundan Baku.


     

     Azerbaycan
     055

    Şehitler Anıtından ve IRS Otelin balkonundan Baku.


     

     Azerbaycan
     056


     

     Azerbaycan
     057

    Baku her haliyle enteresan bir yer. Zenginlik ve yoksulluk aynı yerde aynı anda mevcut. İkisi arasındaki uçurum bizdeki kadar bariz. Çöp toplayan çocukla Touareg aynı mekanda.

    Kent merkezi ve yakındaki park oldukça güzel. Reklam levhalarını okuyunca kendimizi gülmekten alamıyoruz. Rus kızlarının alımlılığı kendisini hemen belli ediyor. Azeri kızlar biraz daha yamru yumru. İstediğin her şey fazlasıyla mevcut. Kıymetli elektronik malzemeler ve taşıtlar Dubaiden geliyor. Jipler de bu yüzden bizdeki palio fiyatına. Benzin 35 cent kadar. Lüks lokantada üç kişinin hesabı 20-25 dolar civarında. Kısacası parası olanın yaşayabileceği yemyeşil bir şehir. Akşam eski hamamın yakınlarındaki bir lokale gidiyor biralarımızı yudumluyoruz. İşletmecisi, tabii ki, türkiyeden.


     

     Azerbaycan
     058


     

     Azerbaycan
     059


     

     Azerbaycan
     060


     

     Azerbaycan
     061


     

     Azerbaycan
     062


     

     Azerbaycan
     063

    Yarın Pazar ve öğleden önce TPAO’nun Azarbaycan sorumlusu Türkiye’ye dönüyormuş onun veda branch’ı var. Serdarın arkadaşıymış. Oraya davetliyiz. ISR otelin 17. katındaki Thai restoranın terasından Baku’ya bakıyoruz. Öğleden sonra da Arbil bizi çamur volkanlarına götürecek


     

     Azerbaycan
     064

    Çamur volkanları Bakunun ilginç yerlerinden birisiymiş. Şehirden 30-40 km dışarıda ama Pradonun kliması iyi çalışıyor. Yolda Tekfen’in şantiyelerinin birinin yanından geçiyoruz. Hedefe vardığımızda manzara ilginç. Küçük tepecikler ve içinden fışkıran çamurla karşılaşıyoruz. Tepeciklere yaklaştığımızda Serdar uyarıyor, çünkü nereden ne zaman çamur üfleneceği belli değil. Arbilin ayağının dibinden üfüren bir delik çocuğun üstünü başını batırdı. Benim de koluma sıçradı killi çamur. Suyun buharlaşmasıyla birlikte tepecikler oluşuyor.


     

     Azerbaycan
     065

    İşin mekanizmasını tam çözemedim ama killi topraktan çıkan tuzlu su (nereden geliyor ve niye) bir miktar kili de beraberinde yüzeye sürüklüyor. Çamurun tadına baktım; tuzlu. Etraf tamamen çöl.


     

     Azerbaycan
     066


     

     Azerbaycan
     067

    İleride petrol havuzları görünüyor. Suyla çıkartılan çıkan petrol bir havuzda toplanıyor ve fazlarına ayrılıyor. Üstten petrol alınıyor altta daha ağır olan su kalıyor ve boşaltılıyor. Deniz kenarına indiğimizde havada ağır bir hidrokarbon kokusu var. Her taraft petrol bulaşığı. Eski, kör ve hala çalışan kuyular birarada. Doğalgaz açısından da zengin bir ülke ama uzun yıllar bu zenginlik halka yansımamış. Sanki şimdi daha iyiler gibi. En azından Baku’daki görüntü bu. Gerçi Baku’ya gelene kadar gördüklerim çok farklı, tam bir gariban vatandaşlar diyarıydı. Akşam Fransa-İtalya final maçını arbilin duvarında izleyeceğiz


     

     Azerbaycan
     068

    Dönüşte şehrin içinde bile canlı, yarı canlı ve cansız petrol kuyuları görülüyor. Buranın içinden geçerken hidrokarbon (zift) kokusu inanılmaz.


     

     Azerbaycan
     069

    Baku'da İnanılmaz güzel devlet binaları var.


     

     Azerbaycan
     070


     

     Azerbaycan
     071

    Klasik binalar genelde devlete ait ve müthiş güzeller. Baku taşı denilen işlemesi kolay yumşak bir taştan yapılmışlar. O kadar güzeller ki ondakikalarca detaylarını inceleyebiliyorum. Bu güzelliğe karşı bir o kadar çirkin olanı da, bu binaların resmini çekmek yasak. Eski rus sisteminin kalıntısı bir uygulama. Kuzenin arkadaşı, Arbil, fotoğraf çekerken makinasını kaptırmış polislere ve makinenin bedeline yakın rüşvet vermek suretiyle hem kendisini, hem de makinesini kurtarmış. Beni uyardıkları için önce polislerin yerini tespit edip sonra da onlara görünmeden bu resimleri çekebildim. Arbil gördüğünde hayretler içerisinde kaldı. 9 yıldır bu binaların resmini çekemiyormuş beceriksiz...


     

     Azerbaycan
     072


     

     Azerbaycan
     073

    Liman gümrüğünden...
    10 temmuz günü geminin kalkacağı limana gittik. 4 gemi yük bekliyormuş. Ne zaman yük bulunacağı meçhul ama 11 temmuzda kesin bir gemi olacağını söylediler. Serdarın elemanlarından Nurettin buradaki polislerden birini tanıyormuş. Bütün işlerimizi o polis yapıyor. Yolculuk yaklaşık 16 saat sürüyormuş. Bu yüzden gemi çalışanının birisinin odası da ayarlanmış, bu iyi işte.

    11 temmuzda gemimiz hareket edeceği için heyecanlıyız. Motoru yükleyip hazırladım. Saat 13.00 de kalkması muhtemel geminin yanına gittiğimizde, akşam kalkacağı haberini aldık. Gemideki kaptan yardımcılarından birinin düğünü varmış ve gemi o zat-ı-muhteremin düğün töreni bitene kadar limanda bekleyecekmiş. Ben de motoru gemiye alıp sağlamca bağladım. Eşyalardan da kurtulmuş olmanın verdiği hafiflikle tekrar şehre dönüp akşama kadar vakit öldürdük. Gece saat 20 sularında gemiye tekrar gittik ve 22.30 gibi hareket ettik. Çıkış işlemlerini polis arkadaşlar halletti. Baku ünitesi de böylece kapanmış oldu. Dönüşte İran’dan geçeceğimiz için Baku’ya ancak tırmanış amacıyla tekrar uçakla gelirim herhalde.


     

     Azerbaycan
     074

    Baku devlet kabristanında Elçibeyin mezarı


     

     Azerbaycan
     075

    Azarbaycanın kuzeyinde 4000-4500 metrelik dağlar varmış. Serdar buraları tırmanmış. Benimle de gitmek üzere anlaştık. Yalnız buradaki dağcılar sosyete anlaşılan; çantalarını merkeplere taşıtıyorlar. Bizimki gariban işi, buralarda nesli kurudu bu hayvanların.


     

     Azerbaycan
     076


     

     Azerbaycan
     077


     

     Azerbaycan
     078

    Gemide bize odasını veren çocuğa biraz da fazlasıyla dolar verdim, çünkü bizim için yiyecek birşeyler de almış ve buzdolabına, bira dahil, koymuş. Gemide restoran yok. Sabah kahvaltımızı rahat bir şekilde yaptık, duşumuzu rahat aldık. Gemi oldukça hızlı seyrediyor. GPS 23.5 km/h gösteriyor. 15. saat içinde gemiden inip gümrük işlemlerine başlıyoruz. Gemide tanıştığımız ve Aşgabatta çalışan öğretmen Hayrettin beyle Türkmenistan hakkında uzun uzun konuşuyoruz.


     

     Turkmenistan
     079

    İlk çöl manzaramız.

    Türkmenbaşı-Aşgabat yaklaşık 640 km ve yol Karakum çölünün içinden geçiyor. Baştan itibaren gezi hedefim, bu çölü yazın geçmekti. Sınırda işlemler uzun sürüyor. Türkmenler düzenli ama öyle bir bürokrasi ki, akıllara zarar. Bir odadan diğerine, her bir şey elle kütüklere kaydediliyor. Sonra birkaç dolarlık bir harç yatırılıyor. Yine bir kaç kademelik işlem yapıldıktan sonra yine biraz harç yatırılıyor, işlemler için her seferinde yeniden sıraya giriliyor. Bizim işimiz bitiyor, sıra motora geliyor. Odur budur derken 100 dolar civarında bir harç yatırmışız. Polis ve gümrük bize karşı oldukça kibar. Hiç bir surette bizden rüşvet istenmiyor, işler yokuşa sürülmüyor. Çantalar dağıtılmıyor. Ama TIR'cıları biraz sıkıştırıyorlarmış... Konuştukları dil türkçe. Türkiye televizyonu izliyorlarmış. Bizim söylediklerimizi onlar çok rahat anlıyor, onların konuştuklarının içinde bizim kaçırdığımız çok kelime var.


     

     Turkmenistan
     080

    Nihayet Karakum Çölü. Çölde ilk milli oluşum. Ciddi ciddi heyecanlıyım. Bir an önce yola çıkıyoruz. Bu arada 50 dolarlık kocaman bir tomar manat aldım. Reguler fiyat bir dolara 5500 manat ama karaborsada 24.000 manata alıyorlar bir doları. Sonradan anlayacağım üzere Türkmenistan için büyük para bozdurmuşum. Türkmenbaşı’nda ilk gelen petrole dalıyorum. Boş olan depoyu dolduruyorum 6000 manat tutuyor. Yani bir doların ¼ ü. Ağalık bende kalsın deyip 10000 manat veriyor üstünü almıyorum. Türkmenbaşını çıkar çıkmaz çölün içindeyim. Sağım solum alabildiğine çöl. Kumun üzerinde deve dikenleri var. Bazıları henüz yeşil, bazıları kararmış (Karakum denilmesi herhalde bu yüzden) çöle koyu bir görünüm veriyor.


     

     Turkmenistan
     081

    Çölün içinde ilerledikçe gelen giden araba sayısı azalıyor. İlerilerde deve sürüleri görünüyor. Ama bizden uzaktalar. İyi sıcak var. Kaskın vizörünü sıcaktan dolayı indirmek zorunda kalıyorum ve fazla sürat yapamıyoruz. Kaskın ağzından, altından ve vizörün yanlarından giren hava can acıtacak kadar yakıyor. Yol satte yapılan 60-80km arası hızla bitecek gibi değil. Birara deve sürüleri de kayboldu. Tek bir canlı yok görünürlerde. Dakar’ın patırtısı ve kaskın uğultusundan başka hiç bir ses seda yok. Günün en sıcak saatlerinde bütün canlılar kendilerini güneşin ışığından korumak üzere saklandı galiba. Sağ taraftan hafif bir esinti başladı. Dakikalar geçtikçe esinti rüzgara dönüşüyor. Yolun vaziyeti iyi ama yandan yola kum savrulmaya başladı. Fakat yolun yüzeyi düzgün olduğundan kum birikemiyor, süpürülüyor. Rüzgar, aradan dakikalar geçtikçe daha da kuvvetleniyor ve sağımızda artık küçük çaplı bir kum fırtınası var, adamakıllı bir toz bulutu görünüyor. Çok sürmüyor bu toz bizi yakalıyor. Motoru tutmakta zorlanmaya başladım. Çaresiz duruyorum. Balaklavaları ağzımızı ve burnumuzu örtecek şekilde yukarı çekiyoruz kaskın içinden ve vizörleri iyice kapatıyoruz. Motoru siper alıp fırtınanın geçmesini bekliyoruz. Ben balaklavayı her zaman kaskın altından takarım, yazın serin, kışın sıcak tutar. Şimdi yeni bir fonksiyonu daha oldu, kuma karşı koruyor. Çok sürmüyor fırtına bizi geçip gidiyor. Fotoğraf makinesini çıkartmanın zamanı fırtınanın tam içindeyiz. Ama makineyi çıkartsam içi kum dolacak. Objektifin mekanizması veya başka yerleri kum dolup bozulursa gezi hüsran olur bizim için. Resim çekmekle çekmemek arasında gidip geliyorum... Artık yolun kenarında küçük kumullar var. İleride bir yerleşim yeri gözüküyor. Ne pahasına olursa olsun, hiç değilse bu resimleri çekmeliyim. Zinciri kontrol ediyorum dişlerin arasına kum dolmuş mu diye, iyi görünüyor. Bu arada fırtına tekrar rüzgara dönüşüyor, biz de rahatlıyoruz. Bu şartlara dayanabilecek ve daha sonra Özbekistanda da gece çekimleri esnasında yokluğunu hissettiğimiz bir fotoğraf makinesine ihtiyaç var. Savrulan kumun kaskın vizörünü nasıl dövdüğünü görüntülemek gerekiyordu...


     

     Turkmenistan
     082

    Deve sürüleri tekrar görünmeye başladılar. Bunlar şebek olmuşlar, arabalardan motordan kaçmıyorlar, hatta merak edip benim üzerime doğru bile geliyorlar. Isırırlarsa motordan aşağı alırlar diye gazlıyorum aralarından. Kötü kokuları midemi bulandırıyor, hanım da şikayetçi kokudan. Sağımız solumuz kum yığınları, fırtınayı da atlattık, heyacan gitti. Üç saat oldu. Yorulduk ve sıcaktan kuruduk. Mutlaka durup su içmemiz gerekiyor. Evaporasyon müthiş. Fakat depo üstü çantadaki su ateş gibi olmuş, içilmiyor. Susuzluk duygusunu ve semptomlarını iyi bilirim. Bir kış tırmanışında çantamdaki su donmuş ve susuz kalmıştım. Konsantrasyon düşüyor, bacaklar halsizleşiyor, insanın canı hiç bir şey istemez hale geliyor. Bitap düşme denir buna. Burada da bu duruma yakınız. Hatta hanım sıcak suyu içme konusunda ısrarcı bile oluyor ama içilmeyecek kadar sıcak. Ağzımızda gıcırdayan kumları çalkalıyoruz, bir kaç yudum almayı deniyoruz ama nafile, içilmiyor. Sabır deyip devam ediyoruz.

    Bir ara yolun sağ alt tarafında küçük bir yerleşim yerini geçerken bir kerpiç ev görüyorum, önünde okuyamadığım bir levha var; ana yoldan çıkıp kerpiç kulübeye doğru ilerliyorum. Evet, burada meşrubat var. Soğuk su istiyorum. Gazlı mı gazsız mı diye soruyor bir genç adam. Bu soru bana yabancı değil. Hemen gazlı diyorum ve 1.5 litrelik gazlı su geliyor. Aslında susuzluktan ayakta duracak halim yok, hanım zaten kendini divanın üzerine atmış. Ben de belliği çıkartıp oturuyorum ve bir dikkişte suyun yarısını içiyorum. Hanım gazsız su istiyor onu da getiriyorlar. Bu arada ben gazlı, hanım da bir şişe gazsız suyu bitirdik. Birer daha getirttik. Buz gibi su. Şimdi bir de bizim çantadaki sıcak suyu içmek durumunda kalsaydık diye düşünüyorum. Sabrın mükafatı bu soğuk su oldu çölde. Kıymetini daha iyi anlıyor, lezzetini daha yoğun tadıyoruz.

    Serin yerde biraz oturunca kendimize geliyoruz. Buzdolabından gelmiş gazsız sudan bir avuç yüzüme serpiyorum. Eşimde aynı işi yapıyor ve rahatlıyoruz. İlaç gibi. Biraz sonra iyice kendimize gelip etrafımıza bakıyoruz. Burası bize su getiren adamların evinin içi. Bir oda daha var arka tarafta. Anlaşılan orası da mutfakları. Karnımızın aç olup olmadığını soruyorlar ama o kadar su içtik ki, açlık mı kaldı. Bir de bu sıcak yedirmiyor zaten. Durmadan içiyoruz. Genç karı koca ve ortalıkta görünen iki de çocuk var. Bir on dakika daha oturduktan sonra kalkıyoruz. Dört büyük şişe su için 10 istiyorlar ama 20000 manat verip çıkıyoruz. Aşgabata yetişmem lazım ama sıcaktan sürat yapamıyorum. Yakıyor.

    Yolun kalitesi çok iyi değil. 70-80 arası süratte Aşgabata doğru ilerliyoruz. Buraya kadar sadece üç dört noktada polis gördük ama onlar da sıcaktan buruşmuş olacaklar ki, isteksizce el sallayrak geçiştirdiler. Kaç km yol kaldığını bildiren bir levha yok ama yaklaşık 4 saattir yoldayız. Benzin lambası yandı ve yedek bidondaki benzini depoya boşaltıyorum. GPS sıcaktan kendisini çoktan kapattı. Güneşin altında en az 70 dereceyi yaşadık gibime geliyor. Epey bir devam ediyoruz ve işte o meşhur, gemideki öğretmen arkadaşın bahsettiği, polis kontrolleri başlıyor. Bu Aşgabata yaklaştığımızın ilk işareti. Yaklaştık derken en az 200 km den bahsetmek istiyorum. Her 20-30 km de bir registrasyon (kayıt) yaptırmaya başladık. Bir asker kontrolü, bir polis. Bu duraklamalar çok zaman alıyor. Her seferinde aynı muhabbet. Pasaportları veriyoruz, onlar kayıt tutuyor. Kulübelerin içindekiler yazarken dışardakiler bizi soru yağmuruna tutuyor. Motorun fiatı, kaç yaptığı, nereden geldiğimiz, Türkiyeden tüm yolu motorlamı geldiğimiz ve nereye gittiğimiz. Bunların cevaplarını bir yaftaya yazıp boynuma asmayı bile aklımdan geçiriyorum. Ama sabır edeceğim. Bu gezinin özünü -gelecek tur için- sabır antremanı oluşturmuyor mu?

    Türkmen polis ve askeri genelde 20li yaşların başındaki çocuklar. Ben de onlara sık sık çocuk diye hitap ediyorum ve gözlerindeki ifade bana bu laftan hoşlandıklarını söylüyor. Bildikleri bir kelime belki de o yüzden. Artık bu kontroller yüzünden ortalama süratimiz epeyce düştü. Saat 21 oldu, ortalık karardı ve serinledi hala Aşgabat görünürlerde yok. Bu arada yol da düzeliyor. Benzinci görüp depomuzu yeniden doldurduk. İlk çölümü yazın ortasında geçtim. Evet, kışın zirve yapmak gibi bir duygu.

    Saat 24 gibi Hayrettin beyin söylediği ve işletmecisini telefonla arayıp geleceğimizi haber verdiği Mizan otele geliyoruz. Akıllı kitapta önerilen otel, Asia. Düzgün ve temiz bir yer. Khim ve Cecilia Asia’da kalmışlar 20 dolara ama iyi değilmiş. Bizim kaldığımız 30 dolar, biz memnunuz, üstelik, kahvaltımızı da odamıza getirdiler. İşletmecisi Konyalı bir Türk. Motora da göz-kulak oluyor.


     

     Turkmenistan
     083

    Ertesi sabah saat 10 gibi Hayrettin beyle buluşuyoruz. Birinci elden ilinti bize Aşgabat’ı gezdirecek. Bu 9 şiddetindeki depremi atlattığı için Türkmenbaşının kalmasına müsaade ettiği Lenin heykeli. Solda elçilik görevlisi sağda Hayrettin öğretmen.


     

     Turkmenistan
     084

    Aşgabatta şehrin tam ortasında bir Atatürk parkı ve heykeli var.


     

     Turkmenistan
     085


     

     Turkmenistan
     086

    Aşgabatı iyi geziyoruz. Bir ara Türkiyenin eğitim ateşeliğine ve konsolosluğuna bile gidiyoruz. Konsolos Çiğdem hanım ve müsteşar eşiyle tanışıp sohbet ediyoruz. Türkmenistanda yaklaşık 5000 türkün yaşadığını ifade ediyorlar. Bütün inşaatları türkler yapıyormuş.


     

     Turkmenistan
     087

    Aşgabat'tan pazar manzaraları. Son resimde mendiliyle yüzünü kapatana "bana gelirsen seni Türkiyeye götürürüm" diyorum, çok hoşuna gidiyor, kikirdeyerek utanma moduna giriyor.


     

     Turkmenistan
     088

    Aşgabat Pazarı, renkli giysileriyle sevimli, cana yakın Türkmenlerle dolu. Gerçek Türkmeni burada görüyoruz. Sarılıyorlar, dokunuyorlar. Kareşlerimiz diyorlar. Türk olduğumuzu anlayana kadar resim çektirtmiyorlar ama ondan sonra da “yadigar surati” çekmekten biz kurtulamıyoruz. Yolda gördüğümüz bizden biraz daha uzak durmaya gayret eden (ama çoğunlukla beceremeyen) polis ve askerden çok farklılar.

    Türkmende yeme içme ucuz. Öğretmenin ve polisin aylığı 100 dolar civarında. Bunlar iyi kazananlar. Türkmenistan dünyada 1 doların büyük para olduğu nadir ülkelerden birisi herhalde. Turistlere verilen fiyatlar bir yerli için afaki değerler. Onlar 20 dolar verip bir otelde kalamazlar. Veya bir restorana girip 5 dolara yemek yemeleri imkansız.


     

     Turkmenistan
     089

    Her yerde türk restoranları görüyorsunuz. Örneğin Uludağ Restoran türkiye şartlarında da lüks sayılacak bir yer. Burada ucuz olan şeylerden birisi de taksi. Üç kişi 20 cente indi bindi yapabiliyor şehir içinde. Bir taksiden inip diğerine binerek tüm şehri gezdik; toplam ödenen taksi parası 5 doları geçmedi, ki bunun içinde bir o kadar da bahşişi var. Pazarda satılan miktarlar gözönüne alındığında bir kadının tezgahındaki malzemelerin tamamını 2 dolara alabilirsiniz. Büyükçe bir kavun 1000 manat. Bir doların 24te biri yani. Yimpaş pahalı, bir kilo et iki dolar civarında.


     

     Turkmenistan
     090


     

     Turkmenistan
     091


     

     Turkmenistan
     092


     

     Turkmenistan
     093

    Aşgabatta üç, beş, sekiz ayak gibi anıtların yanı sıra anıt sayılabilecek mimaride yeni binalar da var. Bence Saparmırat Türkmenbaşı çölün ortasında kendine bir alan seçmiş orada evcilik oynuyor. Şatafat ve kitsch birarada. Burada tek bir adam ve onun kitabı “Ruhnama” var. İki ciltlik bu kitap İlkokuldan üniversitenin bitimine kadar okutuluyormuş. Anıtların hepsi altın kaplama. Ülke altın zengini olunca adamın heykelleri de altından. Kendisine de altın çocuk dedirtiyor. Mutlak megalomani. Yazılı bir yasa yok. Herşey Türkmenbaşının iki dudağının arasında. Dörtbuçuk milyon nüfuslu bu korkunç zengin ülke, Türkmenbaşının fermanlarıyla yönetiliyor. İsviçreden sonra dünyadaki ikinci tarafsız ülke. Kibrit pahalı diye doğal gaz ocağının hiç bir zaman kapatımadığı tek memleket. Elektrik, su, doğalgaz ve petrol ürünleri bedava sayılacak fiyatlara. Türkmenbaşı, “bunlar bize ata yadigarı, dağıtın vatandaşa” demiş. Türkmenistan içinde telefon da bedavaymış. Türkmenbaşı yememiş, içmemiş laf üretmiş. Bu laflar büyük sayılabilecek her binanın bir yerlerine yazilmış. En çok görülen laf, “halk, watan, beyik Türkmenbaşı"


     

     Turkmenistan
     094

    Üç Ayak yakınındaki Türkmenbaşı köşkleri. Sarı kubbelisi eviymiş. Az kalsın resmini çekiyoruz diye tutuklanacaktık. Ama yine de... Yasak ya...


     

     Turkmenistan
     095

    Öküz boynuzundaki harap dünyayı kurtarmak üzere bir ana bir altın çocuk doğurmuş.


     

     Turkmenistan
     096


     

     Turkmenistan
     097

    Beş başlı kartal ve iki başlı yılan. Türkmenistanın sembolü/Beş ayak anıtı


     

     Turkmenistan
     098


     

     Turkmenistan
     099


     

     Turkmenistan
     100


     

     Turkmenistan
     101

    Sekiz Ayak anıtı.


     

     Turkmenistan
     102


     

     Turkmenistan
     103

    Altın çocuk


     

     Turkmenistan
     104

    Aşgabat gecesi

    Aşgabatın gecesi ışıl ışıl. Cadde ve sokakaların gece görünümü daha impozant. Işıklandırılmış Türkmenbaşı laflarından birisi de “21. yüzyıl Türkmenistanın yüzyılıdır” şeklinde. Düzgün bir işleyişle bu doğru olabilir. Çöl muazzam zengin. Petrol, doğalgaz, altın, uran ve diğer önemli elementler. Amerika burayı babası hayrına tarafsız ve dokunulmaz ilan etmemiş. Ancak, Türkmenbaşı şimdi Ahmedinejat’la ipi biraraya atmış, çok iyi dostlar. Önce çok sayıda bulunan Rus ve Amerikalılar şimdi hemen hemen yok gibiler. Sayıları iyice azalmış. Çünkü Türkmenbaşı bunları kovup, memlekette ne kadar erkek çocuk varsa hepsini asker ve polis yapıp kendine bağlamış. Çıkarttığı bir başka fermanla da kendisini ebedi lider ilan etmiş. Bütün ailesi kilit noktaları ve fabrikaları almışlar. Rus ve Amerikalıları kovduktan sonra bir ara Türkiyeye iyice yaklaşmış ama dubioz bir suikast girişiminden iki de türk çıkınca türklerden de uzaklaşmış, belirttiğim gibi daha çok İrana yaklaşmış.

    Suikastler çok ilginç. Suikastin düzenlendiği adamlar ölmüyor veya yaralanmıyor. Üç suikast var; Biri Azerilerin sevgilisi Elçibey’e, diğeri Türkmenbaşı’na ve üçüncüsü de Özbeklerin lideri İslam Kerimov’a. Üç Türk devlet başkanı, üç Türk ülkesi. Görebildiğim kadarıyla üç ülkenin insanı da rüyalarında Türkiye görüyor. Suikastçıların arasından üç olayda da birer ikişer TC vatandaşı da çıkıyor. Bu suikastlerden sonra Türkiye adı en azından belli çevrelerde (polis, bürokrasi) hoş karşılanmıyor ve Türklere sıkı giriş-çıkış uygulamalarının gelmesine neden oluyor. Bu sıkı uygulamaların elbette olumsuz ekonomik neticeleri de oluyor, siyasi de.

    Otele geldiğimizde salonda düğün var. Hanım zaptolmuyor, girip bakacak. Gecenin saat 12si adamlar neredeyse gitmek üzereler ama bizimki fotoğraf makinesini de aldı ve daldı aralarına. İlle de gidip gelinle damadın fotoğrafını çekecekmiş. Ben de girdim çaresiz. Bizdeki düğünler, bizdeki oyunlar, bizdeki haremlik selamlık, erkekler bir taraftalar ve oynayan kızlara bakıyorlar, beğenecekler ya! Kızlar beğenilme çabalarını ellerinden gelen tüm kıvrak hareketlerle destekliyorlar. Tipik düğün işte. Ama alkolü bol anlaşılan. Masaya oturulduğunda votka akıyor...

    Türkmenler sünnilermiş ama bizdeki kadar cami yok. Şii İranda da yok. Peşinen belirteyim 4 müslüman devlet geçiyorum, İran, Azarbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan. Hiç birinde cami sayısı bizdeki kadar abartılmamış. Olan camiden gelen ses de insanı DBsiyle rahatsız etmiyor. Bu özellikle dikkatimi çekti.


     

     Turkmenistan
     105

    Yarın Buhara’ya hareket edeceğiz. Yine 600 kmlik bir yol var önümüzde. Türkmenistanın diğer şehirlerinin içinden geçeceğiz. Tedjen, Mary ve Türkmenebad (Çarzou). Önümüzdeki yol uzun ama artık etkilenmiyoruz. Nasıl olsa popolarımız nasırlaştı. Görmediğimiz şehirleri de gezeceğimiz, en azından içinde motorla da olsa bir tur atacağımız için merak var. İlk önce Tedjen geliyor ama Aşgabatla alakası yok. Tam bir çöl şehri. Azcık ağaç, bol miktarda kerpiç ve tuğla evler. Her taraf kum. Burada sokakta bir kaç insan görebiliyoruz. Tipik türkmen giysileri içinde kadınlar; ince uzun narin yapılılar. Erkekler bir o kadar bakımsız ve çelimsizler. Çinko asker bunlar, sıcaktan eriyecekler. Türkmenistanda dikkatimi çeken noktalardan birisi de bu. Erkekler resmen sıskalar. Kadınlar bunlara göre ciddi anayiğitler. Kimileri heriflerini çanta diye taşıyacak gibi. Tedjende orjinal denilebilecek hiç birşey yok. Zaten küçük bir şehir. İnsanın içini karartıyor. Bir de Aşgabattan hemen sonra olunca iyice onun gölgesinde kalıyor


     

     Turkmenistan
     106

    Ural ile kavun getirip satıyorlar. En soldaki çocuk askere gidecek olan.


     

     Turkmenistan
     107

    Yoldaki bu yadigar suretleri hiç bitmiyor.


     

     Turkmenistan
     108

    Nihayet Mary’ye geliyoruz.


     

     Turkmenistan
     109

    Mary’den görüntüler


     

     Turkmenistan
     110

    Mary’den görüntüler


     

     Turkmenistan
     111

    Günlük yazmak ciddi iş.


     

     Turkmenistan
     112

    Mary’den görüntüler


     

     Turkmenistan
     113

    Yine bir hatıra fotosuyla Kara Derya geçiliyor


     

     Turkmenistan
     114

    Mary biter bitmez Kızılkum çölü başlıyor ve bu Özbeğe kadar devam ediyor.


     

     Turkmenistan
     115

    Kızılkum Çölünden görüntüler


     

     Turkmenistan
     116

    Sabahleyin barakadan dışarı çıktığımızda Amu-Deryanın hemen kıyısında, bir değil, birkaç barakanın hatta ağaç bile olan bir yerdeyiz. Burası anlaşılan sınıra gelip bekleyenlerin konaklama yeri. Yanaşık düzen duran TIR katarının arkasında kaldığı için görememişiz. Gece barakanın kapısını açan görkemli kadın bize bir de kahvaltı hazırladı. Sınır saat 9.00dan önce açılmazmış. Rahat rahat kahvaltımızı yaperken Ankaralı bir TIR şoförüyle tanışıp konuştuk. Zaten nerede bunlarla konuşsak Türkmen ve Özbek polisinden şikayetçiler. Sadece Türkmende verdiği rüşvet 400 doları bulmuş (doğru mudur, patronumu kandıracak, bilemem). Özbek için de aynı şeyleri söylüyor ve aynen Türkmende olduğu gibi adım başı kontrol yapıyorlar diyor ve her kontrolde de rüşvet alıyorlarmış.

    Biz Türkmende hiç rüşvet vermedik, böyle bir talebi algılamadık bile ama kontrollerin sıklığından biz de bezdik. Özbek de böyleyse yandık. Ankaralı bize tüm “stan ülkelerinde” rüşvetin yaygın olduğunu aman dikkat edin diye defalarca söylüyor. Sabah sabah adam gamlı baykuş gibi... Saat dokuza doğru kapıya gidiyoruz ama hakikaten işlem yapılmıyor. Akşam bizi bırakmadıkları kapıyı biraz sonra açıyorlar ve motorla geçiyoruz. TIRları hala salmıyorlar. İçeride neredeyse saat 10.00a kadar bekliyoruz. Sonra bana işaret eden üç yıldızlının yanına gidiyorum. Pasaportları istiyor, alıp içeri gidiyor. Bizim Türkmen vizemiz ayın 14ünde bitti ve biz hala Türkmenistandayız. Bu cezai işlem gerektiriyor. Yeşil pasaport vizeye tabi değilken ben Ankaradaki Türkmen Konsolosunun tavsiyesi üzerine transit vize almıştım. Üç yıldızlı bunu da söyleyerek bizden ceza talep etmeyeceklerini, işlemlerimi yaptırıp devam etmemi ama dönüş çin yine Taşkennt’ten vize almamı samimi bir şekilde tavsiye ediyor ve açıklıyor: Kontrol noktalarındaki polisler vize numarasını da kaydetmek durumundalar ve vize göremezlerse neyi kaydedeceklerini bilemeyecekleri için telefonla ilgili üst mercilerden sormak zorunda kalacaklar, bu da sıcakta sizin için vakit kaybı ve sinir harbine döner demeye getiriyor ve bence haklı. Tamam deyip teşekkür edip tokalaşıp işlemlerime başlıyorum. Tesadüf, HU’da yazıştığımız Phillippe ile kapıda karşılaşıyoruz (en az 1.95 boyunda, 100 kiloluk biri). Buharaya beraber gideceğiz. İkimiz de işlemleri çabuk bitiyoruz (1.5 saat). İnsanı son derece cana yakın, sevimli olan bu ülkenin bürokrasinin verdiği bıkkınlıkla hemen motorlara atlıyoruz. Özbek kapısı göründü.

    ÖZBEKİSTAN
    (Dördüncü bölüm)

    Özbek kapısında işler daha sakin. Giriş damgasını hemen vuruyorlar. Bir gümrükçü gelip motoru kontrol ediyor ve tamam deyip gönderiyorlar. Sadece bir deklarasyon belgesi doldurduk ve yanımızda ne kadar paramız olduğunu belirttik. 10-15 dakikada her işlem bitmişti ve Özbekistan’daydık. Bu yaşadıklarımız Özbekistan sınırı hakkında anlatılanlardan tamamen farklı... Hedef Buhara

    160 km çabuk bitiyor ve sorarak şehir merkezine geliyoruz. Fatima ve İbrahim Hotel, şehrin ortasında, temiz, bakımlı. Herşeyden evvel motorlar emniyette. Odaya yerleşip duşumuzu alıp çıkıyoruz. Türkmenistan’dan beri bizimle birlikte gelen “little Phillippe” hemen yandaki odada. Kısa bir dinlenme periyodundan sonra buluşup şehri dolaşacağız ama bu arada bir delikanlı, Aybek, peşimizden ayrılmıyor. Sizi arabamla ben gezdireyim bugün vaktim var diyor. Borsada brookermiş ve Türkiye hayranı bir delikanlı. Kavşakları dönerken lastiklerin ötmesinden bir tek kendisi zevk alıyor ve Phillippe iyice tedirgin oluyor. Ben viraj dönerken daha fazla gaz vermesini söylemekle yetiniyorum. Bizi arabasıyla akşama kadar dolaştırıyor. Gidebileceğimiz hemen hemen her yere götürüyor.


     

     Turkmenistan
     117


     

     Turkmenistan
     118

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     119

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     120

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     121

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     122

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     123

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     124

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     125

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     126

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     127

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     128

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     129

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     130

    Buhara sokakları


     

     Turkmenistan
     131

    Buhara küçük ama tamamen tarih kokuyor. Yeni yapılaşma yok, her taraf koruma alanıymış. Bu iyi haber. Yoksa Baku gibi olacağına bahse girerim. Ağaçlar büyümüş yolları kapatmış. Eski kent çok güzel ve gezmesi keyifli. Kerpiç evler hala duruyor ve kimse dokunmuyor. Eserlerin bozulan yerleri ustaca onarılmış. Her yer tertemiz ama Özbekistana girdiğimizden beri erkeklerin oraya buraya tükürmesi dikkatimizi çekiyor. Sonradan öğreniyoruz ki burada erkekler ot atarlarmış. Bu ot Antep ve Maraşta da yaygındır ve insanlar oralarda da durup dururken tükürürler. Pis herifler...


     

     Turkmenistan
     132


     

     Turkmenistan
     133


     

     Turkmenistan
     134


     

     Turkmenistan
     135


     

     Turkmenistan
     136


     

     Turkmenistan
     137


     

     Turkmenistan
     138


     

     Turkmenistan
     139


     

     Turkmenistan
     140


     

     Turkmenistan
     141

    15 temmuzu böylece Buharayı gezerek geçiriyoruz ama bu arada bir de süpriz yaşıyoruz. Antropolog ve Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi saygıdeğer Balaman hocanın kızı Sema ile karşılaşıyoruz ve sohbet ediyoruz. Babasının kızı. Kendi deyişiyle “çatlak”. 4.5 yıldır Orta Asya’yı yaya geziyormuş.

    Standardın dışına çıkabilen “bu tip çatlakları” çok seviyorum. Sema’yı da çok sevdim. Gözlerinden anlıyorum o da bizi sevdi. Ehh...! (Şimdi haberleşiyoruz)


     

     Turkmenistan
     142

    Yarın, Samarkant’a gideceğiz. Buhara’yı dönüşte de dolaşacağız. 16 temmuz sabahı biraz daha Buhara diyoruz, doyamadık. Öğleyin Phillippe ile buluşup otelden ayrılırken başka bir fransız çifte rastlıyoruz. Onlar da bisikletle dünyayı dolaşıyorlarmış. Turu tamamladıktan sonra evlenip çoğalmayı deneyeceklermiş. Türkiyenin çok güzel ama zorlu bir parkur olduğunu söylediler. Bisikletli için doğrudur. Bizdeki dağları tırmanırken anaları ağlamış, popoları yara olmuştur. Sıcak tipler. Ayak üstü sohbetin sonu yok ama önümüzde 200 küsur km yol var. Samarkant’a ulaşmamız zor olmuyor. Bu arada yol yer yer bozuk. Vibrasyondan dolayı benim zincir korumanın iki vidası düşmüş ve plastik sallanıyormuş. Phillippe önüme geçerek ikaz etti. Hemen sağa çekip durduk ve yedek vidalardan iki tanesini seçip, bir daha gevşemesin diye rondeleli taktım. Biz bu işleri yaparken tam sirk maymunu gibi olduk. Yolun kenarında duran iki motorlu turist tam bir attraksiyon ve kamyon, otomobil, bisiklet hatta kargalar bile durup bizi seyrediyor. Sayıları bir düzineyi geçti. Topluluğa dönüp Bolşov Tiyatrosu diyorum, basıyorlar kahkahayı. Nereden aklıma geldiyse... Bu arada bizim türk olduğumuzu öğrenmeleri yardım etme damarlarının kabarmasına, hatta eve davete kadar dönüştü.


     

     Ozbekistan
     143

    Samarkant'ta oteldeyiz.


     

     Ozbekistan
     144


     

     Ozbekistan
     145

    Küçük Phillippe'in küçük motoru.


     

     Ozbekistan
     146


     

     Ozbekistan
     147


     

     Ozbekistan
     148


     

     Ozbekistan
     149


     

     Ozbekistan
     150


     

     Ozbekistan
     151


     

     Ozbekistan
     152

    Samarkantta gün batımı


     

     Ozbekistan
     153


     

     Ozbekistan
     154

    Altın dişler harika...


     

     Ozbekistan
     155


     

     Ozbekistan
     156


     

     Ozbekistan
     157

    Samarkant ve Registan


     

     Ozbekistan
     158

    Düğün dönüşü Fransız grupla.


     

     Ozbekistan
     159


     

     Ozbekistan
     160

    Ve Taşkente doğru


     

     Ozbekistan
     161

    İlk tercihimiz kapalı garajından dolayı Bahodır Otel ama dolu. Hemen Yanındaki Furkat’a gidiyoruz. Bahodır’dan pahalı ama bir üst kategoride. Motorları içeri alıp yerleşiyoruz. Duş, dinlenme, üst baş değiştirmeden sonra “little Phillippe” ile buluşup meşhur Registana doğru yürümeye başlıyoruz. Orta Asyanın incisi yürüyerek dolaşılmalı.

    Registanın muhteşemliği kaşısında yüzlerimizdeki hayranlığı gizleyemiyoruz. Her biri birbirinden muhteşem üçlü medrese kompleksi. Dünyada başka eşi ve benzeri yok. Duvarlarına dokunuyorum. O kadar muhteşem ki... Etrafını turluyor, fotoğrafını çekiyoruz. Minarelerden birine çıkabilsem hem Samarkant hem de Registanı çekerim diye düşünüyorum. Biryerlerdeki resimlerde yukarıdan çekilmiş örnekler görmüştüm. Oradaki sevimli yüzlü polise soruyorum, kapattık, vakit geç diyor. Bu arada gün batımına çok az bir süre var, derdim fotoğraflar için ışığı kaçırmamak. Dolar veririm deyince yumuşuyor ve 5 dolara minarenin kapısını açmaya razı oluyor. Minareye çıkıp emelime kavuşuyorum. Bu fırsatı yükseklik korkusu olan Phillippe bile kaçırmıyor ama aşağı indiğinde yüzü tebeşir gibi.


     

     Ozbekistan
     162


     

     Ozbekistan
     163

    Bir hayal dünyasındayım. İpek yolu... Dalmış gitmişim. Registanının fassinasyonu oradan uzaklaşmamıza engel oluyor, üçümüz de ayrılamıyoruz. Büyülendik. Bereket orada oynayan küçük çocuklar var; bu sevimli şeylerle dalaşıyoruz ve onların fotoğraflarını çekiyoruz. Kendimize gelmemizi sağlıyorlar.

    Yüksek sesli müziğin geldiği yer bir kafedir diye oraya yöneliyoruz. Tam önüne geldiğimizde etrafımızı saran bir grup oluşuyor. Turist, turist diye konuşurlarken türk olduğumuz anlaşılınca tutup bizi müziğin membağına sürüklüyorlar. Phillippe’de bize uyuyor, ne yapsın. Meğerse burada düğün varmış. Bu ikinci düğünümüz ipek yolunda; bizi ağırlıyorlar ve Türkiye hakkında bir dolu soruya cevap veriyoruz. Hatta Türkiye’deki türkücülerden birisi, ki ben tanımıyorum, eşinden niye ayrılmışa kadar gidiyor iş. ...... ne bileyim ben. Yarım saatta herhalde 10 votka kakalıyorlar bana. Hanım daha dirayetli ve 3. den sonra yeter artık diyebiliyor. Beni ve Phillppe’i doldurdular. Üstüne üstlük, bir de kalkıp oynadık. Zil zurna otele döndük. Vaaauv...! o neydi öyle... Otele geldiğimizde iki fransız çiftiyle daha tanıştık. Çiftin birisi tırmanmayı seviyor ve karşılıklı adresleri değiştik. Başka yüzler görüp değişik konular konuşmak keyifli oldu.

    Ertesi gün Samarkant sokak ve caddelerinde dolaştık ama anlaşılan Registan buradaki hemen hemen tek görülmeye değer yer. Biraz hüsran var bende. Uluğ beyin rasathanesini dönüşte görürüz deyip biraz da zorunluluktan (türkmen vizesi) Taşkent’e doğru yola çıkıyoruz. Taşkent bizim son hedefimiz. Taşkent’ten sonra dönüş başlayacak. Phillippe ertesi gün gelecek. Taşkent’te kaldığımız otelin adını sms ile bildireceğim o da oraya gelecek. Birlikte fena olmuyor. Klas bir arkadaş, uyumlu ve kültürlü.


     

     Ozbekistan
     164

    Taşkent’e geldiğimizde burası, buraya kadar gördüğümüz şehirlerin hiç birisine benzemiyor. Büyük, kalabalık ve olağan. Levhalara bakarak ve sorarak şehir merkezine kadar geliyorum.

    Türkiyedeyken bir motorcu sitesinde Taşkente motorun girmesi yasak, bırakmazlar veya yüklü ceza/rüşvet ödersin gibisinden laflar edilmişti. Bunlardan eser yok. Motorla şehir içinde gayet rahat geziyorum, kimse de bir şey demiyor. Özellikle, tahrik edercesine dolaşıyorum. Polisler bakmıyorlar bile. Bir taksi durduruyorum sonunda.


     

     Ozbekistan
     165

    Taksi önde biz arkada, önce otele gidip motordan kurtuluyor, daha sonra türkmen vizesi için başvuru yapıp şehri dolaşmaya başlıyoruz. Arabada da Rafet el Roman, Mustafa Sandal ve paralellerini dinliyoruz. Memlekette dinlemezken burada bunlara kaldık. Karnımız acıkıyor. Taksi şoförüne iyi bir özbek pilavı yiyebileceğimiz bir yere götürmesini söylüyorum, gülüyor bize. O sabahları yenir diyor. “Şimdi isterseniz sipariş verip pişirttirmek gerekir” deyince onaylıyorum. Normal zamanlarda karavanada yapılan bu pilav özel siparişle yaptırılınca küçük boyutlarda olacağından daha yakşı olurmuş. Adam öyle diyor. “Benim arkadaş, bu işi çok iyi yapar” diyor ve telefonla siparişi veriyor

    Bu arada biz de Fotoğraf çekeceğiz. Taşkenti tanımaya çalışacağız. Bir saat çabuk geçiyor. Pilavımızı/aşımızı yemeye gidiyoruz ama gelen aşı bir hafta yesek bitirmemiz mümkün değil. Daha önce yediklerimizden gerçekten çok farklı. Prinç taneleri yağın içinde yüzmüyor. Acayip kokusu yok. Et biraz yağlı, pilavı daha çok beğendim. Doydum dediğimde taksici güldü ve ne yediniz ki dedi.... Ertesi gün saat 10 gibi kahvaltımızı yaparken Phillippe geldi ve onun motoru da yerleştirdik.


     

     Ozbekistan
     166

    Kaldığımız Orzu hotel merkezi bir yerde. Bu arada Cecilia ile Türkiyeden beri sürekli SMS’leşiyoruz ama ne Baku’da ne de Türkmenistan’da buluşamadık. Türkmenistan’da Khim hastalanmış, Baku’da da zaten gemilerin düzensizliği yüzünden buluşamamıştık. Türkmenistan’dan biz onlardan önce hareket etmiştik ve ben bu arada Taşkentte kaldığımız oteli onlara bildirmiştim. Onlar da bu gün geldiler ve ertesi akşam yemeği için randevulaştık. Yemekte hedefte olduğumuzu söylediğimde kucaklaşarak, tokalaşarak hedefe gelmiş olmamızı kutladık. Bu arada otelde bir İtalyan çiftle tanıştık. Massimo ve eşi. Biz yaştalar ama massimo hiperaktif herhalde. Bir Kazağa geçiyor bir Kırgıza. Tam bir Speedy-Gonzalez. Tipi de müsait Gonzalezliğe. 1200 GS’iyle bir göründü bir yok oldu. Sonra duyduk, motoru yatırmış Kırgızda ama çanta haricinde hasar yokmuş.

    Phillipe’in esas hedefi Çin idi ve bir ay dolaşmayı planlamıştı (sevgili Arvasi!!!!). Ancak Buhara ve Samarkant’ta rastladığımız insanlar, ki bunların başında Sema var, Çin de motora müsaade etmediklerini söylediler. Motorla girmekte ısrarcı olursanız günlük 200 dolar ödemek gerekiyormuş. Bu durumda bir ay Çin’de dolaşmak havadan 6000 dolar ödemek demek ve yazık bu paraya. Bu parayla buralarda çok tatil/gezi yapılır. Bunlar arkadaşın kafasındaki sorulardı ve cevap bulmak üzere Fransız konsolosluğuna gitti. Bizzat konsolos, bu söylenenlerin doğru olduğunu onaylamış. Semayla daha sonra Taşkentte de karşılaştık, oturup sohbet ettik. Deniz derya birisi. Motorla Çin’e gitmenin “abukluk” olduğunu Sema anlattı ve Çin, motorcular için güvenli bir yer değil diyor. Sema da bir ara motorla dolaşmış ama Çin’in bu uygulaması yüzünden motorunu kırıp Çin’de yaya dolaşmaya başlamış. Yaya dolaşmaya alışınca bir daha taşıt almamış, şimdi öyle geziyor bizimki. Trenle, otobüsle ve yürüyerek. Bu bilgiler üzerine Phillipe plan değişikliği yaptı. İki gün daha Taşkenti birlikte gezdik. Bu üçüncü gün oldu Yarın Cecilia ve Khim bir sonraki gün de Phillipe gidecek (21 temmuz Perşembe).


     

     Ozbekistan
     167


    Ozbek plavi


     

     Ozbekistan
     168

    Beyaz havuc


     

     Ozbekistan
     169


     

     Ozbekistan
     170

    Timur müzesinde ilk turk alfabesi


     

     Ozbekistan
     171


     

     Ozbekistan
     172

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     173

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     174

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     175

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     176

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     177

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     178

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     179

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     180

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     181

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     182

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     183

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     184

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     185

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     186

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     187

    Taşkent manzaraları


     

     Ozbekistan
     188

    İsviçrelilerle buluştuk


     

     Ozbekistan
     189


     

     Ozbekistan
     190


     

     Ozbekistan
     191

    Bu Kurandan dünyada sadece dört tane varmış. Bu Hz. Osmanınki.


     

     Ozbekistan
     192


     

     Ozbekistan
     193


     

     Ozbekistan
     194


     

     Ozbekistan
     195

    Dört günü geçirdik Taşkentte. Dün İsviçrelileri bu sabah da Phillippe’i yolcu ettikten sonra Türkmen Konsolosluğuna gittik. Bugün, (21 temmuz) vizemizi alıp yola çıkacağız. Dönüyoruz!


     

     Ozbekistan
     196


     

     Ozbekistan
     197


     

     Ozbekistan
     198


     

     Ozbekistan
     199

    Türkiye vizesi. Her zaman görmek mümkün değil.


     

     Ozbekistan
     200

    Planladığımız gibi önce Samarkanta geldik ve burada Uluğ beyin gözlemevi başta olmak üzere daha önce göremediğimiz yerleri dolaşıp resim çektik. Samarkant için Orta Asyanın gözbebeği, incisi gibi laflar edilir ama bence bunlar Buhara için geçerli. Samarkantta evet, Registan var, büyülüyor ama kentin bu günkü görünümü tarihini yansıtmıyor.


     

     Ozbekistan
     201

    Uluğ Beyin Rasathanesinden.


     

     Ozbekistan
     202

    Uluğ Beyin Rasathanesinden.


     

     Ozbekistan
     203

    Uluğ Beyin Rasathanesinden.


     

     Ozbekistan
     204

    Uluğ Beyin Rasathanesinden.


     

     Ozbekistan
     205

    Uluğ Beyin Rasathanesinden.


     

     Ozbekistan
     206

    Uluğ Beyin Rasathanesinden.


     

     Ozbekistan
     207

    Artık hedef Buhara. Buharada görmediğimiz fazla birşey kalmamıştı. İlk önce şu şehir kalesinin önünde motorun resmini çekeceğim. Günün ortasında kolay olmayacak polis oralardadır ama o gelene kadar bir iki poz çekeriz deyip çıkıyorum kalenin önündeki kaldırımlara. Ama hain herif hiç vakit kaybetmeden görünüyor ve üstüme doğru geliyor. Bu arada eşim resim çekiyor ama anlaşılan bir türlü aradığı pozu bulamıyor. Hemen binanın önündeki yasak alandan inmek zorundayım yoksa ceza yiyeceğim. Motorla yavaşça bir daire çiziyorum, hem düzgün bir poz yakalansın hem de zaman kazanırım diye. Polis önce gittiğimi zannedip duruyor ama sonra döndüğümü görünce hızla bana doğru yürümeye başlıyor ama bu süre bana yeter. Artık ne kadar olduysa okadar deyip iniyorum caddeye. Polis elleri belinde ben kaldırımdan inerken arkamdan bakıyor ama daha fazla bir tepkisi de yok.


     

     Ozbekistan
     208

    Özbekistan, Türkmenistandan çok farklı. Bunu daha sınırdan geçerken görmüş, anlamıştık. Bürokrasiyi minimuma indirmişler. Yollarda kontrol noktaları var ama o kadarı, hatta daha fazlası bizde de var. Ancak durdurmuyorlar. Özbekistanda kaldığımız 8-10 gün içerisinde bir defa dahi kontrol için durdurulmadık. Kimse bizden rüşvet istemedi ve kimseye rüşvet vermedik. Samarkantta minareye illegal çıkmak için ödediğim 5 doları saymazsak, ki orada da polisi azdıran ben oldum. Sokakta dolaşırken kitapçılar, sinema ve tiyatrolar görüyoruz. Bunları Türkmenistan da hayal bile etmedik. İnsanlar sade ama modern giyiniyorlar. Rus kızlarının güzelliği kayda değer. Özbek kızları daha klasik giyimli, çok ince yapılı ve narinler. Blond, brunett, egzotik, hepsi var. Arabaları küçük. Getz, Matitz ve Tico. Güney kore buraya epeyce bir araba satmış. Zaman zaman Tofaş ürünleri de görülebiliyor. Büyük, kaba arabalar burada yok. En lüks denilebilecek araba Nexia.

    Sınırlar yine sorunsuz geçiliyor. Türkmenistana giriş bu kez daha seri. Özbekten çıkış zaten kısa sürdü. Bir de şu registrasyonlar olmasa, Türkmenistan bile transit geçiş için ilginç bir yer olabilir ama kayıt işlemleri bezdiriyor insanı. Amu Derya tam sınırda. Çok geniş bir nehir. Bizim geçtiğimiz yerde bir demir köprü var ve köprünün zemini çelik levhalardan. Geçen arabaların lastikleri bu çelik zeminin yüzeyini mükemmel parlatmış. Güneşin etkisiyle bu yüzey öyle ısınmış ki, üstünde omlet yapmak işten bile değil. Ayağımla yokluyorum, sabunlu gibi kaygan, trafik yoğun. Bütün dikkatimi toparlayıp, ayaklarımı aşağı sarkıtarak üzerinden geçiyorum ama gitmekle bitmiyor. Burada motoru yatırmak işten bile değil. Bu köprünün uzunluğu bana kilometrelermş gibi geliyor ama 150-200 m ancak. Demir köprüyü geçince derin bir nefes alıp duruyorum. Bizim geçtiğimize paralel olan tren köprüsü resmini çekmeye değer.


     

     Ozbekistan
     209


     

     Ozbekistan
     210


     

     Ozbekistan
     211


     

     Ozbekistan
     212


     

     Ozbekistan
     213


     

     Ozbekistan
     214

    Çölün esas güzeli buradaymış. Satteki hızı yaklaşık 60-70 km yi bulan bir esinti motorla zemin arasında epeyce bir açının oluşmasını sağlıyor. Esintiye karşı kendimizi düşmemek için savunuyoruz. Yola savrulan kumun miktarı kayda değer ama yol kum tutmuyor. Yolun kenarında kumullar var. Buradaki rüzgarla kılıfındaki telefonumun içi bile ince kum dolmuş, şimdi aletin berbat bir görüntüsü var. Alabildiğine sıcak olmasına rağmen Kızılkum çölünde oynuyoruz. Hedefimiz Mary ve çok uzak olmadığı için vaktimiz de var. Burada Kara Kumdan daha keyifliyiz. Yanımızda yeteri kadar suyumuz var ve bu kez dikkatliyiz. Suyun kaynamasını önlemek amacıyla depoüstü çantaya koymadık. Islak bir havluya büyük su şişesini sarıp sosisin üzerinde dışarda taşıyoruz. Su, havludaki buharlaşmanın etkisiyle, içilebilir soğuklukta (termodinamik işe yarıyor).

    Mary’ye gelip bu gezideki en pahalı otelimize (70 $) yerleşiyoruz. Yemek için dışarı çıktığımızda tandır başında küçük bir restoran var. Epeyce kalabalık. Kalabalık olduğuna göre kötü olamaz diyoruz ve biz de karışıyoruz kalabalığın arasına. Tandırda samsa yapıyorlar. Resim çekiyorum ama kadının yüzü tam siper kapalı. Karnımızı doyurup, ertesi gün Mashhad’i hedefleyerek otele dönüyoruz.

    Yarın yine uzun birgün olacak. Bir çöl kasabası olan Serakhs içinde motorla bir tur atıyoruz ama öyle monoton, öyle sıkıcı bir yer ki bir çay içimi mola vermeye gerek görmüyoruz. Hani kovboy filmlerinde terkedilmiş kasabalar vardır, sağda solda rüzgarla sallanan, gıcırdayan kapı seslerinden ve tozdan başka bir şey görünmez, işte aynen öyleBir iki güneşten yanmış tipin haricinde görününürde hiç bir canlı yok. Doğru sınır kapısına gidiyoruz. Burada işlerimizi en kısa zamanda bitirip İran tarafına geçiyoruz.
    Mashhad buradan yaklaşık 200 km batıda. Türkmen sınırından Mashhad’e kadar yine çöldeyiz. Bu üçüncü çöl. Yine deve dikeni, yine kum, yine bezdirici bir fırtına ve toz var. Yaklaşık iki saat gittikten sonra küçük çıplak tepeler beliriyor ve az da olsa viraj var artık. Değişiklik olunca biraz rahatlıyoruz. 3-4 saat içerisinde henüz hava kararmadan Mashhada giriyoruz. Mary’den itibaren toplam 500 km yol oldu ve nihayet hedefteyiz. Çölde motor sürmesek de olur artık. Sayfa kapasitesi doldu ve "Son Bölüm" yine sığmadı. Birara onu da yerleştiririm...


     

     Iran
     215


     

     Iran
     216


     

     Iran
     217


     

     Iran
     218


     

     Iran
     219


     

     Iran
     220


     

     Iran
     221


     

     Iran
     222


     

     Iran
     223


     

     Iran
     224


     

     Iran
     225


     

     Iran
     226


     

     Iran
     227

    Türkmenistan ve Özbekistan dönüşü biriken evraklar. Keyifle çöpe attım.


     

     Iran
     228

    Mashhad çok kalabalık, trafik yine İrana özgü kaotik. Nerede o ıssız Türkmen yolları. Şehir içine geldiğimizi anlıyoruz. Kalabalık iyica arttı, trafik stop and go haline geldi. Bir dönel kavşakda durur durmaz yine başımıza arının oğul vermesi misali doluştular. Sadece bir taksi durdurup bizi bir otele götür diyecektim ama bunu söylemeye fırsat bile bulamıyorum. Otel diyebiliyorum ama duyan var mı o da başka. Motor incelenip büyük mühendislik tartışmalarının yapıldığını hissediyorum. Tek görebildiğim, burada kimse Türkçe konuşmuyor. Türkçeyle olacak gibi değil, gözüme kestirdiğim bir gence doğru dönüp ingilizce bilip bilmediğini soruyorum. İsabetli seçim. Delikanlıya uygun bir otel aradığımı söyleyince yanındakinin 125liğine 3 kişi birden oturup takip etmemi söylüyor. Bua ha ha ha... Üç kişiyle o ne gidiş öyle, arkasından yetişmekte o haşin trafiğin içinde ciddi ciddi zorlanıyorum ama üçünden birisi mutlaka arkadan gelebildiğimi kontrol ediyor


     

     Iran
     229

    Şehrin tam merkezinde bir apart otele getiriyorlar bizi. Caddeler öyle kalabalık ki, kıyaslandığında kapalıçarşı 100 m koşusu yapılabilecek kadar sakin kalır. Kara çarşaflı kadınlar görebildiğimiz kadarıyla erkeklere oranla sayıca ağırlıktalar. Otele yerleştikten sonra dışarı çıkıyoruz. Motor otelin havlusunda ve yeri emin. Nede olsa kentin en ortasına geldik. Otelin kapısının karşısında Mashhad’in en büyük Pazarı var. Hemen biraz ilerde bu kentin kalabalık olmasının nedeni olan İmam Rızanın ziyaret yeri var. Mashhad Şiiler için bir hac merkezi. İmam Reza 12 imamlardan sekisincisi. Şehrin tam ortasındaki türbesi yılın, günün her saati ziyaret ediliyor. Yıllık 20 milyon ziyaretçiden bahsettiler bize ve gördüğümüz manzara ve kalabalık bunu doğrular nitelikte. Tüm İran ve Afganistan'dan gelen ziyaretçilerin odak noktası. Mouseleum, müze ve medreselerden oluşan büyük bir komleks. Kapısının önünde bir insan seli var. Binlercesi giriyor, giren kadar da insan çıkıyor ama ne sel...


     

     Iran
     230


     

     Iran
     231

    Tam girerken bir görevli bizi çeviriyor ve bu şekilde giremeyeceğimizi söylemeye çalışıyor. Bayanlar kara çarşaf olmadan giremezlermiş. Ben de fotoğraf makinesini emanete bırakmaya davet ediliyorum. İmam Rıza ziyaretimiz kibarca sona eriyor. Burası 24 saat açık ve bu şekilde kalabalık. Ancak dışardan bir kaç resim çekebiliyorum. Saat neredeyse 2300 oldu ama ortalık hala alabildiğine insan dolu, tüm dükkanlar açık. Bu arada birşeyler yiyip, telefon edebilmek için uluslararası telefon kartı arayıp buluyoruz ve Türkiye'yi arıyoruz. Bu kartla telefon etmek biraz zahmetli ama çalışıyor. Dolaşmaktan usanıp otel dönüyor ve yatıyoruz. Ertesi gün Hedefte Gorgan var. Sabahleyin önce otelin hemen kaşısındaki büyük pazara gidiyoruz. Ucu bucağı olmayan bugüne değin gördüğüm en büyük Pazar. İçinde hemen hemen herşey var ama ben aradığımı bulamıyorum. Siyah bir koyun postu arıyorum. Motorun selesine koyacağım. Benim beyaz post kirini çabuk göteriyor, bu nedenle siyahını arıyorum. Gittiğim yerlerden alırım diye kendiminkini almamıştım ve yokluğunu ciddi anlamda arıyorum. Yok, ne yapalım. Türkmende ve Özbekte de bulamadım zaten. Benim beyazı siyaha boyayacağım artık... Mashhad’in boğucu kalabalığı ve trafiği bir an önce buradan uzaklaşmamız gerektiğini söylüyor.


     

     Iran
     232


     

     Iran
     233


     

     Iran
     234

    Mashhad Pazarı. Dışarıdan görünüş. Buna benzer bir çok Pazar varmış...


     

     Iran
     235


     

     Iran
     236


     

     Iran
     237


     

     Iran
     238


     

     Iran
     239


     

     Iran
     240


     

     Iran
     241


     

     Iran
     242


     

     Iran
     243

    Resepsiyondaki görevli biz motoru yüklerken yanımızda ve Gorgan “Paristen güzeldir” diyor. Bakalım diyorum, acem abartması olmasın sakın diye geçiriyorum içimden. Mashhad’den de övgüyle bahsedilmişti ama bana göre bir yer değil. Gorgan Mashhad’den yaklaşık 400 km batıda ve Hazara iyice yakın. Buraları İranın yeşil yerleri. Elbruz'ların kuzey yüzü yeşil. Kasabalar köyler göze daha hoş görünüyor. Yolda yine trafik oldukça yoğun. Yer yer virajlı yerler var ve keyifle ilerliyoruz. Çay içmek için durduğumuz yerlerde insanlar sanki daha soğukkanlı gibi geliyor bize. Durduğumuzda etrafımıza yığılmalar olmuyor en azından. Kısıtlı miktardaki Orman bizdekinden bile daha hunharca katledilmiş. Yoldan çok net görünüyor, traşlanmış ve ya konut alanı olmuş, ya da tarla. Yazık.


     

     Iran
     244

    Gorgana geldiğimizde ortalık kararmak üzere. Yine şehir merkezine kadar ilerleyip bir otel soruyorum ama etrafımız yine kuşatıldı. Sempatik yüzlü bir genç düzgün ingilizceyle bize yolu tarif etti ama canına sinmemiş olcak ki biraz sonra arkamızdan arabasıyla yetişti ve kendisini takip etmemizi söyledi. Şehir dışına, dağlara doğru yaklaşık bir on kilometre kadar rampa çıktık ve bir apart otele geldik. Otelde tek bir oda kalmış ve onun da kliması çalışmıyormuş ama vantilatör var. Gece zaten serin, klimalık hava yok; bu nedenle tamam diyoruz. Fiyatı duyunca daha hoşuma gidiyor. 20 dolar, ormanın içinde ayakkabıların dışarıda çıkartılarak girildiği sevimli bir apart hotel.


     

     Iran
     245

    Motora yer bulmak bizimki kadar kolay olmuyor. Otelin yan tarafında bekçili, otele hizmet veren bir park yeri var ama bekçinin tipi bana güven vermiyor. Motora emin bir yer bulamazsak başka bir kapı çalacağız ama bugün Cuma ve İran'da hafta sonu. Tehran’dan, Mashhad’den kaçan ne kadar adam varsa hepsi sanki buralara gelmiş. Otelin etrafını dolaşıp, motoru koyacağım bir yer ararken beni getiren çocuk girişteki merdivenin altını gösterdi ama vizör yüksek kalacağı için motoru ancak vizör değene kadar buraya arka arka itekleyerek koymak mümkün. Resepsiyondan da onay aldıktan sonra motoru da yerine yerleştirdik ve ben rahatladım


     

     Iran
     246


     

     Iran
     247

    Otelin restoranından akşam yemeğimizi getirttik ve dolaşmak üzere dışarı çıktık. Birde ne görelim, otele gelirken boş olan sağlı sollu kaldırımlar boşluk bırakılmaksızın çadır dolmuş, onlarca hatta yüzlerce rengarenk çadır. Kilimler serilmiş, mangallar yakılmış, kimisinde yemek yeniyor kimisinde nargile çekiyorlar. Kadın erkek karışık, şamata bol. Genç gelinler, kızlar kaldırımın ortasında sere serpe yatıyorlar. Önlerinden geçerken sık sık davet ediliyoruz, teşekkür edip devam ediyoruz. Hafiften yağmur çiseliyor ama biz de dahil kimsenin aldırdığı yok. Bu işin sonu yok biraz sonra dönüyoruz ama bu sefer yolun karşısından. Orada da durum aynı, aynı muhabbetler. Otelden çıkarken makineyi almamıştım. Geri dönmeye de tembellik ediyorum yarın gün ışığında çekerim diye. Kaldırımdaki bu ilginç manzarayı seyrederek otele dönüyoruz. Ertesi gün erken kalkıp kahvaltımızı yapıp otelden çıkıyoruz. Çadırların hemen hepsi kaybolmuş, sadece bir kaç kalıntı var onları görüntülüyorum. Bir taksiyle tekrar kent merkezine geliyoruz. Bizi dolaştırması için türkçe bilen bir şoför arıyorum ama nafile. Farsi biri dolaştırıyor artık çaresiz. İran şartlarında yeşil bir kent ama fazla bir özelliğ olduğunu zannetmiyorum. Saat sekizden onikiye kadar dolaştık ama içeri alınmadığımız bir medreseden başka tarihi bir yer, bir müze yok anlaşılan. Buranın da pazarı vamış ama Pazar gezmek yetti artık. Otele dönüp Tahrana doğru hareket ediyoruz.


     

     Iran
     248

    İşte şimdi Elbruz'ların kuzey yüzündeyiz. Ormanlık, dağlık ve virajlı yollar. Trafik yoğunluğuna rağmen müthiş keyifli. Tahrana ulaşmak için Elbruz'ları güneye doğru diklemesine geçmek gerekiyor. Bu enterasan olacak. Yol Tehrana doğru güneye döndüğünde tatlı bir rampa tırmanıyoruz. Her yer yemyeşil; birara karadenizi anımsıyorum. Yol birden dikleşiyor ve ciddi tırmanışa geçtik. Öyle kalabalık ki, solladığım arabaların arasına girecek yer yok. Yoğun bir sisle birlikte ortalık soğumaya başladı. GPS 2800 m gösterdiğinde tekrar inişe geçiyoruz. Dağın güney yüzüne indiğimizde başka bir dünyadayız ve dağ tamamen çıplak, güneş kavurucu. Sisli havada ıslanan giyslerimiz hemen kuruyor. Vizörü temizleyip kurulayıp devam ediyoruz. Bu dağ yolundaki yoğun trafik bizi müthiş yormuş. Tehrana az kaldı ve hava kararmak üzere. Dağın ardından güneş batıyor ve daha 80 km yol var önümüzde. Bu turda hiç bu 400 kmlik mesafedeki kadar yorulduğumu hatırlamıyorum.

    Arkada görülen sisten geliyoruz. Elbruzların güney yüzü...


     

     Iran
     249

    Tehrana yaklaşıyoruz.

    Tehrana girerken içten bir “ufff” çekiyorum; trafik dediğin böyle olur işte... Her taraftan geliyorlar, ne dur, ne durak biliyorlar. Burası ne Parise, ne de İstanbula benziyor. Akla zarar bir trafik bu... En çok da iki tekerliler ürkütüyor. Sürüyle dolaşıyorlar, sağımda, solumda önümde, arkamda her tarafımdalar... Bazıları zıpırlık yapıp iyice yaklaşıp bana paralel gidiyor bir de arsız sırıtıyor. O kadar yolu kazasız belasız gelip de bunlarla çarpışırsam zoruma gidecek... Fakat o kadar kıvraklar ki, benim onları kollamama gerek yok, onlar kendilerine mukait oluyorlar. Bu yorgunluğun üzerine bu trafik çekilir gibi değil. Çaresiz diklemesine iniyorum şehre doğru. İlk gelen otelin önünde duruyorum. Gidecek halim ve keyfim kalmadı. Dışarıdan bakıldığında çok yıldızı olan bir otele benziyor ama umurumda bile değil, dalıyorum içeri. Motoru parka çekip odaya çıkıyorum ve doğru duşun altına.


     

     Iran
     250

    Shahar Oteli temiz, bakımlı hatta biraz fazla şatafatlı döşenmiş. 57 dolara kalıyoruz, bence değer. Marydeki otelden daha iyi, daha ucuz. Bir de otel yakınındaki bir restoranda yemek yedikten sonra iyice kendimize geliyoruz. Sokaklarda dolaşırken, buradaki gençlerin giyim tarzları, bakımlılıkları hatta güzellikleri dikkatimizi çekiyor. Son derece modernler. Ne de olsa 16 milyonluk başkent diyoruz. Otele döndüğümüzde yorgunuz ve uyuyoruz.


     

     Iran
     251


     

     Iran
     252

    Tehranın ortasında Irak savaşından kalan bombalanmış bir bina. Onarmıyorlar.


     

     Iran
     253

    Tehran


     

     Iran
     254

    Tehran


     

     Iran
     255

    Tehran


     

     Iran
     256

    Tehran


     

     Iran
     257

    Tehran


     

     Iran
     258

    Tehran


     

     Iran
     259

    Tehran


     

     Iran
     260

    Tehran


     

     Iran
     261


     

     Iran
     262

    Tehran var gündemde; Türk bir taksi şoförü buluyoruz. Bu adamcağız bizi sabahtan itibaren yaklaşık altı saat gezdiriyor. Bu arada kaldığımız otelden ayrılıp, taksicinin bizi götürdüğü İmam Meydanındaki apart otele yerleştik. Fiyat 15 dolar. Kenti tanıyan, bilen birileri öncülük ederse gayet iyi yerler düşük fiyata bulunabiliyor. Şehri epeyce gezdik. Yeni yere Tehran'da bir gün daha kalmak istediğiiz için geçtik. Amacım Damavand dağına gitmek. Gorgan'dan Tehran'a inerken dağı göremedik. İran'a geliş nedenlerim arasında dünyanın en zarif görünümlü bu dağının bir resmini çekmek var. Hatta dağın eteğine kadar motorla gidip, ikisinin resmini birlikte kaydetmeyi hayal etmiştim. Motorla gidemeyeceğim. Bunun için hem çok yorgunum, hem de trafik bir felaket. Motorla giderek istenmeyen bir olaya davetiye çıkartmak istemiyorum. Taksi tutup Damavand yoluna düşüyoruz ama bu şoförümüz bu zamana kadarkilerin içindeki en beceriksizi. Sorarak buluruz dediği yere bir türlü ulaşamıyor, dakikalar saatler geçtikçe hava kararıyor. Bir ara Damavand’ın yarısından yukarısı görünüyor. Karları, buzulları iyice görünür durumda. Taksiyi durdurup resmini o anda çekmediğime şimdi pişmanım. Altı binlik koca Damavand'ın eteğine inen yolu bulamıyoruz. Sonunda biri, turist rehberiymiş, iyice tarif ediyor ve biz Damavand’ı buluyoruz ama bu seferde benim makine için fazla karanlık. Makineyle onlarca resim alıyorum ama hiç birisi işe yarar nitelikte değil. O an şoförü boğabilirim ama sesimi çıkartmıyorum. Çıkartsam da bir getirisi olmayacak. İş işten geçmiş artık. Kararımı orada veriyorum, bundan sonraki makine bir digital EOS 30D olacak. Bildiğim kadarıyla henüz Türkiye’ye gelmedi ama getirtmek zor değil. Elimde öyle bir makine olsaydı belki gündüz resimerinden daha ilginç resimler alabilecektim. Phillipe’in elindeki EOS 5D gece çekimlerinde harikalar yaratıyor ama o çok pahalı bir alet. Bana 30D yeter. Geziye başlamadan önce biraz araştırmıştım ve hatırladığım kadarıyla bu makinenin test sonuçları fiyat/performans açısından fena değildi. Sonuçta gidiş-dönüş beş saatlik bir maceraydı ama gönül isterdiki resimleri de olsun. Kısmet diyelim; değerli zirveler utangaçtırlar, kendilerini saklarlar. Öyle bir bakışta görülmez, ilk denemede kolay zaptolmazlar. Damavand’de hemen teslim olmadı, zorlayınca gecenin karanlığına gizlendi. Daha fazla zorlanmaz. Başka sefere, belki de tırmanmak üzere başka sefere. Bu dağa tırmanmak isterdim. Çok etkileyiciydi. Otele dönüp yatıyoruz. Ertesi gün Tebrize kadar 600 km nin üstünde bir yolumuz var.


     

     Iran
     263

    Şah Rızanın sarayı. Müze yapılmış.


     

     Iran
     264

    Şah Rızanın sarayı.


     

     Iran
     265

    Şah Rızanın sarayı.


     

     Iran
     266

    Millet müzesine giderken bir İran şeyhi ve eski bakanına rastladık.


     

     Iran
     267


     

     Iran
     268


     

     Iran
     269

    Millet müzesinden


     

     Iran
     270

    Millet müzesinden


     

     Iran
     271

    Otelde tanıştığımız muallim. Güzel türkçesiyle “İran-siyaseti” konuştuk.


     

     Iran
     272

    Sabah kalkıp motoru yükleyip yola çıkıyoruz. Hala Damavand’da yaşadığım hüsranın etkisi altındayım ve otobandan gideceğim. Otoban yolculuğunu hiç sevmem ama moralim yerinde değil. İranda otobana motosikletle çıkmak yasak ama umurumda bile değil, bizi gören polisler hiç seslenmiyorlar, kimisi de görmezlikten geliyor galiba. Otoban bitene kadar devam ediyorum. Toplam 650 kmlik yolun 400km den fazlası otoban ve biz burayı kısa diyebileceğimiz bir sürede geçtik. Bir yerde durup kahvaltımızı da yaptık. Açık büfe, 3 dolar karşılığı. Geriye kalan 200 km’lik yol çabuk bitti ve Ghods otele tekrar döndük. Hoş beşten sonra odamıza çıktık. Biraz dinlenip tekrar tebrizi dolaştıktan sonra otele gelip uyuduk. Ertesi sabah Erzuruma kadar yine 600-650 km yol ve iki sınır kapısı var önümüzde.

    Sabah yine erkenden yola çıktık. Erken çıkışların yararını görüyoruz. Hem trafik henüz çok yoğun olmuyor hem de sabah serinliğinde güzel yol alınıyor. Gümrükleri seri ve sorunsuz geçip bu gezinin yolu en bozuk etabına girerken yağmur başlıyor. Sicim gibi bir yağmur. Yağmurluklar üst tarafı kuru tuttu ama ayaklar ıslandı. Doğubeyazıtta böyleyse, Ağrı civarında daha yoğun bir yağmur olur düşüncesiyle Doğubeyazıtın içine giriyor ve iki yüksek boyunlu lastik çizme alıyoruz. Ayakkabıları bir petrolde yıkayıp poşete koyuyoruz. Burada durup hem biraz kuruyor, hem de ikram edilen çayları içiyoruz.


     

     Turkiye
     273

    İrandan sonra buralarda hiç trafik yok. Bozuk yola rağmen mola vermeksizin ilerliyor ve Erzurum'a geliyoruz ama henüz saat 16.00 gibi. Ertesi güne yolu biraz daha kısaltmak amacıyla Erzurum'u geçiyor, Erzincan'da Burcu Otele yerleşiyoruz. Bugün yaklaşık 800-850 km yol geldik. Omuzum, boynum ve popom ağrıyor. Hanımın durumu benden daha iyi. Artık seyahatin sonu göründü diyoruz. Henüz eve gelmedik ama bundan sonrasını gideriz artık deyip biraz Erzincan'ın mecburiyet caddesini dolaşıyoruz. Ayaklarımız açılıyor.

    Bünyan'a geldiğimizde motorun görüntüsü buydu.


     

     Turkiye
     274


     

     Turkiye
     275


     

     Turkiye
     276


     

     Turkiye
     277


     

     Turkiye
     278

    Bu da bizdeki. Bir Özbek'dekine bakmalı, bir de buna.


     

     Turkiye
     279


     

     Turkiye
     280


     

     Turkiye
     281

    Erciyes de güzel. Eve geldik sayılır.


     

     Turkiye
     282

    Ertesi gün akşama doğru kısa molalarlardan sonra eve ulaşıp motoru yerine koyuyorum. Bir gezi daha sona eriyor. 10900 km olmuş. Topam 28 gün sürmüş ve herşey dahil 2200 dolara mal olmuş. Eh, bundan iyisi can sağlığı. VENİ, VİDİ, VİCİ.

    Genel İzlenimler

    Dolaştığımız yerlerin istisnasız hepsinde müthiş bir Türkiye hayranlığı var. Türkiye Türküyüz dediğimizde bize açılmayan kapı hemen hemen yok gibi. Bunu bütün Orta Asya'da görüyoruz ama bunun kıymetinin bilinmesi gerekiyor. Eskiden yabancı turistler geldiğinde bizim restoranlarda hemen yüksek sesle yabancı müzik çalınırdı. Şimdi aynısı bizim için yapılıyor. Memleketteyken duymadığım parçaları buralarda duyuyorum. Hemen herkes Türkiye televizyonu izliyor. İstisnasız nereye gitsek, nereye girsek, Türkiye dediğimizde olumlu yönde müthiş bir davranış değişikliği yaşıyoruz. Özbekistan'da enteresan bir İstanbul tanımını bir akademisyen özbeğin ağzından duyduk. “Eyle bir şeherki bir ucundan bir ucu 250 km. Get get bitmiip” diyordu imrenerek. Bu Azeride de böyleydi, Türkmende de, Özbekde de, İranda da. Kırgız ve Kazakta durum daha da iyiymiş. Özbek ve Türkmen hariç, buralarda bize vize de yok.

    Azarbaycan daha yeni kendi zenginliğinin farkına varmış, her işini bırakmış tüketime yönelmiş. Fakiri çok zavallı. Zengin, her zaman her yerde olduğu gibi, uçuyor. Küçük az nüfuslu, doğal zenginlikleriyle, Bakuyla övünebilirler. Altyapı noksanları zamanla tamamlanır. Korrupsiyondan kurtulmaları şart. Baku haricinde, kuzeydeki dağların olduğu mıntıka doğası itibarıyla ilginçmiş.

    Türkmenistan, kaynakları itibarıyla dünyanın en zengin ülkelerinden birisi ama burada henüz her şey sorunlu. Hemen hemen Türkiye'nin ¾ ü büyüklükteki bir ülkede 4.5 milyon insan yaşıyor. Ülkenin hemen hepsi çöl. Bürokrasi eski Rus bürokrasisi. Bilgisayara geçememiş, dünyaya hiç ama hiç açılamamışlar. Saat 18.00 de sınır kapılarının kapandığı tek ülkedir herhalde. En azından ben ilk kez gördüm bu uygulamayı. Yollardaki kontrollere de bakarsak neden, kimden korkuyorlar diye düşünüyor insan. Yönetim mutlak monarşi! Kanun tüzük yok. Türkmenbaşı'nın FERMANları var. Korku, konuşurlarken bile etraflarını kolaçan etmelerine neden. Kim kimi dinliyor korkusu yaşıyorlar. Vatandaşla muhatap olduğunuzda öyle cana yakın, öyle sevimliler ki. Türkiye de, canlarını al. Samimiler, sarılıp okşuyorlar, dokunurlarken sıcaklığı hissediliyor. Burada duygusal anlar da yaşadık. Ama dinlenme korkusuyla ancak yalnız olduğumuzda açılabiliyorlar; dert yanıyorlar ve Türkmenbaşı’nın tiranlıklarından bahsediyorlar. Yakın sülalesiyle birlikte Türkmenistan'ı yediğini iddia ediyorlar. Türkmenistan'daki bütün fabrikalar Türkmenbaşı'na ve yakınlarına aitmiş. Caddede gördüğümüz gençlerin hepsi ya polis, ya asker. Türkmenbaşı'na bağlılar. Amerika buraya henüz girememiş, daha doğrusu girmiş ve kovulmuş, tek teselli bu. Büyük çaplı işlerde Türkiye Türkleri var ve her yerde Ay-Yıldız dalgalanabiliyor. Tek Atatürk Parkı burada. Aşgabat oyuncak bir şehir gibi. Diğerleri, ki sayıca zaten fazla değil, çöl kasabaları. Gidilecekse motorla (sihirli anahtar) veya turla gidilmeli. Aksi takdirde işkenceye dönüşebilir.

    Özbekistan en uzun kaldığımız yer. Giriş-çıkışlardaki bürokrasiyi minimuma indirmişler. Buhara tam bir müze. Her yeri tarih, her sokağı ilginç, her yapı birbirinden güzel. Bu gezi esnasında en beğendiğim yer. Samarkant biraz hüsran yarattı. Kalan, muhafaza edilen birkaç kayda değer tarihi eser var. Şüphesiz Registan dünyada eşi benzeri olmayan bir yapıt. Uluğ beyin rasathanesi ilginç ama kentin diğer kesimi bu dokuya hiç uymuyor. Tamamen ayrı iki dünya, iki farklı mekan birarada. Samarkant'ın tarih içindeki fonksiyonunun bir kaç kalıntısı haricinde gözle görünen birşey yok.

    Buhara ve Samarkant Özbeğin taşraları. Merkez Taşkent. Anlaşılan Orta Asyadaki ticaretin de merkezi. Her tarafta iş merkezleri var. Kentte yaşayan Rus, Kazak, Kırgız, Tacik, Çinli ve Afganlıların yanısıra kaldığımız otele yakın yerler Korelilerin mahallesiydi. Güney Kore buraya adeta bir çıkartma yapmış. Baştan otomobille girmişler. Elektronik neredeyse tamamen Güney Kore tekelinde. Taşkent caddelerinde görülen arabaların hemen hepsi Kia, Hyundai, Daewoo. Görünen bir kaç Şahin istisna gibi birşey. Dünya standartlarına yakın bir yaşam standardı göze çarpıyor. Herşey var. Meyve sebze alabildiğine bol. Fergana Vadisi'ne biz gitmedik ama tahıl, meyve ve sebze deposu orası. Petrol de orada. Biz buralarda yer yer çeltik tarlaları bile gördük. Bu en zor sulu tarım demektir ve üstesinden geliyorlar. Taşkent haricinde gelenek ve göreneklere bağlı, biraz daha muhafazakar bir yaşam gözlenebilirken, Taşkent, Rus güzellerinin podyumu gibi. Kerimov da, Türkmenbaşı gibi, Rusları ve Amerikalıları kovalamış ama Ruslar yeniden dönüyorlarmış. Burada ikinci dil, hatta bürokrasi ve teknik dil Rusça. Özbekçe daha ziyade Özbeklerin kendi aralarında konuştukları bir dil. Petrol ve doğalgazın yanı sıra diğer mineraller açısından da zengin olan Özbeklerde tarım ve hayvancılık da yaygın. Her taraf pamuk tarlası. Tekstil sektörüne bizimkiler giriyorlar yavaş yavaş. Anladığım kadarıyla 25 milyon nüfusuyla Orta Asyanın en kayda değer ülkesi. Henüz yaşam kolay ve hesaplı. Görülmesinin herkese nasip olmasını diliyorum. Kesinlikle doğru bir hedef.

    İran her yönüyle ilginç. Biz kuzeyden geçtiğimiz için Şiraz, Esfahan gibi tarihi yerleri görüp Pers kültürünün kokusunu fazla alamadık. Bizim görüp yaşadıklarımız daha güncel kaldı. Tehranda çok Türk var. Hemen her yerde türkçe konuşuluyor. İran'ın buraya kadar ki geçtiğimiz her yerinde Türk nüfusun %65 lere vardığı söyleniyor. Birazı abartı olsa bile, demekki yarı yarıya bir orandan bahsedilebilir. Türkler arasında müthiş bir şah hayranlığı var. Şahın dönemini arıyorlar ve mollaların baskısından memnun değiller. Türkler-Farslar diye bir ayırım başlarsa bunun sonu iyi olmaz. Kargaşa da dünyada tek bir devletin işine yarar. İranda yaşayanların bence buna dikkat etmeleri gerekiyor. Kargaşa ve bölünmüşlüğün “zarar” olduğunu Türkiye'de yaşayan herkes gayet iyi biliyor. İran benim anlayışım itibarıyla şu an dünyadaki birkaç gerçek bağımsız ülkeden birisi ve şüphesiz bunların en büyüğü. Ulusal birlik ve bütünlüğünün rahatsız ettiği dünya devletleri var. Bunların tek hedefi İran'ı iç kargaşa batağına sokup, küçültüp, zenginliklerini sömürmek. Bunu görmek anlamak için Nostradamus veya siyaset bilimci olmaya gerek yok. İrandaki muhtemel bir kargaşanın en büyük zararını bizim çekeceğimiz de yine ortada. Gidip bu haliyle görmeye kesinlikle değecek bir ülke.

    Gönderilen Sep 05 2007, 12:51 AM Yayınlayan Fatih KOLELI Ne ile 22 comment(s)
Kullanim sartlari, telif haklari ve çekinceler © RideTurkey.com 2007
..x