in

Spartakus

Spartakus


Mersin - Ozbekistan - Mersin 10.900 km

Wed, Sep 05 2007 0:51
921 Okundu  

 Türkiye  Iran  Azerbaycan  Turkmen  Uzbekistan


 

Hedef: ÖZBEKİSTAN.

Gidiş: Türkiye, İran, Azarbaycan, gemiyle Türkmenistan, Özbekistan. Dönüş: Türkmenistan (Türkmenistanın güney kesimi) İran (İranın kuzey kesimi) ve Türkiye şeklinde oldu. Katedilen toplam mesafe 10.900 kilometreydi ve 28 gün sürdü. İki büyük çöl (Karakum ve Kızılkum) geçildi. Ne motor, ne de biz sağlık sorunu yaşamadık.

Gezi yazılarımı ileride basılı bir eser haline dönüştürmeyi düşünüyorum ve her gezi dönüşü sıcağı sıcağına tüm detayları hissedilişleriyle birlikte kaleme alıyorum. Yeni bir metin oluşturmamak için mevcuttan kopyala-yapıştır yöntemini kullanmam, sitelere koyduğum gezi yazılarının (her ne kadar orjinaline göre kısaltsam da) bol metinli olmasına neden oluyor. "Metin uzun olmuş" diyecek arkadaşların bilmesini istedim.

GENEL: Özbek fikri nasıl oluştu?
Avrupada geçen yaklaşık 20 yıllık dönemim esnasında bir çok ülkeye gitme ve görme olanağım oldu. Bir öğrencinin alabileceği mütevazi bir Honda CBF 400, Almanyanın içini ve diğer ülkeleri dolaşmaya o zamanın şartlarında yetiyordu. Bu turlar esnasında çok şey gördüm, öğrendim. Motorla dünya turu (RTW) fikri bende o zamandan kalmadır.

Geçen yıl motorla yine yollardaydım ve güney Avrupayı bastan başa dolaşmıştım. Dünya turu için henüz zamanım müsait değil ama gezme tutkusu bir insana enjekte edilmişse durulmuyor.

North Cap hariç, Avrupada beni çeken fazla bir yer hemen hemen yok gibi. Avrupa turu dönüşü bir Orta Asya gezisi yapılabilir diye düşünmeye başlamıştım. Hatta Moğolistanı hedef seçmiş ve bir Alman arkadaşla planlar yapmaya başlamıştık. Ancak o, 2005 sonbaharında başka bir firmaya transfer oldu ve yeni işi de oldukça yoğun. 2006 martında planlanmakta olan geziye –maalesef- katılamayacağını söylediğinde herzaman olduğu gibi, bu yıl da yine yalnız kaldım.

Tecrübelerle sabittir, tek başına yolculuğun bir çok avantajı var ama Mogolistanda yol yolak yok. Olmayan yollarda insanın yanında ikinci bir motorlunun olmasının avantajı, halin halinde daha fazla olacaktır. Orta Asya fikrine bağlı kalararak haritaya bakıp son hedef Özbekistan olabilir diyordum. Aslında Moğola yapmayı düşündüğüm gezinin Özbekistan’da kalması, turun çapının küçülmesi beni içten içe rahatsız ediyordu. Fakat başka çözüm yolu da görünmüyordu. İpek yolunu takip ederek oraya kadar eşimle gidebilirdim. Ana hatta kalmak kaydıyla, sıcak hariç, kolay bir yol olabilirdi ve eşim de gelmeye razıydı.


 

 Türkiye
 001

Gezinin başlangıçtaki düşünce aşamaları bunlardı ve sonunda karar verilmişti. Karar verildikten sonrası hamallık. Motorun hazırlanması, bürokrasinin tamamlanması ve sair detay işler. Örneğin vücutların hazırlanması. Bu yoğun spor ve zaman anlamına geliyor, ki ileri safhalarda zamanımızı mesai çıkışından itibaren spora ayırdık. Böyle bir trip için vücudun “lastik top” gibi olması şart. Bizim daha 4-5 ay vaktimiz var tüm bunlar için.

HorizonsUnlimited de zaman zaman okuduğum gezi raporlarında Özbekistan’dan gördüğüm resimler bir hayli ilgimi çekiyordu. Hele bir de şehirlerin ismi Buhara, Samarkant ve Taşkent olursa işin cazibesi daha da artıyordu. Buhara, Samarkant, Taşkent ortaokuldan beri adını şöyle veya böyle duyduğumuz merkezlerdi. Özbekistan hedefi kafamda kristalleşmeye başladıktan sonra her gördüğüm yerde resimleri, belgeselleri dikkatle izlemiş, oralara ilişkin birtakım bilgileri toparlamıştım. İnternetten bulabildiğim bütün bilgi ve haritaları değerlendiriyordum. Bu yol bir Dakarla yapılabilirdi. Zaman açısından tek seçeneğim sınavlardan dolayı 2006 temmuzdu.

Önümüzdeki aylar içerisinde hazırlıkları tamamladım. Henüz bir yaşında olan ve güney Avrupa turunu yaptığım düz f650 GS’i verip bir Dakar alarak işe başladım. İki kişi, tam yüklü ve en azından yer yer bozuk olması muhtemel yollar nedeniyle uzun bacaklı Dakar daha mantıklıydı. Nitekim hemen söyleyeyim ziyadesiyle isabetli bir karar olmuş. Donanım konusunda büyük bir eksiğim yoktur; 30 yılın üzerinde bir süredir motora binen birinde birçok şey fazlasıyla bulunuyor. Tek noksanım bir turing camıydı. Bu F650 GS’lerin orjinal camlarının hangi derde deva olduğunu henüz çözemedim. Belkide estetiğin bir cilvesidir. Veyahutta bir fonksiyonunun olduğunu ben henüz tespit edemedim. Dakarın camı biraz daha uzun ama o da bir işe yaramıyor. Wunderlich’de bulduğum cam problemi çözdü. Orjinal egsozları söktürüp yerine düz egsoz taktırdım. Bu sayede katalizör, kurşunlu benzin kullandığımda sağlam kalacaktı ve dönüşte yeniden orjinal egsozları takabilecektim. GPS’e de bir dünya haritası yüklettim. Yakıt filtresi, buji, zincir seti, hava/yağ filtreleri, yedek ampuller ve değişik civata, pul, rondele ve anahtar takımlarından oluşan ve bir sobacıya 5 ytl ye yaptırıp bu parçaları içine koyduğum takım sandığını sağ trafa, sökülen egzosun yerine monte ettim. Soldaki katalizörün yerine uyduruk egzosu yerleştirmiştim zaten. Motorla ilgili tüm hazırlık bunlardan ibaretti. Tamamı bir iki günde bitecek işler. Yağı değiştirip yola çıkacaktım. Benim hesabıma göre yaklaşık 10-11 bin km olacak ki, bir yağ değişimlik yol.


 

 Türkiye
 002

Sıcak yerlere gideceğimiz için giyim konusunda pek fazla sıkıntımız olmayacak (diye düşündük). Yan çantalarda, motorun bir kısım parçaları için ayırdığım yerin haricinde kalan hacım, eşyalarımız için fazla bile oldu. Zaten yeteri kadar iç çamaşırı, üçer pantolon, 4er T-shirt, ikişer çift ayakkabı, iki havlu ve kültür çantası. Hepsi bu. Sosisi bile tepeleme doldurmadık.

Eşimle birlikte olmamıza rağmen yine de Türkiyeden birileri eşlik edebilir mi acaba diyerekten nisan başında İkiteker ve Endurocu da birer başlık açmıştım. Katılacak kimse çıkmadı ama akıl vermeye kakışanlar vardı. HorizonsUnlimited’ten bir Fransızla yazıştık ve buluşabilirsek onunla buluşacaktık. Haziran ayında Ankaradaki BMW servisinde tanıştığım İsviçreli bir çift (Khim ve Cecilia), Özbek üzerinden Moğola gidiyormuş (biraz önce sms geldi, moğolda ulaan batura doğru ilerliyorlarmış. 91 oktan benzin konusunda problem yok ama yollar tamamen dirt! Kamyon izinden gidiyorlarmış). Epeyce bir sohbet ettik. Karı-koca bilgisayar mühendisleri ve evlerini satmışlar ve bu seyahati o parayla finanse ediyorlarmış. İki döküntü 89 model R100GS’le yoldalar. Anladığım kadarıyla Khim’in elinden iş geliyor; elektronikten kaçınıyorlar. Motorlar bu nedenle tercih edilmiş. Fas üzerinden kuzey Afrika yapıp Suriye’den Türkiye’ye girmişler. Ben İran üzerinden Baku’ya gideceğim, onlar Gürcistan üzerinden (Iran vizesi müslüman olmayan ülkelerin vatandaşlarına kolay verilmiyor). Baku’da buluşmayı ve birlikte devam etmeyi planladık. Ama içimdeki his bana olumlu şeyler söylemiyor. Bunların alabildiğine vakti var, benimkisi sınırlı ve seri olmak zorundayım. Bunu da söylüyorum. “Buluştuğumuz yerde birer bira içeriz” deyip ayrılıyoruz. Cecilia daha cana yakın. Schwiezerisch konuşuyorlar. Yaşları 45-48 civarında. İleride birbirimize sürekli SMS göndereceğiz.


 

 Türkiye
 003

Seyahatler öncesi fazla heyecanlanmam ama bu Asya’ya ilk milli oluşum ve heyecanın yanı sıra biraz da tedirginlik var. Kiminle konuşsam “sen delimisin” diyor. Bu lafa alışkın olmama rağmen son zamanlarda o kadar sık duydum ki. Yavaş yavaş ben de kendimden şüphelenmeye başladım. Hani, acaba ???
TÜRKİYE
Sonunda 27 haziran 2006 oluyor. Bu bizim Mersin’den ayrılma tarihimiz. Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen ve 28 haziranda başlayan sempozyuma katılıp, oradan esas yola başlayacağız. 27’si sabahı motoru yükleyip Ankaraya yola çıkıyoruz


 

 Türkiye
 004

Sakin gidiyoruz. Birincisi her yerde radar var yakalanıp moralimin bozulmasını istemiyorum; ikincisi, disiplin. Baştan itibaren kontrolü kaybetmeksizin, acele etmeden hedefe ulaşmak ve dönmek. Bir başka neden de yüklü ve artçıyla motorun davranışlarına kendimi adapte etmem, bu davranışları tanımam ve alışmam gerekiyor. Sonuçta aynı işlemler artçı için de gerekli. Problemsiz Pozantı’ya kadar gelip orada her zaman uğradığım Tünel Restoranda sabah kahvaltımızı yapıyoruz. Yer yer durup çay içerek Ankara’ya ulaşıyoruz. Beytepe kampüsünde misafirhaneye yerleşiyoruz ve dört gün buradayız. İki gün de ODTÜ deki arkadaşım, dostum bırakmıyor orada kalıyoruz. Özbek vizemiz 15 temmuzda başlıyor. Bu nedenle fazla acle etmemize gerek yok.

2 temmuzda Ankara’dan çıkıyoruz. Hedef Erzurum ve 900 km nin üzerinde bir yol. Gücümüz yetecek mi derken Sivas il sınırına girdik bile. Bu arada tüm yol boyunca üşüyoruz. Hava serin. Zara’da soğuğa dayanamayıp iki polar kazak satın alıyoruz. Çöle gidiyoruz diye soğuk ve yağmuru hiç hesaba katmamıştık. Sivas’ı geçtikten sonra hava iyice bozdu. İçten giydiğimiz polar kazaklar bile tutmuyor. Gün ortası olmasına rağmen ısınamadık. Devam ettikçe bulutlar daha da aşağı iniyor. Korktuğumuz başımıza gelecek derken müthiş bir doluya yakalanıyoruz. Ama ne dolu; değdiği yeri morartıyor. Sığınacak bir yer de yok, çaresiz 50-60 km/h ile devam ediyoruz. Yol bozuk. Dolunun hemen arkasından deli yağan bir yağmur başlıyor ve yapacak hiç bir şey yok. İlk gelen petrole kadar devam ediyorum. Motoru sağlama aldıktan sonra sıra bize geliyor. Üzerimizdekiler tamamen ıslanmış durumda. Benzincideki restorana girdiğimizde kendin pişir kendin ye mangalındaki nefis korları görüyoruz. Üzerimizdekileri kurutmanın tek yolu bu büyük mangal. Polar kazaklar çabuk kuruyor ama pamuklulara laf anlatmak kolay değil, inatla kurumuyorlar. Eldivenler ha keza. Acıkmış olduğumuzdan kendimize burada bir ziyafet çekip hem giysilerin kuruması için zaman kazanıyor, hem de karnımızı doyurmuş oluyoruz.

İki saat sonra malzemelerimiz büyük ölçüde kurudu. Bu arada yağmur da durdu. Yola çıkıyoruz ama Refahiye’ye geldiğimizde yağmur yeniden başlıyor. Artık durmak mümkün değil, Erzurum’a ulaşmak durumundayız. Hem misafirhanede yerimiz ayırtılmış, hem de arkadaşlarımız bekliyor. Gideceğiz. Eşim gülüyor, macera istiyordun al sana macera diyor. Bu müthiş yağmur Erzurum’a kadar devam ediyor ve ancak Ilıca’da biraz hafifliyor. Fakat bizim üzerimizde kuru yerimiz kalmadığı gibi bir de donmak üzereyiz. Erzurum’a girerkenki gök kuşağı müthiş görünmesine rağmen durup, fotoğrafını çekmek zoruma gidiyor. 


 

 Türkiye
 005

Bir an önce sıcak bir duşa kavuşmalıyım; hipotermiye girmek üzereyim, titremeler artıyor. Yağmurluk ve gora-teks malzeme almadan yola çıkmanın cezasını çekiyoruz (çölde de çekeceğiz) ve bu eza burayla sınırlı kalmıyor. Durumumuz ciddi ama biraz da eşimin ısrarıyla durup o görkemli gök kuşağının resmini yakalıyorum. Sonradan iyiki de durmuşum diyorum. Misafirhaneye geldiğimizde oradaki gençler tanıyorlar ve hemen eşyaları alıp odaya götürüyorlar. Sıcak duş ilaç gibi geliyor. Konuk evinde televizyonun karşısına uzandığımızda artık kendimizi rahatlamış hissediyoruz ama öyle yorgunuz ki. 14 saatte ve barbarca yol şartlarında Ankara-Erzurum katedilmiş durumda. Bence bu iron-butt dan daha kıymetli bir sertifika hakediyor ve bu mola kesinlikle hakkımız. O gece nefis bir uyku çekiyoruz.

Sabah kahvaltısından sonra Fakülteye gidiyoruz. Eski dostlarla birarada olamak keyifli. Hele hasta fenerli Emini kızdırmak herşeye değiyor. Fanatik demiyor, hasta diyorum, çünkü fanatik olmayan fenerli tanımak henüz kısmet olmadı. Benim bu sporla aslında alakam ve konuya ilişkin bilgim de yoktur. Emin’i adamakıllı kızdıralım diye destek kuvvet olarak Nurullah ve Arifi çağırdım. Dekanları da dahil bu saydıklarımın hepsi şimdi profesör oldular ve benim öğrencilerim. Onlarla tekrar birlikte olmak büyük mutluluk. Öğle yemeğinde Hacı Baba’nın cağ kebabı vardı. Akşam çiğköfteye davetliydik ve anılarla birlikte zamanı keyifli geçirdik.

Ertesi sabah erkenden yola çıkıp Tebrize varmayı hedefliyoruz. Aslında yol pek uzun sayılmaz. Erzurum-Tebriz sadece! 600 km civarında ama gümrüklerde ne kadar zaman kaybı olacağı konusunda bir firimiz yok. Dolayısıyla erken çıkacağız.


 

 Türkiye
 006

Erzurum’da içi kalın astarlı iki yağmurluk aldık. Erzincan-Erzurum arasında yediğimiz ayaz bizi ciddi anlamda uyardı. İyiki bu yağmurlukları almışız. Daha Erzurumu çıkmadan giymek zorunda kaldık. Soğuktan ilerlemek mümkün değil. Erzurumdan sınıra gideceğimiz mesafe yaklaşık 300 km. Ama Ağrı’dan sonrası bir felaket. “Düble” yolların yapımı devam ediyor ve hiç bir işaretlendirme olmadan çamurun içine düşüyorsunuz. Yağmur yağmamış olsa toprağa düşeceksiniz. “Servis yolu” diye ayırdıkları yere insan birazcık bakım yapar, hiç değilse greyderle üzerinden geçer. Yumruk büyüklüğü taş ve kayalardan atlıyorsunuz. Bu kepazeliğin adı da servis yolu. Yeni Yapılan asfaltın kaliteside ayrı... Daha bitmeden bozulan, sonuçta ziftin üzerine serilen çakıllı yol demek gerekiyor herhalde. Benim bildiğim “asfalt yol” daha farklı bir kavram. Ankaradan çıktıktan sonra da epey bir bozuk ve kalitesiz yol var. Buraya kadarını kazasız belasız, motoru yatırmadan atlatmış olmamız bence büyük bir şans. Sonunda Doğubayazıt’a geliyoruz


 

 Türkiye
 007

Ağrı dağı bir başka güzel./Türkiye sınırından çıkış.

Kırıcı bir yol da olsa Erzurum’dan Sabah erkenden çıkmış olmanın avantajıyla sınıra öğleyin yetişiyoruz. Soğuk buraya kadar devam etti. Tebrize kadar da devam edecek. Sınırdaki işler beklediğimden çok daha seri halloluyor. Genç bir polis bizi odasına oturtuyor, elimize birer çay tutuşturuyor ve pasaportlarla kendisi dolaşıyor. Ben bir ara harç pullarını alıp geliyorum o kadar. Demir parmaklıklı sınır kapısından geçerken gümrükçü hemşehrimiz çıkıyor ve İran tarafındaki polisi yanına çağırıp bizi ona emanet ediyor.


 

 Türkiye
 008

İRAN

İran tarafında da işlemler hemen tamamlanıyor ve çay molaları dahil toplam bir saat içinde iki gümrükten de çıkıyoruz. Hedefimiz önce Tebriz; burayı gezdikten sonra Astara üzerinden Baku’ya geçilecek. İran tarafında döviz bozmak isteyen tiplerden zor kurtuluyoruz. Yapışıyorlar. Neyse elli dolar bozdurup devam ediyoruz. Bazarganı geçip Maku’ya geldiğimizde benzin almamız gerekiyor. Dolan depo ve yedek bidonla birlikte ilk süprizi yaşıyoruz. Toplam tutar yaklaşık bir dolar! Daha ileride göreceğiz, İrandaki benzin bile pahalıymış... Bizdeki fiyat 2 dolar/litre ile utanmazlık sınırını çoktan aşmış


 

 Iran
 009

İran yollarındaki asfalt kalitesi oldukça iyi. Rahat ilerliyoruz. Önce, radara yakalanırsak diye düşünerek dikkatli gidiyorum ama kısa süre sonra motorlu turistlerin ciddi anlamda avantajları olduğunu, polisin diğer taşıtları durdururken bize geç demesi beni rahatlatıyor ve güzel yolu da bulunca 110-120 ile ilerliyorum. Makuda süper benzin almıştım ve motor biraz vuruntulu çalışıyor. Daha sonra tespit edeceğim üzere süper benzinle vuruntulu çalışan motor, normal benzinle normalleşiyor. Bunun diğer büyük bir avantajı da süper benzin satan istasyon arama sıkıntısından kurtulmuş olmak. Çünkü, her benzin istasyonunda süper benzin bulamıyorsunuz. İranın iğrenç görünümlü Paykan’ları herhalde 50 oktan bulsalar onunla da yürürler. Henüz süper benzin alabilecek pek başka araba göremiyorum. Paykanların haricinde Fransızlar avrupada tamamen ortadan kaybolmuş sayabileceğimiz Peugeuot 405leri İran’a adapte etmişler. Bizde de durum farklı değil şöyle bir düşünecek olursak. Lüks araba olarak yine peugeoeut orijinli Samand’ları ve 206’yı görmek mümkün. Motosiklet sitelerindeki gezi raporlarından tanıdığımız 125likler burada her tipiyle yaygın ve acayip kıvraklar. Ben toplam 400kg civarındaki motorla onların kıvraklığını mümkün değil yakalayamam. İddialı da değilim. Tebrize kadar bir takım yerleşim yerlerinin içinden geçiyoruz. Bizim Doğu Anadoludan büyük fark göremiyorum. Sadece hava biraz daha ısındı ve fazla üşümeden ilerliyoruz ama henüz sıcak değil. Tebrize yaklaştıkça sağ tarafımızda küçük tepeler ve dağlar görünmeye başlıyor, çıplaklar.


 

 Iran
 010

Yol güzel olunca sınırdan sonraki yaklaşık 300 km çabuk bitiyor ve Tebrize geliyoruz. Bir taksi şöförüne otel soruyor ve Ghods otel denilen yere yerleşiyoruz. Burası 2 yıldız diye geçiyor ama öyle sayılabilecek yıldızla pek alakası yok. Tek cazibesi kilitli bir garajının mevcudiyeti ve kent merkezinde olması. 20 dolarlık otelden daha fazla beklemek zaten hayalperestlik. Odada buzdolabı, televizyon ve klima var. Yataklar eski ama temiz, duş, eh işte. Odaya yerleşip, duşumuzu alıp, üstümüzü değiştikten sonra açlıktan inleyen karnımızın susturulması gerekiyor. Resepsiyondaki genç adam mükemmel bir türkçeyle, burada türk usulü yemek bulamayacağımızı ama istersek otelden fazla uzakta olmayan ve PİZZA 2000 denilen yere gitmemiz gerektiğini söylüyor. Pizzacıya giderken eşime laboratuar önlüğüne benzeyen (kendi deyimi) bir manto alıyoruz. Başörtüsü vardı yanımızda. Bunlar İranda zorunlu. Yürüyerek gidip, tarif edilen yeri rahat buluyoruz. Yabancı olmamız nedeniyle restorandaki çocuklar bize yardımcı oluyorlar ve pizzalarımızı getiriyorlar. Burada saatlar bir saat ileride ve bura saatine göre epeyce geç bir vakte kadar hala kalabalık olan Tebriz caddelerinden yolu uzatarak otele dönüp yatıyoruz.


 

 Iran
 011


 

 Iran
 012

Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra resepsiyondaki görevliye bize iyi türkçe bilen ve arabası Paykan olan bir taksi şöförü çağırmasını söylüyorum. Gülüyor ve dediğimi yapıyor


 

 Iran
 013

Yılların alışkanlığıdır. Daha önce hiç gitmediğim bir şehirde kendim taşıt kullanmam. İşimi taksiyle hallederim. Bir de burası İran; taksi parası yok denecek kadar az, trafik bir terör ve motor delisi bir toplumda, kendilerinde olmayan bir araçla trafiğe çıkmak, onlara stand-up sunmak gibi oluyor. Etrafınız bir anda insan kaynıyor, nefes bile alamayacak kadar daralıyorsunuz. Birde hep o standart – zamanla işkenceye dönüşüyor- sorular; bunun pulu neçedir, gaç gediir, hardan gelirsiiz vb.

Bu paykanlar oldukça çirkin taşıtlar. İngiliz orijinliler ama şimdi tamamen İran’da yapılıyorlarmış. Fiyatları 6500 dolarmış. Benim paykan çağırmamın nedeni eğer İrandaysam bir İran arabasına bineyim diye. Bakmayın siz ilk akşam pizza yediğime; o, dar akşamın kaçınılmaz çözümüydü, yoksa gittiğim yerin yemeklerini yemeyi denerim. Çok sürmedi bir paykan geldi ve saatliğini 1,5 tümene anlaştık, yani iki dolara yakın. Şoför temiz yüzlü sessiz sakin bir türk. Bizi bildiği her yere götürdü Tebrizde. Gerçi benim elimde turizm rehberim var ve oradan gitmesi gereken yerlerin listesini çıkartıp verdim şoföre ama o bize detay açıklamalar da yapıyor, konuşuyor ve yaptığı işi dakikalar sattlar geçtikçe daha da önemsiyor. Bu da hoşuma gidiyor.


 

 Iran
 014

Tebriz yemyeşil bir Türk kenti. Oradakiler kendilerine Türk diyor. Zaten İrandaki toplumlardan birinin adı Türk, diğerinin adı Fars. Tebrizde farsi oranı düşükmüş. Daha çok devlet memurları farsi. Anlaşılan kilit noktalara türkleri bırakmıyorlar. Türkler mollalardan pek memnun değiller... İrandaki rejimin sıkılığından bahsediyorlar. Bu kadar sıkının kimseye faydasının olmayacağını düşünüyorum. Fazla basınç bir yerlerin zayıflamasına ve patlamasına neden olur. Diğer taraftan, İran şu an dünyada çok az sayıdaki bağımsız ülkelerden birisi. Kendi kendine yetiyor ve artıyor üstelik dünyanın eşkiyasına karşı tavizkar bir tutum da sergilemiyor. Bu bence takdire şayan ama kendi içinde de dikkatli olunması kaçınılmaz. Kiminle konuştuysam ellerinde atom bombası olduğundan emin ve bunu açıkça söylüyorlar. Olabilir. Sonuçta İranın iyi yetişmiş çok sayıda elemanının olduğunu en iyi bilenlerden birisiyim. Şah zamanında yurtdışına eğitime gidenlerin, ki sayısı oldukça yüklü, büyük bir kesimi ülkesine eğitimden sonra geri döndü. Yetmişli yılların sonlarında molla rejimiyle birlikte Amerikanın sürdüğü iranlıların epeyce bir kesimi de Almanya’ya gelmiş orada okuyarak ülkelerine dönmüşlerdi. Bu kişiler şimdi iş başındalar ve işlerini iyi yaptıkları görülüyor.


 

 Iran
 015

Tebriz yemyeşil bir Türk kenti. Oradakiler kendilerine Türk diyor. Zaten İrandaki toplumlardan birinin adı Türk, diğerinin adı Fars. Tebrizde farsi oranı düşükmüş. Daha çok devlet memurları farsi. Anlaşılan kilit noktalara türkleri bırakmıyorlar. Türkler mollalardan pek memnun değiller... İrandaki rejimin sıkılığından bahsediyorlar. Bu kadar sıkının kimseye faydasının olmayacağını düşünüyorum. Fazla basınç bir yerlerin zayıflamasına ve patlamasına neden olur. Diğer taraftan, İran şu an dünyada çok az sayıdaki bağımsız ülkelerden birisi. Kendi kendine yetiyor ve artıyor üstelik dünyanın eşkiyasına karşı tavizkar bir tutum da sergilemiyor. Bu bence takdire şayan ama kendi içinde de dikkatli olunması kaçınılmaz. Kiminle konuştuysam ellerinde atom bombası olduğundan emin ve bunu açıkça söylüyorlar. Olabilir. Sonuçta İranın iyi yetişmiş çok sayıda elemanının olduğunu en iyi bilenlerden birisiyim. Şah zamanında yurtdışına eğitime gidenlerin, ki sayısı oldukça yüklü, büyük bir kesimi ülkesine eğitimden sonra geri döndü. Yetmişli yılların sonlarında molla rejimiyle birlikte Amerikanın sürdüğü iranlıların epeyce bir kesimi de Almanya’ya gelmiş orada okuyarak ülkelerine dönmüşlerdi. Bu kişiler şimdi iş başındalar ve işlerini iyi yaptıkları görülüyor.


 

 Iran
 016


 

 Iran
 017


 

 Iran
 018


 

 Iran
 019


 

 Iran
 020

Önümüzdeki iki gün içerisinde ünlü Tebriz Pazarını, Mavi Camiyi, El Gölünü, ve Azerbaycan Müzesini geziyoruz. Sokaklarda yürüyerek günlük yaşamdan edinebildiğimiz görüntüleri toparlıyoruz


 

 Iran
 021

Tebrizden pazar ve sokak manzaraları


 

 Iran
 022

Tebrizden pazar ve sokak manzaraları


 

 Iran
 023

Hala çalışıyor


 

 Iran
 024

Şuvaran içitik.


 

 Iran
 025


 

 Iran
 026

Belediye binası.


 

 Iran
 027

Caddeler


 

 Iran
 028

Çok Türkiye reklamı var.


 

 Iran
 029

Terbiz kavunuymus


 

 Iran
 030


 

 Iran
 031


 

 Iran
 032

Mavi Cami


 

 Iran
 033

Mavi cami tebrizin eski yapıtlarından birisi. Kapısındaki mozaiklerin bir kısmı dökülmüş ama restorasyon çalışmaları sürüyor. El Gölü denilen yer bir mesire yeri. Etrafı park haline getirilmiş büyükçe bir göl ve Tebrize yakın yerlerden gelenler etrafında çadır kurup oturuyorlar. Bu çadır işine daha sonra kuzeyde de rastladık. Zaten bizim yol kenarlarında karpuz kavun satılır, orada yol kenarlarında boy boy çadır satılıyor. Büyüklüğüne göre 15 ile 30 dolar arasında. Anlaşılan İranda çadırı istediğiniz yere kurabiliyorsunuz. İstediğin yere kavramı oldukça geniş anlaşılmalı; bir kentin merkezindeki yaya kaldırımları buna dahil. Kimsenin birşey dediği yok. Akşam arabalarıyla gelip kaldırıma çadırı kurup yanına bir kilim seriyorlar ve orada yiyip içip uyuyup ertesi sabah kayboluyorlar. Hele kaldırıma serdikleri kilim üzerinde nargile çekerkenki görüntüleri bitiriveriyor insanı. Oldukça da misafirperverler, bizi neredeyse kolumuzdan tutup oturtmak isteyenler bile oldu


 

 Iran
 034

Bir akşam da kebab-ı-hususi yedik. Daha önce adını duymuştum da ne olduğu konusunda bir fikrim yoktu. Bildiğimiz kuşbaşı ama parçaların arasında yağ yok. İran pilavı zaten bilinir. İki gün tebriz için yeterli oldu. Daha fazla dolaşmak istemiyoruz ve yarın, 7 temmuz, azarbaycana hareket edeceğiz. Ardabil ve İran Astara’sı üzerinden Azarbaycan Astara’sına ve oradan Baku’ya çıkacağız.


 

 Iran
 035

Ortalık yeşeriyor ve çay molası zamanı. İran Astarasından görüntüler


 

 Iran
 036


 

 Iran
 037

İranda TürkCell’in kartlı telefonları çalışmıyor ve Türkiye’yle haberleşmemiz aksadı. Otelden telefon edebildik. Azarbaycan’a geçersek telefonlar tekrar çalışacak, onun sevinci var içimizde.


 

 Iran
 038

Telefonun canlandığı an; haydi sms zamanı...


 

 Iran
 039

El Gölünden manzaralar.


 

 Iran
 040


 

 Iran
 041

Sabah erkenden yola çıkıyoruz. Hedef Baku. Gidilecek yol yine kısa değil, 600 km bilmediğimiz yerlerde çok uzun sürebilir. Yola çıkınca İran yollarının kalitesinin tadını çıkartıyoruz. Yüklü TIRların gittiği yol olmasına rağmen asfaltta katlanmalar yok, derin lastik izleri yok. Demekki asfaltın katkı maddeleri eksiksiz konuyor. Ardabile doğru yaklaştıkça etraf yeşeriyor ve küçük dağlar tepeler beliriyor. Birer birer aşıyoruz.Sonra birden tırmanış ve virajlı yollar başlıyor. Bu güzel işte, motorun tadı çıkmaya başlıyor. Yolda yoğun trafik var ama bizi etkilemiyor. Birbiri ardına arabaları geçiyorum. Tebriz trafiğine girip otel ararken kuralsızlığı fiilen yaşadım. Araba sollarken karşıdan gelen olduğunda pek aldırmıyorum, o sağa çekiliyor, solladığım sağa çekliyor ve bana geniş bir alan kalıyor. Bağıran çağıran, düdük çalan, ışık yakan yok. Yaptığım iş İran trafiğinde tamamen olağan. Sağımız solumuzdaki yeşil alanlar ve virajlı yol hoşumuza gidiyor. Astaraya gelmemiz, molalar dahil yaklaşık 5 saat sürüyor. Henüz günün ortası. İran Astara’sında motorla bir tur atıp gümrüğe gidiyoruz. Hazar’ın güney kıyısında küçük şirin bir sahil kenti. İçimizde Hazar denizini görmenin keyfi var. Gümrükten çıkmamız uzun sürmüyor. Motor sihirli bir anahtar. Her kapıyı açıyor.

AZARBAYCAN
(İkinci Bölüm)
Mersin’de arkadaşlar beni Azeri gümrüğündeki anormal davranışlar konusunda uyarmışlardı. Baku’da yaşayan amcamın oğlu Serdarla bu konuyu yazışmıştık ve yaşanacak problemleri o da yakinen biliyordu. Daha İran gümrüğünde çıkış işlemlerim yapılırken telefonumun canlandığını görüp Serdara nerede olduğumu bildirmiştim. İran kapısından geçtikten sonra Azeri sınırında ilk “yavşak” polisle karşılaştık. Yavşak bitin yavrusudur ve yapıştığı yerde kan emer, işi budur. Adam elimizdeki fotoğraf makinesini bakmak üzere aldı ve vermiyor, gereksiz sorularla, işin aslında bir şeyler koparabilmek için, yalanmaya başladı. Azarlayarak elinden makinemi almak zorunda kaldım. O memurdan kurtulup ilerlediğimizde iri yarı “bodyquard” tipli bir adamın yanımıza gelip “beni Serdar bey gönderdi adım Faruk” demesi üzerine rahatladım. Faruk elimden pasaportları aldı, o önde biz arkada, iç içe binaları geçerek polise ulaştık. Faruk rusça birşeyler söyledikten sonra polis elindeki yaptığı işi bırakıp bize döndü ve işlemlerimiz başladı. Motoru da işlemlerimizin yapıldığı odaya yakın ve görebileceğim biryere getirdim. Eşim motoru beklemek üzere dışarıda kaldı, ne olur ne olmaz... “Rusa canını, Azeriye malını güvenme” diye bir laf vardır.


 

 Iran
 042

Bulunduğumuz odaya gelip giden memurlar ve polisler yılışık. Birşeyler koparabilirmiyim diye gözünün içine bakıyor. Dışarıda motora fazla yaklaştıklarını ve orasını burasını parmakladıklarını görüyorum. Motorun başında bekleyen eşime işaret edince benden cesaret alarak sesini yükseltip uzaklaşmalarını söylüyor. Dağılıyorlar ama fok balığına benzeyen birisi iyice yüzsüz. Neredeyse motorun üzerine yatacak; elini depo üstü çantaya atınca hanımın adama bağırdığını duyuyorum. Adam bunun üzerine kayboluyor. Yaklaşık yarım saat sonra bütün herşey tamam ve sigorta dahi yaptırmadan gümrükte işim bitti. Bu tip “gevşek” davranışlarla bura haricinde hiç bir yerde karşılaşmadık.


 

 Azerbaycan
 043

Azariler, Azarbaycan’a araçla girildiğinde yaklaşık 40 dolar karşılığında araç sigortası yapıyorlarmış, benim var dedim (yeşil sigorta belgesi), beyanımı kabul ettiler. Tutturabilirlerse motosiklet için de bir teminat yatırılmasını talep ediyorlar ve fiyat keyiflerine göre 10000 dolarla 500 dolar arasında değişiyormuş. Cecilia ve Khimden 2000 dolar istemişler ama onlar patırtı yapınca tamamen vazgeçmişler. Tabii bu teminatı yatırıp da tekrar göreni henüz duymadım. Bu arada Faruk, işi nedeniyle vedalaşıp ayrılmadan önce yanımıza oradaki memurlardan birini bıraktı. Bu kişi yanımızdan hiç ayrılmadı ve işimiz bittikten sonra bizi Baku yoluna kadar da AZ-Astaradan geçirdi. Yolda herhangi bir yerdeki polisler dur derse durmamamı, selam verip geçmemi sıkı sıkı tembihledi. Sadece resmi geçiş noktalarındaki polis kontrollerinde durmamı söyledi. Bu tiyo çok işime yarayacaktı.



 

 Azerbaycan
 044


 

 Azerbaycan
 045

Baku sokaklarından


 

 Azerbaycan
 046

Baku sokaklarından


 

 Azerbaycan
 047

Baku sokaklarından


 

 Azerbaycan
 048

Baku sokaklarından


 

 Azerbaycan
 049

Baku sokaklarından


 

 Azerbaycan
 050

Yanımızdan geçerken sepeti kaldırıp ikiteker yaptı...


 

 Azerbaycan
 051

İyice evrimleşmiş bir Volga


 

 Azerbaycan
 052

Şehitler Anıtından ve IRS Otelin balkonundan Baku.


 

 Azerbaycan
 053

Şehitler Anıtından ve IRS Otelin balkonundan Baku.


 

 Azerbaycan
 054

Şehitler Anıtından ve IRS Otelin balkonundan Baku.


 

 Azerbaycan
 055

Şehitler Anıtından ve IRS Otelin balkonundan Baku.


 

 Azerbaycan
 056


 

 Azerbaycan
 057

Baku her haliyle enteresan bir yer. Zenginlik ve yoksulluk aynı yerde aynı anda mevcut. İkisi arasındaki uçurum bizdeki kadar bariz. Çöp toplayan çocukla Touareg aynı mekanda.

Kent merkezi ve yakındaki park oldukça güzel. Reklam levhalarını okuyunca kendimizi gülmekten alamıyoruz. Rus kızlarının alımlılığı kendisini hemen belli ediyor. Azeri kızlar biraz daha yamru yumru. İstediğin her şey fazlasıyla mevcut. Kıymetli elektronik malzemeler ve taşıtlar Dubaiden geliyor. Jipler de bu yüzden bizdeki palio fiyatına. Benzin 35 cent kadar. Lüks lokantada üç kişinin hesabı 20-25 dolar civarında. Kısacası parası olanın yaşayabileceği yemyeşil bir şehir. Akşam eski hamamın yakınlarındaki bir lokale gidiyor biralarımızı yudumluyoruz. İşletmecisi, tabii ki, türkiyeden.


 

 Azerbaycan
 058


 

 Azerbaycan
 059


 

 Azerbaycan
 060


 

 Azerbaycan
 061


 

 Azerbaycan
 062


 

 Azerbaycan
 063

Yarın Pazar ve öğleden önce TPAO’nun Azarbaycan sorumlusu Türkiye’ye dönüyormuş onun veda branch’ı var. Serdarın arkadaşıymış. Oraya davetliyiz. ISR otelin 17. katındaki Thai restoranın terasından Baku’ya bakıyoruz. Öğleden sonra da Arbil bizi çamur volkanlarına götürecek


 

 Azerbaycan
 064

Çamur volkanları Bakunun ilginç yerlerinden birisiymiş. Şehirden 30-40 km dışarıda ama Pradonun kliması iyi çalışıyor. Yolda Tekfen’in şantiyelerinin birinin yanından geçiyoruz. Hedefe vardığımızda manzara ilginç. Küçük tepecikler ve içinden fışkıran çamurla karşılaşıyoruz. Tepeciklere yaklaştığımızda Serdar uyarıyor, çünkü nereden ne zaman çamur üfleneceği belli değil. Arbilin ayağının dibinden üfüren bir delik çocuğun üstünü başını batırdı. Benim de koluma sıçradı killi çamur. Suyun buharlaşmasıyla birlikte tepecikler oluşuyor.


 

 Azerbaycan
 065

İşin mekanizmasını tam çözemedim ama killi topraktan çıkan tuzlu su (nereden geliyor ve niye) bir miktar kili de beraberinde yüzeye sürüklüyor. Çamurun tadına baktım; tuzlu. Etraf tamamen çöl.


 

 Azerbaycan
 066


 

 Azerbaycan
 067

İleride petrol havuzları görünüyor. Suyla çıkartılan çıkan petrol bir havuzda toplanıyor ve fazlarına ayrılıyor. Üstten petrol alınıyor altta daha ağır olan su kalıyor ve boşaltılıyor. Deniz kenarına indiğimizde havada ağır bir hidrokarbon kokusu var. Her taraft petrol bulaşığı. Eski, kör ve hala çalışan kuyular birarada. Doğalgaz açısından da zengin bir ülke ama uzun yıllar bu zenginlik halka yansımamış. Sanki şimdi daha iyiler gibi. En azından Baku’daki görüntü bu. Gerçi Baku’ya gelene kadar gördüklerim çok farklı, tam bir gariban vatandaşlar diyarıydı. Akşam Fransa-İtalya final maçını arbilin duvarında izleyeceğiz


 

 Azerbaycan
 068

Dönüşte şehrin içinde bile canlı, yarı canlı ve cansız petrol kuyuları görülüyor. Buranın içinden geçerken hidrokarbon (zift) kokusu inanılmaz.


 

 Azerbaycan
 069

Baku'da İnanılmaz güzel devlet binaları var.


 

 Azerbaycan
 070


 

 Azerbaycan
 071

Klasik binalar genelde devlete ait ve müthiş güzeller. Baku taşı denilen işlemesi kolay yumşak bir taştan yapılmışlar. O kadar güzeller ki ondakikalarca detaylarını inceleyebiliyorum. Bu güzelliğe karşı bir o kadar çirkin olanı da, bu binaların resmini çekmek yasak. Eski rus sisteminin kalıntısı bir uygulama. Kuzenin arkadaşı, Arbil, fotoğraf çekerken makinasını kaptırmış polislere ve makinenin bedeline yakın rüşvet vermek suretiyle hem kendisini, hem de makinesini kurtarmış. Beni uyardıkları için önce polislerin yerini tespit edip sonra da onlara görünmeden bu resimleri çekebildim. Arbil gördüğünde hayretler içerisinde kaldı. 9 yıldır bu binaların resmini çekemiyormuş beceriksiz...


 

 Azerbaycan
 072


 

 Azerbaycan
 073

Liman gümrüğünden...
10 temmuz günü geminin kalkacağı limana gittik. 4 gemi yük bekliyormuş. Ne zaman yük bulunacağı meçhul ama 11 temmuzda kesin bir gemi olacağını söylediler. Serdarın elemanlarından Nurettin buradaki polislerden birini tanıyormuş. Bütün işlerimizi o polis yapıyor. Yolculuk yaklaşık 16 saat sürüyormuş. Bu yüzden gemi çalışanının birisinin odası da ayarlanmış, bu iyi işte.

11 temmuzda gemimiz hareket edeceği için heyecanlıyız. Motoru yükleyip hazırladım. Saat 13.00 de kalkması muhtemel geminin yanına gittiğimizde, akşam kalkacağı haberini aldık. Gemideki kaptan yardımcılarından birinin düğünü varmış ve gemi o zat-ı-muhteremin düğün töreni bitene kadar limanda bekleyecekmiş. Ben de motoru gemiye alıp sağlamca bağladım. Eşyalardan da kurtulmuş olmanın verdiği hafiflikle tekrar şehre dönüp akşama kadar vakit öldürdük. Gece saat 20 sularında gemiye tekrar gittik ve 22.30 gibi hareket ettik. Çıkış işlemlerini polis arkadaşlar halletti. Baku ünitesi de böylece kapanmış oldu. Dönüşte İran’dan geçeceğimiz için Baku’ya ancak tırmanış amacıyla tekrar uçakla gelirim herhalde.


 

 Azerbaycan
 074

Baku devlet kabristanında Elçibeyin mezarı


 

 Azerbaycan
 075

Azarbaycanın kuzeyinde 4000-4500 metrelik dağlar varmış. Serdar buraları tırmanmış. Benimle de gitmek üzere anlaştık. Yalnız buradaki dağcılar sosyete anlaşılan; çantalarını merkeplere taşıtıyorlar. Bizimki gariban işi, buralarda nesli kurudu bu hayvanların.


 

 Azerbaycan
 076


 

 Azerbaycan
 077


 

 Azerbaycan
 078

Gemide bize odasını veren çocuğa biraz da fazlasıyla dolar verdim, çünkü bizim için yiyecek birşeyler de almış ve buzdolabına, bira dahil, koymuş. Gemide restoran yok. Sabah kahvaltımızı rahat bir şekilde yaptık, duşumuzu rahat aldık. Gemi oldukça hızlı seyrediyor. GPS 23.5 km/h gösteriyor. 15. saat içinde gemiden inip gümrük işlemlerine başlıyoruz. Gemide tanıştığımız ve Aşgabatta çalışan öğretmen Hayrettin beyle Türkmenistan hakkında uzun uzun konuşuyoruz.


 

 Turkmenistan
 079

İlk çöl manzaramız.

Türkmenbaşı-Aşgabat yaklaşık 640 km ve yol Karakum çölünün içinden geçiyor. Baştan itibaren gezi hedefim, bu çölü yazın geçmekti. Sınırda işlemler uzun sürüyor. Türkmenler düzenli ama öyle bir bürokrasi ki, akıllara zarar. Bir odadan diğerine, her bir şey elle kütüklere kaydediliyor. Sonra birkaç dolarlık bir harç yatırılıyor. Yine bir kaç kademelik işlem yapıldıktan sonra yine biraz harç yatırılıyor, işlemler için her seferinde yeniden sıraya giriliyor. Bizim işimiz bitiyor, sıra motora geliyor. Odur budur derken 100 dolar civarında bir harç yatırmışız. Polis ve gümrük bize karşı oldukça kibar. Hiç bir surette bizden rüşvet istenmiyor, işler yokuşa sürülmüyor. Çantalar dağıtılmıyor. Ama TIR'cıları biraz sıkıştırıyorlarmış... Konuştukları dil türkçe. Türkiye televizyonu izliyorlarmış. Bizim söylediklerimizi onlar çok rahat anlıyor, onların konuştuklarının içinde bizim kaçırdığımız çok kelime var.


 

 Turkmenistan
 080

Nihayet Karakum Çölü. Çölde ilk milli oluşum. Ciddi ciddi heyecanlıyım. Bir an önce yola çıkıyoruz. Bu arada 50 dolarlık kocaman bir tomar manat aldım. Reguler fiyat bir dolara 5500 manat ama karaborsada 24.000 manata alıyorlar bir doları. Sonradan anlayacağım üzere Türkmenistan için büyük para bozdurmuşum. Türkmenbaşı’nda ilk gelen petrole dalıyorum. Boş olan depoyu dolduruyorum 6000 manat tutuyor. Yani bir doların ¼ ü. Ağalık bende kalsın deyip 10000 manat veriyor üstünü almıyorum. Türkmenbaşını çıkar çıkmaz çölün içindeyim. Sağım solum alabildiğine çöl. Kumun üzerinde deve dikenleri var. Bazıları henüz yeşil, bazıları kararmış (Karakum denilmesi herhalde bu yüzden) çöle koyu bir görünüm veriyor.


 

 Turkmenistan
 081

Çölün içinde ilerledikçe gelen giden araba sayısı azalıyor. İlerilerde deve sürüleri görünüyor. Ama bizden uzaktalar. İyi sıcak var. Kaskın vizörünü sıcaktan dolayı indirmek zorunda kalıyorum ve fazla sürat yapamıyoruz. Kaskın ağzından, altından ve vizörün yanlarından giren hava can acıtacak kadar yakıyor. Yol satte yapılan 60-80km arası hızla bitecek gibi değil. Birara deve sürüleri de kayboldu. Tek bir canlı yok görünürlerde. Dakar’ın patırtısı ve kaskın uğultusundan başka hiç bir ses seda yok. Günün en sıcak saatlerinde bütün canlılar kendilerini güneşin ışığından korumak üzere saklandı galiba. Sağ taraftan hafif bir esinti başladı. Dakikalar geçtikçe esinti rüzgara dönüşüyor. Yolun vaziyeti iyi ama yandan yola kum savrulmaya başladı. Fakat yolun yüzeyi düzgün olduğundan kum birikemiyor, süpürülüyor. Rüzgar, aradan dakikalar geçtikçe daha da kuvvetleniyor ve sağımızda artık küçük çaplı bir kum fırtınası var, adamakıllı bir toz bulutu görünüyor. Çok sürmüyor bu toz bizi yakalıyor. Motoru tutmakta zorlanmaya başladım. Çaresiz duruyorum. Balaklavaları ağzımızı ve burnumuzu örtecek şekilde yukarı çekiyoruz kaskın içinden ve vizörleri iyice kapatıyoruz. Motoru siper alıp fırtınanın geçmesini bekliyoruz. Ben balaklavayı her zaman kaskın altından takarım, yazın serin, kışın sıcak tutar. Şimdi yeni bir fonksiyonu daha oldu, kuma karşı koruyor. Çok sürmüyor fırtına bizi geçip gidiyor. Fotoğraf makinesini çıkartmanın zamanı fırtınanın tam içindeyiz. Ama makineyi çıkartsam içi kum dolacak. Objektifin mekanizması veya başka yerleri kum dolup bozulursa gezi hüsran olur bizim için. Resim çekmekle çekmemek arasında gidip geliyorum... Artık yolun kenarında küçük kumullar var. İleride bir yerleşim yeri gözüküyor. Ne pahasına olursa olsun, hiç değilse bu resimleri çekmeliyim. Zinciri kontrol ediyorum dişlerin arasına kum dolmuş mu diye, iyi görünüyor. Bu arada fırtına tekrar rüzgara dönüşüyor, biz de rahatlıyoruz. Bu şartlara dayanabilecek ve daha sonra Özbekistanda da gece çekimleri esnasında yokluğunu hissettiğimiz bir fotoğraf makinesine ihtiyaç var. Savrulan kumun kaskın vizörünü nasıl dövdüğünü görüntülemek gerekiyordu...


 

 Turkmenistan
 082

Deve sürüleri tekrar görünmeye başladılar. Bunlar şebek olmuşlar, arabalardan motordan kaçmıyorlar, hatta merak edip benim üzerime doğru bile geliyorlar. Isırırlarsa motordan aşağı alırlar diye gazlıyorum aralarından. Kötü kokuları midemi bulandırıyor, hanım da şikayetçi kokudan. Sağımız solumuz kum yığınları, fırtınayı da atlattık, heyacan gitti. Üç saat oldu. Yorulduk ve sıcaktan kuruduk. Mutlaka durup su içmemiz gerekiyor. Evaporasyon müthiş. Fakat depo üstü çantadaki su ateş gibi olmuş, içilmiyor. Susuzluk duygusunu ve semptomlarını iyi bilirim. Bir kış tırmanışında çantamdaki su donmuş ve susuz kalmıştım. Konsantrasyon düşüyor, bacaklar halsizleşiyor, insanın canı hiç bir şey istemez hale geliyor. Bitap düşme denir buna. Burada da bu duruma yakınız. Hatta hanım sıcak suyu içme konusunda ısrarcı bile oluyor ama içilmeyecek kadar sıcak. Ağzımızda gıcırdayan kumları çalkalıyoruz, bir kaç yudum almayı deniyoruz ama nafile, içilmiyor. Sabır deyip devam ediyoruz.

Bir ara yolun sağ alt tarafında küçük bir yerleşim yerini geçerken bir kerpiç ev görüyorum, önünde okuyamadığım bir levha var; ana yoldan çıkıp kerpiç kulübeye doğru ilerliyorum. Evet, burada meşrubat var. Soğuk su istiyorum. Gazlı mı gazsız mı diye soruyor bir genç adam. Bu soru bana yabancı değil. Hemen gazlı diyorum ve 1.5 litrelik gazlı su geliyor. Aslında susuzluktan ayakta duracak halim yok, hanım zaten kendini divanın üzerine atmış. Ben de belliği çıkartıp oturuyorum ve bir dikkişte suyun yarısını içiyorum. Hanım gazsız su istiyor onu da getiriyorlar. Bu arada ben gazlı, hanım da bir şişe gazsız suyu bitirdik. Birer daha getirttik. Buz gibi su. Şimdi bir de bizim çantadaki sıcak suyu içmek durumunda kalsaydık diye düşünüyorum. Sabrın mükafatı bu soğuk su oldu çölde. Kıymetini daha iyi anlıyor, lezzetini daha yoğun tadıyoruz.

Serin yerde biraz oturunca kendimize geliyoruz. Buzdolabından gelmiş gazsız sudan bir avuç yüzüme serpiyorum. Eşimde aynı işi yapıyor ve rahatlıyoruz. İlaç gibi. Biraz sonra iyice kendimize gelip etrafımıza bakıyoruz. Burası bize su getiren adamların evinin içi. Bir oda daha var arka tarafta. Anlaşılan orası da mutfakları. Karnımızın aç olup olmadığını soruyorlar ama o kadar su içtik ki, açlık mı kaldı. Bir de bu sıcak yedirmiyor zaten. Durmadan içiyoruz. Genç karı koca ve ortalıkta görünen iki de çocuk var. Bir on dakika daha oturduktan sonra kalkıyoruz. Dört büyük şişe su için 10 istiyorlar ama 20000 manat verip çıkıyoruz. Aşgabata yetişmem lazım ama sıcaktan sürat yapamıyorum. Yakıyor.

Yolun kalitesi çok iyi değil. 70-80 arası süratte Aşgabata doğru ilerliyoruz. Buraya kadar sadece üç dört noktada polis gördük ama onlar da sıcaktan buruşmuş olacaklar ki, isteksizce el sallayrak geçiştirdiler. Kaç km yol kaldığını bildiren bir levha yok ama yaklaşık 4 saattir yoldayız. Benzin lambası yandı ve yedek bidondaki benzini depoya boşaltıyorum. GPS sıcaktan kendisini çoktan kapattı. Güneşin altında en az 70 dereceyi yaşadık gibime geliyor. Epey bir devam ediyoruz ve işte o meşhur, gemideki öğretmen arkadaşın bahsettiği, polis kontrolleri başlıyor. Bu Aşgabata yaklaştığımızın ilk işareti. Yaklaştık derken en az 200 km den bahsetmek istiyorum. Her 20-30 km de bir registrasyon (kayıt) yaptırmaya başladık. Bir asker kontrolü, bir polis. Bu duraklamalar çok zaman alıyor. Her seferinde aynı muhabbet. Pasaportları veriyoruz, onlar kayıt tutuyor. Kulübelerin içindekiler yazarken dışardakiler bizi soru yağmuruna tutuyor. Motorun fiatı, kaç yaptığı, nereden geldiğimiz, Türkiyeden tüm yolu motorlamı geldiğimiz ve nereye gittiğimiz. Bunların cevaplarını bir yaftaya yazıp boynuma asmayı bile aklımdan geçiriyorum. Ama sabır edeceğim. Bu gezinin özünü -gelecek tur için- sabır antremanı oluşturmuyor mu?

Türkmen polis ve askeri genelde 20li yaşların başındaki çocuklar. Ben de onlara sık sık çocuk diye hitap ediyorum ve gözlerindeki ifade bana bu laftan hoşlandıklarını söylüyor. Bildikleri bir kelime belki de o yüzden. Artık bu kontroller yüzünden ortalama süratimiz epeyce düştü. Saat 21 oldu, ortalık karardı ve serinledi hala Aşgabat görünürlerde yok. Bu arada yol da düzeliyor. Benzinci görüp depomuzu yeniden doldurduk. İlk çölümü yazın ortasında geçtim. Evet, kışın zirve yapmak gibi bir duygu.

Saat 24 gibi Hayrettin beyin söylediği ve işletmecisini telefonla arayıp geleceğimizi haber verdiği Mizan otele geliyoruz. Akıllı kitapta önerilen otel, Asia. Düzgün ve temiz bir yer. Khim ve Cecilia Asia’da kalmışlar 20 dolara ama iyi değilmiş. Bizim kaldığımız 30 dolar, biz memnunuz, üstelik, kahvaltımızı da odamıza getirdiler. İşletmecisi Konyalı bir Türk. Motora da göz-kulak oluyor.


 

 Turkmenistan
 083

Ertesi sabah saat 10 gibi Hayrettin beyle buluşuyoruz. Birinci elden ilinti bize Aşgabat’ı gezdirecek. Bu 9 şiddetindeki depremi atlattığı için Türkmenbaşının kalmasına müsaade ettiği Lenin heykeli. Solda elçilik görevlisi sağda Hayrettin öğretmen.


 

 Turkmenistan
 084

Aşgabatta şehrin tam ortasında bir Atatürk parkı ve heykeli var.


 

 Turkmenistan
 085


 

 Turkmenistan
 086

Aşgabatı iyi geziyoruz. Bir ara Türkiyenin eğitim ateşeliğine ve konsolosluğuna bile gidiyoruz. Konsolos Çiğdem hanım ve müsteşar eşiyle tanışıp sohbet ediyoruz. Türkmenistanda yaklaşık 5000 türkün yaşadığını ifade ediyorlar. Bütün inşaatları türkler yapıyormuş.


 

 Turkmenistan
 087

Aşgabat'tan pazar manzaraları. Son resimde mendiliyle yüzünü kapatana "bana gelirsen seni Türkiyeye götürürüm" diyorum, çok hoşuna gidiyor, kikirdeyerek utanma moduna giriyor.


 

 Turkmenistan
 088

Aşgabat Pazarı, renkli giysileriyle sevimli, cana yakın Türkmenlerle dolu. Gerçek Türkmeni burada görüyoruz. Sarılıyorlar, dokunuyorlar. Kareşlerimiz diyorlar. Türk olduğumuzu anlayana kadar resim çektirtmiyorlar ama ondan sonra da “yadigar surati” çekmekten biz kurtulamıyoruz. Yolda gördüğümüz bizden biraz daha uzak durmaya gayret eden (ama çoğunlukla beceremeyen) polis ve askerden çok farklılar.

Türkmende yeme içme ucuz. Öğretmenin ve polisin aylığı 100 dolar civarında. Bunlar iyi kazananlar. Türkmenistan dünyada 1 doların büyük para olduğu nadir ülkelerden birisi herhalde. Turistlere verilen fiyatlar bir yerli için afaki değerler. Onlar 20 dolar verip bir otelde kalamazlar. Veya bir restorana girip 5 dolara yemek yemeleri imkansız.


 

 Turkmenistan
 089

Her yerde türk restoranları görüyorsunuz. Örneğin Uludağ Restoran türkiye şartlarında da lüks sayılacak bir yer. Burada ucuz olan şeylerden birisi de taksi. Üç kişi 20 cente indi bindi yapabiliyor şehir içinde. Bir taksiden inip diğerine binerek tüm şehri gezdik; toplam ödenen taksi parası 5 doları geçmedi, ki bunun içinde bir o kadar da bahşişi var. Pazarda satılan miktarlar gözönüne alındığında bir kadının tezgahındaki malzemelerin tamamını 2 dolara alabilirsiniz. Büyükçe bir kavun 1000 manat. Bir doların 24te biri yani. Yimpaş pahalı, bir kilo et iki dolar civarında.


 

 Turkmenistan
 090


 

 Turkmenistan
 091


 

 Turkmenistan
 092


 

 Turkmenistan
 093

Aşgabatta üç, beş, sekiz ayak gibi anıtların yanı sıra anıt sayılabilecek mimaride yeni binalar da var. Bence Saparmırat Türkmenbaşı çölün ortasında kendine bir alan seçmiş orada evcilik oynuyor. Şatafat ve kitsch birarada. Burada tek bir adam ve onun kitabı “Ruhnama” var. İki ciltlik bu kitap İlkokuldan üniversitenin bitimine kadar okutuluyormuş. Anıtların hepsi altın kaplama. Ülke altın zengini olunca adamın heykelleri de altından. Kendisine de altın çocuk dedirtiyor. Mutlak megalomani. Yazılı bir yasa yok. Herşey Türkmenbaşının iki dudağının arasında. Dörtbuçuk milyon nüfuslu bu korkunç zengin ülke, Türkmenbaşının fermanlarıyla yönetiliyor. İsviçreden sonra dünyadaki ikinci tarafsız ülke. Kibrit pahalı diye doğal gaz ocağının hiç bir zaman kapatımadığı tek memleket. Elektrik, su, doğalgaz ve petrol ürünleri bedava sayılacak fiyatlara. Türkmenbaşı, “bunlar bize ata yadigarı, dağıtın vatandaşa” demiş. Türkmenistan içinde telefon da bedavaymış. Türkmenbaşı yememiş, içmemiş laf üretmiş. Bu laflar büyük sayılabilecek her binanın bir yerlerine yazilmış. En çok görülen laf, “halk, watan, beyik Türkmenbaşı"


 

 Turkmenistan
 094

Üç Ayak yakınındaki Türkmenbaşı köşkleri. Sarı kubbelisi eviymiş. Az kalsın resmini çekiyoruz diye tutuklanacaktık. Ama yine de... Yasak ya...


 

 Turkmenistan
 095

Öküz boynuzundaki harap dünyayı kurtarmak üzere bir ana bir altın çocuk doğurmuş.


 

 Turkmenistan
 096


 

 Turkmenistan
 097

Beş başlı kartal ve iki başlı yılan. Türkmenistanın sembolü/Beş ayak anıtı


 

 Turkmenistan
 098


 

 Turkmenistan
 099


 

 Turkmenistan
 100


 

 Turkmenistan
 101

Sekiz Ayak anıtı.


 

 Turkmenistan
 102


 

 Turkmenistan
 103

Altın çocuk


 

 Turkmenistan
 104

Aşgabat gecesi

Aşgabatın gecesi ışıl ışıl. Cadde ve sokakaların gece görünümü daha impozant. Işıklandırılmış Türkmenbaşı laflarından birisi de “21. yüzyıl Türkmenistanın yüzyılıdır” şeklinde. Düzgün bir işleyişle bu doğru olabilir. Çöl muazzam zengin. Petrol, doğalgaz, altın, uran ve diğer önemli elementler. Amerika burayı babası hayrına tarafsız ve dokunulmaz ilan etmemiş. Ancak, Türkmenbaşı şimdi Ahmedinejat’la ipi biraraya atmış, çok iyi dostlar. Önce çok sayıda bulunan Rus ve Amerikalılar şimdi hemen hemen yok gibiler. Sayıları iyice azalmış. Çünkü Türkmenbaşı bunları kovup, memlekette ne kadar erkek çocuk varsa hepsini asker ve polis yapıp kendine bağlamış. Çıkarttığı bir başka fermanla da kendisini ebedi lider ilan etmiş. Bütün ailesi kilit noktaları ve fabrikaları almışlar. Rus ve Amerikalıları kovduktan sonra bir ara Türkiyeye iyice yaklaşmış ama dubioz bir suikast girişiminden iki de türk çıkınca türklerden de uzaklaşmış, belirttiğim gibi daha çok İrana yaklaşmış.

Suikastler çok ilginç. Suikastin düzenlendiği adamlar ölmüyor veya yaralanmıyor. Üç suikast var; Biri Azerilerin sevgilisi Elçibey’e, diğeri Türkmenbaşı’na ve üçüncüsü de Özbeklerin lideri İslam Kerimov’a. Üç Türk devlet başkanı, üç Türk ülkesi. Görebildiğim kadarıyla üç ülkenin insanı da rüyalarında Türkiye görüyor. Suikastçıların arasından üç olayda da birer ikişer TC vatandaşı da çıkıyor. Bu suikastlerden sonra Türkiye adı en azından belli çevrelerde (polis, bürokrasi) hoş karşılanmıyor ve Türklere sıkı giriş-çıkış uygulamalarının gelmesine neden oluyor. Bu sıkı uygulamaların elbette olumsuz ekonomik neticeleri de oluyor, siyasi de.

Otele geldiğimizde salonda düğün var. Hanım zaptolmuyor, girip bakacak. Gecenin saat 12si adamlar neredeyse gitmek üzereler ama bizimki fotoğraf makinesini de aldı ve daldı aralarına. İlle de gidip gelinle damadın fotoğrafını çekecekmiş. Ben de girdim çaresiz. Bizdeki düğünler, bizdeki oyunlar, bizdeki haremlik selamlık, erkekler bir taraftalar ve oynayan kızlara bakıyorlar, beğenecekler ya! Kızlar beğenilme çabalarını ellerinden gelen tüm kıvrak hareketlerle destekliyorlar. Tipik düğün işte. Ama alkolü bol anlaşılan. Masaya oturulduğunda votka akıyor...

Türkmenler sünnilermiş ama bizdeki kadar cami yok. Şii İranda da yok. Peşinen belirteyim 4 müslüman devlet geçiyorum, İran, Azarbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan. Hiç birinde cami sayısı bizdeki kadar abartılmamış. Olan camiden gelen ses de insanı DBsiyle rahatsız etmiyor. Bu özellikle dikkatimi çekti.


 

 Turkmenistan
 105

Yarın Buhara’ya hareket edeceğiz. Yine 600 kmlik bir yol var önümüzde. Türkmenistanın diğer şehirlerinin içinden geçeceğiz. Tedjen, Mary ve Türkmenebad (Çarzou). Önümüzdeki yol uzun ama artık etkilenmiyoruz. Nasıl olsa popolarımız nasırlaştı. Görmediğimiz şehirleri de gezeceğimiz, en azından içinde motorla da olsa bir tur atacağımız için merak var. İlk önce Tedjen geliyor ama Aşgabatla alakası yok. Tam bir çöl şehri. Azcık ağaç, bol miktarda kerpiç ve tuğla evler. Her taraf kum. Burada sokakta bir kaç insan görebiliyoruz. Tipik türkmen giysileri içinde kadınlar; ince uzun narin yapılılar. Erkekler bir o kadar bakımsız ve çelimsizler. Çinko asker bunlar, sıcaktan eriyecekler. Türkmenistanda dikkatimi çeken noktalardan birisi de bu. Erkekler resmen sıskalar. Kadınlar bunlara göre ciddi anayiğitler. Kimileri heriflerini çanta diye taşıyacak gibi. Tedjende orjinal denilebilecek hiç birşey yok. Zaten küçük bir şehir. İnsanın içini karartıyor. Bir de Aşgabattan hemen sonra olunca iyice onun gölgesinde kalıyor


 

 Turkmenistan
 106

Ural ile kavun getirip satıyorlar. En soldaki çocuk askere gidecek olan.


 

 Turkmenistan
 107

Yoldaki bu yadigar suretleri hiç bitmiyor.


 

 Turkmenistan
 108

Nihayet Mary’ye geliyoruz.


 

 Turkmenistan
 109

Mary’den görüntüler


 

 Turkmenistan
 110

Mary’den görüntüler


 

 Turkmenistan
 111

Günlük yazmak ciddi iş.


 

 Turkmenistan
 112

Mary’den görüntüler


 

 Turkmenistan
 113

Yine bir hatıra fotosuyla Kara Derya geçiliyor


 

 Turkmenistan
 114

Mary biter bitmez Kızılkum çölü başlıyor ve bu Özbeğe kadar devam ediyor.


 

 Turkmenistan
 115

Kızılkum Çölünden görüntüler


 

 Turkmenistan
 116

Sabahleyin barakadan dışarı çıktığımızda Amu-Deryanın hemen kıyısında, bir değil, birkaç barakanın hatta ağaç bile olan bir yerdeyiz. Burası anlaşılan sınıra gelip bekleyenlerin konaklama yeri. Yanaşık düzen duran TIR katarının arkasında kaldığı için görememişiz. Gece barakanın kapısını açan görkemli kadın bize bir de kahvaltı hazırladı. Sınır saat 9.00dan önce açılmazmış. Rahat rahat kahvaltımızı yaperken Ankaralı bir TIR şoförüyle tanışıp konuştuk. Zaten nerede bunlarla konuşsak Türkmen ve Özbek polisinden şikayetçiler. Sadece Türkmende verdiği rüşvet 400 doları bulmuş (doğru mudur, patronumu kandıracak, bilemem). Özbek için de aynı şeyleri söylüyor ve aynen Türkmende olduğu gibi adım başı kontrol yapıyorlar diyor ve her kontrolde de rüşvet alıyorlarmış.

Biz Türkmende hiç rüşvet vermedik, böyle bir talebi algılamadık bile ama kontrollerin sıklığından biz de bezdik. Özbek de böyleyse yandık. Ankaralı bize tüm “stan ülkelerinde” rüşvetin yaygın olduğunu aman dikkat edin diye defalarca söylüyor. Sabah sabah adam gamlı baykuş gibi... Saat dokuza doğru kapıya gidiyoruz ama hakikaten işlem yapılmıyor. Akşam bizi bırakmadıkları kapıyı biraz sonra açıyorlar ve motorla geçiyoruz. TIRları hala salmıyorlar. İçeride neredeyse saat 10.00a kadar bekliyoruz. Sonra bana işaret eden üç yıldızlının yanına gidiyorum. Pasaportları istiyor, alıp içeri gidiyor. Bizim Türkmen vizemiz ayın 14ünde bitti ve biz hala Türkmenistandayız. Bu cezai işlem gerektiriyor. Yeşil pasaport vizeye tabi değilken ben Ankaradaki Türkmen Konsolosunun tavsiyesi üzerine transit vize almıştım. Üç yıldızlı bunu da söyleyerek bizden ceza talep etmeyeceklerini, işlemlerimi yaptırıp devam etmemi ama dönüş çin yine Taşkennt’ten vize almamı samimi bir şekilde tavsiye ediyor ve açıklıyor: Kontrol noktalarındaki polisler vize numarasını da kaydetmek durumundalar ve vize göremezlerse neyi kaydedeceklerini bilemeyecekleri için telefonla ilgili üst mercilerden sormak zorunda kalacaklar, bu da sıcakta sizin için vakit kaybı ve sinir harbine döner demeye getiriyor ve bence haklı. Tamam deyip teşekkür edip tokalaşıp işlemlerime başlıyorum. Tesadüf, HU’da yazıştığımız Phillippe ile kapıda karşılaşıyoruz (en az 1.95 boyunda, 100 kiloluk biri). Buharaya beraber gideceğiz. İkimiz de işlemleri çabuk bitiyoruz (1.5 saat). İnsanı son derece cana yakın, sevimli olan bu ülkenin bürokrasinin verdiği bıkkınlıkla hemen motorlara atlıyoruz. Özbek kapısı göründü.

ÖZBEKİSTAN
(Dördüncü bölüm)

Özbek kapısında işler daha sakin. Giriş damgasını hemen vuruyorlar. Bir gümrükçü gelip motoru kontrol ediyor ve tamam deyip gönderiyorlar. Sadece bir deklarasyon belgesi doldurduk ve yanımızda ne kadar paramız olduğunu belirttik. 10-15 dakikada her işlem bitmişti ve Özbekistan’daydık. Bu yaşadıklarımız Özbekistan sınırı hakkında anlatılanlardan tamamen farklı... Hedef Buhara

160 km çabuk bitiyor ve sorarak şehir merkezine geliyoruz. Fatima ve İbrahim Hotel, şehrin ortasında, temiz, bakımlı. Herşeyden evvel motorlar emniyette. Odaya yerleşip duşumuzu alıp çıkıyoruz. Türkmenistan’dan beri bizimle birlikte gelen “little Phillippe” hemen yandaki odada. Kısa bir dinlenme periyodundan sonra buluşup şehri dolaşacağız ama bu arada bir delikanlı, Aybek, peşimizden ayrılmıyor. Sizi arabamla ben gezdireyim bugün vaktim var diyor. Borsada brookermiş ve Türkiye hayranı bir delikanlı. Kavşakları dönerken lastiklerin ötmesinden bir tek kendisi zevk alıyor ve Phillippe iyice tedirgin oluyor. Ben viraj dönerken daha fazla gaz vermesini söylemekle yetiniyorum. Bizi arabasıyla akşama kadar dolaştırıyor. Gidebileceğimiz hemen hemen her yere götürüyor.


 

 Turkmenistan
 117


 

 Turkmenistan
 118

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 119

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 120

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 121

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 122

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 123

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 124

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 125

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 126

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 127

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 128

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 129

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 130

Buhara sokakları


 

 Turkmenistan
 131

Buhara küçük ama tamamen tarih kokuyor. Yeni yapılaşma yok, her taraf koruma alanıymış. Bu iyi haber. Yoksa Baku gibi olacağına bahse girerim. Ağaçlar büyümüş yolları kapatmış. Eski kent çok güzel ve gezmesi keyifli. Kerpiç evler hala duruyor ve kimse dokunmuyor. Eserlerin bozulan yerleri ustaca onarılmış. Her yer tertemiz ama Özbekistana girdiğimizden beri erkeklerin oraya buraya tükürmesi dikkatimizi çekiyor. Sonradan öğreniyoruz ki burada erkekler ot atarlarmış. Bu ot Antep ve Maraşta da yaygındır ve insanlar oralarda da durup dururken tükürürler. Pis herifler...


 

 Turkmenistan
 132


 

 Turkmenistan
 133


 

 Turkmenistan
 134


 

 Turkmenistan
 135


 

 Turkmenistan
 136


 

 Turkmenistan
 137


 

 Turkmenistan
 138


 

 Turkmenistan
 139


 

 Turkmenistan
 140


 

 Turkmenistan
 141

15 temmuzu böylece Buharayı gezerek geçiriyoruz ama bu arada bir de süpriz yaşıyoruz. Antropolog ve Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi saygıdeğer Balaman hocanın kızı Sema ile karşılaşıyoruz ve sohbet ediyoruz. Babasının kızı. Kendi deyişiyle “çatlak”. 4.5 yıldır Orta Asya’yı yaya geziyormuş.

Standardın dışına çıkabilen “bu tip çatlakları” çok seviyorum. Sema’yı da çok sevdim. Gözlerinden anlıyorum o da bizi sevdi. Ehh...! (Şimdi haberleşiyoruz)


 

 Turkmenistan
 142

Yarın, Samarkant’a gideceğiz. Buhara’yı dönüşte de dolaşacağız. 16 temmuz sabahı biraz daha Buhara diyoruz, doyamadık. Öğleyin Phillippe ile buluşup otelden ayrılırken başka bir fransız çifte rastlıyoruz. Onlar da bisikletle dünyayı dolaşıyorlarmış. Turu tamamladıktan sonra evlenip çoğalmayı deneyeceklermiş. Türkiyenin çok güzel ama zorlu bir parkur olduğunu söylediler. Bisikletli için doğrudur. Bizdeki dağları tırmanırken anaları ağlamış, popoları yara olmuştur. Sıcak tipler. Ayak üstü sohbetin sonu yok ama önümüzde 200 küsur km yol var. Samarkant’a ulaşmamız zor olmuyor. Bu arada yol yer yer bozuk. Vibrasyondan dolayı benim zincir korumanın iki vidası düşmüş ve plastik sallanıyormuş. Phillippe önüme geçerek ikaz etti. Hemen sağa çekip durduk ve yedek vidalardan iki tanesini seçip, bir daha gevşemesin diye rondeleli taktım. Biz bu işleri yaparken tam sirk maymunu gibi olduk. Yolun kenarında duran iki motorlu turist tam bir attraksiyon ve kamyon, otomobil, bisiklet hatta kargalar bile durup bizi seyrediyor. Sayıları bir düzineyi geçti. Topluluğa dönüp Bolşov Tiyatrosu diyorum, basıyorlar kahkahayı. Nereden aklıma geldiyse... Bu arada bizim türk olduğumuzu öğrenmeleri yardım etme damarlarının kabarmasına, hatta eve davete kadar dönüştü.


 

 Ozbekistan
 143

Samarkant'ta oteldeyiz.


 

 Ozbekistan
 144


 

 Ozbekistan
 145

Küçük Phillippe'in küçük motoru.


 

 Ozbekistan
 146


 

 Ozbekistan
 147


 

 Ozbekistan
 148


 

 Ozbekistan
 149


 

 Ozbekistan
 150


 

 Ozbekistan
 151


 

 Ozbekistan
 152

Samarkantta gün batımı


 

 Ozbekistan
 153


 

 Ozbekistan
 154

Altın dişler harika...


 

 Ozbekistan
 155


 

 Ozbekistan
 156


 

 Ozbekistan
 157

Samarkant ve Registan


 

 Ozbekistan
 158

Düğün dönüşü Fransız grupla.


 

 Ozbekistan
 159


 

 Ozbekistan
 160

Ve Taşkente doğru


 

 Ozbekistan
 161

İlk tercihimiz kapalı garajından dolayı Bahodır Otel ama dolu. Hemen Yanındaki Furkat’a gidiyoruz. Bahodır’dan pahalı ama bir üst kategoride. Motorları içeri alıp yerleşiyoruz. Duş, dinlenme, üst baş değiştirmeden sonra “little Phillippe” ile buluşup meşhur Registana doğru yürümeye başlıyoruz. Orta Asyanın incisi yürüyerek dolaşılmalı.

Registanın muhteşemliği kaşısında yüzlerimizdeki hayranlığı gizleyemiyoruz. Her biri birbirinden muhteşem üçlü medrese kompleksi. Dünyada başka eşi ve benzeri yok. Duvarlarına dokunuyorum. O kadar muhteşem ki... Etrafını turluyor, fotoğrafını çekiyoruz. Minarelerden birine çıkabilsem hem Samarkant hem de Registanı çekerim diye düşünüyorum. Biryerlerdeki resimlerde yukarıdan çekilmiş örnekler görmüştüm. Oradaki sevimli yüzlü polise soruyorum, kapattık, vakit geç diyor. Bu arada gün batımına çok az bir süre var, derdim fotoğraflar için ışığı kaçırmamak. Dolar veririm deyince yumuşuyor ve 5 dolara minarenin kapısını açmaya razı oluyor. Minareye çıkıp emelime kavuşuyorum. Bu fırsatı yükseklik korkusu olan Phillippe bile kaçırmıyor ama aşağı indiğinde yüzü tebeşir gibi.


 

 Ozbekistan
 162


 

 Ozbekistan
 163

Bir hayal dünyasındayım. İpek yolu... Dalmış gitmişim. Registanının fassinasyonu oradan uzaklaşmamıza engel oluyor, üçümüz de ayrılamıyoruz. Büyülendik. Bereket orada oynayan küçük çocuklar var; bu sevimli şeylerle dalaşıyoruz ve onların fotoğraflarını çekiyoruz. Kendimize gelmemizi sağlıyorlar.

Yüksek sesli müziğin geldiği yer bir kafedir diye oraya yöneliyoruz. Tam önüne geldiğimizde etrafımızı saran bir grup oluşuyor. Turist, turist diye konuşurlarken türk olduğumuz anlaşılınca tutup bizi müziğin memb